Denizce
  e-mail    
denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe M. Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Dost Köşesi    

  Seyfeddin Bey                                                                                 Ahmet Serim

 

 


Albay Seyfeddin Acar,
gündelik üniforma ile

 

Seyfeddin Bey’i 1960 ların ikinci yarısında tanıdım. Hem sevdim hem saydım. Ortadan kısa boyu, tıknaz yapısı, kır saçları altında pırıl pırıl ve ve capcanlı bir çift mavi gözü vardı. Hareketleri Almanların “zackig” dedikleri bir eski asker hareketleriydi. Yani sert, biraz köşeli, başı hep dik, vücut duruşu ise gergin ve dimdik, hatta otururken bile dik. El sıkışı sert, karşısındakinin gözünün ta içine bakan karakterli bir adam, ama yumuşak ve sevecen bir sesle, sakin konuşmalar, gereğinde zeka yüklü esprilerle süslenmiş bir sohbet.

Babamın yeni dostları (bu gün hemen hepsi rahmetli olan)  Mühendis Çeler Alabay, kız kardeşi Leyla Alabay, İktisat doktoru ve iş idarecisi Dr. Rıza Acar (Seyfettin Bey’in biricik oğlu), emekli subay Ekrem Akömer, üretici Yılmaz Aygün, Kuleli Askeri Lisesi spor öğretmenlerinden Muvahhit Baymur, Kaptan Süreyya Eta ve daha bir çok idealist, bir araya gelerek iki ayrı dernek kuruyorlardı: Türk Can Kurtarma Cemiyeti ve Aktif Balıkadamlar Kulübü.

Can Kurtarma Cemiyeti’nin Başkanı yıllardır bu atılımı düşleyen Ekrem Bey idi, Balıkadamlar kulübünün de geçici ve kurucu Başkanı Babamdı. Asıl fikir ve öncülük, Çeler Ağabey’indi, ama kendisi o sırada Vatani Görevini yaptığı için kurulan dernekte yer ve görev alamıyordu, ilk Genel Kurul’da yerini bulacaktı. Bu kişilerden Süreyya Kaptan, Çeler Ağabey, Rıza Ağabey, hatta babam ve ben, dönemin tek deniz konulu yayın organı olan “Yacht” dergisine ismimizle yazılar yazar veya haberler verir, tercümeler yapardık. Süreyya kaptan’ın çok esprili bir dille hazırladığı bilhassa Navigasyon konulu yazıları, Çeler Ağabey’in çok bilgi veren Balıkadamlık konulu yazıları çok sevilerek izlenirdi.

Seyfeddin Bey ise zamanının çoğunu “Emekli Muharipler” Derneğinde görevlerle geçiren bir eski Gazi idi. Eski bir Kadıköy’lüydü. Kendi işleri ve dernekleri yanında bu çalışmalara da yardımcı oluyor, o zamanlar çok kısıtlı olan yazı ve haberleşmeler için katkıda bulunuyordu. Hayat hikayesinin kısımlarını parça parça, aile dostu olarak görüşmelerimizde öğrendim. Saygı ve sevgim giderek arttı. Her Cumhuriyet Bayramında, ziyaretine gider, bayramını tebrik ederdim. Asla el öptürmez, tipik Türk geleneğini devam ettirirdi. Bu geleneğe göre anne, baba, dede gibi en yakın aile büyükleri dışında el öpülmez, bu bir bağımlılık, hürriyetsizlik işaretidir.

Seyfeddin Bey’in biricik oğlu
Dr. Rıza Acar.

 

Eğitimi ve doktorasını Almanya’da tamamlayan Rıza Bey, burada Balıkadam ve Can Kurtarma Eğiticilikleri bröveleri almıştı. 1963-64 yıllarında yedeksubaylığını yaparken. Kıbrıs’a çıkacak olsaydık en önde gidecek ekibin liderlerindendi, yeri Amiral gemisindeydi. Kıbrıs suları yakınından geri dönmüş olduklarını

biliyorum.

