Denizce
  e-mail
denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe M. Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Teoman Arsay
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Dost Köşesi    

  Zafere Doğru                                                                                    Ahmet Serim

 


Sevgili Vatandaşlarım, Değerli Dostlarım,

Bu gün sadece yakın tarihimizden bazı sahneleri gözünüzün önüne getirmek amacındayım. Bunun için sevgilimiz olan Türk Dilini en güzel kullanmış şairlerimizden birinin yardımını alacağım : Nazım Hikmet Ran, “Kuvayi Milliye” adını verdiği çok uzun ve ancak bölümler alabildiğim şiirini, 1939 yılında İstanbul Tevkifanesi’nde başlayarak, 1940 da Çankırı Hapisanesinde ve 1941 de Bursa Hapisanesinde yazmıştır.

Sondaki bölüm ise yazmakta olduğum bir kitabın bir bölümüdür. Dilerim beğenirsiniz. Bana fikir ve eleştirilerinizi iletirseniz sevinirim.

Her zamanki gibi, yazım için şunu baştan söyleyeyim. Yazı uzundur, hem de çok uzun ve yakın tarihimizle ilgilidir. Kendisini Türk kabul edip bu kutlu günü benimsemeyenler başta, sıkılacak olanlar silip geçsinler, sonra şikayet etmesinler. Silmek çok kolay bir iş, bir tıklık işlem.

Şimdi konumuza girelim :

 

Bu gün 26 Ağustos. Türk’ün önünün açıldığı iki büyük günün yıldünümü.

Önce 26 Ağustos 1074 te Büyük sultan, adına uygun özellikler taşıyan Alpaslan, Bizans Kralı Romanos Diogenes ile Malazgirt’te savaşmış, destansı bir zafer kazanarak Türk’lere yeni ve sonuncu bir vatanın kapılarını açmıştı.

Aradan geçen yıllarda değişik Türk Kökenli Beylikler ve Devletler kuruldu. İçlerinden çok sağlam temellere dayanan birisi, Osmanlı Beyliği, sonradan üç kıtaya yayılan bir devlet oluşturdu. 1299 da (veya 1300 de) kurulan devlet uzun yıllar yaşadı, 6 yüzyılı bitirdi ama çok çeşitli nedenlerin bir araya gelerek yıllarca kurtların kemirdiği bir ulu çınar gibi, çatırtılar içinde göçtü. Hemen sarmaşıklar gibi işgalci ve çıkarcılar kalıntı boş gövdeye sarılmaya başladılar.

Ulu çınarın gümbürtüler içinde göçmeye başladığı yıllarda, dünya üzerinde ancak birkaç bin yılda bir ortaya çıkan bir deha, sıradan tipik Türk insanlarının oğlu olarak doğdu. Zor koşullarda geçen bir çocukluk döneminin ardından düşünen ve geleceği planlayan, kendini her yönden yapacaklarına hazırlayan bir gençlik yaşadı. Daha çok küçük yaşlardan eğitimi için okul tercihi yaptı, sonra da kendini yetiştirip başarılı bir eğitimi bitirdi. Cepheden cepheye kendi planları doğrultusunda gidip deneyimler ve ek bilgiler kazandı. Daha çok genç bir yarbay (kaymakam) iken üstün yararlılıklar gösterdiği Çanakkale savaşlarında “İstanbul’u Kurtaran Komutan” olarak tanındı ve basına geçti.

Çökmekte olan devletin en etkin kişisi onu fena kıskanıyordu. Ama zorlamalar karşısında terfiine engel olamadı. Çanakkalede tüm kuvvetlerin komutasını isteyen ve Alman Başkomutanın “Çok Gelmez mi ?” şeklindeki sorusuna “Az bile gelir !” cevabı veren genç komutan artık General olmuştu. Sağlık problemleri olmasına rağmen yine cephelere koştu. Ancak çabaları boşuna idi, ülke bir bütün olarak, anlaşmalı olduğu devletlerle birlikte çöküyordu.

Silah bırakılırken emrindeki ve tanıdığı komutanların emrindeki tüm birliklere, silah ve cephanelerini korumalarını emretti. Başkente geldiğinde Boğaz ve Marmaraya yayılmış düşman savaş gemilerini gördü ve amacını belli eden ünlü bir sözünü söyledi “Geldikleri gibi giderler !”

       Türk halkının yüce katına.
Mevsim yazdır,
919'dur.
Ve teşrinlerinde geçen yılın
dört düvele teslim ettiler bizi,
                       gözü kanlı dört düvele
                               anadan doğma çırılçıplak.
Ve kurumuştu
            ve kan içindeydi memelerimiz.

Biz ki İstanbul şehriyiz,
Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan
                        bir de Yunan,
bir de zavallı Afrika zencileri
                         yer bitirir bizi bir yandan,
bir yandan da kendi köpek döllerimiz :
Vahdettin Sultan,
                        ve damadı Ferit
ve İngiliz muhipleri
                            ve Mandacılar.

