|
|
 |
|
1884 İzmir – 25.12.1973 Ankara
Atatürk’ün vefatlarından sonra, hemen ertesi gün tek halefi
görülüp TBMM tarafından oy birliğiyle ikinci Cumhurbaşkanı
seçilmiştir. En büyük eseri, ülkemizi 2. Dünya Savaşına
sokmamak olmuştur.
25 Aralık 1973 te kaybettiğimiz büyük devlet adamı,
Türkiye’nin gerçek İkinci Adam’ı olarak ünlenmişti ve
Anıtkabir’de Büyük Önder’in karşısında yatmaktadır.
Kendisini saygı ve sevgilerle anıyoruz.
|
Gazi Mustafa
Kemal Atatürk'ün hem hayatının son yıllarında, hem de vefatından
sonraları (hem de yıllarca sonra dahi) çok merak uyandıran ve
detaylı bilinmeden bir çok dedikodu üretilen olay, devrinde ve
sonradan kendisinden sonra gelen devlet adamı ve politikacı,
eski asker İsmet Paşa’dan (İnönü) ayrılmasıdır.
Konuya
girmeden önce, ilişkilerini genel olarak ele alacağız. Evet,
ortada iki dost, iki arkadaş arasında bir sürtüşme vardır.
Taraflardan biri ülkenin tartışmasız kurucusu ve lideri,
Cumhurbaşkanı diğeri de onun en önemli işlerle görevlendirdiği
ve güvendiği dostu, Başbakan olunca, şartlar da gerginlik
yaratmaya uygun olunca, elbette bu sürtüşmenin sesi çok çıkar,
tıpkı sürtüşen bulutların oluşturduğu şimşek gibi gölgeler
yaratan anlık bir ışık ve yankılanan gümbürtüler verir.
[Not: İsmet
Paşa ile arasının bozulmuş olduğu iddialarına karşı, bir resim
ekliyorum. 20 Ocak 1938 de, yani son aylarında, Yalova’ya yola
çıkarken veda etmesi. Resim halen Internet’te, www.ataturk.net
adresinde yayınlanmaktadır. Gülen yüzlerine dikkat buyurun.]
|
 |
|
Sözü buradan
itibaren Falih Rıfkı Atay’a bırakıyorum. Yaşamının önemli
bölümlerinde Atatürk ile birlikte veya yakınında olan bu
gazeteci-yazar, tarafsız bir gözlemci olarak tarihe ışık
tutmaktadır. Gerek gördüğü noktalarda Atatürk’ü de İnönü’yü de
yerebilen yazar, hiçbir şeyi saklamadan tüm incelikleri
sunmaktadır. Şimdi, yazarın “Çankaya” adlı kitabının (Bateş AŞ
Yayınevi, 1984; ilk yayınlanışı 1952 de Dünya Gazetesinde;
Yeni baskıya hazırlanış 1968, tümü Falih Rıfkı Atay tarafından)
397. sayfasına gidiyoruz. |
Mustafa Kemal
İsmet Paşa'yı niçin seçti? İsmet Paşa, daima , «almak» ve
kendisinden hiç «vermemek» adetinde olduğu için fikir kıymeti
pek tanınmaz.
Mesela İsmet
İnönü'nün çok iyi Almanca bildiğini, Fransızca konuştuğunu ve
okuduğunu, ellisinden sonra öğrendiği İngilizce ile en güç
metinleri takip ettiğini pek az kimse bilir. O kadar kendi içine
kapalıdır. Halbuki bizim kürsülerde Farsça “perestiş” (tapınma,
taparcasına sevme) kelimesiyle Fransızca “prestige” (şöhret, ün,
prestij) kelimesini karıştıranlardan niceleri, Frenkçe (Batı
yabancı dillerinden her hangi biri) söz katmadan beş cümle
söylemezlerdi.
Ona dair sık
sık anlattığım bir fıkra vardır. Öğleye doğru yanına gidersiniz.
O sabah gazetede Londra'dan gelme bir havadis çıkmıştır. İsmet
Paşa'nın bu havadisi sizden önce okuduğuna şüphe yoktur. “-
Gördünüz mü efendim?” diye sorarsınız. Görmemiş gibi, sizi
dinler. Siz anlatırken, havadisi nasıl muhakeme ettiğinizi de
yoklamaktadır. Biraz sonra başka bir ziyaretçi gelir, aynı suali
sorar, aynı sahnenin tekrarlandığına şahit olursunuz.
Bir akşam
Saraçoğlu, rahmetli Nafi Atuf ve daha birkaç arkadaş yanında
idik. Acaba Türk milleti Osmanlı Saltanatı devrinde kaç yıl
barış yüzü görmüştür, meselesi konuşuluyordu. Hepimiz bir cevap
veriyorduk. İsmet Paşa garsonu çağırdı:
- Bana bir
bloknot getiriniz ! dedi.
Büyükçe bir
kağıdın üstüne Sultan Osman'dan Vahideddin'e kadar bütün
padişahların sıra ile isimlerini yazdı. Her padişahın yanına
alafranga (batı sistemi) cülüs (tahta çıkma) ve ölüm tarihlerini
koydu. Bunların arasına belli başlı harp ve barış tarihlerini
dizdi. Bir sürü isim ve bir sürü rakam içinden yalnız ikisi
üzerinde sual işareti vardı. Böyle bir imtihanı pek az tarih
hocasının geçirebileceğini tahmin ediyorum. Çünkü İsmet Paşa,
saltanatın kaldırılması gibi bir mesele olunca, onun bütün
tarihini bilmeli idi. Ona aklı yatmalıydı. İnkılapların
(devrimlerin) daima en iyi esbab-ı mucibesi (gerektiren
sebepleri) onun kafasından doğardı.
1923 te
Mustafa Kemal'in, İsmet Paşa üzerinde karar kılması için başlıca
sebepler şunlardır:
Mustafa Kemal'e karşı hususi bir rakiplik
hissi olmadıktan başka, Mustafa Kemal'in otoritesine kati
ihtiyaç olduğu kanısında idi. Son derece çalışkan, ciddi bir
hükümet adamı idi. Mustafa Kemal'in “maddi ve manevi topyekün
bir inşa" kelimeleri ile hülasa edebileceğimiz devrim davasına
en aşağı onun kadar inanmış bir fikir adamı idi.
