| |
Sevgili
Vatandaşlarım, Değerli Dostlarım,
Bu gün sadece
yakın tarihimizden bazı sahneleri gözünüzün önüne getirmek
amacındayım. Bunun için sevgilimiz olan Türk Dilini en güzel
kullanmış şairlerimizden birinin yardımını alacağım : Nazım
Hikmet Ran, “Kuvayi Milliye” adını verdiği çok uzun ve ancak
bölümler alabildiğim şiirini, 1939 yılında İstanbul
Tevkifanesi’nde başlayarak, 1940 da Çankırı Hapisanesinde ve
1941 de Bursa Hapisanesinde yazmıştır.
Sondaki bölüm
ise yazmakta olduğum bir kitabın bir bölümüdür. Dilerim
beğenirsiniz. Bana fikir ve eleştirilerinizi iletirseniz
sevinirim.
Her zamanki
gibi, yazım için şunu baştan söyleyeyim. Yazı uzundur, hem de
çok uzun ve yakın tarihimizle ilgilidir. Kendisini Türk kabul
edip bu kutlu günü benimsemeyenler başta, sıkılacak olanlar
silip geçsinler, sonra şikayet etmesinler. Silmek çok kolay bir
iş, bir tıklık işlem.
Şimdi
konumuza girelim :
Bu gün 26
Ağustos. Türk’ün önünün açıldığı iki büyük günün yıldünümü.
Önce 26
Ağustos 1074 te Büyük sultan, adına uygun özellikler taşıyan
Alpaslan, Bizans Kralı Romanos Diogenes ile Malazgirt’te
savaşmış, destansı bir zafer kazanarak Türk’lere yeni ve sonuncu
bir vatanın kapılarını açmıştı.
Aradan geçen
yıllarda değişik Türk Kökenli Beylikler ve Devletler kuruldu.
İçlerinden çok sağlam temellere dayanan birisi, Osmanlı Beyliği,
sonradan üç kıtaya yayılan bir devlet oluşturdu. 1299 da (veya
1300 de) kurulan devlet uzun yıllar yaşadı, 6 yüzyılı bitirdi
ama çok çeşitli nedenlerin bir araya gelerek yıllarca kurtların
kemirdiği bir ulu çınar gibi, çatırtılar içinde göçtü. Hemen
sarmaşıklar gibi işgalci ve çıkarcılar kalıntı boş gövdeye
sarılmaya başladılar.
Ulu çınarın
gümbürtüler içinde göçmeye başladığı yıllarda, dünya üzerinde
ancak birkaç bin yılda bir ortaya çıkan bir deha, sıradan tipik
Türk insanlarının oğlu olarak doğdu. Zor koşullarda geçen bir
çocukluk döneminin ardından düşünen ve geleceği planlayan,
kendini her yönden yapacaklarına hazırlayan bir gençlik yaşadı.
Daha çok küçük yaşlardan eğitimi için okul tercihi yaptı, sonra
da kendini yetiştirip başarılı bir eğitimi bitirdi. Cepheden
cepheye kendi planları doğrultusunda gidip deneyimler ve ek
bilgiler kazandı. Daha çok genç bir yarbay (kaymakam) iken üstün
yararlılıklar gösterdiği Çanakkale savaşlarında “İstanbul’u
Kurtaran Komutan” olarak tanındı ve basına geçti.
Çökmekte olan
devletin en etkin kişisi onu fena kıskanıyordu. Ama zorlamalar
karşısında terfiine engel olamadı. Çanakkalede tüm kuvvetlerin
komutasını isteyen ve Alman Başkomutanın “Çok Gelmez mi ?”
şeklindeki sorusuna “Az bile gelir !” cevabı veren genç komutan
artık General olmuştu. Sağlık problemleri olmasına rağmen yine
cephelere koştu. Ancak çabaları boşuna idi, ülke bir bütün
olarak, anlaşmalı olduğu devletlerle birlikte çöküyordu.
Silah
bırakılırken emrindeki ve tanıdığı komutanların emrindeki tüm
birliklere, silah ve cephanelerini korumalarını emretti.
Başkente geldiğinde Boğaz ve Marmaraya yayılmış düşman savaş
gemilerini gördü ve amacını belli eden ünlü bir sözünü söyledi
“Geldikleri gibi giderler !”
Türk
halkının yüce katına.
Mevsim yazdır,
919'dur.
Ve teşrinlerinde geçen yılın
dört düvele teslim ettiler bizi,
gözü kanlı dört düvele
anadan doğma çırılçıplak.
Ve kurumuştu
ve kan içindeydi memelerimiz.
Biz ki
İstanbul şehriyiz,
Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan
bir de Yunan,
bir de zavallı Afrika zencileri
yer bitirir bizi bir yandan,
bir yandan da kendi köpek döllerimiz :
Vahdettin Sultan,
ve damadı Ferit
ve İngiliz muhipleri
ve Mandacılar.
