Denizce
  e-mail
denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe M. Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Teoman Arsay
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Dost Köşesi    

  Turbinia'dan Yavuz'a                                                                          Ahmet Serim

 


Denizlerde görev yapanlar veya gemilere ve tekniğe ilgi duyanlar mutlaka Parsons Türbini ismini duymuşlardır ve ne olduğunu bilirler. Burada önce Parsons Türbininin öyküsünü anlatacağım, sonra da bizim için, bilhassa Türk Denizcileri için önemli bir tarihi.

Her zamanki gibi, lütfen kızacak ve sıkılacak olanlar peşinen ayrılsınlar, sonradan bana kızmasınlar. Şimdi başlayalım:

26 Haziran 1897 de, İngiltere’nin efsanevi kraliçesi, bir döneme adını veren Victoria’nın, İngiliz Monarşisinin başı olarak geçirdiği 60. yıl, yani elmas yıldönümü, kutlanıyordu. Denizciliğin yaşamlarını şekillendirdiği ulus, kutlamalar için büyük ve çok görkemli bir donanma geçit resmi düzenlenmişti. Ünlü Donanma merkezlerinden Spithead’de yapılan bu geçişe donanmanın en yeni, en güzel ve hızlı gemileri katılacak ve denizlere hakim olduklarını bir kere daha dosta düşmana göstereceklerdi. Geçit öncesi, gemiler sıralar halinde dizilmiş ve demirlemişlerdi. Sabahın öğleye doğru saatlerinde kraliyet yatı Victoria sıralanmış duran gemileri denetledi.

Derken tam saat 12:00 de beklenmeyen bir şey oldu. Gemi sıralarının arasına dönemin tasarımlarına hem uygun hem de farklı bir buharlı yat girdi. Yüz ayak kadar (31 metre kadar) boyuyla, alışılmadık ve inanılmaz bir sürat yapıyordu: Yaklaşık 35 deniz mili. Bu hızıyla ilginç manevralar yapıyor ve büyük ilgi topluyordu. Sahibinin daha önceden “öğleyin orada olacağım” şeklinde haber verdiği bir sinema filmi ve fotoğraf çekicisi olan Alfred John West (1857-1937), harıl harıl film ve resim çekiyordu.

Bu resimleme öyküsü de Parsons ve türbini hakkında bir fikir verebilir,  Alfred John West’ten dinliyoruz :

“Turbinia daha önceden (Spithed gösterisinden önce), Portsmouth limanında demirliyken ziyaret ettim ve sahibine, tam yol giderken resmini çekmek istediğimi söyledim.

Mr. Parsons şöyle yanıt verdi:

“Çok kişinin denemesine rağmen, şimdiye kadar kimse başarılı olamadı !”

Israrcı oldum: “Bir resmini çekmeliyim !”

Bir gülümseme ile: “Olur, çekin !” dedi, “Yarın filo arasından bir geçiş yapacağım, öğleyin A ve B sıraları arasında beni izleyin. Bu size bir fırsat verecektir.”

Yanıt verdim: “Orada olacağım, tam sancak gemisinin karşısında !”

Saat tam 12:00 de, sıraların başları arasında bir köpük izi belirdi, “Turbinia” geliyordu

Küçük teknemde bekliyordum ve Sancak Gemisinin yanından fırlar gibi geçerken fotoğrafını çektim. Camı banyo ettiğimde çok sevindim, çünkü “onu yakalamıştım”. Sahibi sonuçtan öyle memnun kaldı ki, beni aracı Tyne nehri üzerinde seyir yaparken bir çok fotoğraf ve sinema filmi çekmem için davet etti !” Alfred John West anısı.

 
Alfred John West’in çektiği ünlü fotoğraf

Mühendis Charles A. Parsons, gemiler için yeni bir makine tasarlamıştı. Bir devrim yaratmasını öngördüğü makine, deniz çevrelerinden beklediği ilgiyi bulamamıştı. Bunun üzerine makinesini bir teknede uygulayıp dikkatleri çekmeyi tasarladı. 1884 te Wallsend-on-Tyne’da, türbin üretiminde (bir türü elektrik üretimi için kullanılıyordu) deneyimli Turbinia Works (Brown & Hood) tesislerinde çelikten teknesini ve makinelerini yaptırdı.

