|
Sevgili Dostlarım,
Bu gün sizlere özellikle aramızdaki genç arkadaşlara büyük
sanatçı, UNESCO görevlisi ve şu dönemde İstanbul Milletvekili
Sayın Zülfü Livaneli’nin bir yazısını aktaracağım ve bir kitabı
tanıtmaya çalışacağım.
Livaneli’nin 13.11.2004 günü Vatan gazetesinde yayınlanan
köşe yazısı şöyle :
“Ertuğrul
Osmanoğlu diyor ki:
Ertuğrul Osmanoğlu son derece bilgili, zarif ve soylu bir
kişilik. Soyadından da anlaşılacağı gibi Osmanlı hanedanının
evladı. Yani Fatih Sultan Mehmet'in, Kanuni Sultan Süleyman'ın,
Üçüncü Selim'in torunu. Hatta iddia edildiğine göre, padişahlık
devam etseydi Ertuğrul bey tahta oturacaktı.
Bu değerli şahsiyet geçenlerde Türkiye'yi ziyaret etti. Ali
Kırca da televizyon ekranında kendisiyle güzel bir sohbet
yayınladı.
O söyleşi çok ilgimi çekti çünkü Ertuğrul Bey, müthiş açık ve
berrak bir mantıkla, çok doğru şeyler söylüyordu. (Yaşı 90 ın
üzerindedir. A.S.)
Vurguladığı konulardan birisi Osmanlı zamanında ulema ile
padişahlar arasında bir mücadele olduğu idi.
Yani devlet yönetimini din kurallarına uydurmak isteyenlerle,
buna karşı çıkanlar arasındaki mücadele Osmanlı çağlarından beri
mevcuttu.
Söyleşinin sonunda konu Atatürk'e geldi. Acaba hanedan
mensupları Atatürk'e nasıl bakıyordu.
Öyle ya, bu devrim sonucunda Ertuğrul Osmanoğlu'nun dedesi
Türkiye dışına çıkmış ve hanedan perişan olmuştu.
Ertuğrul Bey dedi ki: "Bir şeyi unutmayın. Eğer Mustafa Kemal
Paşa olmasaydı hiçbirimiz olmazdık. Yaptığı devrim belki hanedan
için kötü oldu ama Türkiye onun sayesinde var. Siz, ben, hepimiz
varlığımızı ona borçluyuz." (Başbakan RTE kendisine yıllardır
istediği Türk Vatandaşlığını ve Pasaportunu sağladı)
Osmanlı hanedanının varisi olan Ertuğrul Osmanoğlu beyin
söyledikleri herhangi bir kuşkuya yer bırakıyor mu sizce.
Hayır bırakmıyor.
Hanedan bile böyle düşünüyorsa, Osmanlı'dan fazla
Osmanlıcılık yapanlara ne demeli?
Bu programı (haber bültenindeydi) ben de izledim. Yazar az
bile aktarmış. Ertuğrul Bey oldukça ileri yaşına rağmen çok iyi
şeyler söyledi. Keşke yeniden yayınlansa….
Bir başka ilginç televizyon programı da Abbas Güçlü'nün
hazırladığı ve Andrew Mango'yu konuk ettiği "Genç Bakış"tı.
Program boyunca Andrew Mango sorulara, çok iyi düşünülmüş,
berrak ve zekice cevaplar verdi.
Onun söylediklerinden akılda kalan da Ertuğrul
Osmanoğlu'nunkini hatırlatan bir mesajdı.
Bu büyük devlet kurucusunun, Türkiye'nin en zor zamanındaki
kurtarıcı rolü üzerine hiçbir kuşku duyulamazdı.
Zaten Yeditepe Üniversitesi'nin pırıl pırıl gençliği de
"kurtarıcı"yı hiç bir zaman unutmayacağını gözlerinde ışıldayan
inançla belgeledi.
Türkiye'de Atatürk sevgisi büyüyor. İşte yıllardır AB
yetkililerine anlatmaya çalıştığımız olgu bu.
Eğer Atatürk'ü doğru değerlendiremezlerse Türkiye'yi
anlamalarına imkân yok.”
Dostu gibi düşmanının da hakkını teslim ederek ve saygıyla
andığı bu büyük adamı, yaşadığı ortam ve şartları, mentalite ve
yaklaşımlarını, başardıklarını hangi etnik kökenden gelirse
gelsin, her Türk’ün, yeni deyim denemesiyle her Türkiyeli’nin,
büyük Atatürk’ün kendi deyimiyle “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran
Türk Milleti’ni oluşturan Türkiye Halklarının” bilmesi ve
anlaması gerekir.
