Denizce
       e-mail    
    denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe M. Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Teoman Arsay
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Dost Köşesi    

  Kaynak Eser Çankaya Üzerine...                                           Ahmet Serim

 

 

Sevgili Dostlarım, 

Bu gün sizlere özellikle aramızdaki genç arkadaşlara büyük sanatçı, UNESCO görevlisi ve şu dönemde İstanbul Milletvekili Sayın Zülfü Livaneli’nin bir yazısını aktaracağım ve bir kitabı tanıtmaya çalışacağım.

Livaneli’nin 13.11.2004 günü Vatan gazetesinde yayınlanan köşe yazısı şöyle :

“Ertuğrul Osmanoğlu diyor ki:  

Ertuğrul Osmanoğlu son derece bilgili, zarif ve soylu bir kişilik. Soyadından da anlaşılacağı gibi Osmanlı hanedanının evladı. Yani Fatih Sultan Mehmet'in, Kanuni Sultan Süleyman'ın, Üçüncü Selim'in torunu. Hatta iddia edildiğine göre, padişahlık devam etseydi Ertuğrul bey tahta oturacaktı.

Bu değerli şahsiyet geçenlerde Türkiye'yi ziyaret etti. Ali Kırca da televizyon ekranında kendisiyle güzel bir sohbet yayınladı.

O söyleşi çok ilgimi çekti çünkü Ertuğrul Bey, müthiş açık ve berrak bir mantıkla, çok doğru şeyler söylüyordu. (Yaşı 90 ın üzerindedir. A.S.)

Vurguladığı konulardan birisi Osmanlı zamanında ulema ile padişahlar arasında bir mücadele olduğu idi.

Yani devlet yönetimini din kurallarına uydurmak isteyenlerle, buna karşı çıkanlar arasındaki mücadele Osmanlı çağlarından beri mevcuttu.

Söyleşinin sonunda konu Atatürk'e geldi. Acaba hanedan mensupları Atatürk'e nasıl bakıyordu.

Öyle ya, bu devrim sonucunda Ertuğrul Osmanoğlu'nun dedesi Türkiye dışına çıkmış ve hanedan perişan olmuştu.

Ertuğrul Bey dedi ki: "Bir şeyi unutmayın. Eğer Mustafa Kemal Paşa olmasaydı hiçbirimiz olmazdık. Yaptığı devrim belki hanedan için kötü oldu ama Türkiye onun sayesinde var. Siz, ben, hepimiz varlığımızı ona borçluyuz." (Başbakan RTE kendisine yıllardır istediği Türk Vatandaşlığını ve Pasaportunu sağladı)

Osmanlı hanedanının varisi olan Ertuğrul Osmanoğlu beyin söyledikleri herhangi bir kuşkuya yer bırakıyor mu sizce.

Hayır bırakmıyor.

Hanedan bile böyle düşünüyorsa, Osmanlı'dan fazla Osmanlıcılık yapanlara ne demeli? 
 

Bu programı (haber bültenindeydi) ben de izledim. Yazar az bile aktarmış. Ertuğrul Bey oldukça ileri yaşına rağmen çok iyi şeyler söyledi. Keşke yeniden yayınlansa….
 

Bir başka ilginç televizyon programı da Abbas Güçlü'nün hazırladığı ve Andrew Mango'yu konuk ettiği "Genç Bakış"tı.

Program boyunca Andrew Mango sorulara, çok iyi düşünülmüş, berrak ve zekice cevaplar verdi.

Onun söylediklerinden akılda kalan da Ertuğrul Osmanoğlu'nunkini hatırlatan bir mesajdı.

Bu büyük devlet kurucusunun, Türkiye'nin en zor zamanındaki kurtarıcı rolü üzerine hiçbir kuşku duyulamazdı.

Zaten Yeditepe Üniversitesi'nin pırıl pırıl gençliği de "kurtarıcı"yı hiç bir zaman unutmayacağını gözlerinde ışıldayan inançla belgeledi.

Türkiye'de Atatürk sevgisi büyüyor. İşte yıllardır AB yetkililerine anlatmaya çalıştığımız olgu bu.

Eğer Atatürk'ü doğru değerlendiremezlerse Türkiye'yi anlamalarına imkân yok.”
 

Dostu gibi düşmanının da hakkını teslim ederek ve saygıyla andığı bu büyük adamı, yaşadığı ortam ve şartları, mentalite ve yaklaşımlarını, başardıklarını hangi etnik kökenden gelirse gelsin, her Türk’ün, yeni deyim denemesiyle her Türkiyeli’nin, büyük Atatürk’ün kendi deyimiyle “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk Milleti’ni oluşturan Türkiye Halklarının” bilmesi ve anlaması gerekir.