Biz ki
İstanbul şehriyiz,
yüce Türk halkı,
malûmun olsun çektiğimiz acılar...
Kısa bir
hazırlık döneminden sonra kendisini Ordu Müfettişi tayin
ettirdi. Bazı güvendiği arkadaşlarına “Bir şeyler yapacağım !”
diye bilgi veriyordu.
Ateşi ve
ihaneti gördük
ve yanan gözlerimizle durduk
bu dünyanın üzerinde.
İstanbul 918 Teşrinlerinde,
İzmir 919 Mayısında
ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar :
Mayıs ortalarından
Haziran ortalarına
kadar
yani tütün kırma mevsimi,
yani, arpalar biçilip
buğdaya başlanırken
yuvarlandılar...
Nihayet Güzel
İzmir’in işgalinden bir gün sonra, 16 Mayıs 1919 da yola çıkıp
kendisine güvenen ve inanan 19 arkadaşıyla beraber Anadolu’ya
geçti. Burada yıllardır hazırlandığı gerçek amacı için açıkça
çalışmaya başladı. Toplantılar, kongreler sonrası inandığı
milletiyle beraber bir Büyük Millet Meclisi kurdu ve
çalıştırmaya başladı.
919
Temmuzunun 23'üncü günü
pek mütevazı bir mektep salonunda
in'ikad etti Erzurum Kongresi.
. . . . .
Erzurum'da on
dört gün sürdü Kongre :
orda, mazlum milletlerden bahsedildi
bütün mazlum milletlerden
ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların.
Orda, bir
Şûrayı Millî'den bahsedildi,
İradei Milliyeye müstenit bir Şûrayı Millî'den.
Buna rağmen,
«Âsi gelmiyelim» diyenler vardı,
«makamı hilâfet ve saltanata.»
Hattâ casuslar vardı içerde.
Buna rağmen,
«Bütün aksâmı vatan bir küldür» denildi.
«Kabul olunmaz,» denildi,
«Manda ve Himaye...»
Buna rağmen,
İstanbul'da birçok hanımlar, beyler, paşalar,
Türk halkından kesmişlerdi umudu.
Yağdırıldı telgraflar Erzurum'a :
«Amerikan mandası altına girelim,» diye.
«İstiklâl, diyorlardı, şâyanı arzu ve tercihtir, amma
bugün bu, diyorlardı, mümkün değil,
birkaç vilâyet, diyorlardı, kalacak elde,
şu halde, diyorlardı, şu halde,
Memâliki Osmaniye'nin cümlesine şâmil
Amerikan mandaterliğini talep etmeği
memleketimiz için en nâfi
bir şekli hal kabul
ediyoruz.»
. . . . .
4 Eylül
919'da toplandı Sıvas Kongresi,
ve 8 Eylülde
Kongrede bu sefer
yine ortaya çıktı Amerikan mandası.
Ak koyunla kara koyunun
geçitte belli olduğu günlerdi
o günler.
Ve İstanbul'dan gelen bazı zevat,
sapsarı yılgınlıklarıyla beraber
ve ihanetleriyle birlikte
bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler.
Ve Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve Türk milletinden çok
işbu Mister Bravn'a güveniyorlardı.
Bu zevata :
«İstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!»
denildi.
Fakat ayak diredi efendiler :
«Mandanın, istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken,»
dediler,
«Herhalde bir müzâherete muhtacız diyorum ben,»
dediler,
«Hem zaten,»
dediler,
«birbirine mani şeyler değildir
istiklâl ile manda.
Ve esasen,»
dediler,
«müstakil kalamayız böyle bir zamanda.
Memleket harap,
toprak çorak,
borcumuz 500 milyon,
vâridat ise 15
milyon ancak.
Ve Allah muhafaza buyursun
İzmir kalsa Yunanistan'da
ve harbetsek,
düşmanımız
vapurla asker getirir.
Biz Erzurum'dan hangi şimendiferle nakliyat
yapabiliriz?
Mandayı kabul etmeliyiz, hemen,»
dediler.
«Onlar dretnot yapıyor,
biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz.
Hem, İstanbul'daki Amerikan dostlarımız :
Mandamız korkunç değildir,
diyorlar,
Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir,
diyorlar.»
Ve böylece,
bin dereden su getirdi İstanbul'dan gelen zevat.
Sıvas, mandayı kabul etmedi fakat,
«Hey gidi deli gönlüm,»
dedi,
«Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,
ya İSTİKLAL, ya ölüm!»
dedi.
Yiyecek
ekmeği ve oturacak güvenli bir evi kalmamış millet, bir yandan
bölgesel direnişler yapıyor, bir yandan da inandığı O’na ve
arkadaşlarına güveniyordu.