Vefat edene kadar uzun yıllar TYF Optimist Sekreteri olarak görev yaptı. 1960 ların ortasında kurulup 1970 lerin sonunda kapanan Türk Can Kurtarma Cemiyeti kurucularındandır.

Rahmetlinin oğlu ve Seyfeddin Bey’in torunu Bora, halen DAK Gönüllülerindendir. Yani 3 kuşak denize emek vermiş gerçek denizseverlerdir.

Seyfeddin Bey, 1919-1920 yıllarında Heybeliada’da Deniz Harp Okulu öğrencisi imiş (sanırım 3. sınıf). Sınıflarında Osmanlı Veliahtları varmış. Hatta bu sayede, pek çok kere, ceza almaktan kurtulmuşlar. Hoca veya komutan tam ceza verecekken, bir öğrenci kalkar ve “Padişahım Çok Yaşa” diye bağırırmış. Tabii ceza falan kalırmış.

Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Deniz Subayı üniforması. Göğüs cebinde beyaz mendil, eldivenler eksik değil. Beyaz pantalon kıyafeti “Blazer” şekline getiriyor. Yani örnek bir denizci kıyafeti.

 


Seyfeddin Albay, salon için kullanılan gece kıyafeti mess-dress (mesdres) ile. Yine sağında İstiklal Madalyası görülüyor.

Vefatından sonra madalyası oğlu Dr. Rıza Acar’a, onun zamansız vefatı ile de

torunu Bora Acar’a kaldı.

Bu öğrencilerin bir kısmı, muhtelif yollardan Anadolu’ya kaçmış ve Kurtuluş Savaşı’mıza bir şekilde katılmış. Seyfeddin bey de, yaşının küçük olmasına rağmen, sandalla ulaştığı Yalova ve Bursa üzerinden Ankara’ya ulaşmış. Oradan Karadeniz’e geçmiş ve yeni kurulan Türk Devleti’nin donanmasını oluşturan toplama sivil gemilerden “Gazal” romorkörüne “Topçu Subayı” tayin edilmiş.

1950 lerdeki, Türkiye Seyr-i Sefain idaresine devredilmiş Gazal Romorkörü.
1910 da sipariş edilen gemi yapılıp 1910 Aralığında denize indirilmiş.
1921 de Kurtuluş Savaşı güçlerine katılan gemi, 1954 te hizmet dışı kalıp sökülmek üzere satılmış.
182 Grostonluk gemi, H. Vuijk & Zonen, Capelle a/d Ysel yapımı, boyu: 30.1 metre, eni: 6,7 metre, çektiği su: 3,1 metre. Çelik olan gövdeyi düşey 2 silindirli 750 beygirlik G. T. Gray makinası tek uskurla 12 knots sürate çıkarıyormuş.
 

Romorkörün topu ne olur demeyin. Bacanın arkasında ve makine dairesinin üzerinde yer alan kasara üstüne yerleştirilen ve bağlanan bir sahra topu, geminin silahı imiş. Ancak bir kusuru varmış: Kaması olduğu halde bu kama bozukmuş ve top ateş edemiyormuş. Ne gam, düşmanı korkutuyor ya. Boruları top namlusu olarak düşmana gösteren, yokluk içindeki deha eserlerinden birisi.

 


Kurtuluş Savaşımız sırasında, Karadeniz’de Harekatlar yapan ve bir Yunan Gemisini ele geçiren Gazal Romorkörü. Suluboya bu resim, olayın geçtiği 8 Eylül 1922 den 50 yıl sonra, Geminin topçu subayı olarak görev yapan, o dönemde DHO üçüncü sınıf öğrencisi olan E. Deniz Albay Seyfettin ACAR tarafından yapılmıştır. Topçu subayı deyince deyince, gemide bir gemi topu olduğu düşünülmesin. Olan top, kıç güverte üzerine yerleştirilmiş 37 mm lik bir kara topu idi ve topun kaması da arızalıydı. Aşağıda, yine Seyfettin Bey tarafından eliyle ve kurşun kalemle yazılmış geminin Eskitürkçe harflerle ismi olan “Gazal”  yazısı görülüyor.