Biz ki İstanbul şehriyiz,
yüce Türk halkı,
malûmun olsun çektiğimiz acılar...

Kısa bir hazırlık döneminden sonra kendisini Ordu Müfettişi tayin ettirdi. Bazı güvendiği arkadaşlarına “Bir şeyler yapacağım !” diye bilgi veriyordu.

 

Ateşi ve ihaneti gördük
ve yanan gözlerimizle durduk
                           bu dünyanın üzerinde.
İstanbul 918 Teşrinlerinde,
İzmir 919 Mayısında
ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar :
                                  Mayıs ortalarından
                                            Haziran ortalarına kadar
yani tütün kırma mevsimi,
               yani, arpalar biçilip
                                    buğdaya başlanırken
                                                       yuvarlandılar...
 

Nihayet Güzel İzmir’in işgalinden bir gün sonra, 16 Mayıs 1919 da yola çıkıp kendisine güvenen ve inanan 19 arkadaşıyla beraber Anadolu’ya geçti. Burada yıllardır hazırlandığı gerçek amacı için açıkça çalışmaya başladı. Toplantılar, kongreler sonrası inandığı milletiyle beraber bir Büyük Millet Meclisi kurdu ve çalıştırmaya başladı.
 

919 Temmuzunun 23'üncü günü
          pek mütevazı bir mektep salonunda
                            in'ikad etti Erzurum Kongresi.

. . . . .

Erzurum'da on dört gün sürdü Kongre :
orda, mazlum milletlerden bahsedildi
                             bütün mazlum milletlerden
ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların.

Orda, bir Şûrayı Millî'den bahsedildi,
İradei Milliyeye müstenit bir Şûrayı Millî'den.
Buna rağmen,
«Âsi gelmiyelim» diyenler vardı,
                 «makamı hilâfet ve saltanata.»
Hattâ casuslar vardı içerde.

Buna rağmen,
«Bütün aksâmı vatan bir küldür» denildi.
«Kabul olunmaz,» denildi,
                         «Manda ve Himaye...»

Buna rağmen,
İstanbul'da birçok hanımlar, beyler, paşalar,
Türk halkından kesmişlerdi umudu.
Yağdırıldı telgraflar Erzurum'a :
   «Amerikan mandası altına girelim,» diye.
   «İstiklâl, diyorlardı, şâyanı arzu ve tercihtir, amma
     bugün bu, diyorlardı, mümkün değil,
     birkaç vilâyet, diyorlardı, kalacak elde,
     şu halde, diyorlardı, şu halde,
     Memâliki Osmaniye'nin cümlesine şâmil
                    Amerikan mandaterliğini talep etmeği
                                 memleketimiz için en nâfi
                                         bir şekli hal kabul ediyoruz.»

. . . . .

4 Eylül 919'da toplandı Sıvas Kongresi,
ve 8 Eylülde
       Kongrede bu sefer
                    yine ortaya çıktı Amerikan mandası.
Ak koyunla kara koyunun
                                  geçitte belli olduğu günlerdi o günler.
Ve İstanbul'dan gelen bazı zevat,
                        sapsarı yılgınlıklarıyla beraber
                        ve ihanetleriyle birlikte
                        bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler.
Ve Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve Türk milletinden çok
                        işbu Mister Bravn'a güveniyorlardı.
Bu zevata :
    «İstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!»
                                                             denildi.
Fakat ayak diredi efendiler :
        «Mandanın, istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken,»
                                                                         dediler,
        «Herhalde bir müzâherete muhtacız diyorum ben,»
                                                                     dediler,
        «Hem zaten,»
                      dediler,
        «birbirine mani şeyler değildir
                                      istiklâl ile manda.
          Ve esasen,»
                          dediler,
        «müstakil kalamayız böyle bir zamanda.
          Memleket harap,
                          toprak çorak,
                                   borcumuz 500 milyon,
                                              vâridat ise 15 milyon ancak.
          Ve Allah muhafaza buyursun
                           İzmir kalsa Yunanistan'da
                                    ve harbetsek,
                                               düşmanımız vapurla asker getirir.
          Biz Erzurum'dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz?
          Mandayı kabul etmeliyiz, hemen,»
                                                         dediler.
        «Onlar dretnot yapıyor,
          biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz.
          Hem, İstanbul'daki Amerikan dostlarımız :
          Mandamız korkunç değildir,
                                       diyorlar,
          Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir,
                                                        diyorlar.»

Ve böylece, bin dereden su getirdi İstanbul'dan gelen zevat.
Sıvas, mandayı kabul etmedi fakat,
            «Hey gidi deli gönlüm,»
                                         dedi,
            «Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,
              ya İSTİKLAL, ya ölüm!»
                                               dedi.

Yiyecek ekmeği ve oturacak güvenli bir evi kalmamış millet, bir yandan bölgesel direnişler yapıyor, bir yandan da inandığı O’na ve arkadaşlarına güveniyordu.

