|
AÇIKLAMALAR :
“Şu Çılgın Türkler” adlı, bana ve her halde tüm Türk’lere
göre muhteşem olan eser hakkında birkaç açıklama daha yapmak ve
zaten kolay olan anlaşılmasını daha da kolay şekle sokmak, fonu
meydana getiren zaman ve zemini bir kere daha anlatmak isterim.
Niye 4 bölüm ?
Aslında bu harika yazılmış, gerçek tarihi olayların arasına
serpiştirilmiş, örnekleri bol miktarda gerçek hayatta yer almış
olan kurgu kişiler ve olaylarla süslenmiş romanı, sadece iki ana
unsur ile tanıtacaktım: denizle ilgili konular olan İstanbul’dan
Anadolu’ya geçişin bir yolu ve Rüsumat IV ün Ordu macerası.
Ancak roman okundukça daha çok sardı, pek çoğunu bildiğim
olaylar yine önümde canlandı, yazıma karada yapılanlardan da bir
bölüm eklemek istedim. Böylece bazı kişisel fedakarlıkların
anlatıldığı örneklerin peşine bazı açıklamaları da ekleyince 3.
ve 4. bölüm oluştular.
Aslında tanıtımı, yayınevinin de istediği gibi makul
ölçülerde, olabildiğince daha kısa tutmak amacındaydım, daha
kısa planlıyordum. Ama roman o kadar harika ki, bence “makul”
denebilecek ölçü bu. Daha kısa alıntılar, bütünlüğü bozar, bu
ülkeyi ve devletimizi bize verenlere de saygısızlık olur.
Kitabın tamamı, kendi dipnotlarıyla beraber 748 sayfa, burada
ele alınamayan daha pek çok ilginç olay, gururlandırıcı sahne ve
inanılmaz başka hadiseler var. Örneğin kimlerin hangi bayrağı
nerede ve nasıl saygıyla selamladıklarını öğrenmek için kitabın
tamamını okumanız gerekiyor.
Dönem ve ortamlar :
Eser, değişik ve ard arda gelen günleri ele almaktadır. Dönem
olarak söylemek gerekirse, öncelikle ve özet olarak I. Dünya
Savaşı ve Kurtuluş Mücadele’mizin ilk bölümünden
(28.06.1914-01.04.1921) başlamaktadır. Daha detaylı olarak
Kütahya-Eskişehir Savaşının hazırlığı ve Savaş dönemini
(01.04.1921-24.07.1921), Sakarya Savaşına hazırlık ve Savaşı
(25.07.1921-13.09.1921), Türk Büyük Taarruzuna Hazırlık ve
Taarruzu ve sonrasını (14.09.1921-27.10.1922) ele almaktadır.
Hemen tamamı belgelere ve anılara dayalı olaylar, Yunan
Ordusu, Türk Ordusu, İngiltere Yönetimi, Yunanistan Yönetimi,
İstanbul Yönetimi, Ankara Yönetimi, Bazı Türk İlleri ve
Arazileri olarak özetlenebilecek ortamlarda geçmektedir.
Kişilerin büyük çoğunluğu gerçek kişilerdir, konuşmaların ve
olayların çoğunluğu kaydedilmiş ve aktarılmış gerçek
konuşmalardır
Mesela Rüsumat No IV olayının gerçekliğini görmek için
“Ordu’lular” konulu şu internet sitesine erişebilirsiniz :
http://mitglied.lycos.de/papuc3/rusumat.html
Anlatılan dönemlerde İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçırma,
asker ve sivil kişilerin kaçmaları yoluna girmiş, çetelerin
faaliyetleri bitmiş, düzenli ordu teşkili başlamıştır. Bunlar da
romanda ele alınıp kısa veya uzun anlatılmıştır.
