|
Sayın Turgut ÖZAKMAN üstadımızı tüm Türkiye bilir.
“19 Mayıs 1999 - Atatürk Yeniden Samsun’da” isimli 2 ciltlik,
duygularımıza tercüman olan kurgu romanını okumamış olanlar,
veya “Şu Çılgın Türkler” isimli son romanını okumamış olanlar
bile, kendisiyle tanışmışlardır:
TRT Kanalları başta olmak üzere, Milli Bayramlarımızda
çeşitli kanallar tarafından yayınlanan “Kurtuluş” ve
“Cumhuriyet” adlı TV filmlerinin senaristi de kendileridir. Bazı
gazeteler tarafından da halka ulaştırılan bu filmler, bir kısım
evlerde yerini almıştır.
Tüm bu roman ve senaryolarda, yakın tarihimize ait gerçekler,
kurgu roman kahramanları da kullanılarak veya yalın olarak,
verilmektedir.
Yapılan röportajlarda ve söyleşilerde, açıkça sorulmayan bir
soruyu, ben burada sormak istiyorum: Aramızda olmayan Atatürk’ü
ve Cumhuriyet’imizin kuruluşunu, en azından bazı bölümleri kurgu
olan yapıtlara konu olarak almak doğru mu? Cevabım kocaman ve
yüksek sesle EVET !
Atatürk artık uzun süredir aramızda değil, O’nu bir yana
bırakın, O’nu görenlerin, yaşayanların pek çoğu aramızda değil.
Özellikle gençlerimiz için, en küçük yaşlarından itibaren
sınıflarda bir mask, okul bahçesinde bir büst, bazı meydanlarda
bir heykel, belli günlerde gazetelerde çıkan bazı resimler ve
klişeleşmiş cümlelerle veya boyun damarları şişerek okunan bazı
şiirlerden, ara sıra anılan bir isimden ibaret.
Hemen bütün konuşmacıların, özellikle politikacıların ağzında
da, samimiyetsizce anıldığını görüp izliyorlar. Kime sorsalar,
çok karşı olanlar bile, otomatik bir şekilde “Atatürkçü”
olduğunu söylüyor. Halbuki bu inanılmaz niteliklere sahip ebedi
yol göstericiyi yaşatmamız ve anlamamız gerek. Bunun da yolu,
insan yönlerini ve fikirlerini öne çıkartarak topluma, özellikle
de gençlere ulaştırmaktır.
Neler için nasıl hazırlandığını, kimlerle ve nelerle nasıl
mücadele ettiğini, neleri yoktan var ettiğini, neleri
düşünebildiğini, görüşlerini anlamamız ve aktarmamız gerek.
Başta Avrupa’lı dediklerimiz bunları bilmedikleri için karşı
çıkıyorlar. Halbuki daha Erzurum Kongresi günlerinde bile
yapacağı devrimleri düşünüp planladığını (Mahzar Müfit Kansu
anıları), Avrupa Birliğini 1932 lerde düşündüğünü bilseler,
başka türlü bakarlar.
Hepimiz öğrenci ve genç olduk, tarih ile ilgili dersleri ve
konuları, nasıl zorlanarak atlattığımızı bir hatırlayın. Ben
kişisel olarak tarih ve coğrafya gibi derslerin ezberlenecek
yanlarından (tarihler, yüzölçümleri gibi sayılar, v.b.) çok
sıkılır ve kaçarım. Ama keyifle roman okurdum. Bu sayede de pek
çok tarih ve coğrafya bilgisi ile tanıştım, ilgimi çekenleri
daha da ileri seviyede inceledim.
Bu günün gençleri, okuma alışkanlığından da uzaklar. Görsel
ve işitsel yollar onlara yetiyor. Bu yüzden, konular ekranlara
çıkmasa bile, çizgi roman türü, onlara ulaşmak için özel bir
yol. Düz yazı ise, mizah baharatıyla süslenince veya hayalleri
coşturunca, daha bir okunabilir oluyor.
Eldeki bazı kaynaklarda, bir kısmı (artık) pek bilinmeyen,
yaşam kesitleri, yaklaşımları ve sözleri var. Eski eşinin
kardeşine neler diyebildiğini de, yedi yıl önceden yaklaşan
büyük savaşı nasıl gördüğünü de, ağzından bir Balkan Birliği
sonrası Avrupa Birliği kavramının da nasıl döküldüğünü, hem de
belgeleyerek bilebiliyoruz.