Adana,
Antep,
Urfa,
Maraş :
düşmüş
dövüşüyordu...
Ateşi ve
ihaneti gördük.
Ve kanlı bankerler pazarında
memleketi Alaman'a satanlar,
yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar
düştüler can kaygusuna
ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından
karanlığa karışarak basıp gittiler.
Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet,
en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat,
dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat,
iki kat soyulmamak için.
. . . . .
Ateşi ve
ihaneti gördük.
Dayandık,
dayandık her yanda,
dayandık İzmir'de, Aydın'da,
Adana'da dayandık,
dayandık, Urfa'da, Maraş'ta, Antep'te.
Antepliler
silâhşor olur,
uçan turnayı gözünden
kaçan tavşanı ard ayağından vururlar
ve arap kısrağının üstünde
taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar.
Antep sıcak,
Antep çetin yerdir.
Antepliler silâhşor olur.
Antepliler yiğit kişilerdir.
Karayılan
Karayılan olmazdan önce
Antep köylüklerinde ırgattı.
Belki rahatsızdı, belki rahattı,
bunu düşünmeğe vakit bırakmıyordular,
yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi
ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.
Yiğitlik atla, silâhla, toprakla olur,
onun atı, silâhı, toprağı yoktu.
Boynu yine böyle çöp gibi ince
ve böyle kocaman kafalıydı
Karayılan
Karayılan olmazdan önce.
Düşman
Antep'e girince
Antepliler onu
korkusunu saklayan
bir fıstık ağacından
alıp indirdiler.
. . . . .
Altına bir at
çekip
eline bir mavzer
verdiler.
Düşman
tutmuştu tepeleri,
düşmanın topu vardı.
Antepliler düz ovada
sıkışmışlardı.
Düşman şarapnel döküyordu,
toprağı kökünden söküyordu.
Düşman tutmuştu tepeleri.
Akan : Antep'in kanıydı.
. . . . .
Fakat
düşmanın topu vardı.
Ve ne çare, kader,
düz ovayı Antepliler
düşmana bırakacaklardı.
«Karayılan»
olmazdan önce
umurunda değildi Karayılan'ın
kıyamete dek düşmana verseler Antep'i.
Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar.
Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi,
korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.
. . . . .
Ve bir tarla
sıçanı gibi yaşayıp
bir tarla sıçanı kadar korkak olan,
fırlayıp atlayınca ileri
bir dehşet aldı Anteplileri,
seğirttiler peşince.
Düşmanı tepelerde yediler.
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
bir tarla sıçanı kadar korkak olana :
KARAYILAN dediler.
«Karayılan
der ki : Harbe oturak,
Kilis yollarından kelle getirek,
nerde düşman varsa orda bitirek,
vurun ha yiğitler namus günüdür...»
Kendi
dişinden, çocuğunun rızkından keserek, giymekten vaz geçerek
Anadolu’da kurulan düzenli orduya yardımcı oldu. Bir yandan da
isimsiz kahramanlar yardımıyla Ankara’ya silah, cephane ve
önemli bilgiler ulaştırılıyordu.
Kocaman bir
ambarları vardı,
Kerim içinde oynardı.
Ambarda nohut çuvalları, bakla, kuru üzüm,
(şaşılacak şey,
katırların yemesi için)
ve sonra cephane sandıklarıyla silahlar.
Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim'e :
«Ambardan silâh çalıp bana getir,
gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim.»
Ve ambardan silâh çaldı Kerim :
bir
bir tane daha
beş
on.
Aldattı Hindistanlı dostlarını
zeybekleri daha çok sevdiğinden.
Zaten çok sürmedi, parlak kara sakallı amcalar gitti,
Kerim geçirdi onları istasyona kadar.
Ertesi gün Lefke köprüsünü atıp
zeybekler gelince Eskişehir'e
dayısı Kerim'i elinden tutup
verdi onlara.
Ve işte o günden sonra
bugüne kadar
kahraman bir türküdür ömrü
Kerim'in.
Eskişehir'den alıp onu
«Kocaeli Grubu» paşasına götürdüler.
Çatık kaşlı, yüzü gülmez bir paşaydı bu.
Çabucak
öğrendi Kerim ata binmeyi,
sığırtmaç olmayı
-zaten bilgisi vardı bunda-
kayalardan genç bir keçi gibi inmeyi,
gizlenmeyi ormanda.
Ve bütün bu marifetleriyle Kerim
kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak
ve «Geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak
düşman içinden geçip getirdi haber
götürdü haber.
Onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler,
bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o.
Kaçırılan
silah ve cephane gibi “emanet”lerin nasıl deniz yolculukları
yaptıklarını, bu destanın “Arhavi’li İsmail” adlı bölümü
anlatır.
Bir süre
İstanbul’da kalarak işlerine devam eden bazı kişiler de
Anadolu’ya Milli Güçler’e katılıyorlardı.