Mustafa Kemal
teferruat ile uğraşmayı sevmezdi. Yalnız dış politikaya devamlı
bir ilgi göstermiştir. Bunun dışında hükümet İsmet Paşa'ya, ordu
Fevzi Paşa'ya emanet idi. Bazı meselelerde, şikayet ve tenkitler
üzerine, müdahaleler yapmak ve hakem rolü oynamaktan başka,
hükümet işleri ile pek yorulmamıştır.
Mustafa Kemal
büyük aksiyonlar kahramanıdır. Türk milletinin talihi, Mustafa
Kemal'in askerliğini Dumlupınar zaferi ile bırakmış
olmasındadır. Ondan sonra O'nu ancak devrimler içinde geçen
“devamlı tehlikeli hayat” havası avutabilmiştir. Çok defa
Çankaya'daki köşkünde yapacak bir iş bulamadığı için iç
sıkıntısına tutulduğu vakit, kendisini Cangıldan alınarak kafese
konmuş bir arslana benzetirdim.
Mustafa
Kemal, omuzlarındaki yükün ağırlığı hakkında fikri olmayan bir
kabile reisi değildi. Görevlendirdiği her arkadaşını imtihandan
geçirirdi. Bir istidat gördüğü vakit çabuk yetiştirdiği kadar,
başarısızlık gördüğü vakit çabuk feda ederdi.
Mustafa
Kemal'in sadece itaat gibi, etrafındaki bin bir kişiden bininde
kolaylıkla, bulacağı bir hassasından dolayı, koskoca devleti
şuna buna bırakacağı gibi bir düşünce, Mustafa Kemal hakkında
hiç bir fikri olmamak demektir. Nitekim Mustafa Kemal'i yatak
odasına kadar girenler değil, kafasının içine sokulabilenler
tanımışlardır. Hiç yüzünü görmemiş olsalar bile!
Mustafa
Kemal'in İsmet Paşa ile yakından tanışması, Ahmet İzzet Paşa'nın
yerine şarktaki ordunun kumandanı olduğu vakit İsmet Bey'i
Kurmay Başkanı olarak bulmasından sonradır. Mustafa Kemal, bir
Türk tabiri ile, insan sarrafı idi. Daha önceden İsmet'e hiç
ısınmamıştı. Her nedense onu da galiba Enver'cilerden sayarmış.
Beraber çalışmaya başladıktan az zaman sonra arkadaşını bütün
zaafları ve kuvvetleri ile, kusurları ve meziyetleri ile tanıdı
ve ona bağlandı. Mustafa Kemal, sonuna kadar, gerek orduda,
gerek siyasi hayatta İsmet Paşa'nın bu, kuvvet ve değerlerinden
faydalanmıştır. Zaaf ve kusur saydığı şeylerde de, pek ihtiyatlı
ve nazik müdahalelerde bulunmuştur.
'Buna karşı
İsmet Paşa, Mustafa Kemal'in gittikçe kuvvetlenen otoritesini
kendi menfaatleri için sömürenlere karşı mücadele ederek, ona
belki de en büyük hizmeti etti. İsmet Paşa'nın etrafındaki bütün
hasımlıkların baş sebebi, bu mücadeledir.
İsmet Paşa,
Mustafa Kemal ve Atatürk sofrasının birincisi ve müstesnası idi.
Nüfuzu o kadar büyüktü ki, bugün kendisinden laübalice
bahsedenlerin, İsmet Paşa sofraya gelince ağızlarını bile
açamadıkları sayısız akşamları hatırlıyarak içimden gülüyorum.
Bir misal
verelim. İnönü orkestra konserleri ile at yarışları meraklısı
idi. Bazı kimseler musiki ve at sevdikleri için değil de
İnönü'ye görünmek ve yaranmak için konser veya yarışları
kaçırmazlardı. Bugün İnönü'nden kabaca bahsedenlerden birinin
bir pazar günü
“ - Yahu, yine mi yarışa gideceğiz ? “ diye
mırıldanan arkadaşına :
“ - Haberin
yok mu ? İsmet Paşa nezle olmuş, gelmeyecekmiş. Bugün
kurtulduk!” müjdesini verdiğini işitiyor gibiyim.
Halbuki
İnönü'nün böyle şeyler umurunda değildi. Bir çoklarımız hemen
hemen hiçbirine gitmezdik. Ama yaranıcıların belli başlı
marifetleri böyle şeylerdi.
Mustafa
Kemal'in, İsmet Paşa yokken onun zaaflarına ait bazı tenkitlerde
bulunması neyi ifade eder? Mustafa Kemal kendi kendisinin
zaafları ile alay bile ederdi. Biz Paris'teki şapka hikayesi
gibi, Picardi manevralarındaki bazı Fransızca gafları gibi
gülünç fıkralarını onun ağzından duymuş ve beraberce gülmüştük.
Orman çiftliği kurulduğu yıllarda idi. Toprağa ne koyarsa
kaybediyordu. Bir yıldönümü akşamı aşağı ufak köşkün önünde oturuyorduk.
Topraklar bomboştu. Müdür Tahsin Bey bu köşkün önüne bir havuz
yaptırmıştı. O gün, bir senelik zararı haber aldığı için
düşünceye daldığı sırada, havuzun fıskiyesini açtılar. Meğer
Tahsin Bey suyun içine renkli ampuller koydurmuş. Bozkırın bir
köşesinde, alaca karanlıkta birden bire yeşilli, mavili, allı
sular fışkırınca, Mustafa Kemal güldü :
- A Kemal,
dedi, sen ziraat okudun mu? Hayır. Çiftçi misin? Hayır. Baban
çiftçi miydi? Hayır. İşte bilmediği işe parasını koyup da
kaybedenlere sular bile güler.