Bu ve benzeri bilgilere dayanarak kurgu bir yaşam ve olaylar
kesiti yaratmak zor olmasa gerek. Okunabilir olması, biraz dil
ve üslup, yani beceri konusu olduğu kadar, kabul edilir olması
da bir iyi niyet ve sadakat sonucu oluyor. Zaten bütün
anlatımlar, konusu ne olursa olsun böyle değil mi ?...
Atatürk’ü bir romanda ele almaya cesaret etmek, kabul ederim
ki çok iddialı bir iştir. Doğru işlenmesi gereken bir çok ince
nokta vardır. Atatürk Yeniden Samsun’da kurgu romanından bir
örnek:
Hemen ilk sayfalarda yer alan, Canan Yücel ve Mina Urgan’ın
dahil oldukları bir grubun, kendilerini bir odada bekleyen
Atatürk’ü ziyaretleri var. Yazar, onları karşılamak için
Atatürk’ün ayakta beklediğini yazmış. Bilebildiğimiz kadarıyla,
aralarında hanımların ve sanatçıların olduğu bir grubu, bu büyük
insan ayakta karşılardı. Bu gibi üstün ve ince yanlarını
vurgulayarak, O’nu her yönüyle ve daha iyi tanıtabileceğimize
inanıyorum.
Çok az kaldılar, ama zaman içinde, kendisini bizzat gören,
kısa süre de olsa muhatap olan bazı büyüklerimizden, hep böyle
insan ve uygar yanlarını duyduk, gençlere ve çocuklara sevgisini
öğrendik. Yabancı ve tarafsız yazarlardan da, satır aralarına
dikkat ederek, bazı özel yönlerini keşfedebiliyoruz. Mesela
Armstrong’un Bozkurt kitabından, Çankaya’daki ilk evinin çalışma
odasında, başının üzerinde bir dini yazı (belki Maşallah, belki
bir dua, o belli değil) asılı olduğunu, bunun altında
çalıştığını öğreniyoruz. Çocukluğunda Atatürk’ü görüp konuşup
iznini alarak fotoğraflarını çeken bir kıymetli büyüğümüz,
“Atatürk ve Din” konulu yazı ve konuşmasını hazırlarken, bu tip
bazı bilgiler, kim bilir ona ne kadar yararlı olurdu..
Atatürk ve Eşi Latife Hanım’ın kısa evliliklerinin romanını
yazan İsmet Bozdağ, eldeki pek az veri ve ifadeden yola çıkarak
Fikriye ile Atatürk’ün olası evliliklerini roman haline getiren
Hıfzı Topuz, 1999 yılı 19 Mayıs’ında Atatürk’ü tekrar Samsun’a
çıkartıp sonra da Ankara’ya getirten, televizyon konuşmaları
yaptıran Turgut Özakman, bu anlayışta öncülük edip, yeni
ufuklara doğru koşanlar, Ebedi Önder’imizi samimiyetle tanıtarak
fikirlerini yeniden 1920lerin 1930ların heyecanlarıyla
hatırlatanlar...
Bu kurguların esas amacı, samimiyetle bazı şeyleri
canlandırıp hatırlatmak:
Atatürk ölmedi, bizler yaşayıp O’nu ve fikirlerini
yaşattığımız sürece de ölmeyecek... En büyük eseri olan
Cumhuriyetimiz de ilelebet yaşayacak.
Bu cumhuriyetin nasıl kurulduğunu, temelindeki harçları ve
taşları öğrenmek ve anlayabilmek için, kendisi için “Türk’üm !”
diyen herkes, Türkleri tanımak isteyen tüm dostlar, “ŞU ÇILGIN
TÜRKLER” isimli kitabı okumalı ve okutmalıdır. Keşke bir an önce
yabancı dillere de çevrilse !
Şimdi kitaptan bazı alıntıları görelim (Sayın Yazar ÖZAKMAN
ve değerli yayınevi BİLGİ Yayınevine, eserin hazırlanıp
yayınlanması ve nazik yaklaşımları ile ilgili tekrar
teşekkürlerimizle).
Kitabın bütününde deniz ile ilgili az bölüm vardır. Sitemiz
“Denizce” olduğu için, alıntıları bunlardan derledik :
…..
AKDENİZ GÜNEŞİNDE yıkanan Sakız Adası'nın kuzeyindeki
Kardamilla Köyü, sabahleyin telaşlı çan sesleriyle
çalkalanıyordu.
Evinin taş duvarı dibine çömelmiş, kemiklerini ısıtan Dimitri
Baba (1) irkildi. Vakitsiz çan çaldığına göre mutlaka biri ölmüş
olmalıydı. Doğrulmak istedi ama bacakları öyle tatlı uyuşmuştu
ki caydı, "Ben iyi ki yaşıyorum" diye geçirdi içinden. Bu yıl
toprak erken uyanmış, ağaçlar çok çabuk donanmıştı. Ayaklarının
dibinden yavru bir kertenkele aktı. Hava reyhan kokuyordu.