Rütbesiz Bir Komutan :
Mustafa Kemal Paşa, kongre yapmak ve Kurtuluş’u
şekillendirmek üzere,
Erzurum' a gelişinden 5 gün sonra, 8/9 Temmuz 1919'da,
“Sine-i millette bir ferd-i mücahit (milletin bağrında bir
mücahit kişi) olarak çalışmak üzere" çok sevdiği askerlik
mesleğinden ve görevinden istifa eder. Artık milletin bir bireyi
olarak ; milletten kuvvet, kudret ve ilham alarak tarihi
görevine devam edecektir. Yani artık bir rütbesi, bir askerlik
sıfatı bulunmamaktadır. Daha sonra, 23 Nisan 1920 de TBMM
Başkanı seçilecek ve sadece bu sıfatı olacaktır. Halbuki, dost
ve düşmanın kabul ettiği gibi, Kurtuluş’u planlayan ve yürüten
güç O’dur.
Rütbesi olmayan Mustafa Kemal’e, orduyu tam yetkiyle idare
etmek ve geliştirmek üzere, sonradan uzatılan 3 aylık bir dönem
için, 5 Ağustos 1921 günlü TBMM gizli birleşiminde, Meclis
yetkilerini kullanması kaydıyla, Başkomutanlık yetkisi verildi.
Hatta Başkomutan’ın seçilmesi ve Tekalif-i Milliye’ye
gidişini Sayın Özakman şu satırlarla anlatıyor:
MECLİS'in iki gündür içine kapanması, Ankara esnaf ve
zanaatkarlarını huzursuz etmişti. Seğmen havalı bir esnaf,
ertesi sabah, Merkez Kıraathanesi'ne girdi. Her zamanki
masalarda yine bazı milletvekilleri vardı. "Beyler..” dedi,
"..iki gündür kendi aranızda konuşuyorsunuz. Bir de milletle
konuşsanız..”
Milletvekilleri bakıştılar. Sahi, Meclis'e kapanıp milleti
unutmuşlardı.
"Arkadaşlarla toplandık, sizi bekliyoruz. Buyrun, birlikte
gidelim.”
Çıkrıkçılar yokuşundan Samanpazarı'na yürüdüler, oradan kale
önüne çıkan daracık yola saptılar. Yokuşun iki yanında küçük,
gösterişsiz nalbur, hırdavat, urgan dükkanları vardı. Kale önüne
çıkınca, seğmen, milletvekillerine yol göstererek bir zahireciye
girdi. Tavanı atkılı, bölmeleri zahire dolu geniş dükkanda
yirmiden fazla Ankara’lı esnaf ve köylü toplanmıştı. Komşu
esnaflar da koşup geldi. Yuvarlak yüzlü, gür bıyıklı bir
Ankaralı öne çıktı:
"Hoş geldiniz !”
"Hoş bulduk !”
"Kulağımıza gelenlere göre, Meclis, M. Kemal Paşa'nın
başkomutan olmasını istiyormuş ama Paşa kabul etmiyormuş. Demek
ki ümit yok !”
Süleyman Sırrı Bey irkildi:
"Hayır. Paşa daha konuşmadı. Bizleri dinliyor.”
"Öyleyse Paşa'ya söyleyin, millet malıyla, canıyla
arkasındadır. Başkomutanlığı kabul etsin. Bu dükkan benimdir.
Ne
varsa
hepsini orduya helal ediyorum: ! »
Biri, "Ben de !" dedi.