Türbin prensibinin bilinen (silindir veya silindirler içinde buharın genleşmesi ve piston itmesi, ileri-geri olan bu hareketin dönmeye çevrilmesi) buhar makinelerinden basit olmasına rağmen, pratikte genleşmeli makinelerin yapılması daha basittir ve bu yüzden daha önce gelişmişlerdir. Ancak basit ve üç kademeli genleşme ile çalışan genleşme makineleri daha az etkilidir ve genellikle iri olan silindirleri, pistonları ve yatakları büyük kuvvetlere maruzdur ve yüksek hızlarda uzun süreli olarak kullanılamazlar.

Parsons ilk çalışan türbinini 1884 te geliştirdi. Bu makine sadece 6 beygir gücündeydi. Yeni teknoloji çabucak karada elektrik elde etmek için kullanılmaya başlandı. İlk yirmi yılında elektrik üretim istasyonlarının kömür tüketimlerini yaklaşık %75 azalttı. Ama kamuoyu Parsons’un küçük teknesi Turbinia ile 1897 de yaptığı gösteriye kadar konuyla ilgilenmedi.

Türbin makinelerinin gemiler için faydalarına çok inanan Parsons türbin ile çalışan bir araç yapmak ve denemek için “Deniz Buhar Türbini Şirketi”ni kurdu. Şirket sözleşmesinde deniz türbininin faydaları açıkça sıralanıyordu:

Daha fazla hız, daha fazla güç, buhar üretiminin daha ekonomik olması, daha düşük ilk masraflar, daha hafif makine, makine bakımının daha ucuz olması, çok büyük oranda azaltılmış titreşim, uskur ve şaftların azaltılmış boyut ve ağırlıkları.

 

Parsons önceleri Kavitasyon (hızla dönen pervanenin suda boşluk yaratarak enerjisini boşa harcaması) problemiyle uğraştı. Bir tünel geliştirerek pervaneleri burada çalıştırdı. Daha sonra da aynı şaftın üzerine ardışık olarak 3 pervane dizdi ve tünel etkisini böyle yarattı. Şaft adedini de çoğaltıp bir yerine 3’e çıkardı. Bir yandan da makinede devrim yapan gelişmeyi planladı ve uyguladı. Türbinlerini 3 kademeli yapmıştı. Aynı buhar yan yana 3 türbinden geçiyor ve 3 şaftı birden çeviriyordu. Bu sayede 2100 Beygir güç kazanmış ve teknesini 34-35 mil sürate çıkartabilmişti.

Dış şaftların her biri yaklaşık 4 metre uzunluğunda ve yaklaşık 45 cm çapında üçer uskura sahiptiler. Tekne 31 metre 62 cm boyunda ve 2,75 genişliğinde idi. 91,5 cm su çekiyordu ve 44,5 ton deplasmanı vardı. Yüksekliği ise 2 metrenin çok az üzerindeydi.
 

Turbinia, ufacık boyu ve önemsiz ölçülerine rağmen dünyanın ilk türbinli gemisi olarak tarihe geçiyor ve bir çığır açıyordu. Ayrıca o gün yaptığı süratle, en hızlı donanma gemisinden 4 mil daha süratli olarak bir rekor kırıyordu.

Donanmanın subayları hayret ve hayranlıkla izlerken peşine takılan hiçbir araç yetişemedi. Dünyanın önde gelen donanmaları da türbinli gemilere sahip olmak için kuyruğa girmeye başladılar.

Kısa zaman içinde, Parsons Deniz Buhar Türbinleri Şirketi kuruldu. 1899 da Amirallik ilk türbinli aracı olan HMS Viper muhribini sipariş etti. Kısa süre sonra da Cobra muhribini edindi. Her iki gemi de 36 knot hıza çıktılar. 1903 te hafif kruvazör Amethyst hizmete girdi. Ama teknolojinin zirve noktası 1905 te geldi. Birinci Deniz Lordu (Donanma Bakanı diyebiliriz) Sir John Arbuthnot Fisher, HMS Dreadnought için buhar türbinlerine karar vermişti. Drednot, ilk büyük toplu savaş gemisidir, yüksek vurucu güçlü zırhlı savaş gemilerinin tipinin ismini veren ünlü gemidir. O kadar ünlü ve tanınmıştı ki, bahriyeler ile hiç ilgisi olmayan yaşlı anneannem bile Drednot, Yavuz Drednotu gibi ifadeler kullanırdı. Dreadnought, donanmalarda devrim yaratmıştı.

