|

Klasik Türk Müziği sevmeseniz de dinlemeseniz de, kabul
etmeniz ve bilmeniz gerekir ki, bu dalda en üstün yorumculardan
birisi, hatta belki de en iyisi, aynı zamanda çok üstün bir
besteci olan, “San’at Güneşi” diye anılan Zeki Müren’dir.
Müzikten başka dallarda da, yaşamın çeşitli uzantılarında da
hassas bir ruhun inceliklerini alışılmışların yanında
alışılmamış yollarla da dışa vuran san’at güneşi, 6 Aralık 1931
de Bursa’da, kendi anlatımıyla, iki katlı cumbalı evlerin
birbirine yapıştığı, Tophane Mahallesi'ndeki Ortapazar
Caddesinde, 30 numaralı evde doğdu. Uludağ eteklerine ikinci kar
çoktan düşmüş, Bursa sıfırın altındaki gecelerinden birini
yaşıyordu.
Dedesi Mehmet Efendi çok ünlü bir hafızdı. Her gün beş namaz
vaktinden önce Şahadet Camii'ne gider, ezan okurdu. O ezan
okurken, herkes sokaklara dökülür, tüyleri ürpererek dinlerdi
onu. İki dedesiyle beraber kereste ticareti yapan ve inşaat
işleriyle de uğraşan babası Kaya Müren, Bursa'nın en iyi giyinen
erkeği olarak anılırdı. Yaz-kış demeden, ölünceye kadar takım
elbisesini ve kravatını hiç eksik etmedi.
Üç yaşındayken, evlerinin bahçesindeki havuzu sahne yapar,
bir sandalye üzerinde şarkılar söylerdi. Bütün mahalleli de
toplanırdı, çünkü o yaşta hatasız şarkı söyleyebiliyordu.
Annesi Rukiye Hanım, daha 5 yaşındayken bir Alfabe almış, ve
sadece büyük harflerle de olsa, okuma yazma öğretmişti. Küçük
Zeki siyah kartonlardan oyuncak plaklar yapar, onları gramofona
koyar şarkı söylerdi. Resim de yapardı, hele annesinin karakalem
bir resmini yapmış, aile benzerliğe şaşırıp kalmıştı.
Yıllar geçiyordu. Küçük Zeki 12 yaşında okulda “İftihar
Kitabına” geçmişti. Koyu bir Müzeyyen Senar hayranıydı. İlk
müzik derslerini Bursa’lı tanbur üstadı İzzet Gerçeker’den
almaya başlamıştı. Usuller, notalar, makamlar artık kendisine
yeni bir dünyayı bilimsel olarak açıyordu.
Orta okulu birincilikle bitirdi. Ama artık Bursa ona dar
geliyor, istediklerini sağlıyamıyordu. Babasının elinden tutup,
İstanbul’a geldi ve 1946-1947 öğrenim yılı için Bebek'te
Boğaziçi Lisesi'ne yatılı öğrenci olarak kaydoldu.
Boğaziçi Lisesi'nin en sevilen öğrencisi olmuştu. Bunda en
büyük etken, derslerdeki başarısı, güzel sesi, kibarlığı,
arkadaş canlısı oluşu ve düzgün Türkçe’si idi. İlk bestesini,
1949 yılında Bursa'da okul tatilinde yaptı.
Kendi kendine bir akrostiş yazmıştı (İlk harfleri alt alta
okununca bir isim veren şiir) :
Zehretme bana hayatı cananım
Elemlerle doldu benim her anım
Kederimle yanıp sönse de canım
İnan ki ben sana yine hayranım
Mısraların baş harfleri birleşince ZEKİ çıkıyordu ortaya.
Ondört yaşında yaptığı bu bestesi lisedeyken radyoda Suzan
Güven Hanım tarafindan okundu. Radyo anonsu da şöyle yapıldı:
"Bursalı Zeki Müren'in acemkürdi şarkısı.."
|
 |
|
Müzik hocaları, büyük san’atçılar Şerif İçli ile Kadri
Şençalar olmuşlardı. Hemen her derste, sorarlardı: "Oğlum,
kimden öğrendin böyle güzel okumasını?" Yanıtı da hep şöyle
olurdu: “Dedemden, babamdan, radyodan, kendimden..”
