Denizce
  e-mail    
denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe M. Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Teoman Arsay
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Dost Köşesi    

  Bilgelikler Üzerine Çeşitlemeler...                                                      Ahmet Serim

 

 

Bu gün sizlere, hem günlük gazeteden hem de eskiden gelmiş ve saklanmaya değer bulunmuş yazılardan bir demet sunmak istiyorum.

 

Kızılderili Bilgeliği

Metin Münir, Gazete Vatan, 05.12.2004     

Geçenlerde bir şeyleri ararken önüme Kızılderili atasözleri çıktı. Belki biliyorsunuzdur, Amerika'da şimdilerde artık Kızılderili demek doğru veya hoş sayılmıyor. Onu yerine "yerli Amerikalı" deyimi kullanılıyor. Siyahlara da "Afrikalı Amerikalı" diyorlar artık, zenci kelimesi hakaret sayıldığı için.

Bizde Dağ Türkleri "Kürt" olurken Kızılderililerin "yerli Amerikalı”, zencilerin "Afrikalı Amerikalı" olması bir ilerleme mi sayılıyor ve kimin için, bilemiyorum doğrusu.

Tarih batılılar tarafından yazıldı, onun için Kızılderililerin "vahşi" oldukları kafamıza kazılmış. Oysa, sadece onları esir etmek için okyanusları aşan Hıristiyan Avrupalılar kadar "ileri" değillerdi. Ama masumiyetlerini kaybetmemişlerdi. "Mal mülke sahip olma"nın esiri olmamışlardı. "Sahip olmak" yerine "olmak" la meşguldüler.

Vahşi olan, gelenlerdi. Yerliler "ileri" değillerdi ama bilgeydiler. İşte kanıtları:

 

Ø Uyuyor taklidi yapan bir adamı uyandırmak imkânsızdır. Navajo
Ø Arkamda yürüme, yol gösteremeyebilirim. Önümde yürüme,
      izleyemeyebilirim. Yanımda yürü ki yek vücut olalım.
Ute
Ø Yoksul olmak dürüst olmamaktan daha küçük bir sorundur. Anishinabe
Ø Soruların yürekten sorarsan, cevaplarını da yürekten alırsın. Omaha
Ø Yağmur adil olanın da olmayanın da üstüne eşit miktarda yağar. Hopi
Ø Kimin bir ayağı kanoda diğer ayağı kayıkta ise o ırmağa düşer. Tuucarora
Ø Konuşmayan adamdan ve havlamayan köpekten kork. Cheyenne
Ø Cesur kişi bir kere, korkak birçok kere ölür. Iowa
Ø Bir yağmurla ürün olmaz. Creole
Ø Taşlı bağın duaya ihtiyacı yoktur. Kazılmaya ihtiyacı vardır. Navajo
Ø Herkesin yargıcı kendisidir. Shawnee
Ø Karanlık olduktan sonra bütün kediler leopardır. Zuni
Ø İlkbaharda sakınarak yere bas; Tabiat Ana hamiledir. Kiowa
Ø Her şeyle ve her şeyde akrabayız. Sioux
Ø Bütün hayvanlar senden daha çok şey bilir. Nez Perce
Ø İnsan dediğinin sorumluluğu vardır, kudreti değil. Tuscarora
Ø Hayat ölümden ayrı değildir. Sadece öyle görünür. Blackfoot
Ø Kurbağa içinde yaşadığı havuzu içip bitirmez. Sioux
Ø Tok kuş aç kuşla uçamaz. Omaha
Ø Bütün ölmüş olanlar eşittir. Comanche
Ø Karnı aç olanın duası kısa olur. Paiute
Ø İyi bir reis almaz, verir. Mohawk

 

Bir başka “Yerli Amerikalı”nın, bir kent ve bir bölgeyi bu gün adıyla andığımız bir reisin sözlerini aktarayım :

Aşağıdaki metin, Kızılderili reisi Seattle'ın 1854 yılında kendisinden toprak satın almak isteyen ABD cumhurbaşkanına yazdığı mektuptan bir parçadır.

Beyaz saraydaki Büyük Beyaz Reis!

Gökyüzünü, toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilirsiniz ya da satabilirsiniz? Bunu anlamak, bizler için çok güç. Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının pırıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, ak kumsallı kıyılar, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu, halkının anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerinin bir parçasıdır.Ormanların, ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımın anılarını taşır. Biz buna inanırız. Beyazlar için durum böyle değildir.Bir beyaz ölüp, yıldızlar evrenine göçtüğü zaman, doğduğu toprakları unutur. Bizim ölülerimizse, doğduğu toprakları unutmaz. Çünkü Kızılderili, gerçek anasının toprak olduğunu bilir.