Bazı yerel ve
cephesel savaşlar da yapıldı ve başarılar kazanıldı. Bazıları
çok kanlı ve zorlu oluyordu. Ama dahi önderin çok iyi anlayıp
güvendiği milleti, vatanın son parçaları, son varlıklar ve son
topraklar için savaşıyorlardı.
İnönü
meydanı, yavrum,
rüzgâr,
soğuklar insanı arı gibi haşlıyor.
Zemheriler bitti diyelim,
hamsin ya başladı, ya başlıyor.
Muharebe beş gün beş gece sürdü.
Kan gövdeyi götürdü.
Ve nihayetinde
düşmanlar karın üstünde
top arabaları, sandıklar dolusu konyak,
altı kamyon bıraktılar.
Sonra, kaçarlarken, yavrum,
köyleri, köprüleri yaktılar...
Bu, Birinci
İnönü,
sonra ikincisi :
23 Mart 1921 günü
düşmanın Bursa ve Uşak grupları üstümüze yürüyor.
Onlarda, topçu ve piyade
bizden üç kere fazla,
bizim atlımız çok.
Atların makanizması,
hartucu,
namlusu yoktur
ve kılıç
çıplak, ucuz bir demirdir.
26 Mart :
Akşam.
Sağ cenah ilerimize yanaştılar.
27 Mart :
Bütün cephelerde temas.
28, 29, 30 :
Kavgaya devam.
Ve Martın 31'inci gecesinde,
(ayışığı var mıydı bilmiyorum)
İnönü karanlığı sesler ve kıvılcımlarla doluydu.
Ve ertesi gün
1 Nisan :
Metristepe aydınlanıyor.
Saat altı otuz.
Bozöyük yanıyor.
Düşman muharebe meydanını silâhlarımıza terketmiştir.
Sonra, 8
Nisandan 11 Nisana kadar :
Dumlupınar.
Sonra,
Haziran.
Bir yaz gecesi.
Dünyada yalnız pırıltılar
ve böceklerin sesi.
Sakarya'yı üç yerinden sallarla geçiyoruz.
Basarak aldık
Adapazarı'nı.
Ve dolaşıp Sapanca Gölü'nün sazlıklarını
yanaştık İzmit'in doğusunda çuha fabrikasına.
Düşman,
kısmen gemilere binerek
denizden
ve kısmen
Karamürsel üzerinden
Bursa'ya çekilip
boşalttı İzmit şehrini gece yarısı.
Sonra 23
Ağustos :
Sakarya melhamei kübrâsı ki
devamı 13 Eylül gününe kadardır.
Bizim kırk bin piyademiz,
dört bin beş yüz atlımız,
düşmanın seksen sekiz bin piyadesi,
üç yüz topu vardır.
Harp meydanının kuzey yanı
Sakarya
ve dağlardır :
keskin
ve dik yamaçlarıyla
ve kireçli toprakları
ve kayalarında tek başlarına birbirinden uzak
haşin
ve münzevi çam ağaçlarıyla
Abdülselâm-dağı,
Gökler-dağı,
dağlar.
Ve
Sakarya'dan bu havalide
yalnız, çatal tırnaklı karacalar su içmektedir.
Ankara suyunun döküldüğü yerden
Eskişehir kuzeybatısına kadar
Sakarya mecrası uçurumlar içinden geçmektedir.
Güneyde
ve güneydoğuda
yapraksız ve hazin
geniş ve uzun
ve insana bıraktığı hiçbir şeye acımadan
ölmek arzusu
veren
Cihanbeyli ovası :
çöl...
Bu çölün,
bu dağların,
bu nehrin ve bizim önümüzde
yirmi iki gün ve gece fasılasız dövüşüp
düşman ordusu ric'ata mecbur kaldı.
Buna rağmen :
Sene 1922
ve 15 vilâyet ve sancak
ve 9 büyük şehir
düşman elindedir.
İnanılmaz şeyler düşmandadır ki
bunların arasında :
7 göl, 11 nehir
ve köklerinde baltamızın yarası
ve yangınlarıyla bizim olan
yüz kere yüz bin dönüm orman,
bir tersane, iki silâh fabrikası,
ve 19 körfez ve liman ki
belki birçoğunun
rıhtımı,
mendireği,
kırmızı, yeşil fenerleri yoktur
ve belki sularında
ateş kayıklarının ışıltısından başka ışık yanmadı,
fakat onlar
tahta iskeleleri ve kederli balıkçılarıyla bizimdiler.