Ve şöyle devam ederdi: “Evet, çocukluğumdan beri radyodaki
müzik programlarını hiç kaçırmadan dinlerim. Bir şarkıyı
duyduğum zaman hemen ezberlerim. Üstelik kendim de beste
yaparım. Sadece müziğe değil, edebiyata, resme karşı da
ilgiliyim.”
Evet, bir büyük san’atkar kendini yetiştirip Tanrı vergisi
yeteneklerini geliştiriyordu. Yetenekliydi de, Milli
bayramlarda, özel günlerde, öğrenciler adına bütün konuşmaları
da o yapardı.
|
Bir gün lisenin kantininde otururken, güzel, alımlı bir hanım
ziyaretine geldi. Elini uzattı : “Merhaba, ben Suzan Güven… Hani
senin ilk besteni okuyan şarkıcı.."
Sonra devam edip hayatını değiştirecek haberi verdi :
"Zeki'ciğim. Radyo sınav açtı. Sanatçı alınacak. Bu sınava
mutlaka gir. Kazanacaksın.."
Yağmurlu bir günde, ıslandığının bile farkına varmayan genç
Zeki sınava girdi. Sınavda 186 kişi vardı. İlk sırada ise Zeki
bulunuyordu.. Jüride kimler yoktu ki : Rahmetli Orhan Veli'nin
babası Veli Kanık, toprağı bol olsun rahmetli Yorgo Bacanos,
Refik Fersan, Fahire Sultan diye anılan Fahire Fersan, Cevdet
Çağla ve Baki Süha Ediboğlu.. Afife Ediboğlu jüride görevli
değildi ama, eşinin yanında oturuyordu. İçlerinde Zeki’yi
tanıyan tek kişi, Şerif İçli idi. Zeki birkaç şarkı okudu,
şaşırdılar. Derken sordular : "Repertuarın ne kadar? Kaç şarkı
biliyorsun?" Bir genç için inanılmaz olan yanıtı verdi:
“Üç bin civarında efendim !” İnanamayarak sordular: "Hepsi
aklında mı ?"
Yanıt duraklamadan geldi: “Evet efendim, aklımda!”
Belli ki, üç bin şarkıya, Şerif İçli dışında kimse
inanmamıştı. Elindeki dosyayı jüri üyelerine uzattı ve:
“Bildiğim şarkların hepsinin giriş bölümleri notalarıyla burada
yazılıdır, efendim!” dedi. İçeriye gireli iki saat olmuştu.
Diğer 185 aday kapıda sabırsızlıkla onun çıkmasını bekliyordu.
Ama çıkmak ne mümkün? Dosyayı açtılar. Rastgele sormaya
başladılar: "Bu şarkıyı oku. Bu parçanın meyanını oku. Bu
şarkının sonunu oku." Hepsi iyi hoş da, şarkının sonunu okumak
pek kolay değil ki! Şarkıya baştan girilirse hatırlanır. Neyse,
istedikleri bütün şarkıları okudu. Jüri üyelerinin hepsi koro
halinde "fevkalade" diye söylendiler, "fevkalade, fevkalade.."
Bir hafta sonra okula beklediği telefon geldi. Zeki’yi
arıyorlardı Radyoevi'nden. Hattın obür ucunda büyük üstad Refik
Fersan bey vardı: "Zeki bey evladım. Perihan Altındağ (Sözeri)
Hanım programına gelemiyor. Rahatsızlanmış. Saat 20.30'a kadar
nota dosyanı al, Radyoevi'ne gel." En çok Hicaz makamını sevdiği
için Hicaz dosyasını aldı gitti.
Büyük olay oldu, yeni Sanatçı olarak tanıtılan Zeki, mükemmel
bir program çıkarmıştı. Hem de birkaç dakikalık bir prova ile,
45 dakika devamlı şarkı söylemişti.. O dönemde tüm şarkılar,
müzik eserleri, mikrofonlara canlı yayınlarda çalınıyor ve
söyleniyordu. Önceden banta almak, playback gibi teknikler
yoktu. Yani gerçekten sanatçı isen şarkı söyleyebilirdin.