Mustafa
Kemal, her şeyi ve herkesi, kendisine kadar herkesi zaman zaman
tenkit etmiştir. Fakat on beş yıl onun hususi meclislerinde
bulunanlar bilirler ki, Mustafa Kemal İsmet Paşa'yı bütün
arkadaşlarından daima üstün tutmuştur. Onun zekasına,
faziletine, devlet idaresine güvenmiştir. Nice defalar :
“ - Çocuklar,
Çankaya'da rahat ediyorsam, İsmet sayesindedir, “ demiştir. Bu
sözü duymayan Çankaya davetlileri parmakla gösterilebilir.
Mustafa Kemal
ve İsmet, aralarındaki nispet (oran) daima ayrıca muhakeme
edilmek (düşünülmek, değerlendirilmek) üzere, birbirlerini
tamamlamışlardı.
Birinci Dünya
Harbinden sonraki sivil diktatörler iktidara geçince üniforma
giymişler ve bir daha arkalarından bu üniformayı
çıkarmamışlardır. Mustafa Kemal, İsmet Paşa ile beraber zaferden
sonra üniformalarını çıkardılar ve bir iki askeri manevra
müstesna, bir daha giymediler. Mustafa Kemal, yeni düzenin
devletini ve toplumunu kurmak, yeni düzene aykırı bütün
müesseseleri ve gelenekleri yıkmak, yerlerine yenilerini koymak
davasında samimi. açık ve tereddütsüzdü. Birçok Türkçüler
kendisi ile beraber idiler. Ancak bunlar bir şahsi ve keyfi
otorite değil, Mustafa Kemal'in liderlik itibar ve nüfuzunu da
içine alan bir meclis ve kanunlar otoritesi istiyorlardı.
Teşkilat-ı Esasiye Kanununun tadillerinde Cumhurreisine veto ve
fesih hakları verilmek meselesi tartışıldığı zaman, devrimin
otoriter idaresini zaruri bulan ileri fikir arkadaşları dahi
kendisine karşı koymuşlardır. Bunlar arasında Saracoğlu Şükrü ve
rahmetli Mahmut Esat Bozkurt vardı. Mustafa Kemal, Meclis
görüşmeleri sırasında, en çok kürsü nüfuzu kazanan bu iki genci
bir akşam çağırdı, sabahlara kadar kendileri ile tartıştı ve
sonunda bu yeni haklarla şahsi otoritesini kuvvetlendirmek
iddiasından vazgeçti. Bütün nimetlerin ve mahrumiyetlerin
kaynağı olan bir zamane hakimi bunu yapmaz. Mustafa Kemal emir
kulları ile fikir yoldaşlarını birbirinden ayırmasını ve
hangilerini nerelerde kullanacağını bilmeseydi, Atatürk olur mu
idi? Keşki bazı hususi zaafları ve müsamahaları da olmasaydı!
Hastalanıp o
korkunç illetin pençesi altında asabi muvazenesi (sinirsel
dengesi) sarsılıncaya kadar, Mustafa Kemal ile hükümet ve Meclis
arkadaşları arasında çok tartışmalar ve kendisine, yahut kötü
yakınlarına karşı çok dayatışlar olmuştur. Mustafa Kemal, devrim
yolculuğunda kendisi ile birlik olduğuna şüphe etmediği
arkadaşlarının her türlü nazını çekmiştir.
Ama
etrafındaki bu adam ve seviye karışıklığının sebebi ne olduğunu
soracaksınız. Bu, o devrin, kendisine eski komitekari
(komitesel) taktiklerden faydalanmak zaruretlerini duyuran
özelliklerinden gelir. Sofrasında devrinin bütün çeşitleri
vardı. Bir akşam yanındaki hanıma sofrasındaki bir davetliyi
göstererek:
“ - Bu adamın
ne bayağı olduğunu bilemezsiniz!” demişti. Sonra fikrine daha
da kuvvet vermek için :
“ - Hani çöp
tenekesi vardır. İçine her türlü süprüntüler konur. Ne kadar
boşaltsanız, dibinde yapışık bir şeyler kalır. İşte
bu o şeylerdendir !” sözlerini ilave etmişti.
Hanım,
şaşırarak:
“ - Aman
Paşacağım öyle ise ne diye sofranıza alıyorsunuz?”
Demesi
üzerine:
“ - Ha...
İşte onu da sen bilemezsin kızım!” cevabını vermiş.
Falih
Rıfkı’dan kısa bir bölüm ilave etmeden önce hatırlatalım, daha
hazırlık günlerinde, İsmet Paşa güvenilir ve detaylı bazı
çalışmalar yapıyor, var olan ufku
genişletiyor, sislerini dağıtıyor, hatta yakınlaştırıyordu.
Yine Çankaya
kitabından kısa bir bölüm : (sayfa 158)
… Mustafa
Kemal kararını vermişti: «Uygun bir zaman ve fırsat kollayarak
İstanbul'dan kaybolmak, basit bir tertiple Anadolu'nun içine
girmek, bir müddet isimsiz çalıştıktan sonra millete felaketi
haber vermek!..
İçinde
sakladığı bu sırrı vakit gelmedikçe kimseye açmadı. Böyle bir
karar vermemiş gibi buluşma ve konuşmalara devam etti. Bir gün
İsmet Bey'i evine çağırdı. İsmet Bey (İnönü) barış konferansı
için askeri hazırlıklar komisyonunda çalışıyordu. Mustafa Kemal
masanın üstüne bir harita açtı: «Mesela, dedi, hiç bir sıfat ve
yetkim olmaksızın Anadolu'ya geçmek ve orada milleti uyandırarak
kurtulma çarelerini aramak için en elverişli bölge ve beni o
bölgeye götürecek en kolay yol hangisi olabilir?,.
İsmet bey
harita üzerinde derin derin düşündükten sonra :
- Yollar çok,
bölgeler çok, dedi.