Devam etmeden önce bu devrim yaratan teknenin sonrasında ne olduğunu görelim:

1900 de Turbinia ünlü Paris Dünya Fuar’ında sergilendi. Bundan sonra da bazı seyirler yaptı. Ancak 1907 de başka bir gemiyle çarpıştı ve neredeyse ikiye bölündü (bu olay bana bir şekilde 1980lerde ikiye bölünen Meltem Hücumbot’umuzun kazasını hatırlatıyor). Tamir edilmesine rağmen bir daha eskisi gibi olamadı.

1927 de Parsons tarafından ele alındı ve ikiye kesildi. Kıç parçası, Londra’daki Bilim Müzesinde sergilendi. 1944 te ön bölümü Newcastle’daki Bilim ve Mühendislik Müzesinde sergilendi. Onbeş yıl sonra, Parsons gemiyi tekrar birleştirdi. Gemi şimdi Newcastle’da Tyne & Wear County Council Museum’da (bir adı da Discovery Museum’dur) Turbinia Salonunda sergilenmektedir.
 

 
Turbinia müzede

Yeni teknolojinin kabul ve uygulanması ticari konularda daha geç oldu. Buhar türbiniyle donatılan ilk ticari gemi olan 3.500 beygirlik King Edward ancak 1901 de sipariş edildi.

Bir miktar küçük araçlar yapıldı. Nihayet 1904 te ünlü Cunard şirketi makineleri dışında iki eş gemi sipariş etti. Bunlardan Caronia’da üç genişlemeli klasik buhar makinesi vardı. Kızkardeş gemi olan Carmania’da ise türbin. Carmania bariz ve sürekli olarak kardeş gemiden daha iyi performans gösterdi. Bunun sonunda da, Cunard tarafından ertesi yıl sipariş edilen yüksek süratli yolcu gemileri Mauretania ve Lusitania için türbinler tercih edildi. Bu gemilerin makineleri 70.000 beygir güç üretiyorlardı ve Carmania veya Dreadnought’tan üç misli güçlüydüler.

Bundan sonraki yıllar, tüm önemli donanmaların irili ufaklı türbinli gemiler yapmalarıyla geçti. Örneğin Alman İmparatorluğu, ezeli düşmanları İngilizlerle baş edebilecek savaş gemileri yapmakta kararlıydı. Bu çerçevede yapılan gemilerin iki tanesi, “Moltke Sınıfı” diye adlandırılan SMS (Seines Majestäts Schiff, Majestelerinin Gemisi) Moltke ve SMS Goeben’dir. 1914 te “Yavuz Sultan Selim” adıyla Osmanlı Donanmasına katılan Cumhuriyet’in kurulmasından sonra da TCG (Türkiye Cumhuriyeti Gemisi) Yavuz adını taşıyan bu geminin teknik özellikleri şöyledir:
 

Üreticisi   Blohm & Voss tersanesi
Suya inişi   28.03.1911, Hamburg’ta
Boyutları   Boyu 186 m., genişliği 29,5 m., derinliği 8,2 m.
Taşırdığı su   23.000 Ton
Makine gücü   4 Buhar Türbini ile 86.000 PS, 4 şaft, 4 uskur
En fazla hız   28 kn
Zırhı   Yerine göre 25-30 cm.ye kadar
Silahları  

10 adet 28 cm. çaplı seri atışlı top
(birisi önde, ikisi arkada, ikisi de yanlarda olmak üzere
5 adet çift namlulu büyük tarette),
12 adet 15 cm. çaplı seri atışlı top,
Su altından atılan torpiller, Uçaksavarlar.