Washington'daki Büyük Beyaz Reis bizden toprak almak istediğini yazıyor. Bu bizim için çok büyük bir özveri olur. Büyük Beyaz Reis, bize, rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz Kızılderililerinse, O'nun çocukları olacağımızı söylüyor. Bu önerinizi düşüneceğiz ama; yine de önerinizi kabul etmemizin kolay olmayacağını itiraf etmek zorundayım.

Çünkü, topraklar bizler için kutsaldır. Derelerin ve ırmakların suyu, bizim için, yalnızca akıp giden su değildir ; atalarımızın kanıdır aynı zamanda. Bu toprakları size satarsak; bu suların ve toprakların kutsal olduğunu çocuklarımıza öğretmeniz gerekecek. Biz, dereleri ve ırmakları, kardeşimiz gibi severiz. Siz de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz kardeşlerimize ?

Biliyorum; beyazlar bizim gibi düşünmezler. Beyazlar için bir parça toprağın, ötekinden ayrımı yoktur. Beyaz adam, topraktan almak istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü toprak, beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır. Beyaz adam topraktan, istediğini alınca, başka serüvenlere atılır. Beyaz adam, anası olan toprağa, ve kardeşi olan gökyüzüne, alınıp satılacak işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. Onun bu ihtirasıdır ki; toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir.

Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Beyaz adamın kurduğu kentlerde bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı sesler, bir kelebeğin uçarken çıkardığı kanat sesleri duyulmaz. Belki vahşi olduğum için anlayamıyorum ; ben ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan; bir su birikintisinin çevresinde toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne anlamı, ne değeri olur?

Biz Kızılderiliyiz ve anlamıyoruz. Biz Kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz. Çam ormanlarının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp gelmiş meltemleri severiz. Hava önemlidir bizler için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı solur. Beyaz adam için, bunun da önemi yoktur. Ancak size bu toprakları satacak olursak; havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekecek. Çocuklarınıza havanın kutsal bir şey olduğunu, havanın temizliğine önem vermek gerektiğini öğretmelisiniz.

Hem nasıl kutsal olmasın hava?

Atalarımız doğdukları gün ilk soluklarını; ölürken de son soluklarını bu havayla solumuşlardır.

Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğim. Eğer önerinizi kabul edecek olursak; bizim de bir koşulumuz olacak. Beyaz adam bu topraklar üstünde yaşayan tüm canlılara saygı göstersin. Ben bir vahşiyim ve başka düşünemiyorum...

Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo gördüm. Beyaz adam trenle geçerken vurup vurup öldürüyordu. Dumanlar püskürten demir atın bir buffalodan daha değerli olduğuna aklım ermiyor. Biz Kızılderililer, yalnızca yaşayabilmek için öldürürüz hayvanları... Tüm hayvanları öldürecek olursanız, nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok edildiği bir dünyada, insan ruhu, yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize. Unutmayın; bugün canlıların başına gelen, yarın insanın başına gelecektir. Çünkü, bunlar arasında bir bağ vardır.

Şu gerçeği iyi biliyorum: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki her şey; bir ailenin bireylerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de; dünyanın başına gelen her felaket, insanoğlunun da başına gelmiş demektir.

Bildiğimiz bir gerçek daha var: Sizin Tanrınız, bizimkinden başka bir Tanrı değil. Aynı Tanrı'nın yaratıklarıyız. Beyaz adam, bir gün belki bu gerçeği anlayacak ve kardeş olduğumuzun ayrımına varacaktır. Siz, Tanrımızın başka olduğunu düşünmekte özgürsünüz.

Ama Tanrı, hepimizi yaratan tanrı için, Kızılderili ile Beyazın arasında fark yoktur. Ve Kızılderililer gibi Tanrı da, toprağa değer verir. Toprağa saygısızlık, Tanrı'nın kendine saygısızlıktır.

Beyaz adamı bu topraklara getiren ve ona, Kızılderiliyi boyunduruk altına alma gücü veren Tanrı'nın kaderini anlamıyorum. Tıpkı buffaloların öldürülüşünü, ormanların yakılışını, toprağın kirletilişini anlamadığım gibi...

Bir gün bakacaksınız; gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş; yaban atları evcilleştirilmiş ve her yer, insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün, insanoğlu için, yaşamın sonu ve varlığını sürdürebilme savaşının başlangıcı gelip çatmış olacak...

 

Mektuptan alıntı bu kadar, gönderen sadece bu kadarını göndermiş.

 

Yaşlı Bilge

Öykümüz ünlü Çin düşünürü Lao Tzu'nun zamanında geçer.. Lao Tzu bu öyküyü çok sever, sık sık anlatırmış hatta...

Efendim köyde bir yaşlı adam varmış... Çok fakir... Ama kral bile onu kıskanırmış.. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki.. Kral at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. “Bu at, bir at değil benim için.. Bir dost.. İnsan dostunu satar mı” dermiş hep..