Öteki esnaflar da katıldılar :
"Bizimkiler de helal olsun !“
Bıyıkları sigaradan sararmış bir köylü, "Biz yakın
köylerdeniz..“ dedi,
"..hepimiz adına söylüyorum, neyimiz varsa ordunun ayağına
sermeye hazırız.. Yeter ki şu gelen kara belayı durdursun !“
Üç ay süreyle Başkomutan seçilen ve Meclis'in yetkilerini
kullanması kabul edilen Mustafa Kemal, milletin maddi
kaynaklarını savaşın emrine verebilmek için çıkardığı 10
maddelik Tekalif-i Milliye (Milli Yükümlülük) emirlerinin 6 sını
7 Ağustos’ta yayımladı:
1. Satın almalar
için en büyük mülki amirin başkanlığında her ilçe merkezinde
ücretsiz olarak çalışacak komisyonlar kurulacak; komisyonlar,
ambarları sayarak rapor tutacak,
2. Her ev, birer
takım çamaşır, bir çift çarık ve çorap verecek, çok yoksul
olanların bu yükümlülüğünü de zenginler karşılayacak,
3. Asker
elbisesi yapmaya yarayan bez ve kumaşların ve ayakkabı
malzemesinin ve
4. Yiyecek
maddelerinin yüzde 40'ına el konacak,
5. Ulaştırma
araçlarına sahip olanlar her ay askeri araç-gereçleri 100 km.
öteye taşıyacaklar,
6. Terk edilmiş
mallara el konacak, Bu emirlere uymayanlar, vatan ihaneti
suçuyla İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanacaklar.
8 Ağustos’ta ise
4 maddeyi daha yayımladı :
1) Halk, elinde
bulunan, savaşa yararlı bütün silah ve cephaneyi, savaştan sonra
geri almak üzere üç gün içinde hükümete teslim edecek,
2) Benzin,
vakum, gres yağı, vazelin, otomobil lastiği, tutkal, telefon
makinesi, kablo, tel gibi maddelerin yüzde kırkına el konacak,
3) Demirci,
marangoz, dökümcü ve kılıç, mızrak yapabilecek ustaların adları,
sayıları, durumları saptanacak,
4) Halkın elinde
bulunan dört tekerlekli yaylı araba, dört tekerlekli at ve öküz
arabaları ile kağnı arabalarının bütün donatımı ve hayvanları
ile birlikte, binek hayvanları, yük hayvanları, deve ve
eşeklerin yüzde 20'sine el konacak.
İşte bu “topyekun harp”ti. Millet her şeyini seferber
ediyordu. Ordu kuruluyor ve geliştiriliyordu. Bir Millet,
varlığı ve hürriyeti için her şeyini ortaya koyuyordu.
Ben dahil, Türk ulusunun fertleri, Atatürk hayranları,
taraflı konuşabiliriz. Onun için sözü bir yabancıya, “Atatürk,
Bir Milletin Yeniden Doğuşu” adlı ünlü kitabın yazarı, hem de
hasmımız olmuş bir ulusun evladı Lord Kinross’a bırakmak
istiyorum :
…Mustafa Kemal, üzerlerine çöken tehlikeyi, herkesin daha
yakından duyması için, her evden birer kat çamaşır, birer çift
çorap ve çarık da istiyordu.
Bu savaş, Mustafa Kemal'in öteden beri gördüğü gibi topyekun
bir savaştı :
“Harp, yalnız iki ordunun değil, iki milletin bütün
varlıklarıyla ve ellerindeki her şeyle, bütün elde tutulur ve
tutulmaz güçleriyle birbirleriyle karşı karşıya gelmesi ve
birbiriyle vuruşması demektir. Bundan dolayı, bütün Türk
milletini, cephede bulunan ordu kadar fikren, hissen ve fiilen
ilgilendirmeliydim. Milletin her ferdi, yalnız düşman karşısında
bulunanlar değil, köyde evinde, tarlasında bulunan herkes,
silahla vuruşan savaşçı gibi kendini ödev almış hissederek,
bütün varlığını mücadeleye verecekti.”
Bir Peygamber gibi şu sözleri de eklemişti: “Gelecekteki
savaşların yegane başarı şartı da, en ziyade bu söylediğim
hususta yer almış olacaktır.”
