Denizce
  e-mail
denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe M. Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Teoman Arsay
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Dost Köşesi    

  Gökyüzünün Yelkencileri                                                                   Ahmet Serim

 


Sanıyorum, başlıklarındaki tüyler gibi rengarenk ve totemlerindeki kabartmaların anlattığı kadar çeşitli ve mistik Kızılderili efsanelerinden esinlenmiş bir öyküydü Gökyüzü Süvarileri. Hatta sonraları Country şeklinde bir de güzel şarkısı yapılmıştı : “Raiders in (veya of) the Sky”. Ara sıra tesadüfen bir yerlerde çalınır, bendeki eski “Long Play” lerden birinde de vardır.

Amerika’nın Afacanlık Yılları’nda kıtanın güvenli ve uygar doğusundan, ilk 13 eyaleti gerilerde sisli anılar olarak bırakıp macera aramaya ve yeni bir hayat kurmaya batıya göçenler ve çocukları, yasa tanınmayan, uçsuz bucaksız topraklara yerleşmişlerdi. Temel geçim toprağı ekmek ve özellikle büyük baş hayvan yetiştiriciliği idi. Bölge genç ve çok büyük ülkenin besin kaynağı idi. Hızlı silah çekip iyi nişanlanmış atış yapmanın bölgesel yasa önünde kişiyi haklı kıldığı düzen, özellikle bu hayvan yetiştiricileri tarafından benimsenmişti. Arazide dolaşıp işleri gören sığır çobanları “Cow-Boy” adını taşıyorlardı.

Daha az sayıdaki geçim yolları madencilik, ormancılık ve koyun yetiştirme gibi temelde hammadde sağlayan işlerdi. Kurulan demiryolu ağları, ülkenin doğu ve batı kıyıları gibi, pek çok bölgeyi de birbirine bağlayarak insanların, hayvanların ve hammaddelerin iletimini sağlıyor ve kolaylaştırıyordu. Ülkenin eski ve gerçek sahipleri, Orta-Batı tabir edilen bir kısmı dağlık bir kısmı çöllük arazilere sıkıştırılmıştı. Bunlar sık sık isyan ediyor ve savaşlar çıkarıyordu.

Hatta, kölelik yüzünden çıkan Kuzey-Güney eyaletleri arasındaki iç savaş kadar büyük ve etkili olmasa da, önemli bir küçük savaş ta, Tonto Vadisi havzasında Koyun’cularla Sığır’cılar arasında çıkmış ve çok kanla sulanmıştı.

Böyle savaşlar veya başka çatışmalarda ölen süvarilerin gök yüzünde beyaz bulutlar şeklinde dolaştıkları öyküsü yaratılmış ve isimlerine “Gökyüzü Süvarileri” denilmişti. Kızılderililerin öbür dünya kavramı olarak benimseyip yaydıkları “Ebedi Çayırlar” beyazlarda bu şekli almıştı. Efsaneye göre, birisi ölüp göğe çıkacağı zaman, diğer gökyüzü süvarileri gelir ve onu karşılayıp aralarına alırlardı.

Bu hoş efsane, bana “Gökyüzü Yelkencileri” de olabileceğini ve bembeyaz bulutlar şeklinde çok sevdikleri rüzgarla başka bir engin mavilikte süzülebileceklerini hatırlattı. Öyle ya, bir yelkenci yani bir denizcinin yeri,  göklerin sonsuzluğudur (kimi inançlara göre yer altında, öbür dünya girişinde geniş bir su olsa da, burada seyir için usta denizcilere ihtiyaç olsa da, bence bu böyledir). Zaten “Uçan Hollandalı” öyküsü ile simgelenen, ebediyete kadar dolaşacak denizciler, lanetlenmiş olsalar da olmasalar da, uçmaya mahkum değiller midir ?

