|
YUNAN ABLUKASI son bir aydır sıkılaştığı için Sovyet yardımı
silah ve cephanenin Rus limanlarından Anadolu limanlarına
kaçırılması çok zorlaşmıştı. Denizciler, Karadeniz kıyısında
gerektiğinde sığınabilecekleri bir müstahkem üs olmadan, her
tehlikeyi göze alarak bu görevi yerine getiriyorlardı.
Nitekim bu gece de, orduda Paskal Mahmut diye anılan Yüzbaşı
Mahmut Gökbora'nın kaptanı olduğu Rüsumat (4) IV adlı küçük
gemi, silah ve cephane dolu olarak Batum'dan Trabzon'a hareket
edecek, oradan alacağı talimata göre yükünü uygun bir Anadolu
limanına boşaltacaktı. Bu dokuzuncu seferiydi.
Elli yaşındaki köhne gemi harekete hazırdı. Kaptan dümenciye
döndü:
"Yirmi derece sancak !” (5)
Dümenci komutu tekrarladı:
"Yirmi derece sancak.”
Makine dairesine ses ileten boruya, "Çok ağır yol ileri"
dedi. Borunun öbür ucunda ikinci çarkçı Yusuf vardı. O da aldığı
emri tekrarladı:
"Çok ağır yol ileri,”
Pervanesi dönmeye başlayan gemi homurdanarak yerinden oynadı
ve usulca hareket etti.
"Işıkları kapatın!”
Bütün ışıklar kapatıldı.
“Ağır yol ileri!”
"Ağır yol ileri.”
Limanın hayli uzağında, açık denizde, silah taşıyan Türk
gemilerini avlamak için nöbet tutan bir Yunan savaş gemisinin
beklediği biliniyordu. Fark edilmemek için sigara bile
içmeyeceklerdi.
"Viya böyle!”
"Viya böyle.”
İkinci Kaptan Üsteğmen Reşat Talayer, Güverte Teğmen
Fahrettin Akyollu kaptan köşküne girdiler:
“Allah selamet versin !" (5)
„Amin !“
Gemicik gittikçe uzaklaşarak gecenin içinde eridi.
….
RÜSUMAT IV, Yunan savaş gemisine yakalanmadan sabah gün
ağarırken Trabzon limanına girdi. Deniz Ulaştırma
Komutanlığı'ndan bir motor girişte bekliyordu, düdüğünü çalarak
gemiyi selamladı. Rüsumat buharlı düdüğü ile öyle candan bir
karşılık verdi ki Trabzon'da uyanmamış olanlar varsa onlar da
uyandılar.
Gemi mendireğin içine girdi ve motorun işaret ettiği yerde
demir bıraktı.
Mühendis Teğmen Cevat Talu ile Güverte Teğmen Kemalettin
Bozkurt gemide nöbetçi kaldılar, Yüzbaşı Mahmut ve subaylar
motora geçtiler. Motor Deniz Ulaştırma Komutanlığı'nın
iskelesine yanaştı. Karaya çıktılar. Komutan Binbaşı Fahri
bekliyordu.
Önce askerce selamlaştılar, sonra kardeşçe kucaklaşıp
öpüşerek bayramlaştılar.
……
BİNBAŞI FAHRİ, "Yükünüzü İnebolu'ya indireceksiniz..” dedi,
"..Her zamanki gibi gece yol alın, hava aydınlanmadan önce bir
limana sığınıp saklanın. Çünkü iyice azdı bunlar. Silahsız
yelkenlilere bile ateş ediyor, takaları batırıyorlar. Korumasız
limanlarda da çok tedbirli olun. Kıyı gözetleme postaları,
limanlara düşman gemilerinin durumunu bildiriyor. Ona göre
hareket edersiniz.”
Yüzbaşı Paskal Mahmut, "Tamam, anladık, başüstüne, emret,
dediğin gibi yaparız.." dedi, "..ama artık sadede gelelim.