Atatürk bu
hazırlık günleri için bana demişti ki:
“Düşünebilirsiniz ki verilmiş bir kararım varken onu niçin hemen
tatbik etmiyorum? Hemen söylemeliyim ki ağır ve kat'i bir
kararın doğruluğuna inanmak için vaziyeti her köşesinden ele
almak, incelemek lazımdır. Bir karar tatbik edilmeye
başlandıktan sonra, keşke şu tarafını da düşünseydik belki bir
çıkar yol bulurduk, yeniden: bunca kan dökmeğe lüzum kalmazdı,
gibi kaygılara yer kalmamalıdır. Böyle bir kaygılanma karar
sahibini yaptığının doğruluğundan şüpheye düşürür. Bundan başka
beraber çalışacak olanlar, yapılandan başka bir şey yapılmak
ihtimali kalmadığına inanmalı idiler. İşte benim mütareke
devrinin beş altı ayını İstanbul'da geçirmekliğimin sebebi
budur. Bu geçirdiğim zamanın bir kısmını da hazırlıklara ayırdım.
Fikir hazırlıkları, seferberlikte davul zurna çalarak asker
toplamak gibi olmaz. Alçak gönüllülükle çalışmak, kendini
silmek, karşısındakilere samimi bir kanı vermek şarttır...”
İşte bu
hazırlık döneminde de en güvendiği kişilerden biri İsmet Paşa
idi.
Yine
“Çankaya”dan, bu sefer sayfa 492 den devam edelim :
Atatürk'ün
son yıllarında en çok merak uyandıran vaka, devrinin bir
numaralı devlet adamı İsmet İnönü'nden ayrılmasıdır.
Meseleye
girmezden önce her ikisinin münasebetleri üzerinde biraz
durmalıyız. Atatürk İnönü'yü yakınındaki yeteneklerin en iyisi,
yaptığı ve yapacağı işlerin en çok kavrayıcısı olarak seçtiğine
şüphe edilemez. Kuvay-ı Milliyye devri, İnönü'nün ilk ordunun
kuruluşundaki hizmetleri ve komuta faaliyetleri dışında,
Atatürk'ündür. İsmet bey hiçbir zaman, bir ihtilalci olmamıştır.
İlk gençliğinden beri, kendini fırsat bulup da tanıyanlara,
saydıran ve sevdiren bir görev adamı idi. «Fırsat bulup da
tanıyanlara» dedik. Gerçekte İnönü kendini göstermek, sokulmak,
yaranmak, politika oyunları ile mevki edinmek gibi zaaflardan
bütün meslek hayatı süresince uzak kalmıştır. Atatürk onu arayıp
bulmasaydı, onun kendi normal meslek hayatı içinde ne olacaksa
onu olup ömrünü öyle tamamlayacağına hükmetmek doğru olur.
Bununla
beraber İnönü İttihat ve Terakki devrinden kendince büyük
dersler almış olanlardandı. O devletin tenkidcisi idi. İsmet bey
komiteciliği sevmez. Merkez-i Umumi gibi sorumsuz otoritelerin
hükumet işlerine müdahalesini istemez. O, bir düzen adamıdır.
İleri bir tanzimatcıdır. Pek çalışkandır. Binbir incelemeden
geçirmedikçe hiçbir mesele üzerine karar vermez.
Atatürk
zaferden sonra onu askerlikten aldı. Önce Dış Bakanı yaptı ve o
sıfatla Lausanne andlaşması için seçilen heyete onu reis yaptı.
İlk Cumhuriyet Başvekili olarak da onu bütün arkadaşlarına ve
pek sevdiği Fethi Okyar'a tercih etti.
İhtilal
liderleri hıyanetten korkarlar. İnönü Atatürk'e onun kafasına ve
gönlüne hiçbir şüphe gölgesi düşürmiyecek kadar bağlı idi.
Atatürk büyük hareketler adamıdır. Teferruat ile didişmekten
hoşlanmaz. Hükümet işleri ile pek baş ağrıtmamıştır, yeni bir
devlet de kuruluyordu. Bunun bin bir meselesi ile durmadan
uğraşacak bir ehil yardımcı lazımdı. İnönü, yeni devletin
kuruluşunda ve hükumet işlerinin yürütülmesinde belli başlı amil
olmuştur. Demiryolu politikası onundur. Bütçe denkliği onundur.
Dış ticaret denkliği onundur. Yabancı şirketleri millileştirmek
ve imtiyazları tasfiye etmek, sonra devletleştirme gayretlerine
girişmek gibi hatıra gelebilecek birçok teşebbüsler onundur.
Bütün devrimler Atatürk'ündür. Bunlar dışında Atatürk dış
politika ile yakından ilgilenmiş, ve bundan başka bazı imar
işleri, Orman Çiftliği, Yalova, Florya vesaire gibi, bir de Dil
ve Tarih davaları ile uğraştı. Ara sıra İnönü ile çeşitli
şahsiyetler ve makamlar arasında çıkan anlaşmazlıklara sadece
hakemlik etmiştir. Bu hakemlik, İnönü'nün iç politikaca zaafları
bakımından, çok defa Başvekile faydalı olmuştur. Atatürk ile
farklarından biri de birincisinin hiç bürokrat olmaması,
ikincisinin fazlaca bürokrat olmasıdır.
Daha ilk
zamanlarda Atatürk'ün bir «etraf» meselesi olmuştur. Atatürk işi
ehline verir, fakat hoşuna gidenle buluşur ve eğlenirdi. Yakın
çevresinde idealistler vardı, entrikacılar vardı, menfaatçiler
vardı. İsmet Paşa bu «etraf» a karşı çekingen ve uzak, hatta
sert durmuştur. Ona hatır için iş yaptırmağa teşebbüs etmek
cesareti kimsede yoktu. Atatürk nüfuzunu da ona karşı kullanmağa
imkan yoktu. Bu hal, bilhassa nüfuz tüccarları arasında
hoşnutsuzluk yaratıyordu. Sonra, herhangi biri nüfuz oyununa
kalkışıp da haber alsa, Atatürk'e şikayet ederdi. İsmet Paşa,
Atatürk şerefini ve devrini nüfuz ticareti faciaları ile
lekelenmekten korumak için daima ciddi ve tesirli müdahalelerde
bulunmuştur.
