Denizce
  e-mail
denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe Mutlu Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Dost Köşesi    

  Acı Bir Yıldönümü Daha...                                                                 Ahmet Serim

 

 

Klasik Türk Müziği sevmeseniz de dinlemeseniz de, kabul etmeniz ve bilmeniz gerekir ki, bu dalda en üstün yorumculardan birisi, hatta belki de en iyisi, aynı zamanda çok üstün bir besteci olan, “San’at Güneşi” diye anılan Zeki Müren’dir.

Müzikten başka dallarda da, yaşamın çeşitli uzantılarında da hassas bir ruhun inceliklerini alışılmışların yanında alışılmamış yollarla da dışa vuran san’at güneşi, 6 Aralık 1931 de Bursa’da,  kendi anlatımıyla, iki katlı cumbalı evlerin birbirine yapıştığı, Tophane Mahallesi'ndeki Ortapazar Caddesinde, 30 numaralı evde doğdu. Uludağ eteklerine ikinci kar çoktan düşmüş, Bursa sıfırın altındaki gecelerinden birini yaşıyordu.

Dedesi Mehmet Efendi çok ünlü bir hafızdı. Her gün beş namaz vaktinden önce Şahadet Camii'ne gider, ezan okurdu. O ezan okurken, herkes sokaklara dökülür, tüyleri ürpererek dinlerdi onu. İki dedesiyle beraber kereste ticareti yapan ve inşaat işleriyle de uğraşan babası Kaya Müren, Bursa'nın en iyi giyinen erkeği olarak anılırdı. Yaz-kış demeden, ölünceye kadar takım elbisesini ve kravatını hiç eksik etmedi.

Üç yaşındayken, evlerinin bahçesindeki havuzu sahne yapar, bir sandalye üzerinde şarkılar söylerdi. Bütün mahalleli de toplanırdı, çünkü o yaşta hatasız şarkı söyleyebiliyordu.

Annesi Rukiye Hanım, daha 5 yaşındayken bir Alfabe almış, ve sadece büyük harflerle de olsa, okuma yazma öğretmişti. Küçük Zeki siyah kartonlardan oyuncak plaklar yapar, onları gramofona koyar şarkı söylerdi. Resim de yapardı, hele annesinin karakalem bir resmini yapmış, aile benzerliğe şaşırıp kalmıştı.

Yıllar geçiyordu. Küçük Zeki 12 yaşında okulda “İftihar Kitabına” geçmişti. Koyu bir Müzeyyen Senar hayranıydı. İlk müzik derslerini Bursa’lı tanbur üstadı İzzet Gerçeker’den almaya başlamıştı. Usuller, notalar, makamlar artık kendisine yeni bir dünyayı bilimsel olarak açıyordu.

Orta okulu birincilikle bitirdi. Ama artık Bursa ona dar geliyor, istediklerini sağlıyamıyordu. Babasının elinden tutup, İstanbul’a geldi ve 1946-1947 öğrenim yılı için Bebek'te Boğaziçi Lisesi'ne yatılı öğrenci olarak kaydoldu.

Boğaziçi Lisesi'nin en sevilen öğrencisi olmuştu. Bunda en büyük etken, derslerdeki başarısı, güzel sesi, kibarlığı, arkadaş canlısı oluşu ve düzgün Türkçe’si idi. İlk bestesini, 1949 yılında Bursa'da okul tatilinde yaptı.

Kendi kendine bir akrostiş yazmıştı (İlk harfleri alt alta okununca bir isim veren şiir) :

Zehretme bana hayatı cananım
Elemlerle doldu benim her anım
Kederimle yanıp sönse de canım
İnan ki ben sana yine hayranım

Mısraların baş harfleri birleşince ZEKİ çıkıyordu ortaya.

Ondört yaşında yaptığı bu bestesi lisedeyken radyoda Suzan Güven Hanım tarafindan okundu. Radyo anonsu da şöyle yapıldı: "Bursalı Zeki Müren'in acemkürdi şarkısı.."