Soyadı Kanunu çıktığı zaman, Seyfettin Bey, bir anı olarak “Gazal” soyadını almak ister.
İstiklal Madalyası sahibi olduğu için, talep ettiği soyadı, onay için Atatürk’ün önüne getirilir.
Gazi, bir av hayvanı türü odan Gazal soyadını Seyfettin Bey’e uygun görmez. Seyfettin Bey, Yunan Oriana gemisini teslim olmaya zorlamak için, güvertede duran ve kaması arızalı sahra topuna mermi sürmüş, atışa hazırlanıyor gibi davranmış ve gemiyi teslime zorlayan en büyük etken olmuştur. Atatürk, çevresindekilere : “Bu çocuk acarca hareket etmişti, soyadı Acar olsun” demiş ve soyadını bizzat tayin etmişti.
Hepsinin ruhları şad, mekanları cennet olsun. Bu güzel vatanı onlara borçluyuz.
 

Asker ve malzeme taşıyan Yunan Urania gemisi ile karşılaşıp durdurmak istediklerinde de Seyfeddin Bey, ani bir hamle ile bir mermi alıp düşmana göstere göstere namluya sürmüş ve topu ateşe hazırlar gibi yapmış. Bunun üzerine koca gemi teslim olmuş ve Urania “Samsun” olarak Türk Donanmasına dahil edilmiş. Bu olay ve Seyfeddin Bey’in davranışı Ankara’ya Gazi’ye kadar ulaşmış.

Yıllar geçip Soyadı Kanunu çıkınca, Seyfeddin Bey Gazal soyadını almak istemiş. İstiklal Madalyası sahibi olduğu için, istediği soyadı onay için Gazi’nin önüne gitmiş. Gazi bu soyadına itiraz etmiş: “Gazal, geminin adı olmakla beraber bir av hayvanıdır” demiş “Seyfeddin Bey, orada acarca davranmış, soyadı Acar olsun !”

Seyfeddin Bey’in anlattıkları arasında, ender olmakla beraber çok gerilerde kaldığına ve umarız artık tekrarlanmayacağına şükrettiğimiz, savaşın ve kıyımın vahşetini ve acımasız yüzünü ortaya koyan şeyler de vardı. Karadeniz bölgesinde, çetecilik yapıp kıyıdaki veya kıyıya yakın köyleri dehşete düşürenlerin, katliamlar, tecavüzler yapıp duran ve halkı perişan eden, hakkında defalarca idam cezası verilmiş olan acımasız katillerin ele geçirilip cezalandırılmaları bu öykülerdendir.

Genç Deniz Harp Okulu öğrencisi Seyfeddin Bey, Anadolu’ya geçmeden önce dayısının hanımı ile resim çektiriyor. Öğrenci üniformasında bu gün de bulunan kordonlara ve o dönemde papyon kravata

dikkat ediniz. Şapka, Osmanlı dönemi denizci şapkasıdır. Resim 1918-1919

gibi yıllarda çekilmiştir. Müslüman bir Türk Kadını olan dayısının hanımının baş örtüsünden taşan saçlara, açık yüzüne, bir gerdanlıkla süslü açık boynuna dikkat ediniz. O yıllarda bile Arap veya Vahhabi tarikatı heveslileri gibi “sıkma baş” kullanılmıyor. Zaten annesi Firuze Hanım da benzer şekilde şık ve düzgün giyinen bir hanımmış.

 


Türkiye Cumhuriyeti Deniz Albayı Seyfeddin Acar tören üniforması içinde. Ceketinin sağ yanında (tüm sahipleri gibi) şeref ve gururla taşıdığı İstiklal Madalyasıdır.