Sonra, 3 deniz,
6 kol tren hattı,
sonra, göz alabildiğine yol :
sılaya gittiğimiz,
gurbette göründüğümüz
ve neden
ve niçin olduğunu sormadan
çöle, Çanakkale'ye,
ölüme gittiğimiz yol
ve sonra toprak
ve o toprağın insanları :
Uşak tezgâhlarının halı dokuyanları,
klaptan işlemeli eğerleriyle meşhur
Manisa'lı saraçlar,
yol kıyılarında ve istasyonlarda açlar
ve kurnaz
ve cesur
ve ağırbaşlı ve çapkın
ve kütleleriyle delikanlı
İstanbul ve İzmir işçileri
ve zahire ve kantariye tâcirleriyle eşraf ve âyân,
kıl çadırlı yürükleri Aydın'ın,
ve sonra, ırgat,
ortakçı,
maraba,
davarlı ve davarsız,
yarım meşin çizmeli
ve ham çarıklı köylüler.
15 vilâyet ve sancak
ve 9 büyük şehir
düşman elindedir.
Mesela
Sakarya nehrinin 22 gün 22 gece kanla karışık aktığı
nakledilmiştir. Meclisin Başkomutan ünvanı ve görevi verdiği
üstün insan, canla başla orduyu son darbe için hazırlıyordu.
Düşman
istihbaratını yanıltmak için kendisini de katılacağı bir çaylı
toplantı haberi yaratıldı. Halbuki gizlice Batı Cephesine
gitmiş, Cephe Komutanı İsmet Paşa (İnönü) ile birlikte son
hazırlıkları yapıyordu. Son birlikler 24-25 ve 25-26 Ağustos
geceleri zorlu bir yürüyüşle harekete geçecekleri cephelere
ulaşmışlardı.
Ayın altında
kağnılar gidiyordu.
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
Toprak öyle bitip tükenmez,
dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişmiyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık, kısacıktılar,
ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizliyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar,
bizim kadınlarımız :
korkunç ve mübarek elleri,
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız,
yârimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim
kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
«6 Ağustos
emri» verilmiştir.
Birinci ve İkinci ordular, kıt'aları, kağnıları, süvari
alaylarıyla
yer değiştiriyordu, yer değiştirecek.
98956 tüfek,
325 top,
5 tayyare,
2800 küsur mitralyöz,
2500 küsur kılıç
ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği
ve bunun iki misli kulak, kol, ayak ve göz
kımıldanıyordu gecenin içinde.
Nihayet tüm
güçler, başlarında komutanlar, en başta da Başkomutan, Afyon
civarında toplandılar. 25 Ağustos 1922 gecesi çökmüştü. Bir
milletin kurtuluşu hazırlanmıştı.
Saat 2.30.
Kocatepe
yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
ne ağaç, ne kuş sesi,
ne toprak kokusu vardır.
Gündüz güneşin,
gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için
ve dünya karanlıkta daha bizim,
daha yakın,
daha küçük kaldığı için
ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten
evimize, aşkımıza ve kendimize dair
sesler geldiği için
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını
seyrediyordu Kocatepe'den
dünyanın en yıldızlı karanlığını.
Düşman üç saatlik yerdedir
ve Hıdırlık-tepesi olmasa
Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek.
Küzeydoğuda Güzelim-dağları
ve dağlarda tek
tek
ateşler yanıyor.
Ovada Akarçay bir pırıltı halinde
ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var
:
Akarçay belki bir akar su,
belki bir ırmak,
belki küçücük bir nehirdir.
Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip
ve kılçıksız yılan balıklarıyla
Yedişehitler kayasının
gölgesine girip
çıkar.
Ve kocaman çiçekleri eflâtun
kırmızı
beyaz
ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki
haşhaşların arasından akar.
Ve Afyon önünde
Altıgözler Köprüsü'nün altından
gündoğuya dönerek
ve Konya tren hattına rastlayıp yolda
Büyükçobanlar Köyü'nü solda
ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp
gider.
Düşündü
birdenbire kayalardaki adam
kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.
Kim bilir onlar ne kadar büyük,
ne kadar uzundular?
Birçoğunun adını bilmiyordu,
yalnız, Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel
Selimşahlar Çiftliği'nde ırgatlık ederken Manisa'da
geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.
Dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saatı sordu.
Paşalar : «Üç,» dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.
. . . . .
Ve İzmirli
Ali Onbaşı biliyordu ki :
tavşan korktuğu için kaçmaz
kaçtığı için korkar.
. . . . .
Saat 4.
Ağzıkara -
Söğütlüdere mıntıkası.
On ikinci Piyade Fırkası.
Gözler karanlıkta, uzakta.
Eller yakında, makanizmalar üzerinde.
Herkes yerli yerinde.
Tabur imamı
mevzideki biricik silâhsız adam :
ölülerin adamı,
kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru,
durdu boyun büküp
el kavuşturup
sabah namazına.
İçi rahattır.
Cennet, ebedî bir istirahattır.
Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,
meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir
Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı.
Saat 4.45.
Sandıklı
civarı.
