|
Denizlerde görev yapanlar veya gemilere ve tekniğe ilgi
duyanlar mutlaka Parsons Türbini ismini duymuşlardır ve ne
olduğunu bilirler. Burada önce Parsons Türbininin öyküsünü
anlatacağım, sonra da bizim için, bilhassa Türk Denizcileri için
önemli bir tarihi.
Her zamanki gibi, lütfen kızacak ve sıkılacak olanlar peşinen
ayrılsınlar, sonradan bana kızmasınlar. Şimdi başlayalım:
26 Haziran 1897 de, İngiltere’nin efsanevi kraliçesi, bir
döneme adını veren Victoria’nın, İngiliz Monarşisinin başı
olarak geçirdiği 60. yıl, yani elmas yıldönümü, kutlanıyordu.
Denizciliğin yaşamlarını şekillendirdiği ulus, kutlamalar için
büyük ve çok görkemli bir donanma geçit resmi düzenlenmişti.
Ünlü Donanma merkezlerinden Spithead’de yapılan bu geçişe
donanmanın en yeni, en güzel ve hızlı gemileri katılacak ve
denizlere hakim olduklarını bir kere daha dosta düşmana
göstereceklerdi. Geçit öncesi, gemiler sıralar halinde dizilmiş
ve demirlemişlerdi. Sabahın öğleye doğru saatlerinde kraliyet
yatı Victoria sıralanmış duran gemileri denetledi.
Derken tam saat 12:00 de beklenmeyen bir şey oldu. Gemi
sıralarının arasına dönemin tasarımlarına hem uygun hem de
farklı bir buharlı yat girdi. Yüz ayak kadar (31 metre kadar)
boyuyla, alışılmadık ve inanılmaz bir sürat yapıyordu: Yaklaşık
35 deniz mili. Bu hızıyla ilginç manevralar yapıyor ve büyük
ilgi topluyordu. Sahibinin daha önceden “öğleyin orada olacağım”
şeklinde haber verdiği bir sinema filmi ve fotoğraf çekicisi
olan Alfred John West (1857-1937), harıl harıl film ve resim
çekiyordu.
Bu resimleme öyküsü de Parsons ve türbini hakkında bir fikir
verebilir, Alfred John West’ten dinliyoruz :
“Turbinia daha önceden (Spithed gösterisinden önce),
Portsmouth limanında demirliyken ziyaret ettim ve sahibine, tam
yol giderken resmini çekmek istediğimi söyledim.
Mr. Parsons şöyle yanıt verdi:
“Çok kişinin denemesine rağmen, şimdiye kadar kimse başarılı
olamadı !”
Israrcı oldum: “Bir resmini çekmeliyim !”
Bir gülümseme ile: “Olur, çekin !” dedi, “Yarın filo
arasından bir geçiş yapacağım, öğleyin A ve B sıraları arasında
beni izleyin. Bu size bir fırsat verecektir.”
Yanıt verdim: “Orada olacağım, tam sancak gemisinin
karşısında !”
Saat tam 12:00 de, sıraların başları arasında bir köpük izi
belirdi, “Turbinia” geliyordu
Küçük teknemde bekliyordum ve Sancak Gemisinin yanından
fırlar gibi geçerken fotoğrafını çektim. Camı banyo ettiğimde
çok sevindim, çünkü “onu yakalamıştım”. Sahibi sonuçtan öyle
memnun kaldı ki, beni aracı Tyne nehri üzerinde seyir yaparken
bir çok fotoğraf ve sinema filmi çekmem için davet etti !”
Alfred John West anısı.
Alfred John
West’in çektiği ünlü fotoğraf
Mühendis Charles A. Parsons, gemiler için yeni bir makine
tasarlamıştı. Bir devrim yaratmasını öngördüğü makine, deniz
çevrelerinden beklediği ilgiyi bulamamıştı. Bunun üzerine
makinesini bir teknede uygulayıp dikkatleri çekmeyi tasarladı.
1884 te Wallsend-on-Tyne’da, türbin üretiminde (bir türü
elektrik üretimi için kullanılıyordu) deneyimli Turbinia Works
(Brown & Hood) tesislerinde çelikten teknesini ve makinelerini
yaptırdı.
