| |
Şimdi Neveser diyorum ama, onu ilk defa, Feneryolu'na
taşındığımız bir bahar, uzun Kalamış iskelesine yanaşmış,
yolcularını beklerken gördüğüm gün, burnuna Arap harfleriyle
yazılmış ismini -nev ile eser biraz bitişik mi neydi?- Nevasır
diye okumuşum. Okuyabilirdim de; ben o zamanlar kaç yaşındaydım,
böyle bir cariye, bir halayık, sanki bir Çerkez ismi taşıyan o
kaç yaşındaydı.

Kalamış koyunun dünü (bugününü biz biliyoruz
zaten!)
Vefik Ulus'a
teşekkürlerimizle
Yeniköy'deki eniştemin Çiftehavuzlar'da oturan teyzesinin
Yeniköy'e her misafir gelişinde ilk "nasılsınız?", "iyisiniz
inşallah"lardan sonra, sanki bu sözlerin devamı imişçesine,
"Kalamış’la mi geldiniz?" cümlesiyle sorduğu ve benim henüz
görmediğim için hayalleştirdiğim Kalamış demek burası, bu,
Boğaziçi’ne benzemeyen kıyıları, içinde balıkların oraya buraya
gidip geldikleri görünen berrak denizi, meğer ne de uzun
iskelesiyle su koy ve "Kalamış’la mı?" derken herhalde "tahtında
müstetir" olarak söylenen vapur da, bu, Boğaziçi vapurlarına
benzemeyen, uskurlu değil de yandan çarklı vapurdu.
O gün, Neveser'in her yeri, narin teknesinin parlak siyah,
karşımdaki davlumbazının güneşle pırıl pırıl yanan bembeyaz
boyası, salonunun, yan kamarasının iki yana intizamla ayrılmış
eflatun rengi, püsküllü perdeleri, güvertesinin yeni gerilmiş ak
tentesi, al bayrağı, her yeri, her şeyi, tamirden yeni çıktığını
belli ediyordu. Kanarya sarisi bacası, gökyüzünün tüm
maviliğini, kisin bütün yağmurlu, karlarıyla yıkanıp arınmış su
bahar gününü kirletmemek istermiş gibi, -bir güzellik karşısında
biz nasıl susarsak- dumanını tutuyordu. Bembeyaz davlumbazın
üstüne yelpaze seklinde açılmış delikler, muntazam sualarıyla
oraya oyulmuş bir doğan güneş resmiydi de sanki. Sürme iskeleden
geçerken, o deliklerden daha iyi gördüğüm kırmızı sülüğen boyalı
çarkı, kayıkhanelerdeki gibi serin ve yeşil bir boşluk içinde,
hareketsiz bekliyordu. Girdiğim orta salonun tavanında, yaldızlı
süslerinde, püsküllü perdelerinde, geçmiş bir devri hatırlatan o
eski zaman zarafeti vardı. Yeni vapurlarınki gibi çifter çifter
karşılıklı değil de bütün salonu çepeçevre dolanan, ayrıca
ortada da bir kısım bulunan, üzerlerine tertemiz kılıf
geçirilmiş kerevetimsi oturma yerlerinin en diptekine iyice
gömülerek oturduğum zaman, çok iyi hatırlıyorum, ayaklarım yere
değmemişti.
O şimdiki vapurlar gibi, iskelelere ateş alırcasına yanaşıp
kalkmıyor, hareket saatçiden daha evvel gelip, içindekileri
İstanbul’a indirmek hizmetini gördüğü su sahile serpiştirilmiş
köşklerden çıkacak yolcularını, o gün bir is bahanesiyle veya
havayı güzel görüp şehre inmeye niyetlenmiş olanları sanki
evvelden bilip bir bir bekliyor, kimseyi koşturmuyor, kimseye
vapur kaçırtmıyordu. O, şimdiki gibi, etrafa telaş veren zil
sesiyle değil, yolcuların arkası kesildikten sonra, iskele
memurunun düdüğünü öttürmesi, çımacının sürme iskeleyi geri alıp
halatı geri vermesi, kaptan köprüsü üzerine kondurulmuş o bir
çift kameriyenin birinden tatlı bir çıngırak sesi halinde
gelecek emirle nihayet çarkların sulara söyle bir dalıp çıkması,
yemyeşil sulara bir daha dalıp çıkmasıyla, sanki her şey kendi
marifetlerini göstermek istermiş, çarkla sulara öyle dalıp
çıkmak, dümen öyle eda ile kıvrılmak ve o ince burnu sedef rengi
köpüğünü hasıl etmek istermiş gibi, harekete geçiyor, artık
vazifelerin bitirmiş, düdüğünü öttürüp cebine koymuş iskele
memurunun, sürme iskelesini yine geri almış çımacının
selametleyici bakışları altında iskeleden ayrılıyor, Moda'ya
doğru öyle sessiz süzülüyordu. Moda'dan binen İngilizleri de
aldıktan sonra, kah bir sisli sabah içindeki, kah tek bulutsuz,
çividi bir gök altındaki İstanbul’u bir an evvel göz önüne
sermek ister gibi, ağaçları sanki denizi seyretmek üzere eğilmiş
Moda burnunu dönüyor, tenha bir sayfiye iskelesinden, yari yıkık
surları hala ayakta bir tarih şehri karsısına çıkarıveriyordu.