Köyler.
Sarkık, siyah bıyıklı süvari,
çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.
Çukurova beygiri
kuyruğunu karanlığa vuruyordu :
dizkapaklarında kan,
kantarmasında köpük...
İkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük,
atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.
Geride, köylerde bir horoz öttü.
Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari
ellerinin tersiyle yüzünü örttü.
Karşı dağlar ardında, düşman elinde kalan
bir başka horoz vardır :
baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.
Düşmanlar herhal onu çoktan kesip
çorbasını yapmışlardır...
Saat beşe on
var.
Kırk dakka
sonra şafak
sökecek.
«Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak».
. . . .
.
Saat beşe beş
var.
Dağlar
aydınlanıyor.
Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.
Gün ağardı ağaracak.
Kokusu tütmeğe başladı :
Anadolu toprağı uyanıyor.
Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp
ve pırıltılar görüp
ve çok uzak
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
bir müthiş ve mukaddes mâcereda,
ön safta, en ön sırada,
şahlanıp ölesi geliyordu insanın.
Topçu evvel
mülâzımı Hasan'ın
yaşı yirmi birdi.
Kumral başını gökyüzüne çevirdi,
kalktı ayağa.
Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.
Şimdi bir hamlede o kadar büyük,
öyle şöhretli işler yapmak
istiyordu ki
bütün ömrünü ve hâtırasını
ve yedi buçukluk bataryasını
ağlanacak kadar küçük
buluyordu.
Yüzbaşı sordu
:
- Saat kaç?
- Beş.
- Yarım saat sonra demek...
98956 tüfek
ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
bütün âletleriyle
ve vatan uğrunda,
yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle
Birinci ve İkinci ordular
baskına hazırdılar.
Alaca
karanlıkta, bir çınar dibinde,
beygirinin yanında duran
sarkık, siyah bıyıklı süvari
kısa çizmeleriyle atladı atına.
Evet saat
05:30 da piyadeler siperlerinde, süvariler atları üzerinde
hazırdılar. Topçumuz Büyük Taarruz’u başlattı. Verilen hedefi
alamayan subayların intiharı yeğledikleri bir ölüm kalım savaşı,
bir destanın son perdesi başlamıştı.
Sonra.
Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu.
Esirler arasında General Trikopis :
Alaturka sopa yemiş bir temiz
ve sırmaları kopuk frenk uşağı...
Yaralı bir
düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı.
Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail,»
Nurettin dedi ki : «Seni biz değil,
buraya gönderenler öldürdü seni...»
Sonra.
Sonra, 31 Ağustos günü
ordularımız İzmir'e doğru yürürken
serseri bir kurşunla vurulan
Deli Erzurumluydu.
Devrildi.
Kürek kemikleri altında toprağı duydu.
Baktı yukarı,
baktı karşıya.
Gözler hayretle yandılar :
önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları
her seferkinden kocamandılar.
Ve bu postallar daha bir hayli zaman
üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından
seyredip güneşli gökyüzünü
ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.
Sonra...
Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden
ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden
yüzlerini toprağa döndüler...
Solda,
ilerdeydi Ali Onbaşı.
Kan içindeydi yüzü gözü.
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
Kaçanı kovalamıyordu yalnız
ulaşmak da istiyordu bir yerlere
ve sadece kahretmiyor
yaratıyordu da.
Ve kılıçların,
nalların,
ellerin
ve gözlerin pırıltısı
ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü
ve şu türküyü duydu :
«Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet
bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim...
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...»>
Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir'e girdik
ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinden gelip
öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber
seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.
Ve biz de
burda bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş
kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır...
Evet, 30
Ağustos Zaferi kazanılmış ve vatan yeniden kazanılmıştı. Artık
başta Cumhuriyet olmak üzere bütün devrimler yoldaydı. Tüm
bunların mimarı Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, büyük dahi
Atatürk, artık zafer kazandığı meydanları bırakıp daha anlamlı
zaferlerin yoluna, eserlerinden biri olan TBMM ye dönebilirdi.
30 Ağustos
1922 o kadar büyük bir gündür ki, Ata’mızın ve Şehitlerimizle
Gazilerimizin (ki 5-6 kişi kaldılar) varisleri, Türk Silahlı
Kuvvetleri, bu günü tayin ve terfileri, Harp Okullarından
mezuniyetler için esas tarih almışlardır. Bu sene de (30 Ağustos
2004) halk ile beraber ve iç içe kutlamak için büyük bir program
hazırladılar.
O Kutlu Günler
. . . . .