Türbin prensibinin bilinen (silindir veya silindirler içinde
buharın genleşmesi ve piston itmesi, ileri-geri olan bu
hareketin dönmeye çevrilmesi) buhar makinelerinden basit
olmasına rağmen, pratikte genleşmeli makinelerin yapılması daha
basittir ve bu yüzden daha önce gelişmişlerdir. Ancak basit ve
üç kademeli genleşme ile çalışan genleşme makineleri daha az
etkilidir ve genellikle iri olan silindirleri, pistonları ve
yatakları büyük kuvvetlere maruzdur ve yüksek hızlarda uzun
süreli olarak kullanılamazlar.
Parsons ilk çalışan türbinini 1884 te geliştirdi. Bu makine
sadece 6 beygir gücündeydi. Yeni teknoloji çabucak karada
elektrik elde etmek için kullanılmaya başlandı. İlk yirmi
yılında elektrik üretim istasyonlarının kömür tüketimlerini
yaklaşık %75 azalttı. Ama kamuoyu Parsons’un küçük teknesi
Turbinia ile 1897 de yaptığı gösteriye kadar konuyla
ilgilenmedi.
Türbin makinelerinin gemiler için faydalarına çok inanan
Parsons türbin ile çalışan bir araç yapmak ve denemek için
“Deniz Buhar Türbini Şirketi”ni kurdu. Şirket sözleşmesinde
deniz türbininin faydaları açıkça sıralanıyordu:
Daha fazla hız, daha fazla güç, buhar üretiminin daha
ekonomik olması, daha düşük ilk masraflar, daha hafif makine,
makine bakımının daha ucuz olması, çok büyük oranda azaltılmış
titreşim, uskur ve şaftların azaltılmış boyut ve ağırlıkları.
Parsons önceleri Kavitasyon (hızla dönen pervanenin suda
boşluk yaratarak enerjisini boşa harcaması) problemiyle uğraştı.
Bir tünel geliştirerek pervaneleri burada çalıştırdı. Daha sonra
da aynı şaftın üzerine ardışık olarak 3 pervane dizdi ve tünel
etkisini böyle yarattı. Şaft adedini de çoğaltıp bir yerine 3’e
çıkardı. Bir yandan da makinede devrim yapan gelişmeyi planladı
ve uyguladı. Türbinlerini 3 kademeli yapmıştı. Aynı buhar yan
yana 3 türbinden geçiyor ve 3 şaftı birden çeviriyordu. Bu
sayede 2100 Beygir güç kazanmış ve teknesini 34-35 mil sürate
çıkartabilmişti.
Dış şaftların her biri yaklaşık 4 metre uzunluğunda ve
yaklaşık 45 cm çapında üçer uskura sahiptiler. Tekne 31 metre 62
cm boyunda ve 2,75 genişliğinde idi. 91,5 cm su çekiyordu ve
44,5 ton deplasmanı vardı. Yüksekliği ise 2 metrenin çok az
üzerindeydi.

Turbinia, ufacık boyu ve önemsiz ölçülerine rağmen dünyanın
ilk türbinli gemisi olarak tarihe geçiyor ve bir çığır açıyordu.
Ayrıca o gün yaptığı süratle, en hızlı donanma gemisinden 4 mil
daha süratli olarak bir rekor kırıyordu.
Donanmanın subayları hayret ve hayranlıkla izlerken peşine
takılan hiçbir araç yetişemedi. Dünyanın önde gelen donanmaları
da türbinli gemilere sahip olmak için kuyruğa girmeye
başladılar.
Kısa zaman içinde, Parsons Deniz Buhar Türbinleri Şirketi
kuruldu. 1899 da Amirallik ilk türbinli aracı olan HMS Viper
muhribini sipariş etti. Kısa süre sonra da Cobra muhribini
edindi. Her iki gemi de 36 knot hıza çıktılar. 1903 te hafif
kruvazör Amethyst hizmete girdi. Ama teknolojinin zirve noktası
1905 te geldi. Birinci Deniz Lordu (Donanma Bakanı diyebiliriz)
Sir John Arbuthnot Fisher, HMS Dreadnought için buhar
türbinlerine karar vermişti. Drednot, ilk büyük toplu savaş
gemisidir, yüksek vurucu güçlü zırhlı savaş gemilerinin tipinin
ismini veren ünlü gemidir. O kadar ünlü ve tanınmıştı ki,
bahriyeler ile hiç ilgisi olmayan yaşlı anneannem bile Drednot,
Yavuz Drednotu gibi ifadeler kullanırdı. Dreadnought,
donanmalarda devrim yaratmıştı.