Bir sabah kalkmışlar ki, at yok.. Köylü ihtiyarın başına toplanmış.. “Seni ihtiyar bunak... Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler.. İhtiyar “Karar vermek için acele etmeyin” demiş.. Sadece “At kayıp” deyin. Çünkü gerçek bu.. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez... Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.

Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş.. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler.. 'Babalık' demişler.. 'Sen haklı çıktın.. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için.. Şimdi bir at sürün var..' 'Karar vermek için gene acele ediyorsunuz' demiş ihtiyar.. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?..' Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden 'Bu herif sahiden gerzek' diye geçirmişler..

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.. 'Bir kez daha haklı çıktın' demişler. 'Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın' demişler.. İhtiyar 'Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz' diye cevap vermiş. 'O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu.. Ötesi sizin verdiğiniz karar.. Ama acaba ne kadar doğru.. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez..'

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler.. 'Gene haklı olduğun kanıtlandı' demişler. 'Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..' 'Siz erken karar vermeye devam edin' demiş, ihtiyar.. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde.. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.'

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatle tamamlarmış, etrafına anlattığında: Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır.

 

Bir başka bilgelik ve yalın felsefe :

 

Çinli Çing-Çang-Çung’a sormuşlar :

“Köyünden Şang-Hay’a kaç günde gelip gidiyorsun ?”

“Bir ayda” diye cevap vermiş.

Demişler ki :

“Bak şimdi köyünden tren geçti, Şang-Hay’a bir günde gideceksin.”

Çinli sormuş :

“Peki ben ayın kalan 29 günü ne yapacağım ?”

 

Ağacın İlk Meyvesi

Okay Gönensin, Vatan, 05.12.2004     

Zengin bir adam, atını dörtnala kaldırmış, çorak topraklarda alabildiğince süratle gidiyordu. At hızlandıkça adam iktidarını biraz daha fazla hissediyor, daha bir keyifleniyordu.

Adam, nerede olduğunun, nereye koştuğunun farkında değildi, sadece atını çatlatırcasına koşturup gücünü ve zenginliğini tam manasıyla algılama peşindeydi.

At sınırlarını zorlarken, adam eyerin üzerinde keyifleniyor, çevresiyle ilgisi tamamen kopuyordu. Atını koşturduğu alan, hakimi olduğu toprakların hemen yanı başında, bölgedeki en fakir insanlarının yaşadığı en çorak topraklardı.

Adam için bunların hiçbir önemi yoktu. Onun için önemli olan, eyerin üzerinde ulaştığı hızdı.

Bir ara soluklanmak ve hayvanı biraz dinlendirmek için küçük bir su birikintisinin yanında durdu. Atından iner inmez de az ilerideki yaşlı adamı fark etti.

Yaşının tahmin edilmesi bile zor olan bir adam, elleri titreye titreye ağaç dikmekteydi.

Gördüğü bu manzara, zengin adamın ilgisini çekti. Neredeyse bin yaşında olan yaşlı adam, büyük bir ciddiyet içerisinde fidanları dikiyor, küçük birikintiden su taşıyıp diplerine dökerek geleceğin ağaçlarına ilk besinlerini veriyordu.

Zengin adam yaklaştı, ihtiyara "merhaba" dedikten sonra lafı uzatmadan kafasındaki soruyu sordu:

"Ey ihtiyar, sen ki bu yaşına gelmişsin, hiçbir zaman meyvelerini göremeyeceğin ve yiyemeyeceğin ağaçları dikmek için neden bu kadar çaba gösteriyorsun?"

Yaşlı adam istifini bozmadan cevap verdi:

"Benim bugün meyvelerini yediğim, kokularıyla keyiflendiğim ağaçları benden önce yaşamış olan insanlar diktiler. Ben onların diktiği ağaçların meyvelerini yiyorum, benden sonra gelecek insanlar da benim diktiğim ağaçların meyvelerini yiyecekler... Anladın mı neden böyle çalışıp çabaladığımı..."

Zengin adam ihtiyarın cevabından çok etkilendi ve ona bir armağan vermek istedi. Cebinden bir kese altın çıkardı, ihtiyarın önüne bıraktı.

İhtiyar önce keseye baktı, sonra zengin adama döndü; "Gördün mü, bazen bir ağacın meyvesini daha diktiğin anda yiyebilirsin" dedi ve keseyi cebine koyduktan sonra işine devam etti.

 

En sonda, yelkenciler için de bir şey var :

 

Sailing is ..

.. the fine art of getting wet and becoming ill

while slowly going nowhere at great expence !

 

Türkçe meali :

Yelken…

… büyük masraflar karşılığı yavaşça meçhule giderken, sırılsıklam olup hastalanmanın kibar bir yoludur!

Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle

Denizce

28.12.2004