Gazi Paşa,
her halinden çok sevindiğini belli ediyordu. Yüzüne mutlu bir
gülümseme yayılmıştı. Sanki, Yunan Kralını cephede bulup eline
geçirmişti. O kral ki, ona bir çift sözü vardı : “Majeste
Konstantin,” diyecekti, “siz bir kral olarak yetişmişiniz, ama
bir ülkenin bayrağının, o ülkenin bağımsızlığının sembolü
olduğunu henüz öğrenememişsiniz ! Siz İzmir’de bizim bayrağımızı
yere serip çiğnediniz. Ben de, sizinkileri denize döken muzaffer
ordularımla aynı İzmir’e, intikam hisleriyle yanan halkın yanına
geldiğim zaman, bu sefer de sizin bayrağınızı evin girişine
sermişlerdi, bana çiğnetmek istediler.
Ama bir
asker, bayrağı uğruna kan döken ve döktüren bir asker ve şimdi
de bir siyasetçi olarak, bu vahim hatayı yapmadım. Sebebini de
anlatarak, bayrağınızı yerden kaldırttım !”
Paşa, yüzüne
yansımış ve gözlerini daha da parlatmış sevinci ve bu
düşüncelerle, acele adımlarla Köşke geri döndü. Muhafızları
koşmadan yetişmekte güçlük çekiyorlardı. Bahçe yolunu geçti,
çift kapılardan geçip içeri girdi. İçinden kahkahalar atıyordu.
Aklına yine Yunan Kralı ile ilgili başka bir olay gelmişti.
Kendi başından geçen bu olay, çok tatlı bir hatıra, o sevinçli
ve muhteşem günlerin bir anısı olarak gerilerde kalmıştı. Ama
duyulmuştu ve bir anektod olarak gazetelere bile geçmişti.
Öncesiyle ve tümüyle aktaralım ki, o günleri daha iyi anlayalım.
Tarih 10
Eylül 1922 Pazar gününü, Türkün o mutlu gününün ertesi gününü
gösteriyordu. Sadece 10 gün önce, 1 Eylül 1922 tarihinde,
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordularına” başlıklı beyanname ve
emir yayınlanmıştı... Hani şu son cümlesi “Ordular ! İlk
hedefiniz Akdeniz’dir, İleri !” tarihi cümlesi ve emri ile
biten, aynı zamanda “Zafer ve Teşekkür” bildirisi olan beyanname
ve emir...
Bir gün önce,
9 Eylül saat 10:30 da, bu emre uygun davranan ordularımızın
öncüleri, sonra da esas kuvvet olarak başta Tuğgeneral Mürsel
ile 1. Süvari Tümeni, düşmanın yıkıp yakarak bıraktığı İzmir’e
girmiş ve idareyi ele almışlardı. Saat 14:00 te, Mürsel Paşa
Hükümet Konağına yerleşmiş (hani şu dokümanter filmde
balkonundaki Yunan Bayrağı indirilip Ay-Yıldızına kavuşturulan
bina) ve genel durumu Batı Cephesi Komutanlığına rapor etmişti
bile. Halbuki Batı Cephesi Komutanlığı Karargahı kısmen,
Başkomutanlık Karargahı ise tümüyle, İzmir’e yaklaşmıştı bile.
Başkomutanlık
Karargahı, önde Mustafa Kemal Paşa’nın Halide Onbaşı (Halide
Edip Adıvar), ta Selanik’ten çocukluk arkadaşı ve sekreteri
Salih Bozok (Kalamış’daki Bozok Çiçekçisinin Büyükbabaları),
Yazar Ruşen Eşref (Ünaydın) ile bindiği otomobil olmak üzere,
ordumuzun öncülerini takip ediyordu. Yol boyunca rastlanılan
köylüler, O’nu tanıdıkları zaman “Yaşa Paşamız, namusumuzu,
hayatımızı kurtardın, hepimiz sana kurban olalım” diye
bağrışıyorlar, otomobile yaklaşıp ellerini üstüne sürmeye,
kalpağını veya omzunu öpmeye çalışıyorlardı. Hatta engel olmaya
çalıştığı halde, çizmelerindeki tozları elleriyle silip, o
ellerini yüzlerini yıkar gibi yüzlerine gözlerine sürüyorlardı.
O mutlu gün
akşamüzeri, neşe içinde İzmir’e yaklaştılar. Uzaktan dumanlar
gözüküyordu. 25-30 kilometre kalmıştı, ki Nif denilen yere
vardılar. Paşa buradan İzmir’in görülüp görülmediğini sordu.
Kendisine “Belkahve” denilen yeri önerdiler. Otomobil oraya
doğru yola çıktı.
Toz
içindeydiler ama gururluydular. Açlardı, ama sevinçlerine
diyecek yoktu. Yorgundular, ama akılları fikirleri İzmir’deydi.