 

Gazal Romorkörüyle Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar Karadeniz’de görev yapan ve sonradan soyadını bizzat Atatürk’ün verdiği Deniz Subayı Seyfeddin Acar, savaştan sonra okula dönüp eğitimini tamamlamış ve Albaylığa kadar yükselen bir yaşam geçirmiş. Çeşitli görevler yapmış, uzun süre Gölcük’te bulunmuş. Defalarca anlattığı ilginç görevlerinden biri, Yavuz içinde, eski Cumhurbaşkanlarımızdan Amiral Fahri Sabit Korutürk maiyetindeki göreviymiş. Korutürk (onun soyadını da Atatürk vermiştir) çok dakik ve sistematik bir insan, bir komutanmış, ilginç anıları vardı.

Ben Acar Ailesini tanıdığımda ilk torunu doğmak üzereydi. Bu eski ve sert asker, çok müşfik bir dede oldu. Saatlerce torunuyla oynar, yaramazlıklarına aldırmazdı. 1970 lerde ikinci ve erkek torunu doğdu.

1980 lerde Seyfeddin Bey’i yitirdik. Kadirşinas Silahlı Kuvvetlerimiz, Kurtuluş Savaşı Gazisi bu eski ferdi için anlamlı bir tören yaptı, anısına saygı gösterdi.

Bizlere bu günleri ve bu Vatanı hazırlayan ve bırakan tüm fedakar gazilerimiz, başta büyük önder Atatürk, rahat uyusunlar. Unutulmadılar ve unutulmayacaklar. İçlerinden çok azının destanlaşan hizmetleri kitaplaştı veya öyküler halinde aktarıldı.


Kurtuluş Savaşımız sırasında, Karadeniz’de harekatlar yapan Alemdar Romorkörü’nün öyküsünü birinci el hatıralardan anlatan kitap. Geminin üssü olan Karadeniz-Ereğlisi kentimiz halkı gemiyi çok iyi bilir ve saygılı bir sevgi besler.

Bizlere düşen görev de, bildiğimiz ve dilimizin döndüğü kadar, bu destanları ve kahramanları yaşatmaktır. Bunu söylerken demek istediğim de şu: Şu anda, Türk Deniz Kuvvetlerinde TCG GAZAL (A-587) isimli bir açık deniz romorkörü

Denize inişi 1942
Donanmamıza Transferi 1973
Sınıfı Cherokke
Boyutlar (Boy-En-Draft) 62,5 x 11,7 x 5,2 mt.
Deplasman Tonaj Tam yük: 1675 t.
Ana Tahrik Dizel-Elektrik 4xGM 12-278 Dizel / 4400 HP / 1 Pervane
Sürati 16 kts
Personel 9 Subay, 76 Astsubay/er

olmasına rağmen, Internette (bu günün gençlerinin ve araştırmacılarının bir numaralı kaynağı) eski Gazal Romorkörü ve Personeli hakkında sadece 1-2 yazı bulunuyor. Bunlardan biri Radikal Gazetesinde Evrim Altuğ imzasıyla 2 Aralık 2003 te çıkan ve Internette sadece 113 kişinin okumuş olduğu resim sergisi hakkındaki yazı:

 

Ne Fiyakalı Gemiler Vardı

Karikatür sanatçısı Haslet Soyöz, yıllar sonra fırçasını eline aldı ve gemi ressamlığına soyundu. Soyöz'ün portresini yaptığı gemiler, Türkiye sularında istim salmış efsaneler

İSTANBUL - Milliyet gazetesi çizeri ve ressam Haslet Soyöz'ün, tarihin derinliklerinden çıkardığı 'Cennetin Gemileri', Koç Holding ve Aydın Doğan Vakfı'nın katkılarıyla 3 Aralık'ta Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi'nden 'denize indiriliyor'. Gazetedeki 'Çizgiyle', 'Gezi Notları' köşeleri ve pek çok kişinin tanıdığı çizgi bant dizisi 'Küçümen'le bilinen Soyöz, 13 Aralık'a kadar, portrelerini ürettiği Türkiye gemileriyle Hasköy'deki müzenin misafiri olacak.