Bu gerçeği yıllarca sonra keşfetmiş olan Churchill, Mustafa
Kemal'in elinde yeteri kadar deve ve öküz bulunmadığı için,
taşıt işlerinde cephedeki erlerin karılarından ve kızlarından
nasıl yararlandığını anlatır. Kadınların seferber edilmesi milli
duygunun geliştirilmesinde büyük bir rol oynamış; asker, sivil
herkesin topyekün gayret göstermesi ihtiyacını iyice
belirtmişti. Sivas, Erzurum, Diyarbakır ve Trabzon gibi dağınık,
merkezlerden toplanan silahlar, saman yığınlarının altına
yüklenerek kağnılarla taşınıyordu. Şalvarlı, dolaklı köylü
kadınları ta Sümerler zamanındaki gibi, gıcırtılı sesler çıkaran
kağnılarını sürerek saatte ancak beş kilometre hızla, dağ tepe
demeden yüzlerce kilometrelik yolları aşıyor, cepheye doğru
ilerliyorlardı. Çoğu, emzikteki çocuklarını, sıkıca sırtlarına
bağlamışlardı. Top mermilerini, halat kulplu cephane
sandıklarını, kucaklarında taşıyarak arabalara yükleyip
indiriyor, iki omuzlarına birer gülle yüklüyor, çok kez tapaları
bozulmasın ya da ıslanmasın diye, çocuklarını açıkta bırakmayı
bile göze alarak, üzerlerini örtüyle kapatıyorlardı.
Tekerleklerin kırılıp kağnının yolda kaldığı da oluyordu. O
zaman kadınlar, içindekileri sırtlarına yüklenir ve
kilometrelerce taşırlardı. Evlerinde kalanlar at, hayvan ve
araçlara el konmuş olmasına bakmadan, çapa çapalıyor, tohum
ekiyor, ekin biçiyor, orduya yiyecek yetiştiriyorlardı.
Refet Paşa, Milli Müdafaa Vekilliğine geçmiş, bütün enerjisi
ve buluşlarıyla çalışmaya başlamıştı. Öküz arabasıyla yapılan
taşımayı, yeni bir menzil sistemi kurarak daha hızlı hale
getirdi. Artık köylülerin alışık oldukları gibi her kasabaya
gelince araba değiştirecek yerde, belirli yerlerde öküzler
değiştiriliyor ve taşıtlar, doğruca savaş alanına kadar
gelebiliyordu. Kilimlerden askerlere kaput, gaz tenekelerinden
ilaç kutusu yaptırdı. Un bulunmazsa, köylülere, değirmenleri
tamir edilinceye kadar, buğdayı kaynatarak ya da havanda döverek
yemelerini söyledi. Çorak yaylada odun bulunmadığından, ahşap
evleri yıktırıp, tahtalarını lokomotiflerde yakıt olarak
kullandı.
Saban demirlerinden kılıç yapılıyordu. Ankara'daki
demiryolları atölyesi süngü ve hançer fabrikası haline
sokulmuştu. Bir tek bozuk silah kalmaması için her yerde tamir
atölyeleri kurulmuştu. Refet Paşa yurdun en ücra köşelerinden
bile orduya asker topluyordu. Halk, minarelerden askere
yazılmaya çağrılıyordu. Orduya katılmak isteyenler çoğu kez
haydutların kasıp kavurduğu yerlerden geçerek; yüzlerce
kilometre yaya yürümek zorundaydılar. Geldikleri zaman da
kendilerine verilecek silah bulunmadığı olurdu. Bu erlere,
cepheye giderken, düşmandan başka, yaralı ve ölülerin
silahlarını almaları söylenirdi. Bu arada askerden kaçanlar
yakalanıp şiddetli cezalara çarptırılıyor, silah altına yeni
sınıflar alınıyor; Adana bölgesinden, Doğu illerinden,
Karadeniz' den ve daha başka uzak yerlerden takviyeler
getiriliyordu.
Türklerin, kendilerini bekleyen önemli savaşa hazırlanmak
için ancak üç hafta kadar vakitleri vardı [Sakarya Savaşı].