Adana,
           Antep,
                     Urfa,
                             Maraş :
                                  düşmüş
                                            dövüşüyordu...

Ateşi ve ihaneti gördük.
Ve kanlı bankerler pazarında
                            memleketi Alaman'a satanlar,
yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar
düştüler can kaygusuna
ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından
karanlığa karışarak basıp gittiler.
Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet,
en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat,
                  dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat,
                                        iki kat soyulmamak için.

. . . . .

Ateşi ve ihaneti gördük.
Dayandık,
dayandık her yanda,
dayandık İzmir'de, Aydın'da,
Adana'da dayandık,
dayandık, Urfa'da, Maraş'ta, Antep'te.

Antepliler silâhşor olur,
uçan turnayı gözünden
kaçan tavşanı ard ayağından vururlar
ve arap kısrağının üstünde
taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar.

Antep sıcak,
             Antep çetin yerdir.
Antepliler silâhşor olur.
Antepliler yiğit kişilerdir.

Karayılan
           Karayılan olmazdan önce
Antep köylüklerinde ırgattı.
Belki rahatsızdı, belki rahattı,
bunu düşünmeğe vakit bırakmıyordular,
yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi
ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.
Yiğitlik atla, silâhla, toprakla olur,
onun atı, silâhı, toprağı yoktu.
Boynu yine böyle çöp gibi ince
                  ve böyle kocaman kafalıydı
                                  Karayılan
                                        Karayılan olmazdan önce.

Düşman Antep'e girince
Antepliler onu
             korkusunu saklayan
                              bir fıstık ağacından
                                               alıp indirdiler.

. . . . .

Altına bir at çekip
               eline bir mavzer
                                      verdiler.

Düşman tutmuştu tepeleri,
düşmanın topu vardı.
Antepliler düz ovada
                      sıkışmışlardı.
Düşman şarapnel döküyordu,
toprağı kökünden söküyordu.
Düşman tutmuştu tepeleri.
Akan : Antep'in kanıydı.

. . . . .

Fakat düşmanın topu vardı.
Ve ne çare, kader,
                  düz ovayı Antepliler
                                     düşmana bırakacaklardı.

«Karayılan» olmazdan önce
                     umurunda değildi Karayılan'ın
                     kıyamete dek düşmana verseler Antep'i.
Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar.
Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi,
korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.

. . . . .

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
bir tarla sıçanı kadar korkak olan,
fırlayıp atlayınca ileri
bir dehşet aldı Anteplileri,
                     seğirttiler peşince.
Düşmanı tepelerde yediler.
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
bir tarla sıçanı kadar korkak olana :
                                KARAYILAN dediler.

«Karayılan der ki : Harbe oturak,
  Kilis yollarından kelle getirek,
  nerde düşman varsa orda bitirek,
  vurun ha yiğitler namus günüdür...»

Kendi dişinden, çocuğunun rızkından keserek, giymekten vaz geçerek Anadolu’da kurulan düzenli orduya yardımcı oldu. Bir yandan da isimsiz kahramanlar yardımıyla Ankara’ya silah, cephane ve önemli bilgiler ulaştırılıyordu.

Kocaman bir ambarları vardı,
Kerim içinde oynardı.
Ambarda nohut çuvalları, bakla, kuru üzüm,
                                       (şaşılacak şey,
                                       katırların yemesi için)
      ve sonra cephane sandıklarıyla silahlar.
Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim'e :
     «Ambardan silâh çalıp bana getir,
       gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim.»
Ve ambardan silâh çaldı Kerim :
                             bir
                                 bir tane daha
                                                 beş
                                                     on.
Aldattı Hindistanlı dostlarını
                          zeybekleri daha çok sevdiğinden.
Zaten çok sürmedi, parlak kara sakallı amcalar gitti,
Kerim geçirdi onları istasyona kadar.
Ertesi gün Lefke köprüsünü atıp
                          zeybekler gelince Eskişehir'e
dayısı Kerim'i elinden tutup
                              verdi onlara.
Ve işte o günden sonra
                        bugüne kadar
                                 kahraman bir türküdür ömrü Kerim'in.
Eskişehir'den alıp onu
«Kocaeli Grubu» paşasına götürdüler.
Çatık kaşlı, yüzü gülmez bir paşaydı bu.

Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi,
sığırtmaç olmayı
              -zaten bilgisi vardı bunda-
kayalardan genç bir keçi gibi inmeyi,
gizlenmeyi ormanda.
Ve bütün bu marifetleriyle Kerim
kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak
ve «Geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak
düşman içinden geçip getirdi haber
                                        götürdü haber.
Onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler,
bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o.
 

Kaçırılan silah ve cephane gibi “emanet”lerin nasıl deniz yolculukları yaptıklarını, bu destanın “Arhavi’li İsmail” adlı bölümü anlatır.

Bir süre İstanbul’da kalarak işlerine devam eden bazı kişiler de Anadolu’ya Milli Güçler’e katılıyorlardı.