Muhtelif rivayetler ve tabularla gerçeklerden sapabilen bu
konuları en iyi anlatan eserlerden biri, uzun süre yanında olan
ve ayrı olduğu dönemleri de kendi anlatımından dinleyip aktaran
gazeteci-yazar Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” adlı eseridir.
Başka bazı eserler, Şevket Süreyya Aydemir’in yazdığı ve
Remzi Kitabevince yayınlanmış üç ciltlik “Tek Adam” dizisi ve
bir düşmanı gözüyle anlatan Armstrong’un "Bozkurt" adlı
eseridir. Tartışma ve yasaklardan sonra çevrilip yayınlanan bu
eser, korsan yayıncılarca da basılmıştır. Atatürk’ün sağlığında
kendisi hakkında yazılmış eserlerden en gerçekçi bulup beğendiği
bu biyografi, bazı yanlış değerlendirmeler yanında gerçekler de
barındırır. Her halde dikkatle okumak gereklidir.
Bir gazeteci gözlemciliği ve bir yazar kıvraklığıyla kaleme
alınmış (kaynak) eser, Çankaya, uzun yıllar tutulan notların ve
yaşananların, izlenenlerin önce 1952 de bir günlük gazetede
(Dünya) yayınlanmasıyla ortaya çıkmıştır. Bizzat yazarın
ifadesiyle sadece Atatürk devrini bilenlere yönelik ve o
günlerde sırasız sayılabilecek bazı olayları açıklamayan (devir
Demokrat Parti devriydi ve geri dönüşler yaşanıyordu) bu ilk
yayım, bizzat yazar tarafından 1967-1968 de ele alınmış ve
yeniden yayınlanmıştı. Bende eserin Bateş A.Ş. tarafından 1984
te basılmış yayımı vardır. Sonra bildiğim kadarıyla 2000
yılında yeniden basıldı. Eski kitapçılarda ve bazı
kitabevlerinin tozlu raflarında bulup almanız mümkün olabilir.
Kitap çok çeşitli konuları, Mütareke İstanbul’undan Ankara’da
çekilen yoklukları ve Ankara’nın başkent olarak planlı
geliştirilmesi konusuna kadar bir çok tarihi gerçek ile beraber
işlemektedir. Günümüzde de önem taşıyan şu bölüme dikkat ediniz
(393. sayfa):
“Din ve devrimler
Tanzimat fermanı başımıza ne gelmiş se şeriat'ın bozulmuş
olmasından geldiği ön sözü ile başlamaktadır. Gerçekte ise, din
ve dünya, din ve akıl işlerini birbirinden ayırmamaklığımızın
cezasını çekiyorduk. Ali Paşa, Fransız Medeni Kanununun
alınmasını teklif ettiği vakit, karşısına Mecelle tavizciliği
çıkmıştır. Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi Tanzimat fikir adamları
Reşit ve Ali Paşa'lar ‘Şeriat-ı İslamiyye dururken, garptan
kanunlar almakla’ suçlamışlardı. Her şey ‘Şer-i Şerif’e uygun
olmalı, bir fetvaya bağlanmalı idi. Sivil okulla medrese ve cami
biribirine düşmandı. Halk yığınları ise camiye bağlı idiler.
Batı medeniyetçiliği, daima pek küçük bir azınlığın malı
kalmıştı.
Kemalizm, aslında büyük ve esaslı bir din reformudur. Tanrı,
bir peygambere verdiği şeriatı, ikinci bir peygamberde
değiştirmekle, hatta Kur'an'ın bir ayetindeki emrini başka bir
ayette kaldırmakla hükümlerin toplum evrimini izlemesi
gerektiğini göstermiştir. Fıkıh'da buna n e s i h diyoruz.
Muhammed, son peygamber olduğuna göre, O'ndan sonra nesih hakkı
insan aklına kalmıştır. Onun için islam bilginleri, ‘zamanla
hükümlerin değişeceği’ içtihadında bulunmuşlardır. Mustafa
Kemal’in yaptığı işte bu nesih hakkını kullanmaktı.
İslamda bütün şer'i meseleler iki büyük bölüme ayrılmıştır:
Birinci bölüm, ahreti ilgilendirir ki ibadetlerdir: Oruç, namaz,
hac, zekat! İkinci bölüm, dünyayı ilgilendirir ki bunlar da
nikah ve aileye ait hükümlerle muamelat denen mal, borç, dava
ilişkileri ve ukubat denen ceza hükümleridir... Kemalizm,
ibadetler dışındaki bütün ayet hükümlerini kaldırmıştır.