Ankara, bu haftaları endişe içinde geçirdi. Sivillerin morali
adamakıllı çökmüştü. Varlıklı eşraf ve tüccarlar, yanlarına
ailelerini ve servetlerini alarak Kayseri'ye göç ettiler. Daha
başka kimseler de göç hazırlığına girişti, hatta resmi görevi
olanlar bile. Şehir, asker kaçaklarıyla, boş gezenlerle
dolmuştu; Yunanlıların çok yakına geldikleri söyleniyordu;
kimsede güven kalmamıştı. Kadınlar, çarşafları sırtlarında, yola
çıkmaya hazır, sabırla bekliyorlardı. Evlerini, barklarını
bırakıp göç etmek zorunda kalacaklar mıydı acaba?
Mustafa Kemal de, şimdi Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Paşa
ile birlikte cepheye hareket etti. Karargahını Ankara'nın seksen
kilometre kadar güneybatısında, demiryolu üzerindeki Polatlı'da
kurmuştu. Buraya varınca, atıyla, çevreye hakim bir tepe olan
Karadağ'a çıktı; attan inerek düşmanın izlemesi muhtemel olan
hücum yönünü görmek istedi. Tekrar atına binerken bir sigara
yaktı. Hayvan, kibritin alevinden ürkerek geri tepince, Mustafa
Kemal şiddetle yere düştü. Kaburga kemiklerinden biri
kırılmıştı; bir an için, ciğerlerini sıkıştırarak, nefes
almasına ve konuşmasına engel oldu. Yanındaki doktor, kendisini
ciddi şekilde uyardı: “Devam ederseniz hayatınız tehlikeye girer
!'
Mustafa Kemal: “Savaş bitsin, o zaman iyileşirim.” diye
yanıt verdi.
Tedavi için Ankara'ya döndü. Fakat yirmi dört saat sonra yine
cephedeydi. Yarası ona acı veriyordu; güçlükle yürüyebiliyor,
çok kez bir masaya dayanarak dinlenmek zorunda kalıyordu…
Halide Edip bazen bu toplantılarda Mustafa Kemal'i bir roman
yazarına benzetirdi. O da sanki heyecanlı bir konu üzerinde
çalışıyor gibiydi. Bu romanın ana konusu savaştı, harita
üstündeki iğneler de kahramanları. Her birinin özellikleri,
genel plana uygun düşmeli ve hikayenin gelişmesine yardımcı
olmalıydı. Mustafa Kemal, düşmanın kuvvetini de kendi birlikleri
kadar yakından inceliyordu. Savaşın çok önemli bir anında alınan
bir istihbarat raporunda, Yunanlıların kuvvetli bir yığınak
yapmış oldukları, Türklerin tuttuğu mevziin savunulmasının
güçleştiği ve bırakılması gerekeceği bildirilmişti. Mustafa
Kemal hemen: “Bana Yunan birliklerinin hareketlerine dair geçen
haftaki raporları getirin !” diye, emir verdi. Bu raporları bir
daha gözden geçirdikten sonra: “Bizim istihbarat yanılıyor !“
dedi. “Yenilen biz değiliz, düşmandır !”
Yepyeni bir savaş stratejisi :
Zaman zaman, taktik icabı, askerlik bilimine uygun olarak,
geri çekilmeler de yapılıyordu. Hatta gereğinde Ankara bile
boşaltılabilecekti. Ancak Başkomutan gereksiz ve çarpışılmadan
geri çekilmeleri affetmiyordu.