Bazı yerel ve cephesel savaşlar da yapıldı ve başarılar kazanıldı. Bazıları çok kanlı ve zorlu oluyordu. Ama dahi önderin çok iyi anlayıp güvendiği milleti, vatanın son parçaları, son varlıklar ve son topraklar için savaşıyorlardı.
 

İnönü meydanı, yavrum,
rüzgâr,
soğuklar insanı arı gibi haşlıyor.
Zemheriler bitti diyelim,
              hamsin ya başladı, ya başlıyor.
Muharebe beş gün beş gece sürdü.
Kan gövdeyi götürdü.
Ve nihayetinde
düşmanlar karın üstünde
                    top arabaları, sandıklar dolusu konyak,
                                         altı kamyon bıraktılar.
Sonra, kaçarlarken, yavrum,
                               köyleri, köprüleri yaktılar...

Bu, Birinci İnönü,
sonra ikincisi :
23 Mart 1921 günü
düşmanın Bursa ve Uşak grupları üstümüze yürüyor.
Onlarda, topçu ve piyade
                     bizden üç kere fazla,
bizim atlımız çok.
Atların makanizması,
                        hartucu,
                                namlusu yoktur
ve kılıç
          çıplak, ucuz bir demirdir.
26 Mart :
Akşam.
Sağ cenah ilerimize yanaştılar.
27 Mart :
Bütün cephelerde temas.
28, 29, 30 :
Kavgaya devam.
Ve Martın 31'inci gecesinde,
                 (ayışığı var mıydı bilmiyorum)
İnönü karanlığı sesler ve kıvılcımlarla doluydu.
Ve ertesi gün
                    1 Nisan :
                          Metristepe aydınlanıyor.
Saat altı otuz.
Bozöyük yanıyor.
Düşman muharebe meydanını silâhlarımıza terketmiştir.

Sonra, 8 Nisandan 11 Nisana kadar :
Dumlupınar.

Sonra, Haziran.
Bir yaz gecesi.
Dünyada yalnız pırıltılar
                        ve böceklerin sesi.
Sakarya'yı üç yerinden sallarla geçiyoruz.
Basarak aldık
                    Adapazarı'nı.
Ve dolaşıp Sapanca Gölü'nün sazlıklarını
            yanaştık İzmit'in doğusunda çuha fabrikasına.
Düşman,
kısmen gemilere binerek
                                    denizden
ve kısmen
               Karamürsel üzerinden
                                     Bursa'ya çekilip
               boşalttı İzmit şehrini gece yarısı.

Sonra 23 Ağustos :
Sakarya melhamei kübrâsı ki
devamı 13 Eylül gününe kadardır.
Bizim kırk bin piyademiz,
                          dört bin beş yüz atlımız,
düşmanın seksen sekiz bin piyadesi,
                                        üç yüz topu vardır.
Harp meydanının kuzey yanı
                              Sakarya
                                         ve dağlardır :
keskin
        ve dik yamaçlarıyla
ve kireçli toprakları
       ve kayalarında tek başlarına birbirinden uzak
haşin
        ve münzevi çam ağaçlarıyla
                                               Abdülselâm-dağı,
                                                              Gökler-dağı,
                                                                                dağlar.

Ve Sakarya'dan bu havalide
yalnız, çatal tırnaklı karacalar su içmektedir.
Ankara suyunun döküldüğü yerden
                     Eskişehir kuzeybatısına kadar
Sakarya mecrası uçurumlar içinden geçmektedir.
Güneyde
        ve güneydoğuda
        yapraksız ve hazin
                       geniş ve uzun
ve insana bıraktığı hiçbir şeye acımadan
                                                ölmek arzusu veren
                                                          Cihanbeyli ovası :
                                                                                 çöl...
Bu çölün,
            bu dağların,
                      bu nehrin ve bizim önümüzde
yirmi iki gün ve gece fasılasız dövüşüp
düşman ordusu ric'ata mecbur kaldı.

Buna rağmen :
Sene 1922
         ve 15 vilâyet ve sancak
                     ve 9 büyük şehir
                     düşman elindedir.
İnanılmaz şeyler düşmandadır ki
                              bunların arasında :
7 göl, 11 nehir
ve köklerinde baltamızın yarası
        ve yangınlarıyla bizim olan
                      yüz kere yüz bin dönüm orman,
bir tersane, iki silâh fabrikası,
ve 19 körfez ve liman ki
       belki birçoğunun
            rıhtımı,
                    mendireği,
                              kırmızı, yeşil fenerleri yoktur
ve belki sularında
           ateş kayıklarının ışıltısından başka ışık yanmadı,
fakat onlar
        tahta iskeleleri ve kederli balıkçılarıyla bizimdiler.
Sonra, 3 deniz,
           6 kol tren hattı,
sonra, göz alabildiğine yol :
sılaya gittiğimiz,
gurbette göründüğümüz
ve neden
          ve niçin olduğunu sormadan
çöle, Çanakkale'ye,
                  ölüme gittiğimiz yol
ve sonra toprak
ve o toprağın insanları :
Uşak tezgâhlarının halı dokuyanları,
klaptan işlemeli eğerleriyle meşhur
                            Manisa'lı saraçlar,
yol kıyılarında ve istasyonlarda açlar
ve kurnaz
           ve cesur
                 ve ağırbaşlı ve çapkın
                               ve kütleleriyle delikanlı
                                      İstanbul ve İzmir işçileri
ve zahire ve kantariye tâcirleriyle eşraf ve âyân,
kıl çadırlı yürükleri Aydın'ın,
ve sonra, ırgat,
                    ortakçı,
                              maraba,
davarlı ve davarsız,
yarım meşin çizmeli
              ve ham çarıklı köylüler.
15 vilâyet ve sancak
        ve 9 büyük şehir
            düşman elindedir.
 