Kaldı ki insan aklı nesih hakkını farzlar üzerine de
götürebilir; zekat, kazanış ve gelir vergilerinin bulunmadığı
bir devrin mirasıdır. Hac, Kabe'den faydalanan Mekkelilerin
müslümanlığını sağlamak için konmuştur ve bu döviz çağında Hicaz
dışındaki hiç bir yabancı müslüman halkı buna zorlanamaz. Namaz
şekli de iskemle olmayan entarili bir halkın yaşayışına
uygundur. Pantolon, etek ve hele başkasının ayağı değen yere yüz
değdirmeyi yasak eden ijyen devrinde yürüyemez. Cenaze namazını
neden ayakta kılıyoruz? Camiin dışında olduğu için! Bugünkü
ijyen anlayışına göre Camiin içi ile dışı arasında fark yoktur.
Atatürk ibadet devrimine ezan ve namazı Türkçeleştirmekle
başlamıştı. Gerçekte verdiği ilk emir ezan ve namazın
Türkçeleşmesi idi. Muhafazakarların sözcülüğünü yapan İnönü,
Atatürk'e yalvarmış, önce ezanı Türkçeleştirelim, sonra namaza
sıra gelir, demişti. Arkadan dil ve Kur'an metni meseleleri
çıkıp namazın Türkçeleşmesi gecikti idi. Atatürk sağ kalsaydı
ibadet reformu olacağında da şüphe yoktu.”
Nasıl, günümüzdeki ünlü din bilgini Prof. Dr. Yaşar Nuri
Öztürk Hocayı dinler gibi olmuyor musunuz? Tevekkeli değil bazı
üst kademe yöneticileri eskiden inandıkları bazı şeylerin hatalı
olduğunu şimdi açıklıyorlar. Bu çerçevede Türkiye
Cumhuriyeti’nin Sayın Başbakanı, daha dün sayılabilecek günlerde
“Faizin gerektiğini” öğrendiklerini açıkladı… Birinci el ve
yazılı şahitliğe göre bu konular devletimiz kurulurken Büyük
Önder tarafından anlaşılmış ve ele alınmış…
Bazı kelimeleri açıklayalım :
|
Mecelle |
|
Dergi,
kanun dergisi, bunlar sözlük anlamlarıdır.
Dört Halifeden sonra İslam Alemini yöneten İmamlar,
Şeriat
Kanunlarını
“Mecelle” haline getirmişlerdir.
Sonra da Osmanlılar, bu adla bir şeriat hukuku
dizisi kurmuşlardır. |
|
Şeriat-ı İslamiyye |
|
İslam
Şeriatı, İslamın Dinsel Kanunları |
|
İçtihad |
|
Görüş,
yasa gibi alınan örnek karar |
|
İjyen |
|
Hijyen,
sağlığa yönelik temizlik |
Veya eserde yine 445. sayfada başlayan Layisizm başlıklı
bölümden:
“… Cumhuriyetin kuruluş devrinde bir asırdan beri devam eden
medeniyet mücadelesinin kesin zaferi, medeni kanun ve layisizmle
kazanılmıştır. Büyük Millet Meclisinden medeni kanunu geçirmek
ve Anayasayı, devletin dini din-i İslamdır, maddesini çıkararak
layisizm prensiplerine göre tasfiye etmek, devrim davamızın taç
giyme törenidir. Türk milletinin bir yirminci asır topluluğuna
doğru tekamül etmesi için artık hiçbir engel kalmamıştı. Bundan
ötesi eğitim meselesi idi.
Gericiler, bir asırdan beri, garplılaşmanın dinden ve
milliyetten çıkmak demek olduğu fikrini yaymışlardı. Kemalizm,
bu masala nihayet veriyordu. Devrimler içinde, ilk defa,
Türklüğümüze de kavuşuyorduk. Avrupa ve Asya sınırlarımız
arasındaki bu koca ülkede Milli Birlik denen şey, ilk defa
İnkılap Türkiyesinde gerçekleşti. Tanzimat edebiyatında «- Ben
Türküm.» diyen bir iki aydının nerede ise heykelini dikeceğiz.
İnkılap Türkiyesinde «- Ben Türküm.» demeyen aydın kalmamıştır.
Batı medeniyet dünyasında İtalyan nasıl İtalyansa, Alman
nasıl Almansa, Türk de öyle Türk olacaktı. İslam şarkında Arap
Arap, Fars Fars, hatta Arnavut Arnavut, fakat Türk Türk değildi.
Felsefeci Naim Hoca, daha 1915 de üniversite profesörü iken,
Türklük için bulduğu tek kurtuluş yolu onun Araplaşması idi.