Öğleyin ne yiyeceğiz? Bugün bayram. Biz sıcak mısır ekmeği ile
hamsi buğulamanın özlemi içinde yanıyoruz:'
Başçarkçı Arif'in gözleri ışıldadı : "Ve de..:'
"Höt, ötesini söyleme, binbaşıma ayıp olur, o lafın
gelişinden ne istediğimizi anlamıştır:'
Fahri Bey gevrek gevrek güldü : "Hergeleler !”
Mahmut çok sıkıntı çekmişler gibi yüzünü buruşturdu:
"Batum'da her gün havyar yemekten gına geldiydi binbaşım."
Başta kendi, kahkayı bastılar. Ölümle köşe kapmaca oynayan bu
insanları ölümden ya da ölümü bunlardan uzak tutan bu neşe
miydi, neydi?
……
Gece de Trabzon limanındaki Rüsumat IV; İnebolu'ya gitmek
için demir aldı:
"Vira bismillah !” (5)
…..
BU SIRADA (6) Rüsumat IV küçük Ordu limanına giriyordu. Bir
motor hızla yaklaştı. Gelen Liman Reisi Dursun Bey'di. Rüsumat
hız kesti. Reisi gemiye aldılar. Dursun Reis iyi haber
getirmemişti :
"Bir düşman gemisi Samsun'dan bu yana limanları taraya taraya
yaklaşıyormuş. Cephaneyi buraya boşaltacaksınız !”
Mahmut Bey zengin küfür koleksiyonundan okkalı bir örnek
sundu. Ordu limanında küçük gemilerin bile yanaşabileceği bir
iskele yoktu. Reis, yükün hızla boşaltılması için geminin mümkün
olduğu kadar kıyıya yaklaştırılmasını istiyordu :
"Kıyı ile geminin arasına kayıkları yan yana sıralayıp bir
köprü yaparız."
Aklı yatan Mahmut Kaptan kısa emirlerle gemiyi ağır ağır
kıyıya yaklaştırdı.
……
RÜSUMAT IV kıyıya iyice yaklaşıp sığa oturmadan demir attı.
Reisten durumu öğrenen Ordu’lu kayıkçılar, gemiyle kıyı arasında
köprü oluşturmak için çala kürek kayıklarını yan yana sıralamaya
koyuldular. Bu sırada belediye münadisi sokak sokak dolaşıyor ve
Orduluları yardıma çağırıyordu :
"Ey ahali! Eli ayağı tutan limana gelsin! Düşman yetişmeden
cephane taşınacaaaaak!"
Her yaştan erkekler, erkek çocuklar limana koştular. Bunlara
balıkçılar, askerlik şubesindeki askerler de katıldı.
Sandalların üzerine gemiden kıyıya kadar uç uca kalaslar dizilip
bir geliş gidiş yolu yapılmıştı.
Düşman gelmeden gemiyi boşaltmak gerekiyordu. Cephaneyi ve
silahları güçlükle, düşe kalka, cambazlık yaparak, askerlik
şubesinin taş binasının mahzenine taşımaya başladılar.
……
CEPHANE VE SİLAHLARIN taşınması bitmek üzereydi. Kaptan, Reis
ve subaylar keyif sigarası yaktıkları sırada Giresun Liman
Reisliğinden gecikmiş bir telgraf geldi. Trabzon'dan alınan
habere göre bir Yunan savaş gemisi, Trabzon'u bombalamış, batıya
doğru hareket etmişti.
Allah kahretsin!
Tarih, saat ve mesafeleri hesapladılar. Sonuç tatsızdı. Gemi
iki saat sonra Ordu'da olabilirdi.
Mahmut Kaptan yerinden hopladı, "Ulan ben bu gemiyi batırır,
düşmana teslim etmem" diye kükredi. Genelkurmay'ın emri böyleydi
zaten. Hiçbir gemi düşmana teslim edilmeyecekti. Ama kaptanın
yüzüne inanılmaz bir karar verenlere özgü bir tuhaflık
yayılmıştı.
"Ne oldu ?"
"Aklıma bir delilik geldi !“
"Ne ?"