Güneş karşılarında ufka yaklaşmıştı. İzmir’in yemyeşil denizi
görülünce hepsi sevinçle bağrıştılar. Senelerdir hasret
oldukları manzara önlerindeydi. Kadifekale rahatlıkla
görülüyordu. Birden batan güneşin ışıkları altında, tarihe geçen
bir an gözlerinin önünde yaşandı, derin bir huşu ile
seyrettiler, seyrettiler, adeta yudumlayarak içtiler bu anı :
Kadifekale’ye Türk Bayrağı çekiliyordu.
Tek atlı bir
araba, İzmir yönünden geliyordu. Sürücüsü de neşeli bir türkü
tutturmuştu. Durdurdular, nereden geldiğini sordular. Arabacı
gür bir sesle, sevinç ve gururun yansıdığı bir sesle “İzmir’den
!” diye cevap verdi. “İzmir’de ne var ne yok ?” diye sordular.
Aldıkları yine sevinç ve gurur dolu cevap, “Askerlerimiz
Kordon’da geziyor !” oldu. “Doğru mu söylüyorsun ?” diye
üstelediler. Adam aynı sesle Körfezi işaret ederek cevap verdi
“Nah, işte İzmir, gidin de bakın !” Sonra artık müjde iletmek
için mi, bir işi olduğu için mi, bilinmez, yoluna devam etti,
gitti.
O gece, tüm
acele edilmesi isteklerine rağmen, Nif’te kalındı. Ertesi sabah
erkenden Salih Bey ve birkaç arkadaşı, önden gidip, Paşa’nın
ikamet edeceği bir yer bulmakla görevlendirildiler. Buldukları,
Karşıyaka’da önce Kral Konstantin’in sonra da Stiryadis’in
kaldığı Uşşakizadeler’in köşkü oldu (Latife’nin ailesinin
köşkü). Evdeki hanımlar, hepsi, “biz hazırlıkları kendi
ellerimizle hemen yapacağız, siz gidin, Gazi’ye her şeyin hazır
olduğunu şimdiden bildirin !” dediler. Salih Bey, geri dönerken,
Halkapınar’da Gazi’nin çoktan İzmir’e geldiğini öğrendi,
kendisini Hükümet Konağı’nda buldu.
Buraya
kadarını, tarihin bizzat kendisi ve Salih Bozok ta hatıralarında
anlatır. Şimdi sözü bir de Falih Rıfkı Atay’a aktaralım :
Paşa
gençliğinde, Selanik’te Beyaz Kule diye bilinen meyhaneye gider,
arkadaşlarıyla birlikte keyifle içkisini içer, memleket
meseleleri konuşurdu. Hatta bir gün, masadaki arkadaşlarına
“Seni Başvekil yapacağım, seni Harbiye Nazırı, seni de...” diye
rütbeler ve görevler dağıtmaya başlamıştı. Arkadaşlarından biri
de sormuştu : “Pekiyi ama Kemal, bize bu mesnetleri vermen için
sen ne olacaksın, yoksa Padişah mı ?” Hiç tereddütsüz, hemen ve
çok ciddi kararlı bir sesle verdiği cevap : “Hayır, daha büyük,
Padişahtan da büyük bir insan !...”
İşte İzmir’e
kavuşulan ilk günlerden birinde, yine arkadaşlarıyla beraber
denize karşı rakı içmek istemişti. Orada Beyaz Kule yoktu, ama
yine Adalar Denizine bakan bir Kordon vardı, Kordon’da da Kramer
Oteli ve Gazinosu. Otel ve gazino, yerli ve yabancı
Hristiyanlarla doluydu. O, yanında birkaç arkadaşı, kendisi
bermutad önde, içeri girivermişti. Üzerinde üniforma yoktu.
Muhafızlar veya askerler, subaylar da yoktu yanında. Bir garson
önünü kesti ve yer olmadığını söyledi. Tam büyük bir alçak
gönüllülükle, “Canım şuracığa bir masa atıverin, bir iki kadeh
içip hemen gideceğiz ...” diyordu ki, müşterilerden biri tanıdı
ve “Mustafa Kemal ! Mustafa Kemal !” diye bağırdı.
Ortalık
karıştı. Müşteriler dağılacak gibi oldular. Ama o rica ederek
hepsini yerlerine oturttu ve devam etmelerini söyledi. Koşup
gelen müdür, şef garson, garsonlar ellerini oğuşturarak af
dilediler. Hemen bir masa ve sandalyeler koşturup getirdiler,
istediği yere masayı koyup hemen kurdular. Paşa ve arkadaşları
oturdular. Şef garson hizmet etmeye başladı. Gazi ilk kadehi
bitirdi, bayağı keyiflenmişti. Şef garsona sordu : “Kral
Konstantin de, bu otele gelip, burada bir kadeh rakı içti mi ?”
Şaşıran şef garson cevap verdi : “Hayır, Paşamu !” O zaman,
müthiş soru patladı : “Öyleyse, neden İzmir’i almak istemiş ?”
Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle
Denizce

30.08.2004
|
|