Devam etmeden önce bu devrim yaratan teknenin sonrasında ne
olduğunu görelim:
1900 de Turbinia ünlü Paris Dünya Fuar’ında sergilendi.
Bundan sonra da bazı seyirler yaptı. Ancak 1907 de başka bir
gemiyle çarpıştı ve neredeyse ikiye bölündü (bu olay bana bir
şekilde 1980lerde ikiye bölünen Meltem Hücumbot’umuzun kazasını
hatırlatıyor). Tamir edilmesine rağmen bir daha eskisi gibi
olamadı.
1927 de Parsons tarafından ele alındı ve ikiye kesildi. Kıç
parçası, Londra’daki Bilim Müzesinde sergilendi. 1944 te ön
bölümü Newcastle’daki Bilim ve Mühendislik Müzesinde sergilendi.
Onbeş yıl sonra, Parsons gemiyi tekrar birleştirdi. Gemi şimdi
Newcastle’da Tyne & Wear County Council Museum’da (bir adı da
Discovery Museum’dur) Turbinia Salonunda sergilenmektedir.
Turbinia
müzede
Yeni teknolojinin kabul ve uygulanması ticari konularda daha
geç oldu. Buhar türbiniyle donatılan ilk ticari gemi olan 3.500
beygirlik King Edward ancak 1901 de sipariş edildi.
Bir miktar küçük araçlar yapıldı. Nihayet 1904 te ünlü Cunard
şirketi makineleri dışında iki eş gemi sipariş etti. Bunlardan
Caronia’da üç genişlemeli klasik buhar makinesi vardı. Kızkardeş
gemi olan Carmania’da ise türbin. Carmania bariz ve sürekli
olarak kardeş gemiden daha iyi performans gösterdi. Bunun
sonunda da, Cunard tarafından ertesi yıl sipariş edilen yüksek
süratli yolcu gemileri Mauretania ve Lusitania için türbinler
tercih edildi. Bu gemilerin makineleri 70.000 beygir güç
üretiyorlardı ve Carmania veya Dreadnought’tan üç misli
güçlüydüler.
Bundan sonraki yıllar, tüm önemli donanmaların irili ufaklı
türbinli gemiler yapmalarıyla geçti. Örneğin Alman
İmparatorluğu, ezeli düşmanları İngilizlerle baş edebilecek
savaş gemileri yapmakta kararlıydı. Bu çerçevede yapılan
gemilerin iki tanesi, “Moltke Sınıfı” diye adlandırılan SMS
(Seines Majestäts Schiff, Majestelerinin Gemisi) Moltke ve SMS
Goeben’dir. 1914 te “Yavuz Sultan Selim” adıyla Osmanlı
Donanmasına katılan Cumhuriyet’in kurulmasından sonra da TCG
(Türkiye Cumhuriyeti Gemisi) Yavuz adını taşıyan bu geminin
teknik özellikleri şöyledir:
|
Üreticisi |
|
Blohm & Voss tersanesi |
|
Suya inişi |
|
28.03.1911, Hamburg’ta |
|
Boyutları |
|
Boyu 186 m., genişliği 29,5 m., derinliği 8,2 m. |
|
Taşırdığı su |
|
23.000 Ton |
|
Makine gücü |
|
4 Buhar Türbini ile 86.000 PS, 4 şaft, 4 uskur |
|
En fazla hız |
|
28 kn |
|
Zırhı |
|
Yerine göre
25-30 cm.ye kadar |
|
Silahları |
|
10 adet 28
cm. çaplı seri atışlı top
(birisi önde, ikisi arkada, ikisi de yanlarda olmak üzere
5 adet çift namlulu büyük tarette),
12 adet 15
cm. çaplı seri atışlı top,
Su altından atılan torpiller, Uçaksavarlar.
|
|
Personel |
|
1013 kişi |
|
Yapısal özelliği |
|
Batmaya karşı güvenli, gemi yapımının dönemde vardığı son
nokta |
|
Maliyeti |
|
Yaklaşık 42,6 Milyon Mark |
Yavuz tam
yol ile seyirde. Arkada çıkarttığı dalgalara dikkat ediniz.