Reise döndü :
"Gerektiğinde gemi için kömür bulabilir miyiz?"
"Fındık kabuğundan ala kömür olur mu?"
"Makine yağı için…“
"Fındık yağı ne güne duruyor?"
Kaptan subaylara bağırdı : "Yürüyün, gemiye gidiyoruz !" ..
Mermi gibi odadan çıktılar. Gemiye geçtiler. Mürettebat
cephanenin boşaltılması işine yardım etmiş, dehşetli yorulmuştu.
Oraya buraya serilmiş, dinleniyorlardı.
"Toplanın !"
Herkes toplandı.
"İki düşman gemisinin arasında sıkıştık. Komutanlığın emri,
bu gibi durumlarda geminin batırılıp düşmana teslim
edilmemesidir. Ben diyorum ki, gemiyi öyle batıralım ki düşman
çekip gidince suyunu boşaltıp tekrar yüzdürebilelim. Var mısınız
?"
Mürettebat bu çözüme bayıldı. Araçlar, gereçler, haritalar,
resmi ve özel eşyalar kıyıya taşındı. Gemi, makinelerinin bütün
gücüyle sığlığa sürüldü. Kinistin valfı söküldü. Gemi su
dolarken, reisin motoruyla gemiden ayrıldılar.
Rüsumat IV'ün gövdesi, makine dairesi, kömürlüğü, ambarları,
güverte altları ağız ağıza suyla dolup battı ve kuma oturdu. İki
direği, bacası ve kaptan köşkü su üstünde kalmıştı. Mahmut
Kaptan, kaptan köşkünün birkaç camını kırdırdı, dışını yanık
yağla kirlettirip kararttı. Ön güverte denizle bir hizadaydı.
Sahte bir yangın için güvertenin burun kısmına bir teneke gaz
döküp yaktılar. Karaya çıktılar.
Kaptan, "Vay benim güzel gemiciğim.:' diye dertlendi, "..her
kılığa girmiş, bir denizaltı olmamıştı, onu da oldu:'
…….
DOĞUDAN VE BATIDAN gelen iki Yunan savaş gemisi, akşam
inerken, Ordu limanının açığında buluştu. Aralarında ışık ve
bayraklarla haberleştikten sonra, biri limana yaklaşıp durdu.
Halk ve denizciler dağılıp gizlenmiş, kayıkçılarla balıkçılar
her zamanki gibi kahvelerindeki yerlerini almışlardı. Birkaç
meraklı da kıyıda durmuş, yanan gemiyi seyrediyordu.
Yunan subayları dürbünle limanı ve kıyıyı taramaya
başladılar. Savaş gemisinden denize indirilen on iki çifte bir
sandal ile silahlı bir müfreze limana girdi. Batan geminin
çevresinde dolandılar, Rüsumat olup olmadığını denetlediler. Bir
türlü yakalayamadıkları gemiyi iyi tanırlardı. Evet, yanmaya
devam eden bu batık gemi oydu.
Baş taraftaki yalancı yangın, Mahmut Kaptan'ın hesabına
aykırı olarak yayılmış, ön direği de sarmıştı. Kalın direk büyük
bir gürültüyle yıkıldı. Ürken Yunanlılar uzaklaşıp gemilerine
döndüler. Kuru sıkı bir zafer atışından sonra doğudan gelen gemi
batıya, batıdan gelen de doğuya hareket etti.
Kayıklar Rüsumat'ın çevresini aldı. Kayıkçılar, balıkçılar
kova kova su dökerek ciddileşen yangını söndürdüler. Devrilen
direği kıyıya çektiler. Mahmut Kaptan, "Yanan gemi taklidini bu
kadar iyi yapmak şart mıydı a haspa?" diye bağırıyordu.
Şükür yakalanmamışlardı.
Ah bir de sabahleyin gemiyi yüzdürebilselerdi.
……
MAHMUT KAPTAN, subaylar, tayfalar, Dursun Reis, kayıkçılar,
balıkçılar, liman görevlileri, meraklılar gün ışırken kalktılar.