Şöyle bir düşündüm de, tanıdığım ve tanımadığım ne çok yelkenci olması lazım, gökyüzünde usulca süzülen. Sanki onları sisler arkasından görüyor ve özlenmiş seslerini duyuyor gibiyim. Sanki kulübün 1960 lardaki bahçesine geri döndüm. Bombeli ahşap, mavi renkli bahçe sandalyelerini, çiçekli desenli minderlerini altımda hissediyorum. Ağaçlar yine aynı ağaçlar. Yalnız denizle aramızda bir ara set var. Ucunda işaret direği ve yarı kaygan tahtalarla kaplı paslı demir basamakları ve üstündeki üçerli gruplar halindeki tahta kaplı lodos delikleri ile beton iskele, Moda yönünde uzanıyor. İskelenin yanları ise arada taşlar bulunan kumluk. İskelenin başında solda pek sevilen güneşlenme yeri, kayalar, güneşin altında öylece duruyor. Sağda, uzakta ise birkaç yıl sonra “Optimist İskelesi” denecek kısım, denize doğru uzanmış. Limanda eski ve yeni kayıkhanelerin çatıları ile sarıya boyanmış yeni çelik bumba bir parmak gibi havaya dikilmiş görülüyor. Sanki beyaz duvarları ile tarihi Belvü bile gözükecek.

Bahçenin ortasında bir yanda kır saçlı, keskin hatlı Taci Erce ebedi ve acımasız rakibi İbrahim Horoz ile her zamanki gibi bitmeyen bir tartışma içinde. İbrahim Ağabey, kıvıramadığı sakat bacağını teknede yaptığı gibi uzatmış, yeni yapacağı bir tekne ile onu nasıl geçeceğini, güneşin altın ışıklarında Ray-Ban gözlükleri parlayan Taci Ağabey’e tatlı bir sesle ama çok emin anlatıyor. Hemen yanlarında Cafer Seyfioğlu, Harun Ülman, Athar Beşpınar yan yana, Turgud Cevad Abbas Gürer’e nasıl bir yeni tekne tasarlaması gerekeceğini söylüyorlar. Cafer Ağabey’in iri göbeği hopluyor, Athar Ağabey çok zaman yaptığı gibi başını geriye atmış, Harun Ağabey ise her zamanki gibi şık giyinmiş ve heyecanla konuşuyor. Papyonu oynayıp duruyor. Turgud Ağabey ise yarım sigarasını içerken bir yandan dinliyor, bir yandan da Behzat Baydar’ı süzüyor. Behzat Ağabey ise eski dostu ve tekne arkadaşı Harun Ağabey’i başıyla evetliyor.

Yanı başlarında “Milli Damat” Erdoğan Arsal, beraber oturduğu kadim dostu ve FD yarışlarında da, Optimist Antrenörlüğünde de rakibi Vural Suveren, Samatya Demir Spor’dan Hakkı Bey, bizim Hakkı Baba, İzmit’ten Sabri Yalım ve arkaları dönük daha birkaç kişiye heyecanla bir şeyler anlatıyor. Duyamıyorum ama çok dinlediğim için tahmin ediyorum : Ya bir masada oturan Kurtuluş Savaşçısı-Saltanat Yanlısı-Tarikat Şeyhi üçlüsü hikayesi ; ya yakın dostu süvari Fethi Gürcan’ın hikayesi (ihtilale teşebbüsten 1963 te idam edilmişti) ; ya Gazi’nin mirasından gelen para ile nasıl Rakı içtiği; ya da böyle bir anı.