Korkusu da
«etraf» tahakkümüne ve eski Merkez-i Umumi komiteciliğine
dönülmesi idi. Partinin hükümet işlerine müdahalesini, bazen,
çok sert önlemiştir. Doğrusu bu da biraz aşırılık halini
almıştır. Meclis murakabesinin pek zayıf olduğu o devirde
partiyi canlı tutmak, halk ile kaynaştırmak ve partiye bir nüfuz
tanımak da lazımdı. İsmet İnönü hükümet reisi ve parti umumi
reis vekili idi ama, daima hükümet tarafı haklı idi. Rahmetli
Recep Peker gibi dinamik şahsiyetler parti umumi katibi olduğu
zaman çatışmalar olur, rahmetli Saffet Arıkan gibi şef aşıklısı
kimseler geldiği zaman çatışma dururdu.
Daha ilk
günlerden Çankaya sofrasında ve iç çevrelerde İnönü aleyhine
dedikodu ve tahriklerde bulunanlar olmuştur. Atatürk şahsi
müdahalesini gerektirecek önemli meseleler olmazsa dinler,
geçer, fakat Başvekil aleyhine latife dahi etmezdi. Sofrasında
en çok saygı gösterdiği, en çok nazını çektiği şahsiyet de İnönü
idi.
Bu ara sıra
karşılıklı müdahaleler ve çatışmalar, fakat çok defa samimi
anlaşma devri, Atatürk'ün ölümünden hayli önce başlayan
rahatsızlığı sinirlerini bozup ona fazla titizlik, vehme yakın
bir alınganlık verinceye kadar sürdü. Gitgide Başvekil
aleyhindeki telkinler Atatürk'te yer tutmağa başlıyordu.
Burada eski
deyimle bir «istidrat» yapayım. Uzun gecelerde, ara sıra, bir
takım düşüncelerini dikte ettirmek Atatürk'ün meyli idi. Notları
çok defa ben tutardım. Kalabalık arasında:
- Bunları
gazetene koyarsın, derdi.
Halbuki yine
çok defa bu diktelerde bir «dikişsizlik», bir «gelişi güzellik»
hali olduğu için biz notları ertesi gün kaybederdik. Kendisine
söylediğimizde:
- İyi
ettiniz. Zati mesele vakit geçirmektir, derdi.
Son yıllarda
sofraya eski gazetecilerden biri, İsmail Müştak geldi.
Atatürk'ün vaktiyle sevmediği bir adamdı da! Fakat sokulma ve
yaranma yollarını pek iyi bilen biri idi. Birkaç defa o not
tuttu. Ertesi günü de bir İstanbul gazetesine vermeğe kalktı:
Kendisine geleneği hatırlattık. O bilakis bundan faydalanarak
Atatürk'e, sofrada şuuruna hakim olmadığı dedikodularının
dolaştığı vehmi verecek bir dil ile, pek el altından bizleri
curnal etti. Atatürk ondan sonra geceki notlarının gazetelere
günü gününe konup konmadığını takip etti. Gerçi, altlarında
imzası yoktu ama, biz başkaları da biliyorlarmış gibi,
sıkılırdık.
«Atatürk
biraz içtikten sonra ne yaptığını bilmez. Hele şükür ki
hükumetin başında İsmet Paşa vardır,» bin bir yoldan Atatürk'e
bu telkin yapılmıştır ve bu yüzden son zamanlarda hükumet
adamları ile münasebetlerinde, eskiden olmıyan bir hal, fazlaca
bir sinirlilik hali gelmiştir.
Mesela bir
aralık bir Bomonti bira fabrikası meselesi çıktı idi. Atatürk
pek emek verdiği Gazi çiftliğinin verimli olması için de
uğraşıp durdu idi. Çiftliği Ankara'yı bozkırlıktan
kurtarabilecek teşebbüslerin bir deneme merkezi olarak
benimsemiştir. Sonra da hükumete devretti.
Ahmet İhsan
Tokgöz, ki tam bir menfaatçi idi, İstanbul'daki Bomonti
fabrikasının hisselerini almış ve İdare Meclisi Reisi olmuş,
İsmet İnönü'nün eniştesi, Kudüslü Abdürrezzakı da idare
meclisine almıştı, her ikisi Ankara'da bira fabrikasının
genişletilmesini önlemek ve Bomonti imtiyazını uzatmak için,
Ankara fabrikasının gelir getirmeyeceği fikrini İsmet İnönü'ye
telkin ettiler.
Atatürk Umumi
Katibi Hasan Rıza Soyak aracılığı ile Danimarkalı uzmanlara
meseleyi inceletti. Onlar, eğer fıçılarla taşınıp Haydarpaşa'da
şişelenecek olursa, Bomontiye bile rakiplik edeceğini
söylediler. Son zamanlarda aralarındaki belli başlı bir
anlaşmazlık bu idi.
Esas ayrılış
hatıraları :
İngiltere ile
Musul sorununun ağır bunalımlar geçirdiği bir devrede ve
Yunanlılarla "etablis" Antlaşmazlığının verdiği huzursuzluğun
devam ettiği sırada, Türkiye toprakları üzerinde, I.Dünya
Savaşı'ndan intikal elden emelleri olan İtalya, Türkiye üzerinde
siyasi ve psikolojik baskı yaparak resmi taleplerde bulunuyordu.
Türkiye'nin Musul sorununu halletmesi, Fransa ile uyuşmazlığını
bir çözüm tarzına bağlaması, Türkiye'nin sınırlarını kesin
olarak ortaya koymuştu. Lozan'dan itibaren, her geçen gün güç
kazanan Türkiye, sömürgeci politikaya şiddetle karşı koyacağını
göstermek için gereken tedbirleri de almıştı.
İtalya'nın
Arnavutluk'u nüfuzu altına alması, Yugoslavya'da korku uyandırdı
ve Fransa'yı Yugoslavya'ya yanaştırdı. İtalya artık Anadolu
üzerinde hayale dayanan sömürgecilik politikasından vazgeçti.
Türkiye'ye yakınlaşmaya başladı ve böylece Türkiye İtalya
arasında, 30 Mayıs 1928'de Tarafsızlık ve Uzlaşma Antlaşması'nın
imzalanması mümkün oldu.