Aksam döndüğümüz zamansa, o burnunu bütün gün denizi
seyretmekten bıkmamış, denize daha da doyamamış bulunduğumuz
ağaçları altında şimdi dolaşanlar, çiftler, dadılarıyla çocuklar
oluyor, onlar bizi biz onları seyrediyorduk.
Bense Neveser'le İstanbul’a her inip dönüşümde onun her yerinin,
her kösesinin zevkine ayrı ayrı varıyordum. Bir sabah, beyaz
yağlıboya tavanında güneş vurmuş bir deniz parçasını titrer,
ürperir bulduğum salonunu bırakamıyor, orada, çocukluğumun yalı
tavanlarını anarak, yeşil sularla yıkanan lomboz camlarında bir
akvaryum hayal ederek hep tenha bir serinlikte seyahat ediyor,
bir başka sabah, orta salonun mustatilleşmiş, perdeli bir
penceresi önünde, -uskursuz pupamız denizde hiç sarsılmaz
süzülürken- ağırbaşlı yolcuların konuşmalarına kulak misafiri
oluyor, çoğu zaman, hep yeni yıkanmış, hep temiz, yine temiz
tentelerin gölgelediği güverteye çıkıyor, bayrak direğine en
yakın sıralardan başlayıp çarkların bembeyaz köpük ettiği
suların, iki yanımdan, o köpük fısıltılarıyle karışık akışını
dinliyor, orta sıralarda, bu sefer çarkların denize dalıp
çıkışları, makinenin gürültüsüyle birlikte, istesem, bana bir
ninni oluyor, daha uçta, birinci mevki güvertenin, denizin
üstüne çıkan bir balkon halinde nihayetlendiği kısmın en ön
sırasında ise, artık, incecik burnumuzun denize değivermesiyle
suların ikiye bölünüşünün doyum olmaz seyrine dalıyordum. Ve
bütün Neveser, suların yalnız bir kısmını, burnundan başlayıp
ortasına, ortadan dümene, arkasında bıraktığı dümen suyuna kadar
bir duru mavi dalga, bir beyaz köpük cümbüşü haline getirip ama
yalnız kendinin beğenip çizdiği bir huduttan dışarı çıkmayarak,
fazla fazla o hudut dışına köpük damlaları serpip öteleri
dümdüz, kırışıksız bırakarak Marmara'da yol alıyor, Mühürdar'ın
köşkleri, koca Haydarpaşa garı, derken Selimiye kışlası, harem,
Salacak sırtları, bayrak direğinin alemi pırıl pırıl, beyaz
Kızkulesi önünden geçiyordu.