Programdan sonra telefonlar susmak bilmedi. İnsanlar “Kim bu
Zeki Müren, mükemmel söylüyor diye birbirlerine sorup
duruyorlardı. Radyo evine, Zeki’ye de bazı telefonlar geldi.
Bunlardan biri dönemin devlerinden Hamiyet Yüceses idi. Zeki’ye
telefonda aynen şunları söyledi : "Radyodan 45 dakika boyunca
ağlayarak dinledim seni evladım.. Çok merak ediyorum, kimsin,
nesin?"
Akademi (Güzel Sanatlar Akademisi) o yıllarda sınavla öğrenci
alan tek yüksek okuldu. Çünkü diğer üniversitelerin, hukuk, tıp
gibi bölümleri zaten kapılarını ardına kadar açmıştı
öğrencilere. Güzel Sanatlar Akademisi giriş sınavında önlerine
bir büst koydular ve resmini yaptırttılar. Büstün en güzel
resmini yapanlar o yıl Akademi'ye alındı. O şanslı öğrencilerin
arasında Zeki de vardı.
1950'li yıllar.. Bir yandan Güzel Sanatlar Akademisi'nde
öğrenimine devam ediyordu, bir yandan da radyoya. San’atsal
birikiminin son adımlarını atıyordu.
O zamanlar İstanbul'da üç büyük gazino vardı : Küçük Çiftlik
Parkı, Tepebaşı Gazinosu ve Cumhuriyet Gazinosu. Üç gazino
sahibi de Zeki’yi sahneye çıkarmak için savaşıyorlardı.
Karşısına dönemin astronomik teklifleriyle çıkıyorlar ve her
seferinde de aldıkları cevap "Hayır !" oluyordu. “Hayır, bin
kere hayır. Hayır efendim. Kesinlikle sahneye çıkmam. Önce
Akademi'yi bitireceğim.”
"Gecede bin lira. Hala hayır mı?" Dönem maaşlarının 75-100
Lirayı pek aşmadığı dönemlerdi. “Hayır, yine hayır..!”
Gazinocular araya adamlar mı, dostlar mı sokmadılar. Genç
san’atçıyı kaçırmaya mı kalkmadılar. O yıllarda, bu günkü
anlamda her şeyin mafyası yoktu. Ancak bazı kişilerin adamları
vardı. Özellikle bazı futbolcular transfer dönemlerinde
kaçırılır ve başkalarıyla anlaşma yapmaması için saklanırdı.
Ama genç Zeki kararlıydı. Okulunu bitirmeden (ve kendine
planladığı her yöndeki eğitim sona ermeden) sahneye
çıkmayacaktı. Bu o dönemlerin tek kitlesel iletişimi olan
radyonun etkisidir. Üstelik Anadolu dinleyemiyordu o zaman “orta
dalgadan yayın yapan” İstanbul radyosunu. Sadece Marmara Bölgesi
ve yakın iller çok rahat dinleyebiliyordu. Anadolu'ya sesini
duyurması gerekiyordu. Ama nasıl?
Sahne tekliflerini reddedişi, plakçılarla, filmcilerin işine
yaramıstı. İstanbul'daki bütün plak şirketleri Zeki yüzünden
birbirlerine girmişlerdi. En büyüklerinden biri görülmemiş bir
parayla kapısını çaldı : "Sadece bir plak Zeki bey, sadece bir
plak.."
|
 |
|
Şükrü Tunar'ın bestesiyle, Yeşilköy'deki stüdyoda ilk plağını
doldurdu : "Bir muhabbet kuşu".