Yıllardır dünyayı düşündüren, eleştiren ve güldüren çizgiler üreten sanatçı, Milliyet gazetesinden önce sırasıyla Politika, Vatan, Çivi, Dünya, Cumhuriyet ve Demokrat gibi yayın organlarında çalışmış, uluslararası bir fırça. Karikatür dünyasındaki imzasıyla tanınan Soyöz, sanat tarihindeki Diyarbakırlı Tahsin veya Ivan Ayvazovski gibi üstatlara selam ederken; bu kez bir 'Gemi Portrecisi' olarak karşımızda. Sanatçı, sergisinde bugün denizlerde olmayan, irili ufaklı yüzen demir efsanelerin bir albümünü sanatseverlerin ilgisine sunuyor.

Sergi, beraberinde Bedri Rahmi Eyüboğlu, Hasan Pulur ve Orhan Duru'nun düşünceleriyle zenginleşen, arşivsel nitelikte bir de kitap-kataloğu da getiriyor.

 

Denizin Çekim Gücü

Sergisi için birçok müze, arşiv ve kitapçıyı uğrak yerine çeviren Soyöz'ün Rahmi Koç Müzesi'ndeki 'cennet tersanesi'nde, birçok kaynağı tarayarak izini sürdüğü 30'u aşkın geminin portresi yer alacak. Karşı koyamadığı, yapıtlarındaki çekim gücünü 'deniz' ve 'gökyüzü'nün değişkenliğiyle özetleyen Soyöz, "Deniz ve gökyüzü beni gemilere itti" derken, her bir geminin tarihi ve kimliğinin Türkiye'nin tarihindeki rolüne şu sözlerle dikkat çekiyor: "Bu gemilerden de geriye çok fazla bir şey kalmadığı için bunları yapmaya başladım. Bir geminin tarihi bellidir. Kimliği bellidir. Ben burada, bir tarihten bir tarihe yöneliyorum. Osmanlı'nın son döneminde örneğin, örnekleri Ertuğrul Firkateyni'nden aldım; 600 kişinin öldüğü bu faciadan 1. Dünya Savaşı'na uzandım; sonra Nusrat var, Hamidiye, Yavuz var... Bunlar önemli gemiler..."

Yapıtlarını ortaya koyabilmek için titiz bir belgesel araştırmaya girişen Soyöz'ün, açılacak sergisi kapsamında önemsediği bir diğer unsur ise, resimlenen gemilerin tuvallerdeki 'yorumları' şeklinde kendisini gösteriyor. Gemilerin, birer demir yığını olmadığını söyleyen sanatçı, "Bir sürü hikâye var gemilerde. Ayrılıklar, aşklar, kavgalar, savaşlar var..." diyerek tarihe ve yaşayanların anılarına mal olmuş deniz fatihlerinin 'insancıl' yüzlerine vurguda bulunuyor.

Bu  eski, rengini kaybetmiş resimde Seyfeddin Bey (ön sırada

soldan veya sağdan dördüncü) Yavuz’umuzun güvertesinde,
mesai arkadaşları ile. 28 cm.lik dev top namluların ağızlarına ve 186 metre boyundaki,
23000 ton su taşıran devin iskele yanında görülen demir zincirlerine dikkat
ediniz.

 

Tek başına Türkiye'nin kaderini tayin edebilmiş küçük römorkör Gazal'dan döneminin açık deniz kuğusu addedilecek yolcu gemilerinden olan -Pearl Harbor baskını gazisi- yolcu vapuru Ankara'ya, yandan çarklı güzel Neveser buharlısından alımlı Cumhuriyet yolcu gemisine veya heybetli İskenderun ya da Romen asıllı mülteci meleği Sakarya'ya kadar tüm gemiler serginin tek bir ortak paydasında buluşuyor. O da tüm bu hayalet gemileri, 'geçerlerken', demir atmışlarken son bir kez gördüğünüz duygusu...