Personel   1013 kişi
Yapısal özelliği   Batmaya karşı güvenli, gemi yapımının dönemde vardığı son nokta
Maliyeti   Yaklaşık 42,6 Milyon Mark

 


Yavuz tam yol ile seyirde. Arkada çıkarttığı dalgalara dikkat ediniz.

Bizim tarihimiz için olduğu kadar Dünya Tarihi için de çok önemli olan geminin kısaca görev öyküsü şöyledir:

1911 de suya iniyor.

1912 de Alman Akdeniz filosu Sancak gemisi oluyor, Akdenizin en güçlü gemisidir.

28 Haziran 1914 te, Avusturya’nın savaş ilanıyla Birinci Dünya Savaşı başladığında (o sıradaki komutanı Richard Ackermann), Filo Komodoru Amiral Souchon emrinde refakat gemisi hafif kruvazör Breslau (sonradan Midilli) ile beraber, Avusturya’ya bağlı Pola’da.  Amiral Souchon, sıkışmamak için Adriyatik’ten çıkmaya karar veriyor.

1 Ağustos 1914 te, Almanya Rusya’ya savaş ilan ettiğinde İtalya’nın Brendizi limanındadır.

2 Ağustos’ta, İngiltere, 1911 yılında sipariş edilen ve teslime hazır olup mürettebatları da gelmiş olan iki savaş gemisi Sultan Osman I ve Reşadiye gemilerine Birinci Deniz Lordu Winston Churchill’in emriyle İngiltere Hükümeti adına el konuyor. Aynı gün, Osmanlı İmparatorluğu Almanya ile gizli bir anlaşma yapıyor.

Souchon, bazı Fransız Kolonilerini bombaladığı 3 Ağustos’ta Osmanlı Donanmasına katılmak üzere İstanbul’a gitme emri alıyor.

Aynı gün daha sonra, İngiliz’lerin HMS Indomitable ve Indefatigable gemileriyle karşılaşıyor. Her üç gemide de personel savaş yerlerine alınıp olası bir harekata hazır bekleniyor. Ancak o gece yarısına kadar ülkeleri savaş halinde olmadığı için toplarının namluları baş-kıç nizamlarını bozmuyor ve tek el ateş açılmıyor. İki İngiliz gemisi takip etmek amacıyla dönünce, Amiral Souchon, subaylar dahil herkesin kazan dairelerine inip yardımcı olmasını emrediyor. İngiliz savaş kruvazörleri (zırhlılar) geride kalıyorlar ama hafif kruvazör Dublin izlemeyi sürdürüyor.

Messina limanında kömür ikmali yaptıktan sonra gemiler rotalarını Adriyatik’e çeviriyor, ancak HMS Gloucester yakın takibi sürdürüyor.

8 Ağustos’ta Breslau Gloucester ile çatışıyor.

Her iki gemi Yunanistan’ın güneyinden geçerek Ege’de ilerlemeye başlıyor. 10 Ağustos akşamı Çanakkale boğazından içeri giriyor. Bu nedenle, İngiliz Donanmasının ikinci komutan görevindeki amiral Ernest Troubridge mahkeme edilip ceza görüyor.

16 Ağustos’ta Almanya her iki geminin Türk Hükümetine satıldığını açıklıyor.

Türk’leri bir an önce savaşa sokmak için Amiral Souchon Alman yanlısı savaş bakanı Enver Paşa ile 29 Ekim 1914 te Rusya’nın Sivastopol liman kentine bir baskın planlayıp uyguluyor. Yavuz Sultan Selim ismi verilmiş gemi bu baskında görev yapıyor. 2 Kasım da da Rusya savaş ilan ediyor.

Yavuz, savaş süresince Karadeniz’de aktif kalıyor. 10 Mayıs 1915’te 17 gemilik bir Rus filosundan kurtulmayı son anda başarıyor. 8 Ocak 1916’da Imperatriza Maria gemisinin

30,5 santimlik toplarının ateşi altında kalıyor.