Buradaki plak sözünü biraz açalım: O dönemde kayıt aleti
olarak ilkel makaralı teypler, tel üzerine kayıt, mum kalıba
alınan ve grafitten basılan dakikada 78 devirle dönen
plaklar vardı. Amerika’da yeni geliştirilen küçük boyutlu ve
45 devirli plaklar genellikle plastikten, birkaç parçayı bir
arada barındıran 33 devirli LP ler (Long Play) daha sağlam
plastikten yapılırdı. |
Çok az olarak konuşma türü kayıtlar yapılan 16 devirli
plaklar da vardı. İleriki yıllarda muhtelif sistemler de denendi
ama, ilk kere uzay ve bilgisayar teknolojisi için geliştirilen
Compact Kasetler ve önceleri Compact Disk, sonra da CD adıyla
piyasaya çıkan en yaygın kayıt ortamları oldular. Random Access
(Gelişigüzel Erişim) diye tanımlanan Hafıza ünitelerinin aşırı
gelişmesi ve küçülmesi, az enerji ile çalışabilmesi sonucu, bu
gün değişik markaların binlerce müzik eseri kaydedip çalabilen
kayıt cihazları yapıldı (IPOD ve benzerleri). Gelişmelerin
nereye kadar gideceğini tahmin etmek zor. Hayalleri gerçek
olmuştu. Türkiye'nin her yerinde onun plağı dönüyordu artık.
İstanbul'da, Adana'da, İzmir'de, Van'da, Kars'ta.
Kahvehanelerde, lokantalarda, meyhanelerde korkunç bir kalabalık
görülüyorsa, mutlaka orada Zeki Müren’in plağını çalıyordu.
Artık yavaş yavaş zirveye tırmanmaya başlamıştı. Yolu berrak ve
güneşliydi. Kendini yetiştirme ve hazırlama planları sonuç
vermeye başlamıştı.
Baba dostu, tütün tüccarı İhsan Doruk beyin Bursa'da da bir
şubesi vardı. Atatürk Caddesi'nde babası Kaya Müren’le
komşuydular. O tanışıklık dolayısıyla genç san’atçıya bir teklif
getirdi. İhsan Bey, dönemin efsane ismi Cahide Sonku ile
evliydi. Cahide Hanım’ın müzikal bir film yapmak istediğini,
başrol oyunculuğu için Zeki’yi düşündüklerini bildirdi. Cahide
Sonku'nun müzikal çevirme isteğini babasına da kabul ettirdiler.
Babası, "Bir yıl daha sabredin, okulu bitsin" diye direnmek
istedi. Fakat Cahide Sonku: "Geceleri de çalışırız, sınavlarına
engel olmayız" garantisini verince, çok ünlü filmi "Beklenen
Şarkı" için kamera karşısına geçti. Başrol arkadaşı rahmetli
Belgin Doruk'tu. Film, rahmetli Cahide Sonku ile kocası İhsan
Doruk'un sahibi oldukları Sonku Film hesabına çevrilmişti.
Filmin müzik direktörü bizzat Zeki idi. Fon müziklerini ise Sadi
Işılay yapmıştı.
Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki sınavları dolayısıyla film 8
ayda zar zor tamamlanabildi. Fakat hala çok beğenilen, duygusal
bir yapıt oldu. En küçük rolde dahi Şehir Tiyatrosu artistleri
oynadı. Çok büyük kadroydu.
Filmde Zeki’yi seslendirmek için Muzaffer Aslan bey
düşünülmüştü. O ise kendi dublajını yapmak için çırpınıyordu. Bu
dileğini bir san’at ilahesi konumundaki Cahide Sonku'ya iletti.
Başaramasın, dublajı Şehir Tiyatrosu aktörü Muzaffer Aslan
yapsın diye önüne zor bir sahne koydular. Hatırladığı diyalog
şöyleydi:
"Ne hakkınız vardı, ne hakkınız var. Hangi hakla tazminatımı
ödememek cesaretini gösteriyorsunuz. Hangi hakla bana bunu
yaparsınız. Kocanızda da, sizde de aynı ruh. Parayla her şeyin
satın alınabileceğini zannediyorsunuz. Siz menfaatlere
dayanmayan dostlukları anlayamaz mısınız?"
Filmde bu diyalog Zeki ile onu korumak isteyen ve sevdiği
kızın annesi, ölmüş olan babasının eski eşi rolündeki Cahide
Hanım arasında geçiyordu.