Mustafa Kemal'in emri altındaki cephe aşağı yukarı yüz
kilometre uzunluktaydı. Savaşın kritik bir döneminde,
kullanılacak taktiği, subaylara şöyle bildirmişti:
“Hattı müdafaa (savunma hattı) yoktur, sathı müdafaa (savunma
alanı) vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış
toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunmaz. Onun için
küçük, büyük her birlik, bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat
küçük, büyük her birlik, ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana
karşı cephe kurup savaşmaya devam eder. Yanındaki birliğin
çekilme zorunda olduğunu gören birlikler, ona uymaz. Bulunduğu
mevzide sonuna kadar sebat ve mukavemete mecburdur !”
Sakarya Savaşı'nın 5. gününde, 27 Ağustos 1921 de,
çarpışmalar şiddetini artırarak devam ediyordu. Cephenin sol
ucundaki Güzelcekale'nin yüksek tepeleri Yunanlıların eline
geçti. Türkler, sert bir savunma yaparak adım adım çekildi.
Daha önceki günlerde bu yeni stratejiyi geliştiren Mustafa
Kemal, Alagöz köyündeki karargahında Yusuf İzzet Paşa'ya,
"Savunma hattı yoktur, savunma sathı vardır. O satıh bütün
vatandır. Yurdun her karış toprağı, yurttaşın kanıyla
ıslanmadıkça düşmana bırakılamaz. Her birlik, ilk durabildiği
noktada düşmana karşı yeni bir cephe kurup savaşmayı devam
ettirir..." dedi. Daha sonra da bu yeni stratejiyi orduya günlük
emirler arasında yayınladı.
Mustafa Kemal'in savunma hatları, kısım kısım kırılıyordu.
Fakat derekap, kırılan her kısım, en yakın bir mesafede yeniden
tesis ettiriliyordu. Böylece Yunanlılar, her ne kadar toprak
kazanıyorlarsa da, ilerlemeleri gayet yavaş oluyordu. On günlük
bir savaş sonunda, topu topu on beş kilometrelik yer
kazanmışlardı. Papulas'ın hücumda, Mustafa Kemal'in savunmada
uyguladığı ilkeleri uygulamasına olanak yoktu. Türk hatlarında
bir gedik açabilen bir Yunan birliği, durup komşu birliklerin de
aynı hatta varmalarını bekliyor (askeri taktik gereği), bu da
Türklere takviye alıp toparlanmak için vakit kazandırıyordu.
Ancak Türklerin durumu yine de tehlikeliydi. Yunanlılar
saldırıyı, merkeze doğru yöneltmişken, bir kere daha sola doğru
kaydırdılar. Hala Türk ordusunu yandan çevirip Ankara'ya doğru
yürümeye uğraşıyorlardı. Bu cephede bazı ilerlemeler kaydederek
Türkleri mevzilerinden çekilmek zorunda bıraktılar. Türk
Cephesi, şimdi kendi mihveri üzerinde dönmüştü. Artık kuzeyden
güneye değil, doğudan batıya uzanıyordu. Öyle ki, doğu ucundaki
Yunan kuvvetleri, Ankara'ya, batı ucundaki Türklerden daha
yakındılar.
Savunmanın başarısı ve dolayısıyla Ankara'nın korunması, Çal
Dağ'ın elde tutulmasına bağlıydı. Türklerin esaslı iki savunma
mevzii arasında, üç yüz metre yükseklikteki bu geniş ve uzun
silsile, Ankara'ya ulaşan tren yoluna ve bütün savaş alanına
hakim durumda bulunuyordu. Bir sürüngenin sırt kemikleri gibi
girintili çıkıntılı olan Çal Dağ, üzerinde gizlenilmesi ve
savunulması güç olan bir yerdi. Mustafa Kemal: “Çal Dağ'ı
almadıkları sürece korkulacak bir şey yok !” diyordu. “Ancak,
alacak olurlarsa, çok dikkatli davranmamız gerekecek. Çünkü
kolayca Haymana'yı işgal edebilir ve bizi kapana kıstırabilirler
!”
Ankara'dakiler; Çal Dağ düşse de onun arkasında daha bir sürü
tepe bulunduğunu düşünerek, kendilerini avutabiliyorlardı.