Bizim tarihimiz için olduğu kadar Dünya Tarihi için de çok
önemli olan geminin kısaca görev öyküsü şöyledir:
1911 de suya iniyor.
1912 de Alman Akdeniz filosu Sancak gemisi oluyor, Akdenizin
en güçlü gemisidir.
28 Haziran 1914 te, Avusturya’nın savaş ilanıyla Birinci
Dünya Savaşı başladığında (o sıradaki komutanı Richard
Ackermann), Filo Komodoru Amiral Souchon emrinde refakat gemisi
hafif kruvazör Breslau (sonradan Midilli) ile beraber,
Avusturya’ya bağlı Pola’da. Amiral Souchon, sıkışmamak için
Adriyatik’ten çıkmaya karar veriyor.
1 Ağustos 1914 te, Almanya Rusya’ya savaş ilan ettiğinde
İtalya’nın Brendizi limanındadır.
2 Ağustos’ta, İngiltere, 1911 yılında sipariş edilen ve
teslime hazır olup mürettebatları da gelmiş olan iki savaş
gemisi Sultan Osman I ve Reşadiye gemilerine Birinci Deniz Lordu
Winston Churchill’in emriyle İngiltere Hükümeti adına el
konuyor. Aynı gün, Osmanlı İmparatorluğu Almanya ile gizli bir
anlaşma yapıyor.
Souchon, bazı Fransız Kolonilerini bombaladığı 3 Ağustos’ta
Osmanlı Donanmasına katılmak üzere İstanbul’a gitme emri alıyor.
Aynı gün daha sonra, İngiliz’lerin HMS Indomitable ve
Indefatigable gemileriyle karşılaşıyor. Her üç gemide de
personel savaş yerlerine alınıp olası bir harekata hazır
bekleniyor. Ancak o gece yarısına kadar ülkeleri savaş halinde
olmadığı için toplarının namluları baş-kıç nizamlarını bozmuyor
ve tek el ateş açılmıyor. İki İngiliz gemisi takip etmek
amacıyla dönünce, Amiral Souchon, subaylar dahil herkesin kazan
dairelerine inip yardımcı olmasını emrediyor. İngiliz savaş
kruvazörleri (zırhlılar) geride kalıyorlar ama hafif kruvazör
Dublin izlemeyi sürdürüyor.
Messina limanında kömür ikmali yaptıktan sonra gemiler
rotalarını Adriyatik’e çeviriyor, ancak HMS Gloucester yakın
takibi sürdürüyor.
8 Ağustos’ta Breslau Gloucester ile çatışıyor.
Her iki gemi Yunanistan’ın güneyinden geçerek Ege’de
ilerlemeye başlıyor. 10 Ağustos akşamı Çanakkale boğazından
içeri giriyor. Bu nedenle, İngiliz Donanmasının ikinci komutan
görevindeki amiral Ernest Troubridge mahkeme edilip ceza
görüyor.
16 Ağustos’ta Almanya her iki geminin Türk Hükümetine
satıldığını açıklıyor.
Türk’leri bir an önce savaşa sokmak için Amiral Souchon Alman
yanlısı savaş bakanı Enver Paşa ile 29 Ekim 1914 te Rusya’nın
Sivastopol liman kentine bir baskın planlayıp uyguluyor. Yavuz
Sultan Selim ismi verilmiş gemi bu baskında görev yapıyor. 2
Kasım da da Rusya savaş ilan ediyor.
Yavuz, savaş süresince Karadeniz’de aktif kalıyor. 10 Mayıs
1915’te 17 gemilik bir Rus filosundan kurtulmayı son anda
başarıyor. 8 Ocak 1916’da Imperatriza Maria gemisinin
30,5 santimlik toplarının ateşi altında kalıyor.