Gemi yüzdürülecekti.
Ama nasıl?
Mahmut Kaptan sıkıntıdan kaşınıp duruyordu. Gemiyi yüzdürmek,
batırmak gibi kolay değildi. Önce birinin makine dairesine dalıp
kinistin valfını yerine takması gerekiyordu. Sıkıntısını öğrenen
Dursun Reis kaptanın omuzuna vurdu:
"Yüzbaşım, bizim Hamdi diye bir oğlumuz var, derin su balığı
gibidir. Tarif et, kinistin valfını yerine takar, hiç merak
etme. Geminin suyunu da biz boşaltırız, üzülme !”
Küçük Hamdi birkaç kez makine dairesini dolduran kirli,
yağlı, karanlık suya daldı, ne yapması gerektiğini öğrendi.
Sahiden balık gibiydi. Sonunda kinistili valfını yerine taktı.
İlk sınavı atlatmışlardı.
Belediyenin göreve çağırdığı Ordulu kadınlar, kızlar,
ellerinde kovalar, bakraçlar, güğümler, taslarla sökün ettiler,
kayıklara binip gemiyi kuşattılar. Türkü söyleyerek suyu
boşaltmaya başladılar:
Ordu'nun dereleri
Aksa yukarı aksa
Vermem seni ellere
Ordu üstüme kalksa...
……
RÜSUMAT'ın makine dairesine, ambarlarına dolan suyun büyükçe
bölümü boşaltılmış ama gemi yüzmemişti. Suyun tümünü boşaltmak
gerekiyordu. Eldeki imkanlarla ancak bu kadar başarılabilmişti.
Dost bir geminin Ordu'ya uğramasını beklerneye başladılar.
O gün İstanbul'daki Yunan Yüksek Komiserliği'nden gayretkeş
bir görevli, bir Rum gazetesine Rüsumat No. IV adlı kaçakçı Türk
gemisinin Ordu limanında batırılıp yakıldığı haberini
sızdıracak, haber iki gün sonra bir Batum gazetesinde de
yayımlanacaktı.
……
ÖGLEDEN SONRA Ordu'ya, Karadeniz hattında çalışan İtalyan
bandralı Remo adlı yolcu gemisi geldi. Yük indirilirken Dursun
Reis ve kaptan gemiye çıktılar. Durumu anlatıp İtalyan kaptandan
yardım istediler.
Kaptan Rüsumat'ın serüvenini dinleyince heyecanlandı. Bu
kahramanlara yardım etmemek denizcilik ruhuna ihanet olacaktı.
Geminin güçlü su boşaltma tulumbasını verdi. İş bitene kadar da
bekledi.
Ama Rüsumat kuma öyle oturmuştu ki su iyice boşaltıldığı
halde yüzemedi. Öyle batık olarak duruyordu.
Çare, makineleri var kuvvetiyle çalıştırıp gemiyi yerinden
oynatmaktı.
Belediyenin çuval çuval yolladığı fındık kabuğu ile ocaklar
doldurulup kazanlar fayrap edildi. Makineler fındık yağı ile
temizlenip yağlandı. Makinelerin pirinç, çelik, demir parçaları
yeni gibi olmuştu.
Teğmen Cevat Talu, yüzü gözü yağ içinde, bağırdı:
"Bu fındık ne mübarek şeymiş Reis !"
"Öyledir oğul. Kabuğu bile nimettir !”
Akşama doğru motorları tam yol tornistan çalıştırdılar.
Limanın kıyıları, kayık ve taka iskeleleri, kahveler Ordulularla
doluydu. Dualar, haykırışlar arasında gemi titredi, sallandı,
zangırdadı, birden kımıldayarak kumdan kurtulup yüzdü ! Binlerce
sevinç çığlığı, havai fişekler gibi göğe yükseldi.
Mahmut Kaptan, "Ah tavrum.:' dedi, "..yüzüyor, dalıyor,
çıkıyor, bir gün de uçarsa hiç şaşmam !”