 

Kurtuluş Savaşımızda DHO Öğrencileri ve Donanma

19 Mayıs 1919 da, Mustafa Kemal Paşa, aklına koyduklarını yapmak, yani ülkeyi düşmanlardan temizlemek ve yepyeni, çağdaş bir yeni Türkiye kurmak için Samsun’a çıktığında, Osmanlı Donanması bir hayalet idi. II. Abdülhamit’in kuşku içindeki baskıcı yönetiminde, modern gemiler ve eğitimli personel olarak teslim aldığı Donanma, yine kuşkular yüzünden, ihtilal yaparlar korkusuyla, Haliç’e hapsedilmiş ve çürümeye terk edilmişti. Subaylar ve erler, hiçbir eğitim yapamıyor, hiçbir bakım ve yenileme yapılamıyordu.

Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra da dertler devam etti ve hiçbir şey yapılamadı. Birinci Dünya Savaşı da böyle geçti ve 19 Mayıs, hayalet bir donanma ile karşılaştı. Yine de Ankara Hükümeti bir Bahriye Dairesi kurdu ve Kurmay Yüzbaşı Şevket (Doruker) başkanlığını yaparak Deniz Cephesini yürüttü. Sonradan Samsun, Trabzon ve Kdz-Ereğlisinde, genç ve enerjik Binbaşılar komutanlığında çeşitli Komutanlıklar kuruldu. Yavaş yavaş, Anadolu’ya geçenler eksik personeli tamamladılar.

19 Mayıs’ta Anadolu Donanmasına katılabilecek sadece iki gemi vardı: İki ahşap ganbot Aydın Reis ve Preveze, onlar da onarım gerektiği ve baştan başa elden geçmeleri gerektiğinden Rusya’ya gönderilmişlerdi. Gerek el konulan, gerekse işgalden kaçan bazı gemi ve deniz araçları bunlara eklenerek, şu tarihi donanma meydana getirildi:

 

Adı Tonajı [Dwt] Sürati [mil]

Silahları

Aydın Reis 435 7 2 adet 47 mm top
Preveze 435 6 2 adet 47 mm top
Şahin 850 7  
Alemdar 150 10 1 adet 47 mm top
Gazal 30 8 1 adet 37 mm top
Batum 80 5  
Rüsumat No.4 60 6  
Mebruke 75 4  
Ayyıldız 95 6  
Amasra 150 7 50 adet mayın
Ereğli 150 6 50 adet mayın
Zonguldak 35 5  
Dânâ 400 Yelkenli  
Şile 200 Yelkenli  
Kahraman 100 Mavna  
Filyos 300 8  
İnönü 30 5  
Aslan Takası 10 4  


Bunlardan başka, Ruslardan alınan iki adet 140 tonluk Avcıbot, Yunanlılardan esir edilen iki adet gemi (Enosis-Trabzon ve Urania-Samsun) vardır. 

Listeden görüleceği üzere, aslında savaş gemisi olan sadece Aydın Reis ve Preveze gambotlarıdır. Alemdar ve Gazal, üzerlerine birer kara topu konmuş iki romorkördür. Kalanları irili ufaklı ticari gemiler ve motorlardır. Hele bir kısmının makine gücü dahi yoktur.

Bir gemi sınıfına adını veren Aydın Reis ganbotu. Sınıfın diğer gemileri Preveze, Sakız ve Burak Reis’tir. 1911 de sipariş edilip 1912 de denize inen bu gemiler 1914 te hizmete girmiş ve sırasıyla 1949, 1926, 1935 ve 1955 yıllarında hizmet dışı bırakılmış ve satılmışlardır. Üst yapıları ahşap olan 503 tonluk gemilerin tekneleri çelikti ve iki uskurla en fazla 10 knot sürat yapabiliyorlardı. 1914 teki durumlarında başta ve kıçta taretler içinde 2 şer adet 100 mm.lik seri atışlı topları, 2 şer adet 47 mm.lik seri atışlı topları (yanlarda) ve ikişer adet 7,6 mm.lik makineli tüfekleri vardı. Sonradan bu silahların bazıları söküldü.