Birinin geçtiğini görünce seslendi :
"Kim ölmüş?"
"Hiç kimse. Bütün gençleri askere alıyorlar:”
Kuru ceviz kabuğu gibi buruşuk yüzünü uğuşturdu, "Doğru
bilmişim..” dedi kendi kendine, "..işin ucunda yine pis ölüm
var:”
Birçok genç gibi Dimitri Baba'nın torunu Panayot (1) da asker
olacaktı.
(1) Dimitri Baba ve torunu Panayot, romandaki kurgu
kişilerdendir.
…..
İNEBOLU MEVKİ KOMUTANI Yarbay Nidai yerinden fırladı :
"Ne diyorsun?”
Limanın sığlığı yüzünden İnebolu'nun açığında demirleyen Remo
adlı İtalyan gemisine çıkan denetim subaylarından biri, telaşla
geri dönmüş, gemide Veliaht Abdülmecit’in oğlu, Vahidettin'in
damadı Şehzade Ömer Faruk'un bulunduğunu bildirmişti.
"Ankara'ya gidecekmiş.”
"Ankara mı çağırmış ?"
"Hayır !"
"Yalnız başına mı gelmiş ?"
"Albay Kel Asım Bey'le birlikte:”
Yarbay Nidai Ömer Faruk'u, göğsü dekoratif nişanlarla dolu
fiyakalı fotoğraflarından tanır ve can pazarından gelmiş bütün
subaylar gibi gülünç bulurdu. Her şey az çok yoluna girdikten
sonra, bu delikanlının çıkıp gelmesi midesini bulandırdı.
Bilmediği yeni bir durum olduğunu düşünerek, Şehzade'nin karaya
inmesine izin verdi ve durumu Ankara'ya telledi.
Belediye Başkanı Hüseyin Kaşif Bey, Şehzade ile Albay Asım
Gündüz'ü (sonradan yeniden ve tek başına geldi ve Batı Cephesi
Kurmay Başkanı oldu. A.S.) eve yemeğe davet etti. Subayların
katılmadığı yemek soğuk geçti. Ankara'nın cevabını beklemek için
yemekten sonra bahçeye indiler. Kahvelerini içtikleri sırada bir
inzibat eri göründü. Elinde bir telgraf vardı. Selam verip Ömer
Faruk'a uzattı. Telgraf M. Kemal Paşa'dan geliyordu ve şöyle
bitiyordu:
"İstanbul'a dönmeniz ve hanedanın bütün üyelerinin
hizmetlerinden yararlanılacağı güne kadar orada kalmanız rica
olunur:”
Şehzade ve Albay Asım, akşam İnebolu'ya uğrayan bir gemiyle
İstanbul'a yolcu edildiler. Şehzadenin geri gönderilmesine,
İnebolu'da, birkaç yaşlı Hürriyet ve İtilaf Partiliden başka
kimse aldırmadı.
…..
KAÇAK SUBAY ve silah denetimi yapan işgal subaylarının
titizliği yüzünden Triestino adlı İtalyan gemisi, İstanbul'dan
iki saat gecikmeyle ayrıldı. Gün batmak üzereydi. Çoğu köylü
olan yolcular, arka güvertenin küpeştesine dayanmış, sessizce,
bu büyülü saatte İstanbul'u seyrediyorlardı. Aralarında bir
Fransız çift de vardı. Gemi Anadolu Hisarı hizasına geldiği
zaman Madam Amiel (2), suluboya bir rüyadan uyanmış gibi mahmur,
"Ama Jean..” dedi, "..Mösyö Konstantinidis haksız ! Ne yana
baksan, burası bir Türk şehri. Yunanlılıkla hiç ilgisi yok.”
Jean Amiel, yolculuğun asıl sebebini bilmeyen karısına cevap
vermedi. 35 yıl önce, birçok becerikli Rum gibi Marsilya'ya
yerleşmiş olan Trabzonlu zengin Konstantin Konstantinidis'in
yanında çalışıyordu. Konstantinidis, Avrupa ve Amerika'da
bulunan Karadeniz Rumlarını, 1918'de Marsilya'da düzenlediği
Pontus Kongresi'nde bir araya getirmişti. 500 yıl önce tarihe
karışmış olan Pontus devletini diriltmek istiyordu. İstanbul'un
bir Yunan şehri olduğunu iddia ediyor, Batum'a kadar Karadeniz
kıyılarının da, Rumların nüfusun ancak yüzde onunu oluşturduğuna
bakmaksızın, Pontus devletine verilmesini istiyordu. Bütün
servetini bu işe ayırmıştı. Venizelos da, Karadeniz
kıyılarındaki RumIarın örgütlenmeleri için Albay Katenyotis'i
görevlendirmiş, Pontus çetelerinde dövüşen RumIarın sayısı hızla
25.000'e yükselmişti.