 

Müzik hocaları, büyük san’atçılar Şerif İçli ile Kadri Şençalar olmuşlardı. Hemen her derste, sorarlardı: "Oğlum, kimden öğrendin böyle güzel okumasını?" Yanıtı da hep şöyle olurdu: “Dedemden, babamdan, radyodan, kendimden..”

Ve şöyle devam ederdi: “Evet, çocukluğumdan beri radyodaki müzik programlarını hiç kaçırmadan dinlerim. Bir şarkıyı duyduğum zaman hemen ezberlerim. Üstelik kendim de beste yaparım. Sadece müziğe değil, edebiyata, resme karşı da ilgiliyim.”

Evet, bir büyük san’atkar kendini yetiştirip Tanrı vergisi yeteneklerini geliştiriyordu. Yetenekliydi de, Milli bayramlarda, özel günlerde, öğrenciler adına bütün konuşmaları da o yapardı.

Bir gün lisenin kantininde otururken, güzel, alımlı bir hanım ziyaretine geldi. Elini uzattı : “Merhaba, ben Suzan Güven… Hani senin ilk besteni okuyan şarkıcı.."

Sonra devam edip hayatını değiştirecek haberi verdi :

"Zeki'ciğim. Radyo sınav açtı. Sanatçı alınacak. Bu sınava mutlaka gir. Kazanacaksın.."

Yağmurlu bir günde, ıslandığının bile farkına varmayan genç Zeki sınava girdi. Sınavda 186 kişi vardı. İlk sırada ise Zeki bulunuyordu.. Jüride kimler yoktu ki : Rahmetli Orhan Veli'nin babası Veli Kanık, toprağı bol olsun rahmetli Yorgo Bacanos, Refik Fersan, Fahire Sultan diye anılan Fahire Fersan, Cevdet Çağla ve Baki Süha Ediboğlu.. Afife Ediboğlu jüride görevli değildi ama, eşinin yanında oturuyordu. İçlerinde Zeki’yi tanıyan tek kişi, Şerif İçli idi. Zeki birkaç şarkı okudu, şaşırdılar. Derken sordular : "Repertuarın ne kadar? Kaç şarkı biliyorsun?" Bir genç için inanılmaz olan yanıtı verdi:

“Üç bin civarında efendim !” İnanamayarak sordular: "Hepsi aklında mı ?"

Yanıt duraklamadan geldi: “Evet efendim, aklımda!”

Belli ki, üç bin şarkıya, Şerif İçli dışında kimse inanmamıştı. Elindeki dosyayı jüri üyelerine uzattı ve: “Bildiğim şarkların hepsinin giriş bölümleri notalarıyla burada yazılıdır, efendim!” dedi. İçeriye gireli iki saat olmuştu. Diğer 185 aday  kapıda sabırsızlıkla onun çıkmasını bekliyordu. Ama çıkmak ne mümkün? Dosyayı açtılar. Rastgele sormaya başladılar: "Bu şarkıyı oku. Bu parçanın meyanını oku. Bu şarkının sonunu oku." Hepsi iyi hoş da, şarkının sonunu okumak pek kolay değil ki! Şarkıya baştan girilirse hatırlanır. Neyse, istedikleri bütün şarkıları okudu. Jüri üyelerinin hepsi koro halinde "fevkalade" diye söylendiler, "fevkalade, fevkalade.."

Bir hafta sonra okula beklediği telefon geldi. Zeki’yi arıyorlardı Radyoevi'nden. Hattın obür ucunda büyük üstad Refik Fersan bey vardı: "Zeki bey evladım. Perihan Altındağ (Sözeri) Hanım programına gelemiyor. Rahatsızlanmış. Saat 20.30'a kadar nota dosyanı al, Radyoevi'ne gel." En çok Hicaz makamını sevdiği için Hicaz dosyasını aldı gitti.

Büyük olay oldu, yeni Sanatçı olarak tanıtılan Zeki, mükemmel bir program çıkarmıştı. Hem de birkaç dakikalık bir prova ile, 45 dakika devamlı şarkı söylemişti.. O dönemde tüm şarkılar, müzik eserleri, mikrofonlara canlı yayınlarda çalınıyor ve söyleniyordu. Önceden banta almak, playback gibi teknikler yoktu. Yani gerçekten sanatçı isen şarkı söyleyebilirdin.