İçlerinden biri: “Biz her tepede bu kadar ölü verdirdikten
sonra, düşman buraya gelinceye kadar elinde bir avuç asker
kalır. Onları da sopa ile döveriz !” demişti. Ama cephede
herkes, durumun çok nazik olduğunu biliyordu.
Netice olarak vuruşmalar ve muharebeler kazanıldı.
Churchill'in özetlediği gibi, “Yunanlılar, kendilerini öyle bir
siyasi ve askeri duruma sokmuşlardı ki burada nihai zaferden
başka her şey bir yenilgi demekti. Türkler içinse, nihai
yenilgiden başka her şey bir zafer sayılabilirdi. Türklerin
başındaki savaşçı başbuğ, bu durumun hiçbir yönünü gözünden
kaçırmıyordu.”
Mustafa Kemal şimdi Fevzi ve İsmet Paşaların önerisi üzerine,
Meclis tarafından Müşirliğe (Mareşalliğe) yükseltilmiş ve
kendisine ayrıca Gazi unvanı verilmişti. Böylece artık rütbesi
bulunan bir subay, bir Başkomutan olmuştu.
Yıllar sonra bir ressam, Mustafa Kemal'e Sakarya savaşını
gösteren bir tablo hediye etti. Kendisi, ön planda, yağız bir
savaş hayvanına binmiş olarak görünüyordu. Ressam, tebrik
beklerken, birdenbire Mustafa Kemal'in “Bu tabloyu kimseye
göstermeyin !” demesi üzerine şaşırıp kaldı. Kimse ne
söyleyeceğini bilemiyordu. Mustafa Kemal açıkladı: “Savaşa
katılmış olan herkes bilir ki, hayvanlarımız bir deri, bir
kemikten ibaretti, bizim de onlardan arta kalır yerimiz yoktu.
Hepimiz iskelet halindeydik. Atları da, savaşçıları da böyle
güçlü kuvvetli göstermekle Sakarya'nın değerini küçültmüş
oluyorsunuz, dostum…”
Buradaki bazı anılar, Halide Edip Adıvar’ın “Türk'ün Ateşle
İmtihanı” adlı eserinden alınmış ve Lord Kinross’un kitabında
tekrarlanmıştır. O Halide Edip ki, romanlarında ve başka
kitaplarda anlatıldığı gibi işgal İstanbul’undan Ankara’ya
geçmiş, orada Dış İşleri emrinde tercümanlıklar yapmış, Sakarya
Savaşı öncesinde “gönüllü er” olarak Batı Cephesi Karargahına
katılmış, zaman zaman Kurmay Heyetiyle birlikte cephelerde
bulunmuş, Başkomutan’ın otomobilinde birlikte İzmir’e kadar
gitmiş ve tabii ki anılarını aktarmıştır. Sakarya Savaşından
sonra İsmet Paşa tarafından Onbaşı, Büyük Taarruzdan sonra Çavuş
yapılmıştır. Kendi diktiği özel üniformayı giyerdi.
Sonuç :
19 Mayıs 1919’da başlayan, çok önceden planlanan ve
hazırlıklarına girişilen ulusal direniş, yokluklara rağmen
başarıyla bitirildi. 1919 yılı direnişin şekillenmesiyle, 1920
yılı ulusal gayretlerin düzene girmesiyle, 1921 yılı son darbeye
hazırlık savaşlarıyla, 1922 yılı da bu son darbe için
hazırlıklar ve kesin zaferle sona erdi.
1923 yılı ise yeni devletin uluslar arası ve ulusal planda
şekillenmesi ile sürdü.
Lozan Konferansı ve Anlaşması peşinden ismi konulmamış bir
yönetimin isimlendirilmesi geldi, Cumhuriyetimiz ilan edildi.