Buna karşılık Karadeniz Türkleri de silahlanmışlardı.
Ankara’da merkezi Amasya'da olan bir ordu kurmuştu. Merkez
Ordusu gibi gösterişli bir ad taşıyan bu kuruluşun toplam tüfek
sayısı 6.700'dü. Kuzeyde Pontus çeteleriyle, güneyde de, bu
tehlikeli dönemde Koçgiri'de isyan etmiş olan Kürt aşiretleriyle
çatışıyordu.
RumIarın Pontus rüyası bütün sıcaklığı ile sürmekteydi.
Jean Amiel’in görevi, Sumela Manastırı'nı incelemek
bahanesiyle Pontus hareketinin Anadolu'daki liderlerinden
Trabzon Metropoliti Hrisantos'la buluşmaktı. Konstantinidis'den
talimat ve para götürüyordu. Eşiyle geldiği için kuşku
çekmeyecek, Türklerle Fransızlar arasındaki yumuşamanın da
yardımıyla Trabzon'a çıkması zor
olmayacaktı.
Yemek salonu da köylüler ve taşralı, kılıksız tüccarlarla
doldu. Yolcular durgun, yemekler baştansavmaydı. Müzik de yoktu.
Madam Amiel'in canı sıkıldı. Oysa Marsilya'dan İstanbul'a,
savaştan sonra bütün Avrupa'yı sarmış olan o çılgınca hava
içinde eğlenerek, türlü gösteriler seyrederek gelmişlerdi.
Erkenden kamaralarına çekildiler. Sabah geç uyandılar.
Kahvaltılarını yapıp güverteye çıkmaları öğleyi buldu.
Sıralara, yerlere, tahta çantalara, küçük denklere oturmuş,
küpeşteye yaslanmış yolcular, hiç konuşmadan soluk kıyıyı
seyrediyorlardı. Madam Amiel, sağında duran buruşuk fesli, kirli
gocuklar giymiş, gözleri uykusuzluktan kanlı adamlara bakarak
yüzünü buruşturdu, "Ne kadar çok köylü var bu gemide.: ” diye
yakındı,
Fransızca
anlamayacakları
için de sesini alçaltmadan ekledi: "..ne kadar da çirkin
insanlar:”
Dr. Hasan (2), "Madam bizi beğenmedi" diye homurdandı.
Yüzbaşı Faruk (2) güldü :
"Haklı. Hepimiz manda leşi gibiyiz:'
Uğurlamaya gelen İhsan tanıştırmıştı ikisini. Az sayıdaki
kamaralar dolu olduğu için Faruk'la doktor, geceyi birçok son
dakika yolcusuyla birlikte, pireli ve küf kokan başaltının tahta
döşemesi üzerinde geçirmişler, sabaha kadar gözlerini
kırpmamışlardı.
Madam Amiel başını öbür yana çevirdi, makine dairesinde
geceledikleri için kömür tozuna ve yağa bulanmış delikanlıları
gördü; utanacakları yerde bu hallerinden pek hoşlanmış
gibiydiler, iğrenerek döndü :
"Çok da pisler Jean. Güzelim İstanbul'u gerçekten bu ilkel
insanların elinde bırakmamalı:”
Yan güvertenin sonunda, Yakup Kadri, tel gözlüklü, eski
elbiseli bir memur ve tek başına Ankara'ya gitmeyi göze almış,
sıkmabaşlı, iskarpinli, adının Nesrin (2) olduğunu öğrendiği bir
genç kızla sohbet ediyorlardı. Nesrin heyecanını belli etmemeye
çalışarak, "Yunan savaş gemileri yolumuzu kesemez, değil mi?"
diye sordu.
Tel gözlüklü memur kızı yatıştırdı:
"İtalyan gemisi bu küçük hanım, cesaret edemezler. ”
Bir delikanlı heyecanla haykırdı:
"İnebolu !"
Kerempe Burnu'nu dönmüşlerdi. Ufukta İnebolu kıyısı bir çizgi
halinde görünüyordu. Herkes canlandı. Kömürcü çırağına
benzeyenlerden biri, "Haydi toparlanalım. İnebolu'da inip biraz
gezeriz" dedi. Gençler hiç itiraz etmeden kalkıp güverteden
ayrıldılar.