Bir sabah Moda burnunu dönünce eski aşinalarım Hamidiye'yi,
Mecidiye'yi, Berk-i Satvet, Peyk-i Şevket ile beraber,
Cumhuriyet'in ilanından sonra tekrar tamir edilmiş, Haydarpaşa
önlerine demirlenmiş buluyordum. Ben, çocukluk hatırlarıma
karışmış o kruvazörlerin Birinci Dünya Harbi sıralarında,
Karadeniz'deki bir akın dönüsü Dolmabahçe Sarayı önünden
geçerlerken, zamanın padişahını kara yağız bordalarından birden
fışkırıvermiş salvolarla selamlayışlarını düşünürken, hepsi
deniz meraklısı İngilizlerden kalkıp donanmayı yakından
seyredenler, aralarında İngilizce konuşanlar oluyordu. Bir sabah
Moda burnunu dönünce, İstanbul limanına dostluk ziyaretleri
yapmaya yeni yeni başlamış yabancı harp gemilerinden biriyle
karsılaşıyorduk. Bir sabah orta salonun aynalarında her zamanki
yüzüm, başımda bir mektep kasketiyle görünüyor, şapka kanunu
çıkmış oluyordu. Aylar geçiyor, birgün vapurumun burnuna adi
-artık her türlü yanlış okumayı önleyerekten- Latin harfleri
yazıyorlar ve yeni NEVESER yine eski nisan sabahlarına benzer
bir nisan sabahı, yine eski haziran öğlelerini andırır bir
haziran öğlesi, yine eski eylül akşamlarından farksız durgun bir
eylül akşamı beni Kalamış’tan Köprü'ye, Köprü'den Kalamış’a
götürüp getirmekte yine eskisi gibi devam ediyordu. Neveser, kah
sevinçli bir imtihan dönüşümün vapuru olmuş, Sarayburnu'nu
dolanıp sanki daha şevkle Marmara'ya açılıyor, Neveser kah
mektep tatili günlerimin beni, yeni çıkmış bir kitabi
Babıali’den veya senesi tamamlanıp cilde verilmiş bir mecmua
koleksiyonunu mücellitten -acaba güzel ciltlenmiş mi? Cilt
istediğim gibi olmuş mu?- almak için İstanbul’a indiren vapur
oluyordu. Kisin onun güvertesinin tentesini kaldırıyorlar, "Bu
lodosta acaba Kalamış’a vapur iner mi?" diye şüphe ile Köprü'ye
indiğim bir akşamüstü kaptan Neveser'ini hareket ettiriyor, ben
güvertede paltoma sarılmış, simdi tente kalktığı için o kadar
iyi görünen bacasından, bulutlu gökyüzüne artık salıvermeye
çekinmediği dumanların boğum boğum fışkırışını, sonra gür bir
saç demeti halinde uzayıp rüzgarla dağılışını seyrediyorum.
Üzerine hücum eden dalgaları her yenisinde vapurumuz bacasını
gururla kaldırıyordu. Böyle lodos fırtınalarında Kalamış
iskelesinin ucuna değil de yanına yanaşıyorduk. Çımacımız
kolumuza girerek iskeleye, su "sahil-i selamet"e ayak basmamıza
yardim ediyordu. Poyraz fırtınalarında bu sefer karadan esen
rüzgarın şiddetiyle suların, iskelenin bir babasına
takabildiğimiz halatı kopardığı oluyordu. Fırtınasız, yağışsız,
ama yine soğuk kış günlerinde Moda'dan binen İngilizler salona
girmiyor, güvertede sert adımlarla bir aşağı bir yukarı
dolaşıyorlar, aşağı salondaki bizlerden, yaslılar, tepelerinde
bu gidip gelen tok toklardan sinirlenerek lahavle çekiyorlardı.
Derken birgün tesadüfen elime geçen bir eski deniz salnamesinde
vapurumuzun gençlik resmine, İstanbul’a ilk geldiği zamanlarda
denizi hep o incecik burnuyla şimdikinden çok fazla -çocukken
yaptığım gemi resimlerinin burunlarında mübalağa ile kabarttığım
sular gibi- ta isminin hizalarına kadar köpüklendirip dalgalar
üzerinde adeta bir futa gibi sekerken çekilmiş bir fotoğrafına
rastlıyor, kenarları dilimli o zamanki tentesiyle meğer onun bir
zamanlar ne şirin, ne acar şey olduğunu daha iyi anlıyordum.
Zaten isminden de belli değil miydi? O, bir zamanlar sahiden "nev",
sahiden yeni olmamış miydi? O fotoğrafın çekildiği günden beri
günler, aylar, yıllar geçmişti besbelli!
Daha günler, aylar, yıllar geçiyor, Neveser'in benim
tanıyabildiğim kardeşlerinden "Fenerbahçe", "Haydarpaşa" çürüğe
çıkıyor, Neveser onlardan daha dayanıklı çıkıyor, Neveser yine
çalışıyor, Marmara'da bayrağını yine dalgalandırıyordu. O
zamanlar başka vapurların da güvertelerini örten tenteler
kaldırılmaya başlanıp şimdiki tahta tavanlar yeni yeni
yapılıyor, gittikçe artan yolculara kisin salonlar
yetmediğinden, bacaların etrafı kapatılıp eski güverteler sigara
dumanına boğuluyor ama, Neveser'e kimse ilişmiyor, Neveser,
Marmara’nın rüzgarıyla yine tentesini çırpındırıyordu.