Cahide Sonku bu uzun konuşma bitince devrin değişmez usta
seslendirme yönetmeni Kriton İlliadis'e döndü, ve "Oldu galiba"
diye mırıldandı. Kriton Iliadis içeriden, seslendirme yönetim
odasından şöyle bağırdı : "Daha ne olacak bre Cahidamiku? Oldu
bre. En büyük sahne yapti çocuk. Daha baskasi ne yapacak ki?"
"Beklenen Şarkı" ve daha sonraki bütün filmlerinin dublajını
Zeki Müren kendisi yaptı, beyazperdede kendini kendisi konuştu.
"Son beste" adlı ikinci filmini, Hürrem Erman
prodüktörlüğünde Erman Film adına gerçekleştirdi. Rol arkadaşı
yine Belgin Doruk'tu. Belgin Doruk, bir dönemin en ünlü genç
hanım san’atçısıydı.
Plaklar, filmler.. Artık gazinocuların da sabrı tükenmişti.
Küçük Çiftlik Parkı'nın sahibi Mahmut Alnar yine kapısına
dayandı : "Okulunuz bitmiş Zeki bey. Evet mi artık? Gecede 1200
lira..."
Gecede 1200 lira. O günler için kimseye nasip olmamış bir
paraydı bu. Sahnelerin "Sanat Güneşi" olmaya yemini olan birisi
için büyük bir adımdı... İlk defa sahneye çıkıp, Zeki Müren'i,
sesiyle, tavrıyla, kostümüyle, kültürüyle cümle aleme
gösterecekti. Yeni bir şeyler yapmalıydı. Sahnelerin gelmiş
geçmiş o silik görüntüsünü yerle bir etmeliydi. En önemlisi de
kendisine eşlik edecek ünlü saz üstatlarına çeki düzen
vermeliydi. Çünkü hepsi günlük kıyafetlerle sahneye
çıkıyorlardı.. Yamalı ayakkabılar, kirli gömlekler, değişik
renkte, değişik stilde ceketler, pantolonlar.
Günlerce sahnede giyeceği kostümleri düşündü. Sonunda da
karar verdi. Önce beyaz frakla sahneye çıkacaktı. Beş eser
okuyacaktı. Sonra siyah frakla beş değişik eser seslendirecekti.
Programın son beş şarkısını ise bordo renkli cıvıl cıvıl, ışıl
ışıl bir frakla tamamlayacaktı.
Peki, arkasındaki sazlar ne giyecekti? Kendisi üç değişik
kostümle 15 şarkı söylerken, onlar kirli gömleklerle, yamalı
ayakkabılarla mı arkasında oturacaklardı? Yoo hayır, gönlü razı
olamazdı bu tezatlar sahnesine... İyi de, nasıl söyleyecekti o
üstatlara bu kıyafet meselesini? Kendisi ilk defa sahneye
çıkacak olan gencecik bir çocuktu. Onlar ise Türkiye'nin dört
bir yanında tanınan saz üstatları.. Selahattin Pınar, Sadi
Işılay, İsmail Şençalar, Yorgo Bacanos, Kadri Şençalar, Şükrü
Tunar, Necdet Gezen, Fevzi Aslangil, Hakkı Derman.
|
 |
|
İlk prova sonrası onları bir köşeye çekti ve şöyle dedi :
“Ne olur sayın üstatlarım, şu kıyafetlerinizi bir gözden
geçirelim. Biliyorsunuz ben üç değişik kostüm giyeceğim.
Siyah smokin yaz konserlerinde olmaz ama, mavi ceket, gri
pantolon ve gri papyon gibi bir şey giyseniz de, bana öyle
eşlik etseniz. Bu Türkiye'de hiç yapılmadı. Sizin sayenizde
de bu yeniliği ben getirmiş olsam!”
Hepsi sabırla onu dinlediler. Yalnız içlerinden biri,
Selahattin Pınar bu teklife karşı çıktı. Selahattin Bey çok
şık giyinen bir insandı. Bu sözlerden alınmıştı. |
Zeki’yi bir köşeye çekti ve şöyle dedi: "Zeki bey, ben her
zaman şık giyinirim. Her gün ayrı kravat, ayrı gömlek giyerim.