Artık eski yıllarda kafada şekillenen ilerleme hamleleri,
Erzurum Kongresi sırasında bir gece alınan notlar
gerçekleştirilecekti. Bu ilginç hikayeyi aktarıp yine çok uzayan
yazıyı bitirelim:
Mazhar Müfit Kansu’nun kaleminden okuyalım:
Erzurum Kongresi
günleridir. Bir sabaha karşı saati. Paşa soruyor:
-
Mazhar, not defterin yanında mı ?
-
Hayır, Paşam.
-
Zahmet olacak ama, bir merdiveni inip çıkacaksın. Al gel.
Defter gelince :
-
Bu
defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar
mahrem kalacak. Bir ben, bir Süreyya (Yiğit) bir de sen
bileceksin. Şartım bu...
-
Emin olabilirsiniz Paşam.
-
Öyleyse tarih koy !
Kansu, tarihi ve zamanı koydu : 7-8 Temmuz 1919 gecesi,
sabaha karşı.
-
Pekala... Yaz ! Zaferden sonra şekl-i hükümet Cumhuriyet
olacaktır. Bu bir.
-
İki: Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince icabeden muamele
yapılacaktır.
-
Üç: Tesettür kalkacaktır.
-
Dört: Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir.
Bu anda, gayr-i ihtiyari kalem elimden düştü. Yüzüne baktım.
O da benim yüzüme baktı. Bu, gözlerin bir takılışta birbirine
çok şey anlatan konuşuşuydu.
Paşa ile zaman zaman senli benli konuşmaktan çekinmezdim.
-
Neden durakladın ?
-
Darılma ama Paşam, sizin de hayalperest taraflarınız var, dedim.
Gülerek,
-
Bunu zaman tayin eder. Sen yaz... dedi.
-
Beş: Latin hurufu (harfleri) kabul edilecek.
-
Paşam kafi... Kafi...dedim ve
-
Cumhuriyet ilanına muvaffak olalım da üst tarafı yeter ! diyerek
defterimi kapadım ve koltuğumun altına sıkıştırdım...
Atatürk, zaman zaman Çankaya sofralarında, Kansu’yu bu notları yazdırdığı
zaman, kendisini hayalperest olmakla suçladığını söylemiş,
şakalaşmıştı. Ama daha büyük şakaları da oldu.
23-31 Ağustos 1925 arasında Kastamonu’da Şapka İnkılabını
(devrimini) ilan etmiş olarak dönüyordu. Ankara’ya avdet ettiği
anda otomobille eski meclis binası önünden geçiyor, ben de kapı
önünde bulunuyordum. Manzarayı görünce gözlerime inanamadım.
Kendisinin ve yanında oturan Diyanet İşleri Reisinin başında
birer şapka vardı. Kendisi neyse ne? Fakat kendisini karşılamaya
gelenler arasında bulunan Diyanet İşleri Reisine de şapkayı
giydirmişti. Ben hayretle bu manzarayı seyrederken, otomobili
durdurttu, beni yanına çağırdı ve birden :
- Azizim Mazhar Müfit Bey, kaçıncı maddedeyiz? Notlarına
bakıyor musun?
İşte, Atatürk bu
idi. Her zaman kendinden ve milletten emin, planlı, programlı.
Ne şerefli,
Türkiye Cumhuriyetini Kuran Türk Milletine ait olmak !
Bu şerefli ve
övünülecek geçmişi derli toplu aktaran Sayın Özakman’a ve Bilgi
Yayınevi’ne yeniden teşekkürler.
Son söz :
Bence bir kere daha yazılır veya yayınlanırsa eserin adı
değişmeli. Bana göre, gerçekten çılgın olanlar, bu topraklara
işgalci olarak gelenler ve ikazlara karşın onları gönderenlerdi…
Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle
Denizce

13.09.2005
Şu Çılgın Türkler - 1
Şu Çılgın Türkler - 2
Şu Çılgın Türkler - 3
Şu Çılgın Türkler
- 4
|