Neveser'in kaptanı, biletçisi, tayfaları, yolcuları değişiyor,
her akşam önünden geçtiğimiz Moda burnunda gezinen çiftler,
dadılarıyla dolaşan çocuklar, yine eski sevgililer, yine eski
dadılar, eski çocuklar olarak kalıyorlar mıydı, bilmem. Onları
hep uzaktan seyrettiğim için rol değişiminin farkında
olamıyordum ama, Kalamış iskelesinde görüyordum ki, yolcuları
karşılamaya gelenler değişiyor, daha dünkü sevgili bir aksam
akşamüstü bir çocuk arabasıyla çıkageliyor, dünkü çocuklar
delikanlılaşıyor, koyun gediklisi sandalcılar her yaz biraz daha
ihtiyarlamış oluyor, o koyda yeni yeni yapılan köşklere yeni
yeni ev sahipleri, kiracılar, yeni yeni evliler yerleşiyor,
eksikliklerini nedense geç farkettiğimiz eksilenlerden çok
yeniler geliyor, Neveser artık talebelik günlerimin vapuru
olmaktan çıkmış, beni artık isime götürüp getiriyor, Neveser
artık eksilenlerin arasına karışmış anneannemin "Vapurda üşürsün
diye elime zorla verdiği kolumda bir pardösü ile bindiğim vapur
olmaktan çıkıp, artık tasarruf maksadıyla ikinci mevki bileti
alarak bindiğim, ama bu sefer de ikinci mevki yolcularına
mahsus, burundaki o güvertesinin zevkini çıkardığım, halden
anlar vapur oluyor, şehrin Anadolu yak asiyle ilişiğim
kesildikten sonra, sıcak yaz günleri, boğucu sigara dumanları
içindeki is masamın başında Neveser artık iskeleye halat
atışını, bir gıcırtıyla alınışını hayalen yaşadığım, su
daireden, su isten, su zalim insanlardan kurtulup kendimi içine
atabilsem, iyi ölüvereceğini sandığım, su telefona sarılıp:
"Neveser bu aksam saat kaçta hangi iskeleden kalkacak? diye
sormak istediğim, hasretini çektiğim, hayaliyle avunduğum vapur
oluyordu. Neveser nihayet arada sırada bir tatil günü kavuşup
binebildiğimde beni artık bir hatıralar sahiline, tamir edilmiş,
çımacısı değişmiş, o da çok ihtiyarlamış olacağı için daha
doğrusu değiştirilmiş bir Kalamış iskelesine bırakıp uzaklaşan
vapur oluyordu.
Neveser artık günün çoğu zamanını limanda bir şamandıraya bağlı
geçirip sabah aksam söyle birer sefer yapabiliyor, bazen bütün
bir kış Haliç'te kalıp, yazları daha fazla vapura ihtiyaç
görüldüğünden olacak, tekrar vazifeye başlıyor, başka vapurların
arkalarında lüks mevkiler ayrıldığı halde o yine bütün üst kat
birinci, alt kat ikinci mevki olarak eski güvertesiyle kalıyor,
hatta ilk ve sonbahar o güvertelerdeki kanepeler bir kenara üst
üste yığılıp Adalara yük seferleri bile yaptığı oluyordu. Bir
yandan Avrupa'ya vapur ısmarlanıyor, Avrupa'dan yeni vapurlar
geliyor, yeni vapurlara yeni yeni isimler veriliyor, ama o yine
Neveser olarak isliyordu.
Son defa Hollanda'dan gelen vapurlardan birine de onun
kardeşlerinden birinin, "Haydarpaşa"nin ismini verdiler. Neveser
bütün eski yoldaşlarına, bütün bu yeni yoldaşlarına her
rastlayışta yol vererek bu yaz da Marmara’nın rüzgarıyla
güvertelerinin tentelerini çırpındırdı, bayrağını dalgalandırdı.