İtalya'nın
Habeşistan'a saldırması ve Milletler Cemiyeti'nin bu saldırıya
karşı, 16. maddesinde öngörülen ekonomik zorlama tedbirlerini
uygulaması ve Türkiye'nin de bu zorlayıcı tedbirlere katılması,
bir taraftan uluslararası işbirliğinin tezahürü olmakla beraber,
diğer taraftan da Türkiye'nin İngilizlerle yakın ilişkiler
kurmasına neden olmuştur. Zorlayıcı tedbirlerin uygulanmasında,
İngiltere'nin Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya'ya teminat
vermesi bu devletlerde rahatlık ve güvenlik uyandırdığı gibi,
karşılıklı yardım taahhüdü de Akdeniz Paktı adı ile anılan
paktın doğumuna neden olmuştur.
Türk-İtalyan
ilişkileri, İtalyan-Habeş Savaşından sonra geçici olarak
düzelmişse de Akdeniz'de yapılmakta olan denizaltı korsanlığını
önlemek amacıyla toplanan Eylül 1937 Nyon Konferansı sonunda
aktedilen Nyon Antlaşması ile yeniden bozulmuştur. Türkiye bu
konferansta İngiltere'yi desteklemiş ve milliyeti belirsiz
denizaltılara karşı ortak uygulamayı kabul etmiştir.
Atatürk'le
İnönü'nün ayrılışı, Niyon konferansı sırasında olmuştur.
İspanya iç
harbi günlerinde Akdenizde kimlerin olduğu bilinmiyen
denizaltılar dolaşıyordu. İngilizler bu denizaltıların hep
birlikte avlanılması teklifini ileri sürmüşlerdi. Niyon
konferansı bu maksatla toplanmıştı. Konferansta Türkiye'yi
temsil eden Tevfik Rüştü Aras hükümete yolladığı raporların bir
kopyesini de Florya'da dinlenen Atatürk'e gönderiyordu. Son
anlaşma metninde bir madde Atatürk'ün dikkatini çekti. Fransızca
yazılmış olan bu anlaşma maddesinden Atatürk «Fransa ve
İngiltere devletlerinin Akdenizdeki denizaltı korsanlığını
önlemek için gerektiğinde Türkiye'den kuvvet yardımı
isteyecekleri manasını çıkarmıştı. Yanında bulunan Umumi Katibi
Hasan Rıza Soyak'a dönerek:
- Acaba
hükümet bu maddenin farkına varabildi mi? diye sordu.
O sırada
Atatürk Soyak aracılığı ile sık sık hükümetle telefon
konuşmaları yapıyordu. Soyak telefon görüşmesinde hükümetin
maddeden o manayı çıkarmadığını öğrendi. Bunun üzerine Atatürk
İnönü'nün dikkatini çekti. Başvekil bu uyarma üzerine adı geçen
maddenin Türkiye'yi güç duruma sokabileceği vehmine düşerek
Tevfik Rüştü'ye anlaşmayı imzalamaması için direktif verdi ve
bunu Atatürk'e de bildirdi.
Atatürk böyle
bir tehlike olmadığı, bilakis İngiltere ve Fransa bizi eşit
büyük bir devlet saydıklarından bizim için pek faydalı olduğu,
nihayet yapacakları bir müdahalede bizim zayıf harp gemilerimize
ihtiyaçları da olmıyacağı cevabını verdi. Sonunda meselenin
Tevfik Rüştü'ye yazılarak alınacak cevaba göre hareket
edilmesine karar verildi.
Konuşmalar
sırasında vakit ilerlemiş, Atatürk yatak odasına çekilmişti. Bir
iki saat sonra İnönü'nün özel kalem müdürü Florya'yı arıyarak
Soyak'a :
- Başbakanın
Atatürk'e bazı tamamlayıcı maruzatı vardır. Not edip hemen
kendilerine vermenizi rica ediyorlar, dedi.
Soyak şu
cevabı verdi:
- Atatürk
şimdi uykudalar. Uyandıramam. Zaten iki saat önce işin Tevfik
Rüştü Bey'den sorulmasına ve gelecek cevabın beklenmesine karar
verildi.
Bu cevap
üzerine iş ertesi güne kaldı.
Olaydan
birkaç gün sonra Atatürk Ankara'ya gitti. Hükumete devrettiği
çiftliği gezerken yeni dikilen birçok yemiş ağaçlarının bakımsız
bırakıldığını görerek üzüldü. Ankara'da bira fabrikasının
genişletilmesi konusunu da açtı. Ahmet İhsan Tokgöz ve
Abdürrezzak İstanbul'da Bomonti fabrikası imtiyazının uzatılması
için İnönü'nü baskı altına almışlardı. Hasan Rıza Soyak dedi ki
:
- Başbakanın
kaygısı yersizdir, işi en ince teferruatına kadar yabancı
uzmanlara incelettik. Fabrika genişlerse doğu Anadolu'yu
besliyecek. Bomonti ile rakiplik edecek, kara da geçecektir.
Başbakan isterse bütün belgeleri götürür, kendisine meseleyi
anlatırım. Atatürk:
- Bu akşam
vekiller toplantısında görüşürüz, diyor.
Bu konuşmalar
sırasında İçişleri Bakanı Şükrü Kaya da yanlarında idi. Şükrü
Kaya Atatürk'ün yanından ayrıldıktan sonra doğru vekiller
toplantısına gitti. İsmet İnönü'ye:
- Paşam bu
akşam köşke çağrılıyoruz. Bira fabrikası işi görüşülecek...
dedi.
Akşam üstü
heyet Çankaya'da toplanmak üzere dağıldı. Bir söylentiye göre
huylanan Başbakan daha önce Anadolu Kulübüne giderek iki kadeh
viski içiyor.
Vekiller
heyeti Atatürk'ün sofrasında toplanmıştır. Atatürk' ün
karşısında İsmet İnönü, sağında Kazım Özalp yer almıştır.
Atatürk rahatsızlığını öne sürerek çay içiyor. Başbakan ve
bakanlara içki verilmiştir.