Madam Amiel "Pisler gidiyor...” diye müjde verdi, sağına göz
attı,
"..Oo! Çirkin adamlar da gidiyor.”
Dr. Hasan bir an önce kılığını değiştirmek için acele eden
Faruk'u durdurdu, Madam Amiel’e döndü, Fransızca, "Aziz Madam.:”
dedi, "..size ve eşinize iyi yolculuklar diliyoruz !”
Yürüyüp gittiler.
Madam Amiel sersemlemişti, "işittin mi...” diye feryadı
bastı, "..çirkin köylü Fransızca konuştu. Aman Tanrım ! Bunlar
gerçekten acayip adamlar.”
İtalyan kamarot ve tayfaların dostça davranışları Yakup
Kadri'nin ilgisini çekmişti. Tel gözlüklü memur, "Ee..” dedi,
"..bu hatta kaçak silah, cephane ve subay taşıya taşıya,
Türklerle içli dışlı olmuşlar.”
"Acaba bu gemide de kaçak silah var mıdır ?"
"Az da olsa, mutlaka vardır.”
“Ama bu defa subay yok galiba. ”
Memur gülümsedi:
"Olmaz olur mu ?"
"O kadar dikkatle baktım ama ayırt edemedim.”
"İşgal denetimi çok sıkılaştı. Biz de denetimden geçebilmek
için geçici kimliğimize uygun şekilde giyinmek ve davranmak için
günlerce önce hazırlığa başlıyoruz: ”
Yakup Kadri ile kız şaşırdılar:
"Yoksa
siz de mi subaysınız ?"
"Evet efendim. Talimat uyarınca İnebolu'ya kadar kimseye
gerçeği açıklamamamız gerekiyordu. Askeri doktorum. "
Yakup Kadri "Çok iyi.. dedi sevinçle, "..tek doktor da şu
sıra
Anadolu için büyük kazançtır."
Doktor güldü :
"Biz 40 doktor, 10 eczacıyız. "
Yakup Kadri'nin ağzı açık kaldı.
İnebolu sularına girmişlerdi. Neşeli bir uğultu yükselmişti.
O yana döndüler. Temizlenip üniformalarını ve başlıklarını
giymiş kırk kadar genç, martı sürüsü gibi bembeyaz, güverteye
çıkmışlardı.
"Bunlar kim ?"
"Heybeli Deniz Okulu'nun kaçak öğrencileri. Onlar da damla
damla oluşan Deniz Kuvvetlerimize katılmak için Samsun'a
gidiyorlar. Biz İnebolu'da ineceğiz. İzninizle."
Askerce selam verip ayrıldı.
Madam Amiel bu sürprize bayılmıştı. Az sonra güvertelere,
üniformalarını giymiş subaylar, askeri doktor ve eczacılar da
çıkınca, kendini tutamadı, el çırpmaya başladı. Bugüne kadar hiç
böyle çarpıcı bir gösteri görmemişti. Yakup Kadri de heyecan
içindeydi. Genç kıza, "Bir romanda yaşıyor gibiyim" diye
fısıldadı.
Birkaç heyecanlı delikanlı şarkıya başlamıştı:
Karadeniz, Karadeniz (3)
Gelen düşman değil, biziz..
Şarkıya katılanlar gittikçe arttı. Şişman kaptanın her zamanki
işareti üzerine tayfalardan biri, dostluk jesti olarak, isten
kararmış, buruşuk bir Türk bayrağını direğe çekmeye koyuldu.
Yükseldikçe bayrağın buruşukları düzeliyor, rengi açılıyordu.
Nesrin'in gözleri doldu.
İnebolu'nun Yarbaşı'na doğru set set yükselen beyaz evleri,
denize açılmaya hazırlanan büyük kayıklar, yalıda toplanan halk
görünüyordu artık. Gemideki bütün Türklerin katıldığı şarkı
Anadolu'nun en hareketli deniz kapısı İnebolu'ya yansımaktaydı:
Onun sana selamı var,
Diyor ki düşmanın ne canı var?
Kovsun onu sularından
Orada Türk sancağı var!
(2) Amiel ailesi, Dr. Hasan Bey, Yüzbaşı Faruk, Nesrin Hanım,
romanın kurgu kişilerindendir. Ancak gerçek hayatta yaşamış
örnekleri vardır.
(3) Karadeniz Marşı
Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle
Denizce

23.08.2005
Şu Çılgın Türkler - 1
Şu Çılgın Türkler - 2
Şu Çılgın Türkler - 3
Şu Çılgın Türkler
- 4
|