Programdan sonra telefonlar susmak bilmedi. İnsanlar “Kim bu Zeki Müren, mükemmel söylüyor diye birbirlerine sorup duruyorlardı. Radyo evine, Zeki’ye de bazı telefonlar geldi. Bunlardan biri dönemin devlerinden Hamiyet Yüceses idi. Zeki’ye telefonda aynen şunları söyledi : "Radyodan 45 dakika boyunca ağlayarak dinledim seni evladım.. Çok merak ediyorum, kimsin, nesin?"

Akademi (Güzel Sanatlar Akademisi) o yıllarda sınavla öğrenci alan tek yüksek okuldu. Çünkü diğer üniversitelerin, hukuk, tıp gibi bölümleri zaten kapılarını ardına kadar açmıştı öğrencilere. Güzel Sanatlar Akademisi giriş sınavında önlerine bir büst koydular ve resmini yaptırttılar. Büstün en güzel resmini yapanlar o yıl Akademi'ye alındı. O şanslı öğrencilerin arasında Zeki de vardı.

1950'li yıllar.. Bir yandan Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğrenimine devam ediyordu, bir yandan da radyoya. San’atsal birikiminin son adımlarını atıyordu.

O zamanlar İstanbul'da üç büyük gazino vardı : Küçük Çiftlik Parkı, Tepebaşı Gazinosu ve Cumhuriyet Gazinosu. Üç gazino sahibi de Zeki’yi sahneye çıkarmak için savaşıyorlardı. Karşısına dönemin astronomik teklifleriyle çıkıyorlar ve her seferinde de aldıkları cevap "Hayır !" oluyordu. “Hayır, bin kere hayır. Hayır efendim. Kesinlikle sahneye çıkmam. Önce Akademi'yi bitireceğim.”

"Gecede bin lira. Hala hayır mı?" Dönem maaşlarının 75-100 Lirayı pek aşmadığı dönemlerdi. “Hayır, yine hayır..!”

Gazinocular araya adamlar mı, dostlar mı sokmadılar.  Genç san’atçıyı kaçırmaya mı kalkmadılar. O yıllarda, bu günkü anlamda her şeyin mafyası yoktu. Ancak bazı kişilerin adamları vardı. Özellikle bazı futbolcular transfer dönemlerinde kaçırılır ve başkalarıyla anlaşma yapmaması için saklanırdı.

Ama genç Zeki kararlıydı.  Okulunu bitirmeden (ve kendine planladığı her yöndeki eğitim sona ermeden) sahneye çıkmayacaktı. Bu o dönemlerin tek kitlesel iletişimi olan radyonun etkisidir. Üstelik Anadolu dinleyemiyordu o zaman “orta dalgadan yayın yapan” İstanbul radyosunu. Sadece Marmara Bölgesi ve  yakın iller çok rahat dinleyebiliyordu. Anadolu'ya sesini duyurması gerekiyordu. Ama nasıl?

Sahne tekliflerini reddedişi, plakçılarla, filmcilerin işine yaramıstı. İstanbul'daki bütün plak şirketleri Zeki yüzünden birbirlerine girmişlerdi. En büyüklerinden biri görülmemiş bir parayla kapısını çaldı : "Sadece bir plak Zeki bey, sadece bir plak.."

 

Şükrü Tunar'ın bestesiyle, Yeşilköy'deki stüdyoda ilk plağını doldurdu : "Bir muhabbet kuşu".

Buradaki plak sözünü biraz açalım: O dönemde kayıt aleti olarak ilkel makaralı teypler, tel üzerine kayıt, mum kalıba alınan ve grafitten basılan dakikada 78 devirle dönen plaklar vardı. Amerika’da yeni geliştirilen küçük boyutlu ve 45 devirli plaklar genellikle plastikten, birkaç parçayı bir arada barındıran 33 devirli LP ler (Long Play) daha sağlam plastikten yapılırdı.