Mesela Sakarya nehrinin 22 gün 22 gece kanla karışık aktığı nakledilmiştir. Meclisin Başkomutan ünvanı ve görevi verdiği üstün insan, canla başla orduyu son darbe için hazırlıyordu.

Düşman istihbaratını yanıltmak için kendisini de katılacağı bir çaylı toplantı haberi yaratıldı. Halbuki gizlice Batı Cephesine gitmiş, Cephe Komutanı İsmet Paşa (İnönü) ile birlikte son hazırlıkları yapıyordu. Son birlikler 24-25 ve 25-26 Ağustos geceleri zorlu bir yürüyüşle harekete geçecekleri cephelere ulaşmışlardı.  
 

Ayın altında kağnılar gidiyordu.
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
Toprak öyle bitip tükenmez,
dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
                 hiçbir menzile erişmiyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.
Ve onlar
             ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
                                          ufacık, kısacıktılar,
ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
                       toprak,
                             toprak
                                   ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizliyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar,
bizim kadınlarımız :
korkunç ve mübarek elleri,
              ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
                                        anamız, avradımız, yârimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
                 öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
                                           kadınlar,
                                                 bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde
                             ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
               yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.

«6 Ağustos emri» verilmiştir.
Birinci ve İkinci ordular, kıt'aları, kağnıları, süvari alaylarıyla
yer değiştiriyordu, yer değiştirecek.
98956 tüfek,
                325 top,
                        5 tayyare,
2800 küsur mitralyöz,
2500 küsur kılıç
ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği
ve bunun iki misli kulak, kol, ayak ve göz
                        kımıldanıyordu gecenin içinde.


Nihayet tüm güçler, başlarında komutanlar, en başta da Başkomutan, Afyon civarında toplandılar. 25 Ağustos 1922 gecesi çökmüştü. Bir milletin kurtuluşu hazırlanmıştı.

Saat 2.30.

Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
ne ağaç, ne kuş sesi,
                  ne toprak kokusu vardır.
Gündüz güneşin,
                     gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için
ve dünya karanlıkta daha bizim,
                        daha yakın,
                                daha küçük kaldığı için
ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten
                 evimize, aşkımıza ve kendimize dair
                                       sesler geldiği için
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını
                seyrediyordu Kocatepe'den
                        dünyanın en yıldızlı karanlığını.
Düşman üç saatlik yerdedir
ve Hıdırlık-tepesi olmasa
        Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek.
Küzeydoğuda Güzelim-dağları
ve dağlarda tek
                        tek
                            ateşler yanıyor.
Ovada Akarçay bir pırıltı halinde
ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
                   şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var :
Akarçay belki bir akar su,
                        belki bir ırmak,
                               belki küçücük bir nehirdir.
Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip
                            ve kılçıksız yılan balıklarıyla
                                    Yedişehitler kayasının gölgesine girip
                                                                                   çıkar.
Ve kocaman çiçekleri eflâtun
                                       kırmızı
                                               beyaz
ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki
                              haşhaşların arasından akar.
Ve Afyon önünde
                       Altıgözler Köprüsü'nün altından
                                         gündoğuya dönerek
ve Konya tren hattına rastlayıp yolda
Büyükçobanlar Köyü'nü solda
                        ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp
                                                           gider.

Düşündü birdenbire kayalardaki adam
kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.
Kim bilir onlar ne kadar büyük,
                      ne kadar uzundular?
Birçoğunun adını bilmiyordu,
yalnız, Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel
Selimşahlar Çiftliği'nde ırgatlık ederken Manisa'da
                  geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.

Dağlarda tek
                    tek
                         ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
        güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saatı sordu.
Paşalar : «Üç,» dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.

. . . . .

Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki :
tavşan korktuğu için kaçmaz
                       kaçtığı için korkar.

. . . . .

Saat 4.

Ağzıkara - Söğütlüdere mıntıkası.
On ikinci Piyade Fırkası.
Gözler karanlıkta, uzakta.
Eller yakında, makanizmalar üzerinde.
Herkes yerli yerinde.
Tabur imamı
mevzideki biricik silâhsız adam :
                                   ölülerin adamı,
kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru,
durdu boyun büküp
                            el kavuşturup
                                                sabah namazına.
İçi rahattır.
Cennet, ebedî bir istirahattır.
Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,
meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir
                        Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı.