Muhtelif rivayetler ve tabularla gerçeklerden sapabilen bu konuları en iyi anlatan eserlerden biri, uzun süre yanında olan ve ayrı olduğu dönemleri de kendi anlatımından dinleyip aktaran gazeteci-yazar Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” adlı eseridir.

Başka bazı eserler, Şevket Süreyya Aydemir’in yazdığı ve Remzi Kitabevince yayınlanmış üç ciltlik “Tek Adam” dizisi ve bir düşmanı gözüyle anlatan Armstrong’un "Bozkurt" adlı eseridir. Tartışma ve yasaklardan sonra çevrilip yayınlanan bu eser, korsan yayıncılarca da basılmıştır. Atatürk’ün sağlığında kendisi hakkında yazılmış eserlerden en gerçekçi bulup beğendiği bu biyografi, bazı yanlış değerlendirmeler yanında gerçekler de barındırır. Her halde dikkatle okumak gereklidir.

Bir gazeteci gözlemciliği ve bir yazar kıvraklığıyla kaleme alınmış (kaynak) eser, Çankaya, uzun yıllar tutulan notların ve yaşananların, izlenenlerin önce 1952 de bir günlük gazetede (Dünya) yayınlanmasıyla ortaya çıkmıştır. Bizzat yazarın ifadesiyle sadece Atatürk devrini bilenlere yönelik ve o günlerde sırasız sayılabilecek bazı olayları açıklamayan (devir Demokrat Parti devriydi ve geri dönüşler yaşanıyordu) bu ilk yayım, bizzat yazar tarafından 1967-1968 de ele alınmış ve yeniden yayınlanmıştı. Bende eserin Bateş A.Ş. tarafından 1984 te basılmış yayımı vardır. Sonra bildiğim kadarıyla 2000 yılında yeniden basıldı. Eski kitapçılarda ve bazı kitabevlerinin tozlu raflarında bulup almanız mümkün olabilir.

Kitap çok çeşitli konuları, Mütareke İstanbul’undan Ankara’da çekilen yoklukları ve Ankara’nın başkent olarak planlı geliştirilmesi konusuna kadar bir çok tarihi gerçek ile beraber işlemektedir. Günümüzde de önem taşıyan şu bölüme dikkat ediniz (393. sayfa):

“Din ve devrimler

Tanzimat fermanı başımıza ne gelmiş se şeriat'ın bozulmuş olmasından geldiği ön sözü ile başlamaktadır. Gerçekte ise, din ve dünya, din ve akıl işlerini birbirinden ayırmamaklığımızın cezasını çekiyorduk. Ali Paşa, Fransız Medeni Kanununun alınmasını teklif ettiği vakit, karşısına Mecelle tavizciliği çıkmıştır. Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi Tanzimat fikir adamları Reşit ve Ali Paşa'lar ‘Şeriat-ı İslamiyye dururken, garptan kanunlar almakla’ suçlamışlardı. Her şey ‘Şer-i Şerif’e uygun olmalı, bir fetvaya bağlanmalı idi. Sivil okulla medrese ve cami biribirine düşmandı. Halk yığınları ise camiye bağlı idiler. Batı medeniyetçiliği, daima pek küçük bir azınlığın malı kalmıştı.

Kemalizm, aslında büyük ve esaslı bir din reformudur. Tanrı, bir peygambere verdiği şeriatı, ikinci bir peygamberde değiştirmekle, hatta Kur'an'ın bir ayetindeki emrini başka bir ayette kaldırmakla hükümlerin toplum evrimini izlemesi gerektiğini göstermiştir. Fıkıh'da buna n e s i h diyoruz. Muhammed, son peygamber olduğuna göre, O'ndan sonra nesih hakkı insan aklına kalmıştır. Onun için islam bilginleri, ‘zamanla hükümlerin değişeceği’ içtihadında bulunmuşlardır. Mustafa Kemal’in yaptığı işte bu nesih hakkını kullanmaktı.

İslamda bütün şer'i meseleler iki büyük bölüme ayrılmıştır: Birinci bölüm, ahreti ilgilendirir ki ibadetlerdir: Oruç, namaz, hac, zekat! İkinci bölüm, dünyayı ilgilendirir ki bunlar da nikah ve aileye ait hükümlerle muamelat denen mal, borç, dava ilişkileri ve ukubat denen ceza hükümleridir... Kemalizm, ibadetler dışındaki bütün ayet hükümlerini kaldırmıştır.