20 Ocak 1918’de Yavuz ve Midilli bu kez Amiral Hubert von
Rebeur-Paschwitz komutası altında ilk kez Çanakkale’den çıkıp
Selanik’e gidiyorlar. Yavuz’un yardımıyla HMS Raglan ve M28
batırılıyor ama Midilli kaybediliyor ve Yavuz da üç mayın yarası
alıyor. Yavuz boğazın emniyetine sığınıyor ve Çanakkale
yakınlarında karaya oturtuluyor. 26 Ocakta yüzdürülüyor ve
Sivastopol’a giderek 2 Mayıstaki Rus Karadeniz filosu tesliminde
hazır bulunuyor.
Savaştan sonra 1927 de yeniden ele alınana kadar İstanbul
yakınlarında terk ediliyor. 1927de elden geçirilirken adı Yavuz
Selim olarak değiştiriliyor (Saltanat kalkmıştır ve izleri
silinmektedir).
1930 da Türkiye Cumhuriyeti Donanmasının Sancak Gemisi oluyor
ve 1950 ye kadar görevde kalıyor. Bu dönemde bazı yerlere
mesajlar vermek için görevler yapıyor, zaman zaman yurt dışına
gidiyor ve Devlet Büyüklerimizi (İsmet Paşa gibi) taşıyor. 1938
Kasımında en acı görevini yapıyor: Yabancı gemiler ve Türk
Donanmasının başka gemileri eşliğinde Atatürk’ümüzün naaşını
İstanbul’dan İzmit’e taşıyor. 1950 de aktif görevden ayrıldıktan
sonra çeyrek yüzyıl demirde kalmaya devam ederek bir tür idari
birim, bir hapishane ve bir tür müze olarak yaşamaya devam
ediyor.
7 Haziran 1973 te, 1914 yılından beri Türk Donanması
envanterinde bulunan, taş baskısı resimlerine daha hala en ücra
Anadolu Kahvelerinde bile rastlanan, şarkı ve türkülere konu
olmuş (Yavuz geliyor Yavuz da suları yara yara), T.C.G. YAVUZ,
hurdaya ayrılarak ve sökülmek üzere, son defa Gölcük Deniz
Üssü’nden, romorkörlerle çekilerek, özel tören ile yola çıkıyor.
O Gölcük ki, Yavuz’un bakımı için alınan yüzer havuz ve yapılan
tesislerin çevresinde gelişmiş bir üs ve bu sayede gelişen bir
kasabadır. Bende bulunan özel “Yavuz’un Ayrılış Anısı”
kitapçığının anlattıklarına göre, törene katılan herkesin gözü
yaşarmış, gemide görev yapmış olanların da sicim gibi gözyaşları
akmış...
Yavuz
Gölcük’te
Sökümü 1976 da tamamlanan gemi, bazı kalplerde, anılarda ve
kalan parçalarda, bir de yaratıldığı Blohm & Voss tersanesinin,
iki savaş geçirmiş ve harabe olmuş arşivlerinde hala bulunan
planlarında yaşıyor.
Halen muhtelif maketleri, resimleri ve ufak hatıralar
Beşiktaş’taki Deniz Müzesini, Baş direği Heybeliada’daki Deniz
Lisesini (Eski Deniz Harp Okulu), bu direğin bir kopyası
Tuzla’daki Deniz Harp Okulunu, 4 uskurundan ikisi Gölcük’teki
Donanma Komutanlığını, iki uskuru da Ankara’da Deniz Kuvvetleri
Komutanlığı’nı zenginleştirmektedir.

Yavuz’un
iskele 8. No. Lombozu. Denizciliğin dili olduğu için, düşman
olduğu halde Almanlar tarafından kısaltma İngilizce olarak
yapılmıştır: P.8. Resim, salon düzenlenmesi sırasında geçici
yerinde çekilmiştir. Asıl yeri, şömine üzerinde baş köşelerden
birisidir.
Hatta iskele 8 numaralı Lumbozu, Fenerbahçe’deki İstanbul
Yelken Kulübü Şeref Salonunda bulunmaktadır. Güverte
tahtalarından tornada çekilerek yapılmış olan minyatür gerdeller
(bilmeyenler için: yarım fıçı şeklinde, tahtalar metal
çemberlerle bir arada tutturularak yapılan ahşap gemici
kovaları), 1960lı yılların sonlarında Donanma Kupası
Yarışlarında yarışıp derece almış sporculara ve görev yapan
hakemlere, ödül ve anı olarak verilmişti.