Dili de Arapça olmalı idi. Bir Eskişehir milletvekili hocanın
İkinci Millet Meclisinde «ve» yi daima Arap şivesi ile
söylemeğe dikkat ettiğini hatırlıyorum. Medrese ve tekke
büyüklerinin vizita kartlarından çoğunda soy sonu bir sahabeye,
bilhassa Ebabekir'e dayanırdı.
Garplileşmek, aynı zamanda Araplaşmaktan kurtulmak,
Türkleşmek demekti. Din, bir vicdan işidir. Müslümanlık, Türklük
şuurunda, milliyet mayasıdır. Ama vicdan, işi olan din başka,
topluluk ve dünya işlerini yedinci asır şartları içinde tutmak
ve dondurmak istiyen şeriat başkadır. Atatürk devrimlerine
vurulmak istenen “din düşmanlığı” damgası, medeniyet
düşmanlarının iftirasından ibarettir.
Yeni Türkiye'nin kuruluş devri bu devrimlerle nihayet
bulmuştur. Fakat yaptığımız devrimler bir «zincir kırma»
ameliyesi idi. Eski zaman ve eski nizam, adetleri ile,
görenekleri ile, batıl itikatları ile cemiyetin içinde yaşamakta
idi. Geniş ölçüde bir eğitim seferberliği ile halk yığınlarına
ve halk çocuklarına yeni zaman ve yeni nizam
hakikatlerini benimsetmek lazımdı. Rejimin kaderi nihayet
«kayıtsız şartsız Milli Hakimiyet» gayesine, yani çoğunluk
iradesine dayanan demokrasiye ulaşmak olduğuna göre, bu iradeyi
şuurlandırmak, «eski» den hür kılmak zaruretinde idik. ….”
Bazı kelimeler:
|
Layisizm |
|
laiklik |
|
Tekamül etmek |
|
gelişmek |
|
Garplılaşmak,
Garp |
|
batılılaşmak, Batı |
|
İnkılap |
|
devrim |
|
Vizita, vizite |
|
ziyaret |
|
Vizita kartı |
|
kartvizit |
|
Sahabe |
|
Hz.
Muhammet’in toplantılarında ve konuşmalarında
bulunan kişi |
|
Ebabekir |
|
Ebubekir |
|
Nizam |
|
düzen |
|
Hakimiyet |
|
egemenlik |
“Çankaya” isimli eser tabii ki sadece böyle ciddi konulardan
oluşmuyor. Araya bazı anektod ve espriler de serpiştirilmiş.
Örneğin bu ciddi yazıların arasında (sayfa 396 da) şu anektod
verilmiş (tabii yine notlar arasında):
“Eğer Mustafa Kemal, İsmet Paşa yerine, mesela, Kazım
Karabekir Paşa'yı Başvekil seçseydi, Kazım Karabekir Paşa
kafasını değiştirecek miydi? Yahut, Rauf Bey, Mustafa
Kemal'in baş adamı olmakla, fikir ve kanıları ne ise onlardan
vaz mı geçecekti? Rauf Bey Başvekil olduğu zaman da, kendi fikir
ve kanılarına bağlı kalmamış mıydı?
Yoksa Mustafa Kemal beraber çalıştığı ve buluştuğu kimselerin
kuklası mı idi? Yani, Mustafa Kemal'in yanında İsmet Paşa veya
başka bir şahsiyet bulunmakla, Mustafa Kemal ayrı bir adam mı
olacaktı?
Bir gün eski yaveri mebus Salih Bozok'a:
- Tarih size lanet okuyacak, demişler.
- Neden? diye sormuş.
- Mustafa Kemal'e içki içiriyorsunuz. Kadın eğlenceleri
tertip ediyorsunuz.
Ömrünü kısaltıyorsunuz.
- Ya... Öyleyse tarih bizim hepimize birer heykel dikecek. O
bize yalnız içkide ve eğlencede esir olmaz ya, demek İzmir'i de
ona biz aldırdık, cevabını vermiş.
Mustafa Kemal'de tek olmayan şey, ‘alet olmak’ zaafı idi.
Uzun yalnızlık ve halktan uzaklaşmanın ve netameli hastalığın
tesiri altında kalıncaya kadar, kendine has kontrol metodları
ile her türlü telkinleri de karşılamayı bilmiştir.”
Kitapta, hatta bizzat Atatürk’ün zaman zaman bazı konularda
kendi kendisiyle alay etmeleri bile var. Kısacası okunmaya
değen, çok yönlü bir eser.
Eğer bu kitap sizde yoksa, bir tane edinmeye bakın ve
“Nutuk”u saklar gibi saklayın, ara sıra da baştan sona okumayı
ihmal etmeyin, günümüzü daha iyi anlamanız için gereklidir bu.
Saygılarımla,
Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle
Denizce

23.11.2004
|