Kaldı ki insan aklı nesih hakkını farzlar üzerine de götürebilir; zekat, kazanış ve gelir vergilerinin bulunmadığı bir devrin mirasıdır. Hac, Kabe'den faydalanan Mekkelilerin müslümanlığını sağlamak için konmuştur ve bu döviz çağında Hicaz dışındaki hiç bir yabancı müslüman halkı buna zorlanamaz. Namaz şekli de iskemle olmayan entarili bir halkın yaşayışına uygundur. Pantolon, etek ve hele başkasının ayağı değen yere yüz değdirmeyi yasak eden ijyen devrinde yürüyemez. Cenaze namazını neden ayakta kılıyoruz? Camiin dışında olduğu için! Bugünkü ijyen anlayışına göre Camiin içi ile dışı arasında fark yoktur.

Atatürk ibadet devrimine ezan ve namazı Türkçeleştirmekle başlamıştı. Gerçekte verdiği ilk emir ezan ve namazın Türkçeleşmesi idi. Muhafazakarların sözcülüğünü yapan İnönü, Atatürk'e yalvarmış, önce ezanı Türkçeleştirelim, sonra namaza sıra gelir, demişti. Arkadan dil ve Kur'an metni meseleleri çıkıp namazın Türkçeleşmesi gecikti idi. Atatürk sağ kalsaydı ibadet reformu olacağında da şüphe yoktu.”

Nasıl, günümüzdeki ünlü din bilgini Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk Hocayı dinler gibi olmuyor musunuz? Tevekkeli değil bazı üst kademe yöneticileri eskiden inandıkları bazı şeylerin hatalı olduğunu şimdi açıklıyorlar. Bu çerçevede Türkiye Cumhuriyeti’nin Sayın Başbakanı, daha dün sayılabilecek günlerde “Faizin gerektiğini” öğrendiklerini açıkladı… Birinci el ve yazılı şahitliğe göre bu konular devletimiz kurulurken Büyük Önder tarafından anlaşılmış ve ele alınmış…

Bazı kelimeleri açıklayalım :

Mecelle  

Dergi, kanun dergisi, bunlar sözlük anlamlarıdır.
Dört Halifeden sonra İslam Alemini yöneten İmamlar,
Şeriat
Kanunlarını “Mecelle” haline getirmişlerdir.
Sonra da Osmanlılar, bu adla bir şeriat hukuku
dizisi kurmuşlardır.

Şeriat-ı İslamiyye   İslam Şeriatı, İslamın Dinsel Kanunları
İçtihad   Görüş, yasa gibi alınan örnek karar
İjyen   Hijyen, sağlığa yönelik temizlik

  

Veya eserde yine 445. sayfada başlayan Layisizm başlıklı bölümden:

“… Cumhuriyetin kuruluş devrinde bir asırdan beri devam eden medeniyet mücadelesinin kesin zaferi, medeni kanun ve layisizmle kazanılmıştır. Büyük Millet Meclisinden medeni kanunu geçirmek ve Anayasayı, devletin dini din-i İslamdır, maddesini çıkararak layisizm prensiplerine göre tasfiye etmek, devrim davamızın taç giyme törenidir. Türk milletinin bir yirminci asır topluluğuna doğru tekamül etmesi için artık hiçbir engel kalmamıştı. Bundan ötesi eğitim meselesi idi.

Gericiler, bir asırdan beri, garplılaşmanın dinden ve milliyetten çıkmak demek olduğu fikrini yaymışlardı. Kemalizm, bu masala nihayet veriyordu. Devrimler içinde, ilk defa, Türklüğümüze de kavuşuyorduk. Avrupa ve Asya sınırlarımız arasındaki bu koca ülkede Milli Birlik denen şey, ilk defa İnkılap Türkiyesinde gerçekleşti. Tanzimat edebiyatında «- Ben Türküm.» diyen bir iki aydının nerede ise heykelini dikeceğiz. İnkılap Türkiyesinde «- Ben Türküm.» demeyen aydın kalmamıştır.

Batı medeniyet dünyasında İtalyan nasıl İtalyansa, Alman nasıl Almansa, Türk de öyle Türk olacaktı. İslam şarkında Arap Arap, Fars Fars, hatta Arnavut Arnavut, fakat Türk Türk değildi. Felsefeci Naim Hoca, daha 1915 de üniversite profesörü iken, Türklük için bulduğu tek kurtuluş yolu onun Araplaşması idi. Dili de Arapça olmalı idi. Bir Eskişehir milletvekili hocanın İkinci Millet Meclisinde  «ve» yi daima Arap şivesi ile söylemeğe dikkat ettiğini hatırlıyorum. Medrese ve tekke büyüklerinin vizita kartlarından çoğunda soy sonu bir sahabeye, bilhassa Ebabekir'e dayanırdı.

