|
"Eğitimde katiyen
başarılı olmak lazımdır.
Bir milletin kurtuluşu ancak bu yolla olur."
27.10.1923
M. Kemal

Atatürk, İstanbul Üniversitesi'nde
öğrencilerle (2 Temmuz 1933)
(http://www.cankaya.gov.tr/ataalbum/album.html)
Bilim ve Teknik
Dergisi’nin Ankara muhabirleri Kıvılcım Çaktu ve Alper Türkoğlu,
Atamızın kültür politikasının temellerinden biri olan ve eğitim
sistemimize yeni aydınlık kapıları açan 1933 Üniversite Reformu'nu
anlatıyorlar.
Türkiye
Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra başlayan atılımlar; ülkeyi
çağdaş, modern, batı medeniyetleriyle her alanda yarışabilecek bir
ülke konumuna getirebilmek içindi. Çağdaş medeniyetler seviyesine
çıkabilmenin tek yolunun eğitimden geçtiğine inanan Atatürk, Türk
eğitim sisteminin tamamen değişmesi gerektiğine inanıyordu. Bir
ulusun ilerleyebilmesi, çağdaş medeniyetler düzeyinde yerini
alabilmesi, aynı zamanda bağımsızlığını koruyabilmesi, o ulusun
bilim dünyasında ne kadar söz sahibi olduğuyla eşdeğer olduğunu
düşünen Atatürk, çağdaşlaşma yolunda önemli basamaklardan birinin de
üniversiteler olduğunu düşünüyordu.
Osmanlı
İmparatorluğu'nun yüksek öğretim kurumları, büyüme döneminde kurulan
medreselerdi. Bu dönemde medreseler gerçekten parlak günler yaşamış,
devlet adamları İmparatorluğu bilim merkezi haline getirmek için
hiçbir özveriden kaçınmamış, İmparatorluk dışından bilim insanlarını
ülkelerine davet etmişlerdi. Ancak duraklama ve gerileme
dönemlerinden sonra her kurumda olduğu gibi eğitim kurumlarında da
bozulmalar başladı. Yükselme döneminde gösterilen tabii bilimler,
felsefe ve mantık terk edildi. Böylece medreseler giderek önemini
kaybetti, farklı amaçlar güden kişilerin eline geçti ve sonuçta
cehaletin merkezi haline geldi. Hikmet Birand, Medreseyi şöyle
tanımlamakta: "Medrese bir çeşit Ortaçağ üniversitesiydi.
Öğrencilerin yanı sıra hocaların da içinde yaşadıkları bir yatılı
okuldu. Medrese, büyük bir alana yayılmış olup, içerisinde hastane,
camii, fakirleri doyurmak için aş evi gibi kurumlar da
bulunmaktaydı. Hastaneler, yalnızca tedavi için değil aynı zamanda
tıp eğitimi için de kullanılıyordu. Camilerde yalnızca ibadet değil
konferanslar da düzenleniyordu. Eğitim ve öğretim süresi yıllık 7-8
ay kadardı. Derslerin ağırlık noktasıysa din bilimleriydi.
Öğrenciler köy gençliğine bir şeyler öğretmek için, medreseye para
yardımı almak için tatillerini köylerde geçirirlerdi. Bunun dışında
medreselere vakıf sisteminden de para aktarılmaktaydı."
İlerleyen
yıllarda İmparatorluğun kötüye gitmesiyle birtakım reformlara
ihtiyaç duyuldu. Reform ihtiyacının en fazla hissedildiği alansa
medreselerin üstüne düşen görevi yapamamasından dolayı yüksek
öğrenim sistemiydi. Medreselerden ümidini kesen yöneticiler
"Darülfünun" adıyla yeni bir kurumu hizmete soktular. Ancak ilk
Darülfünun, binasında meydana gelen yangın üzerine ömrünü iki yılda
tamamladı. Bundan sonra dört kez daha Darülfünun girişimi olmuşsa
da, İstanbul Darülfünun'u dışındakiler birtakım baskılara
dayanamayarak kapandı. İstanbul Darülfünun'u Türkiye Cumhuriyetince
çıkarılan yasalarla tüzel kimliğine kavuştu. Ayrıca Yeni Türkiye
Cumhuriyeti Devleti tarafından Darülfünun'un gelişmesi ve aksayan
yönlerinin ortadan kaldırılması için maddi konularını da kapsayan
çalışmalar yapıldı.