Biraz ileride eski yelkenci ve sonranın idarecileri başka bir grup kurmuşlar. Rauf Korol, bir fasulye-pilav hikayesi anlatıyor. Babam Safvan Serim ve ondan kısa bir süre önce giden Rıdvan İnceoğlu konuşma sırası bekliyorlar. Biliyorum, babam Mısır dönüşü gemide isteyip yaptırdıkları kuru fasulye yemeğini anlatacak, Rıdvan Ağabey de Heybeli Ada’da, Deniz Harp Okulunda yediği son yemeği. Eski yelken ajanlarından Serdar Pehlivanoğlu, oğlu ve benim can dostum Nuri Pehlivanoğlu da sessizce dinliyorlar. Dinleyenlerden biri de yine eski ajanlardan Münir Atakan. Münir Ağabey yanına kardeşi Niyazi Atakan’ı da almış öyle gelmiş.

Yakınlarında bir başka grup ta yılların ünlü yelken hakemi Mıçık Beri, yakın zamanda kaybettiğimiz Ayhan Atmaca, Bahriye’den emekli olunca TAYK’a tansfer Atalay Açmaz, renkli kalemleriyle bir zamanların değişmez yarış sekreteri Vildan Güzaltan. Eski yarışları anıp duruyorlar.

Beride iki konuşan grup daha var. İlki saygı ve sevgi dolu bir dikkatle, önce Kulüp Başkanı daha sonra Federasyon Başkanı olarak çok önemli işlere imza atmış, elinden düşürmediği purosunu dişleyen Dr. Ziya Demirdöken’i dinliyorlar. Kimler yok ki: Faruk Birgen, kardeşi Şeref Birgen, Dr. Zerrin Ün, Abbas Vlora, Sinyor Pari, Kamil Ulus, Semih Arıcan, Namık Tegül, Naci Ark, Tevfik Taşçı, Ruhi Sarıalp, gençlerden Ahmet Baydar, Keçi Mehmet, Kefal ve arkaları dönük olduğundan yüzlerini göremediğim birkaç kişi… Sanki yine bir federasyon veya kulüp yönetim kurulu toplantısı yapılıyor. Bir karar defteri eksik.

İkinci grup ta da sanki bir Optimist Birliği toplantısı yapıyor. Dr. Rıza Acar bir şeyler anlatıyor. Kaptan İbrahim Yıldan, çocuklar denizdeyken fırtına kopunca kalpten giden Samsunlu kulüp yöneticisi Alp Doğan Dağcı, ilk Optimist eğitimlerine ve bölge yarışlarından birine çok yardımcı olmuş Samsun’un ilk yatçılarından Fernand Madzar, Muzaffer Karacehennem (şu ismini kısaltamadı gitti), Celal Kaplan hep bir aradalar. İleride sislere karışan bir grup İzmir’li dost var: Federasyon eski başkanlarından Dr. Fethi Alpdoğan, Altuğ Duransoy, Serdar Zenger ve daha arkaları dönük birkaç kişi. İskeleden doğru kulübün ve yelkenin emektarları geliyorlar. En önde, karaya alışamamış yürüyüşüyle Hayrettin Reis. Hemen arkasında Zeki ve kardeşi. Her halde çekek yerine gidiyorlar. Ömer Kaptan başkanlığında Mustafa Kaptan, Dursun Ali Kaptan teknelerini iskeleye bağlamışlar. Sanırım kulüp binasının yanındaki boşlukta bulunan tek odalık Navigasyon Odasına gidecekler.

Moda Deniz Kulübünden, her yıl adına yarış yaptıran ve ilginç ödüller veren Ahmet Reis bembeyaz resmi giysileri içinde el sallıyor. Sanki uçup geliverecek buraya. Bir rüya gibi izliyorum bu sevgili Ağabey’leri, emektarları. Daha uzak zirvelerde toplaşmış başkaları da var, ama mesafe çok uzak ve hava puslu, iyi göremiyorum. Derken birden ayağa kalkıyor hepsi. Uzaklaşmaya başlıyorlar. Görüntü yavaşça hareketli bulutlar gibi siliniyor. Anlıyorum ki, bir dostlarını daha karşılamaya, yalnız bırakmamaya, gidiyorlar.

 

Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle

Denizce

25.08.2004