|
Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire” adlı tıp okulunun
açılış tarihi olan 14 Mart 1827, ülkemizde modern tıp eğitiminin
başlangıcı olarak kabul ediliyor. 14 Mart 1919'da ilk defa
tıbbiye talebelerinin öncülüğünde İstanbul’daki yabancı işgal
kuvvetlerine tepki olarak toplanıldı ve bu kutlanan ilk tıp
bayramı oldu.
Sonra, her şeyde olduğu gibi ülkenin sağlık sisteminin
eleştirildiği, problemlerin ortaya konduğu, gelişmiş ülkelerde
bir fırsat, demokratik ülkelerde teşvik edilen örgütlü katılım
olarak düşünülen Tıp Bayramı, bizim ülkemizde, eğitim ortalaması
ülke genelinin çok üzerinde olan bu toplumun sesinin duyulmasını
azaltmak için dejenere edilmeye başlandı.
Ülkemizin vefakar, cefakar ve aydın tıbbiyelerinin,
hemşirelerinin, sağlık çalışanlarının Tıp Bayramı kutlu olsun...
Aşağıda bir doktor eşinin yazdığı söylenen bir mektup var.
Hüzünlendirici, ve çok düşündürücü…
Nail Öztaş
Ben tıp
okumadım, iyi ki de okumamışım. Türkiye'nin baba bir
üniversitesinin "eşek bağlasan geçer" denilen bir bölümünde,
çimlere ve boğaza karşı işletme okudum. En zorlu zamanım, altı
günde yedi finale girdiğim son dönem oldu, uykusuz kaldım, sonra
bitti gitti.
Bizim
endüstriciler, inşaatçılar, makineciler, bilgisayarcılar vardı.
Bilgisayarcılar bir hafta proje kasar uyumazlardı. Endüstriciler
triple integrallerle kafayı çizerlerken, inşaatçıları ve
makinecileri bitiren dinamikti. Hepsi çalıştı, çabaladı,
sabahladı. sonra onlarınki de bitti gitti.
Ama
onunki bitmedi. Biz mezun olup keplerimizi havaya
fırlattığımızda, o hala kafam kadar İngilizce pediatri
kitaplarıyla boğuşuyordu. Dahiliye stajlarında, geceleri, yüzüne
sıçramış kanı bile silemeden, Hacettepe hastanenin bir
köşesinde, kahve ve sigara eşliğinde kendine gelmeye
çalışıyordu.
Ortalama
iki ayda bir görüşüyorduk. Bazen üç dört aya çıkıyordu süre. Ben
işe başladım, telefonla aradığımda geceleri, o ya yurdun çalışma
salonunda ya da hastanenin kantininde oluyordu. Ya binlerce
sayfa notla uğraşıyor, ya da yoğun bakımdaki hastaların başında
oluyordu. Sonraki iki sene böyle geçti.
Ben
üniversiteme bayılmazdım, ama mezuniyet töreninde yine de kepimi
fırlattım. O kendi törenine gitmedi, "altı sene ebemi
bellediler" dedi, "sevinecek hiçbir şeyim yok". Ben mezun
olduğum gün, sözleşmemi imzalamıştım. O mezun olduğunda bir işi
yoktu. Dahası bir diploması da yoktu. Sağlık bakanlığı
diplomasına el koymuştu. Ya TUS'u kazanacak ya da zorunlu
hizmete gidecekti.
Benim
arkadaşlarım -yani mühendisler, avukatlar, işletmeciler-
üniversitede, hadi bilemedin üniversiteyi bitirdiklerinde
nişanlandılar, işlerini yoluna koyup yuvalarını kurdular. Bir
doktorla birlikteyseniz böyle bir şansınız yoktur. Çünkü
üniversite bittiğinde aslında hiç bir şey bitmez. Söylediği
gibi, "sevinecek bir şeyiniz yoktur".
Mezun
oldu ve aylarca ders çalıştı. Sonra TUS'a girdi, olmadı. Zorunlu
hizmet kurasında Kars’ı çekti, doğunun Parisi Kars. doğuya
gitmekle sorunu olan bir insan değildi zaten, gitti.