Saat 4.45.

Sandıklı civarı.
Köyler.
Sarkık, siyah bıyıklı süvari,
çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.
Çukurova beygiri
                      kuyruğunu karanlığa vuruyordu :
                                      dizkapaklarında kan,
                                      kantarmasında köpük...
İkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük,
atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.
Geride, köylerde bir horoz öttü.
Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari
                     ellerinin tersiyle yüzünü örttü.
Karşı dağlar ardında, düşman elinde kalan
                           bir başka horoz vardır :
baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.
Düşmanlar herhal onu çoktan kesip
                                   çorbasını yapmışlardır...

Saat beşe on var.

Kırk dakka sonra şafak
                                 sökecek.
«Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak».

. . . . .       

Saat beşe beş var.

Dağlar aydınlanıyor.
Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.
Gün ağardı ağaracak.
Kokusu tütmeğe başladı :
                      Anadolu toprağı uyanıyor.
Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp
ve pırıltılar görüp
ve çok uzak
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
bir müthiş ve mukaddes mâcereda,
ön safta, en ön sırada,
şahlanıp ölesi geliyordu insanın.

 

Topçu evvel mülâzımı Hasan'ın
                                           yaşı yirmi birdi.
Kumral başını gökyüzüne çevirdi,
                                            kalktı ayağa.
Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.
Şimdi bir hamlede o kadar büyük,
                               öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki
bütün ömrünü ve hâtırasını
                      ve yedi buçukluk bataryasını
                                       ağlanacak kadar küçük buluyordu.

Yüzbaşı sordu :
- Saat kaç?
- Beş.
- Yarım saat sonra demek...

98956 tüfek
ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
bütün âletleriyle
ve vatan uğrunda,
yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle
Birinci ve İkinci ordular
                            baskına hazırdılar.

Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde,
                                beygirinin yanında duran
                                sarkık, siyah bıyıklı süvari
                                kısa çizmeleriyle atladı atına.

 

Evet saat 05:30 da piyadeler siperlerinde, süvariler atları üzerinde hazırdılar. Topçumuz Büyük Taarruz’u başlattı. Verilen hedefi alamayan subayların intiharı yeğledikleri bir ölüm kalım savaşı, bir destanın son perdesi başlamıştı.
 

Sonra.
Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu.
Esirler arasında General Trikopis :
Alaturka sopa yemiş bir temiz
ve sırmaları kopuk frenk uşağı...

Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı.
Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail,»
Nurettin dedi ki : «Seni biz değil,
                            buraya gönderenler öldürdü seni...»

Sonra.
Sonra, 31 Ağustos günü
                    ordularımız İzmir'e doğru yürürken
serseri bir kurşunla vurulan
                          Deli Erzurumluydu.
Devrildi.
Kürek kemikleri altında toprağı duydu.
Baktı yukarı,
baktı karşıya.
Gözler hayretle yandılar :
önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları
                            her seferkinden kocamandılar.
Ve bu postallar daha bir hayli zaman
üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından
seyredip güneşli gökyüzünü
ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.
Sonra...
Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden
ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden
                       yüzlerini toprağa döndüler...

Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı.
Kan içindeydi yüzü gözü.
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
Kaçanı kovalamıyordu yalnız
                      ulaşmak da istiyordu bir yerlere
ve sadece kahretmiyor
                      yaratıyordu da.
Ve kılıçların,
                  nalların,
                             ellerin
                                      ve gözlerin pırıltısı
                ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü
ve şu türküyü duydu :
        «Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
          Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
                                      bu memleket bizim.

          Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
          ve ipek bir halıya benziyen toprak,
                                      bu cehennem, bu cennet bizim.

          Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
          yok edin insanın insana kulluğunu,
                                      bu dâvet bizim...

          Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
          ve bir orman gibi kardeşçesine,
          bu hasret bizim...»>

Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir'e girdik
ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinden gelip
öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber
seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.

Ve biz de burda bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
                                    suda balık,
                                                    havada kuş kadar
                                                                  çokturlar;
korkak,
            cesur,
                     câhil,
                             hakîm
                                      ve çocukturlar
ve kahreden
                 yaratan ki onlardır,
kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır...

 
Evet, 30 Ağustos Zaferi kazanılmış ve vatan yeniden kazanılmıştı. Artık başta Cumhuriyet olmak üzere bütün devrimler yoldaydı. Tüm bunların mimarı Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, büyük dahi Atatürk, artık zafer kazandığı meydanları bırakıp daha anlamlı zaferlerin yoluna, eserlerinden biri olan TBMM ye dönebilirdi.