Gemiye çıktı, diz çöküp güvertenin ıslak tahtalarını öptü.
Ertesi günü gemiyi elden geçirip yolculuğa
hazırlayacaklardı.
……
SUBAYLAR VE TAYFALAR erkenden işbaşı etmiş, bütün gün
durmaksızın çalışarak tüm araçları, aygıtları, düzenekleri elden
geçirmiş, kaptan köşkünü kullanılır duruma getirmişlerdi.
Yola çıkmak için havanın kararmasını bekliyorlardı. Güneş
batmış, karanlık bastırmıştı.
Makineler çalıştırıldı. Kumanya ve sigara getirmiş olan
reisle vedalaştılar. Reis ağlayarak ayrıldı. Işıklar söndürüldü.
Rüsumat sesi daha da açılmış olan düdüğü ile Orduluları
selamladı. Kıyıda bu anı bekleyen Ordulular da karşılık
verdiler:
"Yolunuz açık olsunnnnn ! Allaha emanet olunnnn !"
Gazi gemi ağır yolla Karadeniz'e çıktı.
Trabzon'a uğrayıp ertesi gün onarım görmek için Batum'a
gidecekti.
……
BU SIRADA Rüsumat IV, Batum limanının mendireğinden içeri
girmekteydi. Mahmut Kaptan ve mürettebat avaz avaz şarkı
söylüyorlardı:
Çıpınırdı Karadeniz
Bakıp Türkün bayrağına
Ah ölmeden bir görseydim
Düşer idim ayağına...
Düdüğünü öttürerek limanı ve limandaki gemileri selamladı,
irtibat bürosundaki Türklere de geldiğini bildirmiş oldu.
Rüsumat'ı ilk fark eden, bakım için burada bekleyen Remo
gemisinin tayfaları oldu. Rüsumat'ın serüvenini biliyorlardı.
Batum gazetesinde çıkan battığı hakkındaki habere kahkahalarla
gülmüş, herkese Yunanlılara oynanan oyunu anlatmışlardı. Remo
uzun uzun düdük çalarak karabatak Rüsumat'ı selamladı. Batum
limanında bulunan Preveze ve Aydınreis adlı Türk gambotlarıyla
birlikte, olayı duymuş olan yabancı gemiler de selamlamaya
katılarak neşeli düdükleri, rengarenk bayraklarıyla bu
karşılamayı bir zafer şenliğine çevirdiler.
Rüsümat'ın aralarından geçtiği gemilerin denizcileri,
güvertelere çıkarak bu küçük gemiye ve mürettebatına selam
durdular.
Rüsumat demir attı.
Onarıldıktan sonra silah ve cephane yüklenip onuncu seferini
yapmak üzere yakında yine yola çıkacaktı.
(4) Rüsumat =
Eskiden, Gümrük İdaresine verilen ad, TDK Sözlüğü, 1959, Ankara,
Yayın No: 175
(5) Bazı genel
komutların şekli bu günlerde de aynen korunmaktadır. Bilhassa
kalkış ve varışların ilk komutlar olan vira, funda, fora, aganta
gibi komutlarla top atışı başlatan salvo gibi komutlar,
geleneksel olarak “Bismillah !” kelimesiyle beraber mesela halat
fora ederken “Fora Bismilah !”, demir atarken “Bismillah Funda
!”, top atışları yapılacakken “Bismillah salvo !” gibi
kullanılırlar.
(6) Bazı örnek
metin paragrafları “Bu sırada” diye başlamaktadır. Bütün
paragraflar, roman içine ardışık ama serpiştirilmiş
durumdadırlar. Benim örnek verirken sıraladığım gibi ardı ardına
değildirler. Bir paragrafın önünde Yunan ordusundan bir anlatım
veya Batı Cephesinden bir anlatım olabilmektedir. Okunurken bu
özellik unutulmamalıdır.
Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle
Denizce

30.08.2005
Şu Çılgın Türkler - 1
Şu Çılgın Türkler - 2
Şu Çılgın Türkler - 3
Şu Çılgın Türkler
- 4
|