Üstelik kulağımıza gelmiş olan söylentilere göre, kendi
sınıfından tek kalmış olan bu gemi için, Alman’lar bu gemiyi
alıp, karşılığında komple bir yelkenli okul gemisi vermeyi
önermişlerdi. Yani onlar değerini anlamışlar ve geriye alıp müze
yapmak istemişlerdi. Her halde ham madde olarak kullanacak
halleri yoktu.
Yavuz’un gerek müze olsun, gerek sadece gemi olarak kalsın,
bakım ve tutumu zor ve pahalı olabilir şeklinde düşünülmüştür
belki de... Ama her halde Tekel’in kuleleri kadar, yapıldıktan
sonra terkedilen hava alanları kadar, masraflı olmazdı. Üstelik
akıllıca bir işletme ile masrafını tamamiyle çıkartmasa bile
hafifletebilirdi. Gezmek ve görmek için gelecek olanların
bırakacakları konaklama ücretleri ve diğer harcamalarını da
ayrıca düşünmeli.
Ne yazık ki, her yönüyle tam ve eşsiz önder olan Ata’mızdan
sonra, denizin önemini bilip anlayan yönetici pek kalmadı. 1937
de T.B.M.M.’ni açış nutkunda: “Üç tarafı denizlerle çevrili olan
Türkiye; endüstrisi, ticareti ve sporu ile, en ileri denizci
millet yetiştirmek kabiliyetindedir. Bu kabiliyetten istifade
etmeyi bilmeliyiz. Denizciliği TÜRK’ÜN büyük milli ülküsü olarak
düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız.” hedefini çok doğru
olarak göstermişti. Bu aynı zamanda ünlü stratejistlerin uzun
yıllarda geliştirdikleri “Denizcilik Gücü” kavramının ülkemizde
uygulanması için pratik bir kılavuzdur.
1 Temmuz
1927 Cuma. Istanbul, benzerini görmediği, olağanüstü bir gün
yaşıyor.
Yer yerinden oynamış, şehirde tek bir konu haricinde
hayat durmuş.
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Anadolu’ya geçip kendi
deyimiyle “bir şeyler yapmak” için, 1919 yılında ayrıldığı
Istanbul’a, istediklerini başarmış, muzaffer olmuş, yeni devleti
kurmuş olarak, ilk kez geliyor.
İzmit’te
trenden inip bindiği Ertuğrul Yatı, O’nu denizden getiriyor.
Halk bulabildiği her vasıta ile (gemi, sandal, taka gibi) denize
açılmış, karşılıyor. Bütün sahiller, insanlarla dolmuş, taşıyor.
Bir gazeteci:”Sanki Adalar, geçtiği tarafa doğru yan yatmıştı !”
diye anlatıyor. Donanma seferber olmuş, başta Yavuz Zırhlısı,
selam geçişleri yapıyor ve düzeni sağlıyor. Resim, Ertuğrul
Yatını, Boğaz’da karşılayıcılarla beraber gösteriyor.
Nur içinde yatsın. Dehası ve söyleyip işaret ettiklerinin
önemi ve çağdaşlığı her geçen gün ibret dersleri vererek daha
iyi anlaşılıyor. Düşman olanlar ve hala kendisi ve yaptıkları
karşısında derin bir korku içinde yaşayanlar bile söylediklerine
zaman zaman sahip çıkmak zorunda kalıyorlar. Üstelik kesinlikle
eminim ki, AB içinde de karşı olanlar, sıradan bir Türk
vatandaşının yarısı kadar, yaptıklarını bir yana bırakın,
yaklaşımlarını bilseler, tutumlarını tamamen değiştirip
kendisini AB nin fikir babası ve ilk önderi ilan ederler. Bu ve
benzeri konuları da başka bir zaman ve vesile ile ele alacağım.
Anılan gün,
zevk ve başarılı olmanın gururuyla Ertuğrul’dan halkı
selamlıyor.
Son
zamanlarında Savarona’da. Anlaşılan kızdırmışlar.
Acaba yine
kahve mi vermediler, doktor emriyle ve sağlığını düşünerek ?
Herkese saygılar ve sevgiler.
Ahmet Serim
Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle
Denizce

05.10.2004
|