Doğu
nedir bilir misiniz? ben bilmem, ama o anlattı. doğu, hiç bir
aletinizin olmadığı hastanelerde tanı koyabilmek için insanüstü
çaba sarf etmektir. Gerekli araçlar olmadan hastanızı
iyileştirmeye çalışmaktır. Doğu, ambulans depolarında benzin
olmadığı zaman sevki gerçekleştirmek için hasta yakınlarından
ambulansa benzin almasını beklediğiniz yerdir. Hasta
yakınlarının parası yoksa doktorun üzerine yürümesidir. Doğu,
aşı yapmak için jilet gibi kayalara tırmanmak, dağ köylerine
çıkmak, sonra da aşı yaptığınız çocukların ailelerinden azar
yemektir. Doğu, devletin götürmediği her türlü hizmetin
sorumlusu olmaktır. Halkın gözünde devlet olmaktır, devletin
beceremediği herşeyin müsebbibi olmaktır.
Döndüğünde TUS'u kazanmıştı, üniversite hastanesinde uzmanlığa
başladı. Evlendik. Haftada iki gece, penceresi olmayan, buz gibi
bir laboratuarda nöbet tutuyordu. Buz gibiydi, çünkü yan
depodaki ilaçlar bozulmasın diye soğutuluyordu bütün bölüm.
Yazın sıcağında, o, tepesinden esen rüzgarla hasta oluyordu.
Gecenin bir yarısı gelen kanlara bakıyordu, esrar aldıklarından
şüphenilen ve yaka paça getirilen askerlerin idrarlarına. Zırıl
zırıl çalan telefonlara koşuyordu, zehirlenenlerle, intihar
edenlere boğuşuyordu.
O benim
eşim. Haftada iki gece görmediğim, haftada iki gece nöbet tutan
ve sonra ertesi gün hiç bir şey olmamış gibi işine devam etmesi
beklenen eşim.. Nöbet tuttuğu saat başına 1 ytl 66 kuruş alıyor.
Evliliğimizin ilk yılları, onun hayatının en güzel yıllarında
yaşadığı travmayı atlatmasına yardım etmekle geçti, yaraları
sarmakla. Biz 300 sayfalık kitaptan korkarken, o mezun olduğunda
15000 sayfa notu çöp torbalarına doldurup atmıştı. Geri kalan
kitaplar şu an üç kütüphaneyi doldurmuş şekilde evde duruyor.
Bu sene
uzmanlığını alacak. Devlet uzmanlık diplomasına el koyacak,
çünkü bir daha zorunlu hizmete gitmesi gerekiyor. Uzman olarak
çalışmaya başladığı zaman maaşı düşecek. Ondan sonra askere
gidecek ve orada nöbet tutmaya devam edecek. Sonra gelecek, 35
yaşında, hayatı yarılamış bir insan olarak, geri kalan yıllarını
huzur içinde geçirmesi umulacak.
Benim
eşim bunu yapmayacak, çünkü uzman olduğu gün doktorluktan istifa
ediyor. Hayatının 11 senesini bu işe adadı ve istifa ediyor,
çünkü artık acı çekmenin anlamsız olduğuna karar verdi. Böylece,
Türkiye bir "kendini tanrı sanan cibilliyetsiz bir doktordan"
kurtulmuş olacak.
İstifa
ediyor, çünkü evlendiğimizin haftası eve tüp takmaya gelen usta
"sen doktor olmuşsun ama ben senden daha fazla kazanıyorum,
keyfim de tıkırında" dedi ona.
İstifa
ediyor, çünkü ondan 150 puan daha düşük alan insanlar
hayatlarını yoluna koydular, evlerini aldılar, çocukları 3-5
yaşına geldi.
İstifa
ediyor, çünkü erken ölmesinden korktuğumu biliyor.
Nail Öztaş'a teşekkürlerimizle
Denizce

14.03.2009
|