Bu yaz da Neveser'e, öleceğini anladığımız sevgili hasta ile,
son görüşlerimizin biri olduğunu bile bile konuşmalarımız gibi,
bu yaz da bir iki kere olsun, is dönüsü binebildim. O artık
Köprü'den isteksiz isteksiz ayrılıyor, Sarayburnu'nu dolandıktan
sonra, Hayırsız Adalar’ın arkasından doğru yaklaşan akşam içinde
artık kaybolmak, artık tatlı bir sonla yok oluvermek ister gibi,
önce Marmara'ya burnunu çeviriyor, fakat kaptan onu yine
Moda'sına yanaştırıyor, o artık iskelelere "Bırakın da şuracıkta
biraz daha dinleneyim" demek ister gibi yaşlanıyor, yanaştığı
iskeleden güçbela, sanki dürtülmekle ayrılıyor, Neveser öylesine
yorgun argın çalışıyordu. Bu yaz da kaç kere, başka vapurlardan,
Neveser'in artık bir yana yatmış, yana yattığı tarafın
davlumbazlarının yelpazemsi deliklerinden sular taşırarak,
burnunun ucundaki köpük iyiden iyiye azalmış, sefer ettiğini
içim burkularak seyrettim. Bindiğim vapurlar onu çabucak
yakaladılar, birkaç dakika yan yana seyrettiğimiz sırada
yolculardan onun eskiliği ile alay edenler, bu kadar yeni vapur
geldikten sonra artık seferden alınması lüzumuna işaret edenler
oldu. Neveser bize mahzun mahzun bakarak yol verdi. O artık
mizah mecmualarına karikatür mevzuu olmaya başlamıştı bile. Onun
resmini, ilk gençlik fotoğrafına hiç benzemeyen bir resmini
yapıyorlar, Ağrı Dağında Nuh'un gemisini aramaya gelmiş
Amerikalılar, onu İstanbul limanında görüp Nuh'un gemisini
bulduk, diye seviniyorlardı. O artık gülünçleşmişti. Ona artık "patpat-i
bahri" diyolardı. Gazetelerde hakkında röportajlar çıkıyor,
"Neveser hırıltılı sesler çıkararak hala çalışıyor!" diye
yazıyorlardı. Bazen de şehir haberleri sütununda söyle bir
havadisini verdikleri oluyordu: "Dün aksam, Anadolu postasını
yapmakta olan, Denizyollarının emektar Neveser vapurunun
makinesi, Kalamış açıklarında arıza yaptığından, yolcular başka
vapurla Köprü'ye getirilmişlerdir." Bir aksam, Bostancı
iskelesinden şehre vapurla dönmek istedim. Tarifeye göre vapurun
o dakikalarda iskelede olması lazımken görünürde bir şeyler
yoktu. Memura sordum: "Allah bilir, beyim, dedi, Neveser
dönecek, zaten giderken yarım saate yakın bir gecikme ile gitti.
Siz yine tramvaya binin." Oradaki yolcular söylene söylene,
tramvaya seğirttiler, ben bile Neveser'i beklemedim. O artık
tarife saatlerini karıştıran bir vapur olmuştu.
Neveser, tarifede yazılı saatlerini dalgın, bunak bir ihtiyar
gibi karıştırdığı o seferleri yapmaktan besbelli affolunacak
artık!.. Bir aksam en çok yoğun, insanlardan en çok fenalık
görüp Neveser'i en çok özlediğim bir aksam onu yine Köprü'ye
yanaşmış, bu son seferlerinin birinde beni son bir defa daha, bu
değişmiş, bu hepsi yabancı yolcuları arasında görmek istermiş
gibi bekler bulacağım. Eminönü'nden doğru koşa koşa bacasının
hizasına geleceğim, o bana bakacak, onunla son defa göz göze
geleceğiz, merdivenlerden koşa koşa inip, sürme iskelesini
aşınca içi rahatlar gibi olacak. benim onu unutmadığım gibi, o
da beni unutmamış vapura, çocukluğumun, gençliğimin,
Feneryolu'nda oturduğumuz zamanların, üşüyüp soğuk almamdan o
kadar korkan anneannemin sağ olduğu günlerin, başka devirlerin,
başka alemlerin vapuru Neveser'e son defa bineceğim. Onu elbette
eski kaptanı kaldırmayacak, elbette içinde, üzerinde dolasan
İngilizlerin ayak seslerinden sinirlenip lahavle çeken eski
yolcuları olmayacak ama, alt salonu bana yine bir akvaryumu
düşündürecek, orta salonunda yine eski kösemi, orada ayaklarım
yere değmeden oturduğum zamanı bulacağım, salonunun aynalarında
saçları ağarmış yüzüm, mektep kasketli yüzüme bakacak. Yukarı
güverteye çıkıp yandan çarklarının, değişmemiş Marmara'daki
değişmemiş pat patlarını dinleyeceğim, güvertenin balkon gibi
suya eğilen ön kısmına koşup orada oturanlara: Müsaade eder
misiniz?" diyeceğim, orada beş dakika oturup oturmadan aklıma
alt, ikinci mevki güvertesi gelecek, yanımdakilerin "Niye geldi,
niye gidiyor?" diyen bakışları altında aşağıya koşacağım, orada
bağdaş kurup oturanlar, yanlarındaki bir torbayı yere indirip
"buyur" edecekler. Burnunun yine ikiye böldüğü sular iki
yanından yine akacak, tentesinin rüzgarla çırpınışını son defa
dinlemiş, birgün Neveser'e muhakkak son defa binmiş olacağım.