20 Ocak 1918’de Yavuz ve Midilli bu kez Amiral Hubert von Rebeur-Paschwitz komutası altında ilk kez Çanakkale’den çıkıp Selanik’e gidiyorlar. Yavuz’un yardımıyla HMS Raglan ve M28 batırılıyor ama Midilli kaybediliyor ve Yavuz da üç mayın yarası alıyor. Yavuz boğazın emniyetine sığınıyor ve Çanakkale yakınlarında karaya oturtuluyor. 26 Ocakta yüzdürülüyor ve Sivastopol’a giderek 2 Mayıstaki Rus Karadeniz filosu tesliminde hazır bulunuyor.

Savaştan sonra 1927 de yeniden ele alınana kadar İstanbul yakınlarında terk ediliyor. 1927de elden geçirilirken adı Yavuz Selim olarak değiştiriliyor (Saltanat kalkmıştır ve izleri silinmektedir).

1930 da Türkiye Cumhuriyeti Donanmasının Sancak Gemisi oluyor ve 1950 ye kadar görevde kalıyor. Bu dönemde bazı yerlere mesajlar vermek için görevler yapıyor, zaman zaman yurt dışına gidiyor ve Devlet Büyüklerimizi (İsmet Paşa gibi) taşıyor. 1938 Kasımında en acı görevini yapıyor: Yabancı gemiler ve Türk Donanmasının başka gemileri eşliğinde Atatürk’ümüzün naaşını İstanbul’dan İzmit’e taşıyor. 1950 de aktif görevden ayrıldıktan sonra çeyrek yüzyıl demirde kalmaya devam ederek bir tür idari birim, bir hapishane ve bir tür müze olarak yaşamaya devam ediyor.

7 Haziran 1973 te, 1914 yılından beri Türk Donanması envanterinde bulunan, taş baskısı resimlerine daha hala en ücra Anadolu Kahvelerinde bile rastlanan, şarkı ve türkülere konu olmuş (Yavuz geliyor Yavuz da suları yara yara), T.C.G. YAVUZ, hurdaya ayrılarak ve sökülmek üzere, son defa Gölcük Deniz Üssü’nden, romorkörlerle çekilerek, özel tören ile yola çıkıyor. O Gölcük ki, Yavuz’un bakımı için alınan yüzer havuz ve yapılan tesislerin çevresinde gelişmiş bir üs ve bu sayede gelişen bir kasabadır. Bende bulunan özel “Yavuz’un Ayrılış Anısı” kitapçığının anlattıklarına göre, törene katılan herkesin gözü yaşarmış, gemide görev yapmış olanların da sicim gibi gözyaşları akmış...

 
Yavuz Gölcük’te

Sökümü 1976 da tamamlanan gemi, bazı kalplerde, anılarda ve kalan parçalarda, bir de yaratıldığı Blohm & Voss tersanesinin, iki savaş geçirmiş ve harabe olmuş arşivlerinde hala bulunan planlarında yaşıyor.

Halen muhtelif maketleri, resimleri ve ufak hatıralar Beşiktaş’taki Deniz Müzesini, Baş direği Heybeliada’daki Deniz Lisesini (Eski Deniz Harp Okulu), bu direğin bir kopyası Tuzla’daki Deniz Harp Okulunu, 4 uskurundan ikisi Gölcük’teki Donanma Komutanlığını, iki uskuru da Ankara’da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nı zenginleştirmektedir.
 


Yavuz’un iskele 8. No. Lombozu. Denizciliğin dili olduğu için, düşman olduğu halde Almanlar tarafından kısaltma İngilizce olarak yapılmıştır: P.8.  Resim, salon düzenlenmesi sırasında geçici yerinde çekilmiştir. Asıl yeri, şömine üzerinde baş köşelerden birisidir.

Hatta iskele 8 numaralı Lumbozu, Fenerbahçe’deki İstanbul Yelken Kulübü Şeref Salonunda bulunmaktadır. Güverte tahtalarından tornada çekilerek yapılmış olan minyatür gerdeller (bilmeyenler için: yarım fıçı şeklinde, tahtalar metal çemberlerle bir arada tutturularak yapılan ahşap gemici kovaları), 1960lı yılların sonlarında Donanma Kupası Yarışlarında yarışıp derece almış sporculara ve görev yapan hakemlere, ödül ve anı olarak verilmişti.