30 Ağustos 1922 o kadar büyük bir gündür ki, Ata’mızın ve Şehitlerimizle Gazilerimizin (ki 5-6 kişi kaldılar) varisleri, Türk Silahlı Kuvvetleri, bu günü tayin ve terfileri, Harp Okullarından mezuniyetler için esas tarih almışlardır. Bu sene de (30 Ağustos 2004) halk ile beraber ve iç içe kutlamak için büyük bir program hazırladılar.  
 

O Kutlu Günler

. . . . .

Gazi Paşa, her halinden çok sevindiğini belli ediyordu. Yüzüne mutlu bir gülümseme yayılmıştı. Sanki, Yunan Kralını cephede bulup eline geçirmişti. O kral ki, ona bir çift sözü vardı : “Majeste Konstantin,” diyecekti, “siz bir kral olarak yetişmişiniz, ama bir ülkenin bayrağının, o ülkenin bağımsızlığının sembolü olduğunu henüz öğrenememişsiniz ! Siz İzmir’de bizim bayrağımızı yere serip çiğnediniz. Ben de, sizinkileri denize döken muzaffer ordularımla aynı İzmir’e, intikam hisleriyle yanan halkın yanına geldiğim zaman, bu sefer de sizin bayrağınızı evin girişine sermişlerdi, bana çiğnetmek istediler.

Ama bir asker, bayrağı uğruna kan döken ve döktüren bir asker ve şimdi de bir siyasetçi olarak, bu vahim hatayı yapmadım. Sebebini de anlatarak, bayrağınızı yerden kaldırttım !”

Paşa, yüzüne yansımış ve gözlerini daha da parlatmış sevinci ve bu düşüncelerle, acele adımlarla Köşke geri döndü. Muhafızları koşmadan yetişmekte güçlük çekiyorlardı. Bahçe yolunu geçti, çift kapılardan geçip içeri girdi. İçinden kahkahalar atıyordu. Aklına yine Yunan Kralı ile ilgili başka bir olay gelmişti. Kendi başından geçen bu olay, çok tatlı bir hatıra, o sevinçli ve muhteşem günlerin bir anısı olarak gerilerde kalmıştı. Ama duyulmuştu ve bir anektod olarak gazetelere bile geçmişti. Öncesiyle ve tümüyle aktaralım ki, o günleri daha iyi anlayalım.

Tarih 10 Eylül 1922 Pazar gününü, Türkün o mutlu gününün ertesi gününü gösteriyordu. Sadece 10 gün önce, 1 Eylül 1922 tarihinde, “Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordularına” başlıklı beyanname ve emir yayınlanmıştı... Hani şu son cümlesi “Ordular ! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, İleri !” tarihi cümlesi ve emri ile biten, aynı zamanda “Zafer ve Teşekkür” bildirisi olan beyanname ve emir...

Bir gün önce, 9 Eylül saat 10:30 da, bu emre uygun davranan ordularımızın öncüleri, sonra da esas kuvvet olarak başta Tuğgeneral Mürsel ile 1. Süvari Tümeni, düşmanın yıkıp yakarak bıraktığı İzmir’e girmiş ve idareyi ele almışlardı. Saat 14:00 te, Mürsel Paşa Hükümet Konağına yerleşmiş (hani şu dokümanter filmde balkonundaki Yunan Bayrağı indirilip Ay-Yıldızına kavuşturulan bina) ve genel durumu Batı Cephesi Komutanlığına rapor etmişti bile. Halbuki Batı Cephesi Komutanlığı Karargahı kısmen, Başkomutanlık Karargahı ise tümüyle, İzmir’e yaklaşmıştı bile.

Başkomutanlık Karargahı, önde Mustafa Kemal Paşa’nın Halide Onbaşı (Halide Edip Adıvar), ta Selanik’ten çocukluk arkadaşı ve sekreteri Salih Bozok (Kalamış’daki Bozok Çiçekçisinin Büyükbabaları), Yazar Ruşen Eşref (Ünaydın) ile bindiği otomobil olmak üzere, ordumuzun öncülerini takip ediyordu. Yol boyunca rastlanılan köylüler, O’nu tanıdıkları zaman “Yaşa Paşamız, namusumuzu, hayatımızı kurtardın, hepimiz sana kurban olalım” diye bağrışıyorlar, otomobile yaklaşıp ellerini üstüne sürmeye, kalpağını veya omzunu öpmeye çalışıyorlardı. Hatta engel olmaya çalıştığı halde, çizmelerindeki tozları elleriyle silip, o ellerini yüzlerini yıkar gibi yüzlerine gözlerine sürüyorlardı.

O mutlu gün akşamüzeri, neşe içinde İzmir’e yaklaştılar. Uzaktan dumanlar gözüküyordu. 25-30 kilometre kalmıştı, ki Nif denilen yere vardılar. Paşa buradan İzmir’in görülüp görülmediğini sordu. Kendisine “Belkahve” denilen yeri önerdiler. Otomobil oraya doğru yola çıktı.  