Atatürk sözü
çiftlikteki ağaçların bakımsızlığından açıyor. Tarım Bakanı
Şakir Kesebir'den bunun sebebini soruyor. Kesebir yerine
Başbakan atılarak:
- Sebebini
adamlarınıza sorunuz, diyor. Adamlarınız dediği, Soyak!
Atatürk bu
çıkışa hayret ederek, Kazım Özalp'a, Başbakanın işitemiyeceği
bir sesle:
- Ne olmuş
buna? İçmiş mi yoksa? diyor.
Derken
Başbakan ikinci bir çıkış daha yapıyor:
- Ne oldu
paşam size? Eskiden böyle değildiniz. Artık emirlerinizi hep
sofradan mı alacağız? Aramıza Kara Tahsinler (I) giriyor.
Konuşmamıza meydan vermiyorlar, diyor.
Atatürk gene
soğukkanlılığını bozmadan:
- Efendiler
anlaşılıyor ki, bugün fazla görüşemiyeceğiz. Siz rahatınıza
bakın. Ben biraz dinleneceğim, diyor ve sofrayı bırakıyor.
Vekiller de bir müddet sonra çekilip gidiyorlar.
Ertesi gün
Atatürk İstanbul'a hareket etti. Ben de yanında idim. Önce
İnönü'yü kompartımana çağırdı. Kendisine:
- Görev
arkadaşlığımız bitmiştir. Ama dostluğumuz devam edecek, dedi.
İnönü iki eli
ile yüzünü kapadı. Atatürk :
-
Dinlenmelisiniz, dedi.
Sonra, umumi
katibi Soyak’ı çağırdı:
- İsmet Paşa
biraz yorgun. İki ay dinlenecek ve yerine bir vekil
bırakacaktır. Bu değişiklik için Millet Meclisini olağanüstü
toplantıya davet etmek istemiyorum. Meclis birkaç gün önce Niyon
antlaşmasını tasdik etmek için toplanmış ve dağılmıştır. Yeni
bir toplantı içerde ve dışarda iyi karşılanmaz. Anayasa'ya
bakalım. Böyle bir değişiklik için Meclisin toplanması lazım mı,
yoksa bir tezkere ile Başbakanlığa bildirmek yeter mi?
Soyak
Anayasayı getirdi. Okudular. Tezkere ile bildirmek yeter olduğu
anlaşıldıktan sonra, Atatürk İnönü'ye dönerek:
- Yerinize
kimi münasip görürsünüz? diye sordu.
- Kimi
münasip görürseniz...
- Ben Celal
Bey'i düşünüyorum.
- Münasiptir
efendim.
Bunun üzerine
İsmet İnönü yanından ayrıldı ve kompartımanına gitti.
Soyak o sabah
Atatürk'e :
- Efendim
kardeşi ölmüştür. Evi bir yashane. Her sabah mezarına gidip
ağlarmış, bağışlayın, demesi üzerine Atatürk:
- Daha iyi ya...
Demek hasta. Dinlenmiye ihtiyacı var, cevabını
vermişti.
İnönü ayrılıp
kompartımanına gittikten sonra Atatürk Soyak'a :
- Şimdi git,
arkadaşlarına söyle. Bizde adettir: Biri makamından ayrıldı mı,
etrafındakiler ondan yüz çevirir. Dikkatlerini çekiyorum. İsmet
İnönü'ye eskisinden fazla saygı gösterecekler, emrini verir.
Biz yemek
salonunda masaya oturmuştuk. İsmet İnönü yanımızdan hızla geçti,
yatak kompartımanına gitti. Biraz sonra Atatürk geldi, ellerini
çırparak :
- Oldu bitti,
dedi ve bahsi kesti.
Yataklarımıza
çekildikten bir hayli sonra uyuyamıyarak dışarıya çıkmıştım.
Şükrü Kaya'nın kompartımanını aydınlık gördüm. Kapısını vurdum.
Açtı: Üst yatağa eşyasını yığmış, alt yatakta iki büklüm
oturuyordu. Kompartman cıgara dumanı ile dolu idi. Bana:
- Şimdi ne
olacak? dedi. Başbakanlık müjdesini beklediği besbelli idi:
- Bilirsin,
sofrada yalnız İnönü'ye, Çakmak'a, bir de Bayar'a yer gösterir.
Yeni Başvekil Bayar olacaktır, dedim. Sıçradı:
- Nasıl olur?
Garp Cephesi Kumandanı ve Lausanne'ı yapan İsmet Paşa'dan
sonra....
- Benim
görüşüm böyle...dedim.
İşte
Atatürk'ün ölümünden sonraya kadar süren Celal Bayar
Başbakanlığı devri böyle başlamıştır.
Atatürk'ün
yakın çevresindeki İnönü aleyhtarları hemen kışkırtmalara
koyulmuşlardı. Bunlara göre İsmet İnönü'ne bir büyükelçilik
vererek onu memleketten uzaklaştırmalı idi, Atatürk'ün kendisine
karşı zaafını bildiklerinden bir gün eski duruma dönüleceğinden
çekinmekte idiler. Arasıra sofrada:
- Paşam,
Bayar'a emir buyursanız da İnönü ile buluştuğu vakit onun yanı
gerisinde durmasa... Tam Başvekilliğini takınsa... gibi sözler
duyardık.
Atatürk
üzgündü, ben kendi bulunduğum meclislerde bu ayrılış meselesinin
açıldığını, Atatürk'ün, bazı önemli tarizler müstesna, İnönü
aleyhine konuşulduğunu işitmedim, pek sık da yanına giderdim.
İnönü de
kışkırtıcıların çabalarını haber aldığından hayli vehimli idi.
Yine de Atatürk'ü idare etmek zorunda idi. Bir gün stadyuma
gittiği zaman gençlik pek heyecanlı gösteriler yapmıştı. İnönü
böyle tertipler bilmez, hele o sırada böyle tertiplerin Atatürk
üzerine tesiri ne tehlikeli olacağını herkesten iyi bilir. Fakat
kışkırtıcılar bu vakadan alabildiğine faydalanmağa kalktılardı..