Üstelik kulağımıza gelmiş olan söylentilere göre, kendi sınıfından tek kalmış olan bu gemi için, Alman’lar bu gemiyi alıp, karşılığında komple bir yelkenli okul gemisi vermeyi önermişlerdi. Yani onlar değerini anlamışlar ve geriye alıp müze yapmak istemişlerdi. Her halde ham madde olarak kullanacak halleri yoktu.

Yavuz’un gerek müze olsun, gerek sadece gemi olarak kalsın, bakım ve tutumu zor ve pahalı olabilir şeklinde düşünülmüştür belki de... Ama her halde Tekel’in kuleleri kadar, yapıldıktan sonra terkedilen hava alanları kadar, masraflı olmazdı. Üstelik akıllıca bir işletme ile masrafını tamamiyle çıkartmasa bile hafifletebilirdi. Gezmek ve görmek için gelecek olanların bırakacakları konaklama ücretleri ve diğer harcamalarını da ayrıca düşünmeli.

Ne yazık ki, her yönüyle tam ve eşsiz önder olan Ata’mızdan sonra, denizin önemini bilip anlayan yönetici pek kalmadı. 1937 de T.B.M.M.’ni açış nutkunda: “Üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye; endüstrisi, ticareti ve sporu ile, en ileri denizci millet yetiştirmek kabiliyetindedir. Bu kabiliyetten istifade etmeyi bilmeliyiz. Denizciliği TÜRK’ÜN büyük milli ülküsü olarak düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız.” hedefini çok doğru olarak göstermişti. Bu aynı zamanda ünlü stratejistlerin uzun yıllarda geliştirdikleri “Denizcilik Gücü” kavramının ülkemizde uygulanması için pratik bir kılavuzdur. 

 
1 Temmuz 1927 Cuma. Istanbul, benzerini görmediği, olağanüstü bir gün yaşıyor.
Yer yerinden oynamış, şehirde tek bir konu haricinde hayat durmuş.

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Anadolu’ya geçip kendi deyimiyle “bir şeyler yapmak” için, 1919 yılında ayrıldığı Istanbul’a, istediklerini başarmış, muzaffer olmuş, yeni devleti kurmuş olarak, ilk kez geliyor.

İzmit’te trenden inip bindiği Ertuğrul Yatı, O’nu denizden getiriyor. Halk bulabildiği her vasıta ile (gemi, sandal, taka gibi) denize açılmış, karşılıyor. Bütün sahiller, insanlarla dolmuş, taşıyor. Bir gazeteci:”Sanki Adalar, geçtiği tarafa doğru yan yatmıştı !” diye anlatıyor. Donanma seferber olmuş, başta Yavuz Zırhlısı, selam geçişleri yapıyor ve düzeni sağlıyor. Resim, Ertuğrul Yatını, Boğaz’da karşılayıcılarla beraber gösteriyor.

Nur içinde yatsın. Dehası ve söyleyip işaret ettiklerinin önemi ve çağdaşlığı her geçen gün ibret dersleri vererek daha iyi anlaşılıyor. Düşman olanlar ve hala kendisi ve yaptıkları karşısında derin bir korku içinde yaşayanlar bile söylediklerine zaman zaman sahip çıkmak zorunda kalıyorlar. Üstelik kesinlikle eminim ki, AB içinde de karşı olanlar, sıradan bir Türk vatandaşının yarısı kadar, yaptıklarını bir yana bırakın, yaklaşımlarını bilseler, tutumlarını tamamen değiştirip kendisini AB nin fikir babası ve ilk önderi ilan ederler. Bu ve benzeri konuları da başka bir zaman ve vesile ile ele alacağım.

 
Anılan gün, zevk ve başarılı olmanın gururuyla Ertuğrul’dan halkı selamlıyor.

 

 
Son zamanlarında Savarona’da. Anlaşılan kızdırmışlar.
Acaba yine kahve mi vermediler, doktor emriyle ve  sağlığını düşünerek ?

 
 

Herkese saygılar ve sevgiler.

        Ahmet Serim
 

Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle

Denizce

05.10.2004