Hükümetin sunduğu
bu fırsatları ne yazık ki Darülfünun iyi kullanamadı, yeniliklere
ayak uyduramayıp, bilim yuvası olarak da kendini istenilen düzeye
çıkaramadı. Bu ve buna benzer nedenlerden dolayı artık reform
kaçınılmaz hale gelmişti. Öyle ki fakülte ve kurumlar arasında
bilimsel çalışma beraberliğini sağlayacak bir bağlantı yoktu ve çoğu
fakülte meslek okulu düzeyini aşamamıştı. Öğretim üyelerinin çoğu
bilimsel çalışmalarla ilgilenmemekte ve başka işlerle
uğraşmaktaydılar. Ayrıca ders kitapları ve araçları yetersizdi.
Darülfünun konusu
yalnızca TBMM'de değil, basında da aylar süren tartışmalara yol
açtı. Sonuçta bu kurumun yeniliklere ayak uyduramadığı, beklenilen
çözümleri üretemeyeceği fikri ağırlık kazandı ve daha köklü çözüm
arayışlarına başlandı. Bu doğrultuda 1932'de, Türkiye'ye Cenevre
Üniversitesi'nden Prof. Dr. Albert Malche davet edildi. Atatürk'ün
direktifleriyle araştırmasına başlayan Malche, 1932 yılının
başlarında başladığı raporunu l Haziran 1932' de TBMM hükümetine
sundu. Malche, raporu hazırlamadan önce siyasetçilerle, Darülfünun
hocaları ve öğrencileriyle görüşmüş, derslere girmiş, öğrencilere
anketler uygulayarak onların sosyal yaşamları hakkında bilgi sahibi
olmuştu. Raporu üç bölümden oluşmaktaydı. Birinci bölüm raporun
içeriğinden, ikinci bölüm Darülfünun'un var olan yapısından ve
üçüncü bölümde yapılması gereken yeniliklerden söz edilmekteydi.
Hazırlanan bu
rapor Atatürk'e sunulduğunda, Darülfünun'a yöneltilen eleştirilerin
haklılığı ortaya çıkmıştı. Raporu dikkatle okuyan Atatürk, kendi
düşündüklerini de rapora ekledi ve Darülfünun yerine İstanbul
Üniversitesi adı altında yeni bir üniversite kurulmasına karar
verdi. Sonrasında TBMM’de çıkan yasa gereğince Darülfünun'un 31
Temmuz 1933'de kapatılmasına ve 1 Ağustos 1933'de İstanbul
Üniversitesi'nin kurulmasına karar verildi.
Atatürk'ün kurmuş
olduğu aydınlanmış yeni Türkiye Cumhuriyeti devletinin bürokratları,
yeni kurulan bu devletin himayesinde bulunan bir üniversite devrimi
gerçekleştirmeye karar verdiklerinde, yaşamın ilginç
rastlantılarından biri gerçekleşti. 1933 yılı başlarında iktidara
gelen Naziler, ülkedeki Yahudi ve Anti-Nazi insanları sindirmeye
yönelik girişimlerde bulunuyorlardı. Bunun üzerine Almanya,
tarihindeki en büyük beyin göçü olayıyla karşılaştı. 1933 yılı ile
II. Dünya Savaşı'nın başlangıcı arasındaki 6 yılda Almanya’dan
250.000 - 280.000 insanın yurt dışına kaçtığı ve bunlardan 3.120
kadarının bilim adamı olduğu tahmin ediliyor.
Hitler'in zulmüne
maruz kalan Alman bilim insanları ülkelerini terk etmeye zorlandılar
ya da böyle bir zorunlulukla karşı karşıya kaldılar. Onlar, bilim
insanı oldukları, bilimle uğraştıkları için değil, Nazi ideolojisine
uymadıkları, Yahudi oldukları için Hitler Almanya'sıyla çeliştiler.
Hitlerden kaçan bu bilim insanları için öncelikli sorun bilimle
uğraşmak, bilim adına yeni bir şeyler icra etmek değildi. Onlar için
en önemli şey yaşamda kalmaktı.