İnönü, Dil Kurultayında Atatürk'le kısa bir sevgi yazışması
hikayesinin gösterdiği üzere. Ayrılışının bir dargınlığa ve onun
sebep olacaklarına varmaması için pek dikkatli idi. Geldiği ve
gittiği zamanlar daima Atatürk'ü karşılamağa ve uğurlamağa
giderdi. Bir grup toplantısında Atatürk'ün yakınlarından birinin
daveti üzerine kürsüye gelerek Atatürk'le aralarında hiç bir
mesele olmadığından, nesi var nesi yoksa hepsini
Atatürk'e borçlu olduğundan bahsetti idi.
Bu sırada
Atatürk'e zarfların üstünde «huzur-ı Ali-yi riyasetpenahiye,
yazılı bir hayli mektup göndermiştir. Atatürk öldükten sonra
köşkteki kağıtları ayıklamak hizmeti verilen Nafi Atuf Kansu ve
arkadaşları bu mektupları İnönü'ye geri vermişlerdir.
Atatürk'ün
hastalığı ilerledikçe kışkırtanlar arttı. Şimdi mesele eğer
Atatürk ölürse, İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanı olmasını ve
böylece kendi aleyhinde bulunanlara karşı bir öc alma
teşebbüsünde bulunabilmesini önlemekti. Bunlar Fevzi Çakmak'ı
kendileri için daha elverişli buluyorlardı. Fakat İsmet İnönü'yü
Meclisten çıkarmak ve Fevzi Çakmak'ı Meclise almak için yeni bir
seçim yapılmalı ve İnönü yine bir büyükelçiliğe yollanmalı idi.
Şunu
söylemeliyim ki, bütün bu devirde Celal Bayar dürüst kalmış ve
kışkırtmalardan hiçbirine kulak vermemiştir. Elazığ
manevralarına beraber gitmiştim. Bana tahrik ve tahrikçilerden
bahsetmiyerek demiştir ki:
- Yeni seçim
yapılmasını ben Atatürk'e nasıl söyliyebilirim? Bu Atatürk'e,
sen öleceksin, demektir. Ben bunu nasıl yaparım? demiş ve hiç
unutmam, şu sözleri ilave etmişti:
- Öyle
anlaşılıyor ki, Rusya'da Lenin'den sonra onun tabii halefi
Troçki imiş. Yerine Troçki'yi geçirmemek ve Stalini geçirmek
için milyonlarca insanın kanı dökülmüştür. Bizim böyle facialara
tahammülümüz yok.
Şurası da var
ki, hemen bütün Meclis Atatürk'ün hastalığı ne kadar ağır ve
tedavisiz olduğunu biliyordu. Mecliste hakim kanaat, Atatürk'ten
sonra tek rejim teminatının İnönü olduğu idi. Tahrikçiler
muvaffak olabilseler ve Meclisi yenileme teklifini getirtmiş
olsalar bile, bunun muvaffak olabilmesi ihtimali yoktu.
Gene son
zamanlarda kendisini sevenler İsmet İnönü'ye karşı bir suikast
tehlikesini önlemek için tedbirler almışlardı. O zamanki Emniyet
Umum Müdürü, bir tehlike sezildiği vakit, İnönü'yü kaçırmak ve
gizlemek tertiplerini dahi düşünmüştü. Çankaya'daki İnönü köşkü
sıkı koruma altında idi.
Burada
Atatürk'ün vasiyetnamesi üzerinde de biraz durmak doğru olur.
Vasiyet etmek, ölmek ihtimalini düşünmek demektir. Atatürk
kendinden umutlu değildi. Ölümünden sonra İsmet İnönü ile
ayrılışının türlü tahriklere sebep olacağını düşünmüş olmalı
idi. İnönü'nün çocuklarına maaş vasiyet etmesinin sebebini böyle
yorumlayanlar vardır. Bazıları Atatürk'e İnönü'nün öldüğünü
söylemiş de, o da buna inanmış da çocuklarına maaş vasiyetini
onun için yapmıştır, sözünü çıkardılardı. Baştan başa yalandır.
En
yakınlarının bana anlattıklarına göre Atatürk:
- İsmet'in
parası yok. Bir kardeşi var, zenginse de ona hayrı dokunmaz,
demişti.
Atatürk'ün
kendisini de bir halef vasiyetine meylettirmek istiyenler
olmuştur. Kendileri hesabına! Atatürk kendinden sonrasına
kendisinin hakim olamıyacağını bilirdi. O büyük bir
realistti. ..
Falih Rıfkı
Atay’ın birinci ağız olarak anlattıkları burada bitiyor. Son
olarak başka bir anıyı, 7 paragraf önce geçen “kısa bir sevgi
yazışması” konusundaki bir anıyı aktaralım.
Kemal
Arıburnu, Atatürk’ten Anılar isimli kitabında (İş Bankası Kültür
Yayınları, 1969) sayfa 80 de Asım Us’dan naklen şunu anlatır:
İsmet İnönü
başbakanlıktan ayrıldıktan sonra bir akşam Atatürk'ün sofrasında
bulundu. Atatürk, sofrada kendi yanına oturttu. İsmet İnönü bir
kağıt parçası üzerine şöyle bir sual yazdı:
- Hala bana
dargın mısınız?
Atatürk bu
sualin altına şöyle yazdı:
- Bugün de
arkadaşımsın, kardeşimsin.
İsmet İnönü,
Atatürk'e bu yazının altına imza koymasını rica etti. Atatürk
imzaladı. İsmet İnönü bu imzalı kağıdı cebine koydu. Sonra İsmet
İnönü ikinci bir sual yazdı:
- Beni
yetiştirdiğinizden dolayı pişman mısınız?
Atatürk bu
suali okuyunca İsmet İnönü'ye bu yazısının altını imzalamasını
istedi. İsmet İnönü imzaladı ve Atatürk de bu yazıyı aldı.
Atatürk ile
İsmet İnönü arasında o zaman geçen bu küçük hadise, Cumhuriyet
Tarihinin karanlık kalmış olan bir köşesini aydınlatmaya yeter
kanaatindeyim.
Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle
Denizce

14.01.2005
İsmet İnönü ile ilgili diğer
Denizce
sayfası için lütfen tıklayınız...
|