Çok az olarak konuşma türü kayıtlar yapılan 16 devirli plaklar da vardı. İleriki yıllarda muhtelif sistemler de denendi ama, ilk kere uzay ve bilgisayar teknolojisi için geliştirilen Compact Kasetler ve önceleri Compact Disk, sonra da CD adıyla piyasaya çıkan en yaygın kayıt ortamları oldular. Random Access (Gelişigüzel Erişim) diye tanımlanan Hafıza ünitelerinin aşırı gelişmesi ve küçülmesi, az enerji ile çalışabilmesi sonucu, bu gün değişik markaların binlerce müzik eseri kaydedip çalabilen kayıt cihazları yapıldı (IPOD ve benzerleri). Gelişmelerin nereye kadar gideceğini tahmin etmek zor. Hayalleri gerçek olmuştu. Türkiye'nin her yerinde onun plağı dönüyordu artık. İstanbul'da, Adana'da, İzmir'de, Van'da, Kars'ta. Kahvehanelerde, lokantalarda, meyhanelerde korkunç bir kalabalık görülüyorsa, mutlaka orada Zeki Müren’in plağını çalıyordu. Artık yavaş yavaş zirveye tırmanmaya başlamıştı. Yolu berrak ve güneşliydi. Kendini yetiştirme ve hazırlama planları sonuç vermeye başlamıştı.

Baba dostu, tütün tüccarı İhsan Doruk beyin Bursa'da da bir şubesi vardı. Atatürk Caddesi'nde babası Kaya Müren’le komşuydular. O tanışıklık dolayısıyla genç san’atçıya bir teklif getirdi. İhsan Bey, dönemin efsane ismi Cahide Sonku ile evliydi. Cahide Hanım’ın müzikal bir film yapmak istediğini, başrol oyunculuğu için Zeki’yi düşündüklerini bildirdi. Cahide Sonku'nun müzikal çevirme isteğini babasına da kabul ettirdiler. Babası, "Bir yıl daha sabredin, okulu bitsin" diye direnmek istedi. Fakat Cahide Sonku:  "Geceleri de çalışırız, sınavlarına engel olmayız" garantisini verince, çok ünlü filmi "Beklenen Şarkı" için kamera karşısına geçti. Başrol arkadaşı rahmetli Belgin Doruk'tu. Film, rahmetli Cahide Sonku ile kocası İhsan Doruk'un sahibi oldukları Sonku Film hesabına çevrilmişti. Filmin müzik direktörü bizzat Zeki idi. Fon müziklerini ise Sadi Işılay yapmıştı.

Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki sınavları dolayısıyla film 8 ayda zar zor tamamlanabildi. Fakat hala çok beğenilen, duygusal bir yapıt oldu. En küçük rolde dahi Şehir Tiyatrosu artistleri oynadı. Çok büyük kadroydu.

Filmde Zeki’yi seslendirmek için Muzaffer Aslan bey düşünülmüştü. O ise kendi dublajını yapmak için çırpınıyordu. Bu dileğini bir san’at ilahesi konumundaki Cahide Sonku'ya iletti. Başaramasın, dublajı Şehir Tiyatrosu aktörü Muzaffer Aslan yapsın diye önüne zor bir sahne koydular. Hatırladığı diyalog şöyleydi:

"Ne hakkınız vardı, ne hakkınız var. Hangi hakla tazminatımı ödememek cesaretini gösteriyorsunuz. Hangi hakla bana bunu yaparsınız. Kocanızda da, sizde de aynı ruh. Parayla her şeyin satın alınabileceğini zannediyorsunuz. Siz menfaatlere dayanmayan dostlukları anlayamaz mısınız?"

Filmde bu diyalog Zeki ile onu korumak isteyen ve sevdiği kızın annesi, ölmüş olan babasının eski eşi rolündeki Cahide Hanım arasında geçiyordu.