Kostümlerimi de özenle seçerim. Ben sahnede herkesin giydiği
formaları giyemem.." Şaşırmıştı. Selahattin Pınar'ı da bu konuda
ikna etmesi gerekti. “Canım üstadım,” dedi, “diğerlerine de bu
konuda siz örnek olun. Siz giyerseniz onlar da giyerler!” dedi.
O da mavi ceket, gri pantolon giyip gri papyon takmayı kabul
etti. 26 Mayıs 1955 gecesi Küçük Çiftlik Parkı Gazinosu'nda yer
yerinden oynadı. 15 şarkı bittiğinde sahneden inemiyordu.
Alkışlar, tebrikler, çığlıklar.. İstanbul İstanbul olalı
herhalde öyle bir gece görmemişti.
Zeki Müren, kendini ve Tanrı vergisi yeteneklerini bilinçle
geliştirip kendisini bu yaşama hazırlamış ve “San’at Güneşi”
olmak yolunda emin adımlarla ilerlemişti. Hep zirvede kaldı, her
yaptığı olay oldu, ses getirdi.
Çok alçak gönüllü ve yardımsever yönleri vardı. Efendim’siz
konuşmaz, seyirci ve dinleyicilerine saygıyı eksik etmezdi. Her
zaman yenilikler peşindeydi. Mesela kendisini dinlemeye
gelenlere daha yakın olmak ama hakim durumunu da koruyabilmek
için, seyirci arasına uzanan “T” şeklindeki sahne uzantısını
düşünüp yaratmıştı.
Akademi’deki tahsilinde desinatörlük de öğrenmişti. Kendi
sahne kostümlerini tasarlardı. Çok ünlenen besteleri ve mükemmel
yorumculuğu yanı sıra, şiir de yazar ve her türlü resim yapardı.
Yani komple bir san’atçı idi. Yorumculuğu mükemmel idi. Teknik
açıdan kusursuz olmasının dışında çok temiz bir Türkçe ile tane
tane kelimelerle şarkı söylerdi.
Yedek Subay olarak askerlik görevini, eğitimden sonra, Ankara
ve İstanbul Orduevlerinde tamamladı. İstanbul, Harbiye’de iken
adı bir dönem kısaca 1960 İhtilali öncesindeki “9 Subay ve Samet
Kuşçu olayı” içinde tanık olarak geçti.
Müziği öyle seviliyor ve tanınıyordu ki, yenilikler başaran
Deniz Harp Okulu’muzun Bandosu, 1958 veya 1959 yılında, ünlü bir
şarkısını armonize edip geçitlerde çaldı ve büyük beğeni ve
alkış aldı. Zaten Zeki Müren de Türk Silahlı Kuvvetlerini öyle
sever ve sayardı ki, son yıllarında yerleştiği ve bir yöresine
adı verilen Bodrum’da mirasını Mehmetçik Vakfı’na bırakmıştı.
Zeki Müren, pek çok Dünya çapındaki san’atçı gibi değişik
kişisel tercihler içindeydi. Ama hiçbir zaman pespaye işler
yapmadı. Kendi yaşamını sessizce sürdürdü gitti. Hatta bazı
nişanlılıklar gibi maceralar da geçirdi.
Yaşlanan Zeki Müren kalp rahatsızlığı ve şeker hastalığı
yüzünden 1980'den sonra sahne hayatından ve musikiden uzaklaştı.
Bodrum'daki evine kapandı, münzevi bir hayata başladı.
24 Eylül 1996 Salı günü, TRT İzmir Televizyonu'nda kendisi
için düzenlenen tören sırasında (TRT ilk şarkı söylediği
mikrofonu kendisine hediye ediyordu) geçirdiği kalp krizi sonucu
öldü. Cenazesi görülmemiş bir halk kalabalığının katılmasıyla
büyük bir törenle kaldırıldı. Bu halkla son bütünleşmesi oldu.
Mezarı, doğum yeri olan Bursa'dadır.
Bu gün
san’atçı geçinen ama onun eline su bile dökemeyecekler adını
bile anmazlar. Ama kadirbilir Askerler (Mehmetçik Vakfı) her yıl
dini tören yaptırarak onu anar.
Allah rahmet eylesin.
Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle
Denizce

24.09.2004
|