İşte bu derleme gemilere, işi kısmen de olsa bilen subay ve mürettebat gerekiyordu. Burada, Anadolu’ya geçen deniz subaylarının yanında, DHO öğrencilerini de görüyoruz.

Dünya savaşının yokluklar ve kıtlıklar döneminde, göreceli olarak iyi bir hayat sürdüren DHO öğrencileri, yine de gelişmelerden huzursuzdular. Bu öğrenciler, hemen hepsi cin gibi zeki ve ailelerini merakta bırakacak kadar cesurdular. O yılların giderek aksileşen öğretmenlerine karşı bir sistem kurmuşlardı. Azar işetecek veya daha önemlisi falaka türü bir cezaya çarptırılacak öğrencileri kurtarmak için, bir kaçı hemen ayağa fırlıyor ve “Padişahım çok yaşa !” şeklinde bir tezahürata başlıyorlardı. Hemen her sınıfta saray hafiyeleri mevcuttu. Hele bazı sınıflarda bizzat veliahtlar veya saray erkanı çocukları vardı. Bu tezahürat varken ceza vermek olmadığından, ilgili öğrenci o defalık kurtuluyordu (Anlatan: müteveffa E. Deniz Albay, İstiklal Madalyası sahibi Seyfettin Acar, Gazal Romorkörü Topçu Subayı görevini sürdüren dönemin DHO 3. sınıf öğrencisi).

Bu zeki ve cesur öğrenciler, Anadolu’ya geçmek için türlü yollar buldular. Kimi sandal ve motorlarla Yalova kıyılarına, oradan da Bursa üzerinden Ankara’ya geçtiler. Kimi izinli olarak Istanbul’a geldikten sonra, Dudullu ve İzmit veya Kandıra üzerinden Ankara veya Karadeniz’e geçtiler. Hepsi Bahriye Dairesi vasıtasıyla birer görev aldılar ve Kurtuluş Savaşımıza unutulmaz katkılarda bulundular. Anadolu’ya insan gücü, cephane ve her türlü malzeme taşıdılar ve taşıma yapanları korudular. Çetecilerle ve Pontus’çularla mücadele ettiler. Halkın canını, namusunu ve malını korudular. Bunlara zarar verenleri cezalandırdılar.

Bu gençlerin büyük çoğunluğu, Büyük Zaferden sonra eğitimlerine devam ettiler ve Deniz Harp Okulunu başarıyla bitirdiler. Birer subay olarak yeni kurulan Cumhuriyet Donanmasına katıldılar. Geride fedakarlık ve kahramanlık anıları ile birkaç kitapta belgeleri kaldı (Emrullah Nutku-Denizden Sesler Geliyordu, Nurettin Peker-Öl, Esir Olma ve daha başkaları gibi).

 

Gönül isterdi ki, diğer kardeşleri gibi bu şanlı gemi ve kahraman personeli hakkında da Türk web sayfalarında daha fazla bilgiye rastlansın.

Denizce’nin bu eksiği tamamlayacağına inanıyorum. Tıpkı Savarona’yı arayınca, Denizce içindeki Batu Göker imzasıyla verilen derleme ve Savarona’nın tam öyküsü gibi.

 

2004 yılı Cumhuriyet Bayramınız (81. yıl) Kutlu olsun !

 

Saygılarımla,


 

Kaynaklar

 

1) Kurtuluş Savaşı Gazisi, İstiklal Madalyası sahibi,
    Emekli Deniz Albay Seyfeddin Acar’ın bizzat anlattıkları ve çizdikleri.

2) Bernd Langensiepen & Ahmet Güleryüz’ün 1828-1923
    Osmanlı Donanması adlı kitabı.

3) Emrullah Nutku’nun Denizden Sesler Geliyordu isimli kitabı.

4) Nurettin Peker’in Öl, Esir Olma isimli kitabı.

 

Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle

Denizce

29.10.2004