1933 yılında Üniversite Reformuyla
birlikte ülkemize gelen bilim insanlarından biri de
Prof. Dr. Curt Kosswig'dir. Resimde, Kosswig, Kuş Cenneti'nde İlham
Artüz ve
öğrencisi İskender Akbaba'yla bir inceleme sırasında. (http://egefish.ege.edu.tr/Kosswig/kosswig_09.jpg)
Hitler'in
zulümden kaçan bilim insanlarının göç ettiği tek ülke Türkiye
olmadı. Örneğin sürgünün ilk sıralarında yer alan A.B.D ve
İngiltere, bilimin parayla yapılan bir faaliyet olması ve
dolayısıyla İngiliz ve Amerikan üniversitelerinin sahip olduğu
kaynaklar göz önüne alındığında bu ülkeleri cazip hale getirdi.
Ancak yeni kurulmuş bir devlet olsa da, birçok politik sorun yaşasa
da Türkiye de bilim insanlarına cazip geldi. Çünkü bu genç
Cumhuriyet farklı kültürleri bir arada yaşatan, gizemli, tarihi
geçmişi derin olan bir ülkeydi ve İstanbul'a sahipti.
Tıpkı Nazi
zulmünden kaçan bilim adamları gibi ülkeye bu bilim insanlarını
davet eden bürokratların da önceliği bilim üretmek değildi.
Ülkemizin, o sıralardaki önceliği Osmanlı zihniyetini ortadan
kaldıracak yeni devlete yeni bir üniversiteydi. Ülkeye gelecek bilim
insanları için aranılan tek kriter alanında isim yapmış olmalarıydı.
Daha sonra yapılan antlaşmayla Türkçe öğrenme zorunluluğu da
eklendi. Çünkü en büyük sorun, bilim dilini bile bilmeyen
öğrencilerin anlatılanları anlamamasıydı. Yalnız Türkçeyi öğrenip
konuşabilen bilim insanı sayısı azınlıkta kaldı.
Bu dönemde birçok
yeni kürsü açıldı, laboratuar ve kütüphaneler geliştirildi, Türkiye
dünya literatürüyle tanıştı, Avrupa'yı etkileyen birçok fikir akımı
bu bilim insanları yoluyla Türkiye'ye girdi. Kısacası Türkiye' deki
ortam değişiverdi. Bu bilim insanları kendilerinden sonra
Türkiye'nin bilim hayatına yön verecek bilim insanlarına da
danışmanlık ettiler.
Üniversite
oluşumunda büyük katkıları olan bu bilim insanlarının ülkemizden
ayrılışları ağırlıklı olarak 2 dönemde oldu. Bunlardan birincisi
otuzlu yılların sonuna (II. Dünya Savaşı öncesinde) rastlar.
Bazıları özellikle A.B.D' den aldıkları cazip tekliflerle daha iyi
koşullarda çalışmak için bu ülkeye gittiler. Diğer kısmı da, II.Dünya
Savaşı sonrası ya kendi ülkelerine döndüler ya da A.B.D' ye
yerleştiler. Ama bazıları da ülkemizde kaldı ve hatta Türk
vatandaşlığına geçenleri bile oldu.
Sonuçta,
Atatürk'ün izlediği kültür politikasının ağırlık noktalarından
birini oluşturan Üniversite Reformu, Türkiye'nin koşullarının izin
verdiği ölçüde başarılı oldu. Gerek İstanbul, gerek Ankara ve
ilerleyen yıllarda diğer illerimizde birbiri ardına açılan
üniversiteler, 1933 Üniversite Reformu'nun verdiği ivmeyle
Türkiye'nin pencerelerini Batıya açtı ve dünya çapında bilimsel
çalışmalar yapıldı. Türkiye'nin kültür birliğini sağlayacak
kuruluşları olarak düşünülen üniversiteler, amaçlarını
gerçekleştirdiler de. Ayrıca üniversiteler, aydın genç nesiller de
yarattı. Bugün gelinen nokta, bu durumu gözler önüne seriyor.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Şubat-2007
Kıvılcım Çaktu - Alper Türkoğlu'na
teşekkürlerimizle
Denizce

03.09.2008 |