Cahide Sonku bu uzun konuşma bitince devrin değişmez usta seslendirme yönetmeni Kriton İlliadis'e döndü, ve "Oldu galiba" diye mırıldandı. Kriton Iliadis içeriden, seslendirme yönetim odasından şöyle bağırdı : "Daha ne olacak bre Cahidamiku? Oldu bre. En büyük sahne yapti çocuk. Daha baskasi ne yapacak ki?"

"Beklenen Şarkı" ve daha sonraki bütün filmlerinin dublajını Zeki Müren kendisi yaptı, beyazperdede kendini kendisi konuştu.

"Son beste" adlı ikinci filmini, Hürrem Erman prodüktörlüğünde Erman Film adına gerçekleştirdi. Rol arkadaşı yine Belgin Doruk'tu. Belgin Doruk, bir dönemin en ünlü genç hanım san’atçısıydı.

Plaklar, filmler.. Artık gazinocuların da sabrı tükenmişti. Küçük Çiftlik Parkı'nın sahibi Mahmut Alnar yine kapısına dayandı : "Okulunuz bitmiş Zeki bey. Evet mi artık? Gecede 1200 lira..."

Gecede 1200 lira. O günler için kimseye nasip olmamış bir paraydı bu. Sahnelerin "Sanat Güneşi" olmaya yemini olan birisi için büyük bir adımdı... İlk defa sahneye çıkıp, Zeki Müren'i, sesiyle, tavrıyla, kostümüyle, kültürüyle cümle aleme gösterecekti. Yeni bir şeyler yapmalıydı. Sahnelerin gelmiş geçmiş o silik görüntüsünü yerle bir etmeliydi. En önemlisi de kendisine eşlik edecek ünlü saz üstatlarına çeki düzen vermeliydi. Çünkü hepsi günlük kıyafetlerle sahneye çıkıyorlardı.. Yamalı ayakkabılar, kirli gömlekler, değişik renkte, değişik stilde ceketler, pantolonlar.

Günlerce sahnede giyeceği kostümleri düşündü. Sonunda da karar verdi. Önce beyaz frakla sahneye çıkacaktı. Beş eser okuyacaktı. Sonra siyah frakla beş değişik eser seslendirecekti. Programın son beş şarkısını ise bordo renkli cıvıl cıvıl, ışıl ışıl bir frakla tamamlayacaktı.

Peki, arkasındaki sazlar ne giyecekti? Kendisi üç değişik kostümle 15 şarkı söylerken, onlar kirli gömleklerle, yamalı ayakkabılarla mı arkasında oturacaklardı? Yoo hayır, gönlü razı olamazdı bu tezatlar sahnesine... İyi de, nasıl söyleyecekti o üstatlara bu kıyafet meselesini? Kendisi ilk defa sahneye çıkacak olan gencecik bir çocuktu. Onlar ise Türkiye'nin dört bir yanında tanınan saz üstatları.. Selahattin Pınar, Sadi Işılay, İsmail Şençalar, Yorgo Bacanos, Kadri Şençalar, Şükrü Tunar, Necdet Gezen, Fevzi Aslangil, Hakkı Derman.

 

İlk prova sonrası onları bir köşeye çekti ve şöyle dedi :

“Ne olur sayın üstatlarım, şu kıyafetlerinizi bir gözden geçirelim. Biliyorsunuz ben üç değişik kostüm giyeceğim. Siyah smokin yaz konserlerinde olmaz ama, mavi ceket, gri pantolon ve gri papyon gibi bir şey giyseniz de, bana öyle eşlik etseniz. Bu Türkiye'de hiç yapılmadı. Sizin sayenizde de bu yeniliği ben getirmiş olsam!”

Hepsi sabırla onu dinlediler. Yalnız içlerinden biri, Selahattin Pınar bu teklife karşı çıktı. Selahattin Bey çok şık giyinen bir insandı. Bu sözlerden alınmıştı.