Garplileşmek, aynı zamanda Araplaşmaktan kurtulmak, Türkleşmek demekti. Din, bir vicdan işidir. Müslümanlık, Türklük şuurunda, milliyet mayasıdır. Ama vicdan, işi olan din başka, topluluk ve dünya işlerini yedinci asır şartları içinde tutmak ve dondurmak istiyen şeriat başkadır. Atatürk devrimlerine vurulmak istenen “din düşmanlığı” damgası, medeniyet düşmanlarının iftirasından ibarettir.

Yeni Türkiye'nin kuruluş devri bu devrimlerle nihayet bulmuştur. Fakat yaptığımız devrimler bir «zincir kırma» ameliyesi idi. Eski zaman ve eski nizam, adetleri ile, görenekleri ile, batıl itikatları ile cemiyetin içinde yaşamakta idi. Geniş ölçüde bir eğitim seferberliği ile halk yığınlarına ve halk çocuklarına yeni zaman ve yeni nizam hakikatlerini benimsetmek lazımdı. Rejimin kaderi nihayet «kayıtsız şartsız Milli Hakimiyet» gayesine, yani çoğunluk iradesine dayanan demokrasiye ulaşmak olduğuna göre, bu iradeyi şuurlandırmak, «eski» den hür kılmak zaruretinde idik. ….”
 

Bazı kelimeler:

Layisizm   laiklik
Tekamül etmek   gelişmek
Garplılaşmak, Garp   batılılaşmak, Batı
İnkılap   devrim
Vizita, vizite   ziyaret
Vizita kartı   kartvizit
Sahabe   Hz. Muhammet’in toplantılarında ve konuşmalarında
bulunan kişi
Ebabekir   Ebubekir
Nizam   düzen
Hakimiyet   egemenlik

 

“Çankaya” isimli eser tabii ki sadece böyle ciddi konulardan oluşmuyor. Araya bazı anektod ve espriler de serpiştirilmiş. Örneğin bu ciddi yazıların arasında (sayfa 396 da) şu anektod verilmiş (tabii yine notlar arasında):

“Eğer Mustafa Kemal, İsmet Paşa yerine, mesela, Kazım Karabekir Paşa'yı Başvekil seçseydi, Kazım Karabekir Paşa kafasını değiştirecek miydi? Yahut, Rauf Bey, Mustafa Kemal'in baş adamı olmakla, fikir ve kanıları ne ise onlardan vaz mı geçecekti? Rauf Bey Başvekil olduğu zaman da, kendi fikir ve kanılarına bağlı kalmamış mıydı?         

Yoksa Mustafa Kemal beraber çalıştığı ve buluştuğu kimselerin kuklası mı idi? Yani, Mustafa Kemal'in yanında İsmet Paşa veya başka bir şahsiyet bulunmakla, Mustafa Kemal ayrı bir adam mı olacaktı?

Bir gün eski yaveri mebus Salih Bozok'a:

- Tarih size lanet okuyacak, demişler.

- Neden? diye sormuş.

- Mustafa Kemal'e içki içiriyorsunuz. Kadın eğlenceleri tertip ediyorsunuz.
  Ömrünü kısaltıyorsunuz.

- Ya... Öyleyse tarih bizim hepimize birer heykel dikecek. O bize yalnız içkide ve eğlencede esir olmaz ya, demek İzmir'i de ona biz aldırdık, cevabını vermiş.

Mustafa Kemal'de tek olmayan şey, ‘alet olmak’ zaafı idi. Uzun yalnızlık ve halktan uzaklaşmanın ve netameli hastalığın tesiri altında kalıncaya kadar, kendine has kontrol metodları ile her türlü telkinleri de karşılamayı bilmiştir.”

Kitapta, hatta bizzat Atatürk’ün zaman zaman bazı konularda kendi kendisiyle alay etmeleri bile var. Kısacası okunmaya değen, çok yönlü bir eser.

Eğer bu kitap sizde yoksa, bir tane edinmeye bakın ve “Nutuk”u saklar gibi saklayın, ara sıra da baştan sona okumayı ihmal etmeyin, günümüzü daha iyi anlamanız için gereklidir bu.

 

Saygılarımla,

 

                                                                  Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle

                                                                                   Denizce
                                                                     

                                                                                                                23.11.2004