Tarifede yazılı saatlerini sorsak, bunak bir ihtiyar gibi
karıştırmaya başlayan, tarifelerin intizamını bozan Neveser
birgün muhakkak bu seferleri yapmaktan men olunacak. Birgün
vapurum belki de yeni bir tamir, makinelerinde son defa vuku
bulmuş bir arızanın bir kere daha giderilmesi için girdiğini
ümit edeceği Haliç'e, bir daha çıkmamak üzere girmiş olacak.
Gazeteler, bu sefer, şehir haberleri sütunlarında "emektar
Neveser"in çürüğe çıkarıldığını bildirirken o, kendinden evvel
oraya girmişlerin, bir zamanların hafif kruvazörü Mecidiye'nin
simdi bacalarının ağzı bağlanmış, bir zamanlar bir beyaz sarayda
oturan ak sakallı bir padişahı selamlayan topları sökülmüş, su
kesimi yosun tutmuş, h(l( yattığı o sulara, bir zamanlar
Atlantik'i asmış, iki bacalı, dört direkli Gülcemal'in bacasız,
bayraksız, tek direksiz yıllarca yatıp nihayet başka bir
milletin bayrağını taşıyan bir römorkörcük yediğinde, başka bir
diyara sökülmek üzere götürülmesiyle bos kalan yere
demirleyecek. Belki gazetelerin ilan sütunlarında, çürük olarak
satılığa çıkarılmış vapurlar meydanında birkaç kere daha ismi
geçecek, ona belki müşteri çıkacak, belki çıkmayacak. Ne olursa
olsun, o, artık köprülerin gerisinde, ötelerine geçmesine izin
verilmeyen, hatta istese de aşamayacağı besbelli bu çelik
duvarlar arkasında, artık boyaları dökülmeye başlamış o bir çift
kameriyenin birinden makinelere hareket emri verilecek bir "çın
çın"i bos yere bekleyerek, artık eski 8.10'larin 18.30'larin
manası onca çoktan kaybolmuş, ama yine kah durgun bir yaz
sabahına bürünmüş uzun Kalamış iskelesini kah pembe bulutlu bir
akşam içindeki Suadiye iskelesini, kaç yıl vakit vakit pat
patlariyle akislendirdiği bütün o kıyıları anmadan edemeyecek,
simdi salonunun yalnız, hiç değişmez bulanık sular gören küflü
aynalarında kalabilmiş eski hayalleri her gün biraz daha
birbirine karıştırarak, her gün ise yarar bir başka uzvu, birgün
ciğerleri sökülürcesine ta içinden bir makine parçası, birgün
direkçiği, bir başka gün bir fırtına ile devrilip kaza çıkarması
ihtimaline karsı bacası alınıp götürülecek, burnunda o eski
zaman adini yazan harfler kendiliklerinden birer birer kopup,
artık adi da hafızlardan silindiği gibi, burnundan da büsbütün
silinene kadar, yazların güneşi, kışların yağmurları, karların
altında bekleyecek. Bir zamanların genç, dinç, acar Neveser'i,
bir zamanlar dilimli tentesini öylesine bir sevinçle
çırpındırdığına, burnuyla yarıp köpüklendirdiği suları ta adinin
hizalarına kadar çıkarttığına bir eski deniz salnamesindeki
fotoğrafı şahadet eden vapur, orada, insanların yattığı büyük
bir mezarlığa baka baka, insanların kaderine benzeyen bir
kaderle çürüyüp gidecek.
Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle
Denizce

16.01.2003
|
|