Zeki’yi bir köşeye çekti ve şöyle dedi: "Zeki bey, ben her zaman şık giyinirim. Her gün ayrı kravat, ayrı gömlek giyerim. Kostümlerimi de özenle seçerim. Ben sahnede herkesin giydiği formaları giyemem.." Şaşırmıştı. Selahattin Pınar'ı da bu konuda ikna etmesi gerekti. “Canım üstadım,” dedi, “diğerlerine de bu konuda siz örnek olun. Siz giyerseniz onlar da giyerler!” dedi. O da mavi ceket, gri pantolon giyip gri papyon takmayı kabul etti. 26 Mayıs 1955 gecesi Küçük Çiftlik Parkı Gazinosu'nda yer yerinden oynadı. 15 şarkı bittiğinde sahneden inemiyordu. Alkışlar, tebrikler, çığlıklar.. İstanbul İstanbul olalı herhalde öyle bir gece görmemişti.

Zeki Müren, kendini ve Tanrı vergisi yeteneklerini bilinçle geliştirip kendisini bu yaşama hazırlamış ve “San’at Güneşi” olmak yolunda emin adımlarla ilerlemişti. Hep zirvede kaldı, her yaptığı olay oldu, ses getirdi.

Çok alçak gönüllü ve yardımsever yönleri vardı. Efendim’siz konuşmaz, seyirci ve dinleyicilerine saygıyı eksik etmezdi. Her zaman yenilikler peşindeydi. Mesela kendisini dinlemeye gelenlere daha yakın olmak ama hakim durumunu da koruyabilmek için, seyirci arasına uzanan “T” şeklindeki sahne uzantısını düşünüp yaratmıştı.

Akademi’deki tahsilinde desinatörlük de öğrenmişti. Kendi sahne kostümlerini tasarlardı. Çok ünlenen besteleri ve mükemmel yorumculuğu yanı sıra, şiir de yazar ve her türlü resim yapardı. Yani komple bir san’atçı idi. Yorumculuğu mükemmel idi. Teknik açıdan kusursuz olmasının dışında çok temiz bir Türkçe ile tane tane kelimelerle şarkı söylerdi.

Yedek Subay olarak askerlik görevini, eğitimden sonra, Ankara ve İstanbul Orduevlerinde tamamladı. İstanbul, Harbiye’de iken adı bir dönem kısaca 1960 İhtilali öncesindeki “9 Subay ve Samet Kuşçu olayı” içinde tanık olarak geçti.

Müziği öyle seviliyor ve tanınıyordu ki, yenilikler başaran Deniz Harp Okulu’muzun Bandosu, 1958 veya 1959 yılında, ünlü bir şarkısını armonize edip geçitlerde çaldı ve büyük beğeni ve alkış aldı. Zaten Zeki Müren de Türk Silahlı Kuvvetlerini öyle sever ve sayardı ki, son yıllarında yerleştiği ve bir yöresine adı verilen Bodrum’da mirasını Mehmetçik Vakfı’na bırakmıştı.

Zeki Müren, pek çok Dünya çapındaki san’atçı gibi değişik kişisel tercihler içindeydi. Ama hiçbir zaman pespaye işler yapmadı. Kendi yaşamını sessizce sürdürdü gitti. Hatta bazı nişanlılıklar gibi maceralar da geçirdi.

Yaşlanan Zeki Müren kalp rahatsızlığı ve şeker hastalığı yüzünden 1980'den sonra sahne hayatından ve musikiden uzaklaştı. Bodrum'daki evine kapandı, münzevi bir hayata başladı.

24 Eylül 1996 Salı günü, TRT İzmir Televizyonu'nda kendisi için düzenlenen tören sırasında (TRT ilk şarkı söylediği mikrofonu kendisine hediye ediyordu) geçirdiği kalp krizi sonucu öldü. Cenazesi görülmemiş bir halk kalabalığının katılmasıyla büyük bir törenle kaldırıldı. Bu halkla son bütünleşmesi oldu. Mezarı, doğum yeri olan Bursa'dadır.

Bu gün san’atçı geçinen ama onun eline su bile dökemeyecekler adını bile anmazlar. Ama kadirbilir Askerler (Mehmetçik Vakfı) her yıl dini tören yaptırarak onu anar.
Allah rahmet eylesin.

 

Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle

Denizce

24.09.2004