Toz içindeydiler ama gururluydular. Açlardı, ama sevinçlerine diyecek yoktu. Yorgundular, ama akılları fikirleri İzmir’deydi. Güneş karşılarında ufka yaklaşmıştı. İzmir’in yemyeşil denizi görülünce hepsi sevinçle bağrıştılar. Senelerdir hasret oldukları manzara önlerindeydi. Kadifekale rahatlıkla görülüyordu. Birden batan güneşin ışıkları altında, tarihe geçen bir an gözlerinin önünde yaşandı, derin bir huşu ile seyrettiler, seyrettiler, adeta yudumlayarak içtiler bu anı : Kadifekale’ye Türk Bayrağı çekiliyordu.

Tek atlı bir araba, İzmir yönünden geliyordu. Sürücüsü de neşeli bir türkü tutturmuştu. Durdurdular, nereden geldiğini sordular. Arabacı gür bir sesle, sevinç ve gururun yansıdığı bir sesle “İzmir’den !” diye cevap verdi. “İzmir’de ne var ne yok ?” diye sordular. Aldıkları yine sevinç ve gurur dolu cevap, “Askerlerimiz Kordon’da geziyor !” oldu. “Doğru mu söylüyorsun ?” diye üstelediler. Adam aynı sesle Körfezi işaret ederek cevap verdi “Nah, işte İzmir, gidin de bakın !” Sonra artık müjde iletmek için mi, bir işi olduğu için mi, bilinmez, yoluna devam etti, gitti.

O gece, tüm acele edilmesi isteklerine rağmen, Nif’te kalındı. Ertesi sabah erkenden Salih Bey ve birkaç arkadaşı, önden gidip, Paşa’nın ikamet edeceği bir yer bulmakla görevlendirildiler. Buldukları, Karşıyaka’da önce Kral Konstantin’in sonra da Stiryadis’in kaldığı Uşşakizadeler’in köşkü oldu (Latife’nin ailesinin köşkü). Evdeki hanımlar, hepsi, “biz hazırlıkları kendi ellerimizle hemen yapacağız, siz gidin, Gazi’ye her şeyin hazır olduğunu şimdiden bildirin !” dediler. Salih Bey, geri dönerken, Halkapınar’da Gazi’nin çoktan İzmir’e geldiğini öğrendi, kendisini Hükümet Konağı’nda buldu.

Buraya kadarını, tarihin bizzat kendisi ve Salih Bozok ta hatıralarında anlatır. Şimdi sözü bir de Falih Rıfkı Atay’a aktaralım :

Paşa gençliğinde, Selanik’te Beyaz Kule diye bilinen meyhaneye gider, arkadaşlarıyla birlikte keyifle içkisini içer, memleket meseleleri konuşurdu. Hatta bir gün, masadaki arkadaşlarına “Seni Başvekil yapacağım, seni Harbiye Nazırı, seni de...” diye rütbeler ve görevler dağıtmaya başlamıştı. Arkadaşlarından biri de sormuştu : “Pekiyi ama Kemal, bize bu mesnetleri vermen için sen ne olacaksın, yoksa Padişah mı ?” Hiç tereddütsüz, hemen ve çok ciddi kararlı bir sesle verdiği cevap : “Hayır, daha büyük, Padişahtan da büyük bir insan !...”

İşte İzmir’e kavuşulan ilk günlerden birinde, yine arkadaşlarıyla beraber denize karşı rakı içmek istemişti. Orada Beyaz Kule yoktu, ama yine Adalar Denizine bakan bir Kordon vardı, Kordon’da da Kramer Oteli ve Gazinosu. Otel ve gazino, yerli ve yabancı Hristiyanlarla doluydu. O, yanında birkaç arkadaşı, kendisi bermutad önde, içeri girivermişti. Üzerinde üniforma yoktu. Muhafızlar veya askerler, subaylar da yoktu yanında. Bir garson önünü kesti ve yer olmadığını söyledi. Tam büyük bir alçak gönüllülükle, “Canım şuracığa bir masa atıverin, bir iki kadeh içip hemen gideceğiz ...” diyordu ki, müşterilerden biri tanıdı ve “Mustafa Kemal ! Mustafa Kemal !” diye bağırdı.

Ortalık karıştı. Müşteriler dağılacak gibi oldular. Ama o rica ederek hepsini yerlerine oturttu ve devam etmelerini söyledi. Koşup gelen müdür, şef garson, garsonlar ellerini oğuşturarak af dilediler. Hemen bir masa ve sandalyeler koşturup getirdiler, istediği yere masayı koyup hemen kurdular. Paşa ve arkadaşları oturdular. Şef garson hizmet etmeye başladı. Gazi ilk kadehi bitirdi, bayağı keyiflenmişti. Şef garsona sordu : “Kral Konstantin de, bu otele gelip, burada bir kadeh rakı içti mi ?” Şaşıran şef garson cevap verdi : “Hayır, Paşamu !” O zaman, müthiş soru patladı : “Öyleyse, neden İzmir’i almak istemiş ?” 
 

Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle

Denizce

30.08.2004