Denizce
  e-mail    
denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe M. Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Teoman Arsay
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Dost Köşesi    

  Asalet ve İnsanlık II                                                                           Ahmet Serim

 

 

Düşmanı dahi olsa insanca ve şefkatli yaklaşım, en sıradan askerimizde bile, ayrıca sonraki başlık altında göreceğiniz gibi savaşmayan ama acılardan payını almış insanlarımızda da sıkça görülmektedir.

 

II. Antalya Örneği:

Şimdi bambaşka bir kaynağı ele alacağız: Mustafa Aydemir amatör bir balıkadam. Ancak bizde alışılmadık kadar tarihe meraklı, rastladığı bir gemi batığından kendinden maddi-manevi bir çok şey katarak izler sürüp bir tarih destanını ortaya çıkartmış, “Ben Bir Türk Zabitiyim” adını verdiği bir belgesel eser hazırlamış ve Topçu Yüzbaşısı Mustafa Ertuğrul’un gerçeklerini tarihimize hediye etmiş.

Olayda bazı şanslı yönler var: Önce, Yüzbaşı bizde çok ender rastlanan bir şekilde yaşadıklarını kağıda dökmüş, ayrıca dakika dakika kronoloji, mufassal haritalar ve şemalar eklemiş. Bunun yanı sıra Aydemir, tuttuğunu bırakmayan ısrarcı ve araştırmacı bir yapıda.

Yüzbaşı’nın ailesi, evrakları hemen hemen mükemmelen korumuşlar. Ayrıca yaşananlar dış dünyada da yankı bulmuş ve kayıtlara geçmiş. Nihayet

Denizler Kitabevi, yabancı kardeşlerini kıskandıracak bir yayın hazırlamış. Mükemmel diyeceğim bu çalışma, hazırlayan ve yayımlayanlara şapkamızı çıkartmamızı sağlıyor. Ellerine sağlık, bu mükemmel kaynak, deniz dostlarının kitaplıklarında bir örnek, bir aşama göstergesi olarak yer almalı.

Eserdeki savaş kısımlarına değinmeyeceğim. Nihayet başarılı bir topçu subayı, küçük kara topları ile denizdeki düşman gemilerini batırıyor. Ancak bu olaydan sonraki, yabancılarca da teyit edilen bazı yaşananlar konumuz. Kitapta şöyle anlatılıyor:

….  

Bu suretle yakasını kurtaran Aleksandra’ya (ikinci kruvazör) artık kolumuz yetişemiyordu. İş bitmişti. Batan kruvazörden denize dökülen düşman efradını kurtarmak lazımdı. Saat 16'ya kadar deniz üzerinde kalanlar, Aleksandra’nın gelip kendi­lerini kurtaracağını ümit ederek teslim olmak istemiyorlardı.

Bataryam efradı arasında yüzücü bulunmaması ve batanların sahile biraz uzakça bulunması kurtarma işini imkansız bırakıyordu. Yalnız Ava köyünde halen bekçilik eden siyah derili Veysel ağa isminde sakat bir adamcağız çok fedakarlık göstererek bir iki Fransız bahriyelisini kurtarmağa muvaffak oldu. (Kurtaranın siyah de­rili olmasından korkarak uzaklaşanlar ve boğulanlar çok idi.)

Sahile çıkan yaralı ve çıplak Fransız neferlerinin işaretlerine bağırmalarına emniyet gösteren yirmi kişi daha sahile gelerek teslim olmuşlardı ki bunların içinde gemi süvarisi bahriye erkanı harp yüzbaşısı ve Fransanın tanınmış muharrirlerinden Rolen ve çok sevdiği köpeği Mastik de vardı.

Sahile çıkan esirler bitkin bir halde olup on üçü yaralı idi. Yaralıların ihti­mamla yaraları sarılarak köye nakledildi. Azami şefkat ve merhamet karşısında şaşıran bu zavallılar yüzlerimize tuhaf tuhaf bakıyorlar içinde bulundukları sı­cak muhite inanamıyorlardı.

Yaralarını sarmak için malzememiz ve bilhassa sargı paketlerimiz yok gibi idi. Çeneleri kısılan bu bedbahtların yarasını sarmak için bataryam kahramanlarından bazıları (sanki kendilerine öğretilmiş gibi) üst gömleklerini çıkarıp parçaladılar. Onların yaralarını sardılar. Bazıları kaputlarını bazıları ceketlerini çıkarıp çıplak olan Fransız neferlerine giydirdiler. Onlara masaj yaptılar. Kucaklarına ve sırtlarına alarak köye taşıdılar. Büyük Türk neferinin gös­terdiği bu ulüvvü cenap karşısında mütehassıs olan esirler ağlayarak neferlerimizin boynuna sarılıyor, yüzlerini gözlerini öpüyorlardı. Ava köyü sakinleri­nin bu bapta gösterdikleri heyecan ve alakayı hürmetle anmak isterim

Gece oldu, zaferden mütevellit neşemizi, muzdarip yaralı esirlerimize hür­meten izhar etmedik. Bütün gayretimiz hassas düşmanın ızdırabına manen ol­sun iştirak etmek elemlerini azaltmak için elimizden geleni yapmak oldu. Köy odası ocağının karşısında baş başa kaldığımız zeki ve hassas süvari Rolen’in dizkapağındaki yara ızdırabını unutarak gösterdiğimiz bu şerefli vekar ve candan samimiyetin tesiri altında gözleri doluyor ve boğuk bir sesle:

- Dünyanın en asil ve mert milleti, evet, Piyer Loti daima bana söylerdi. Gı­yaben sevdiğim bu asil milletle şimdi tam karşı karşıyayım. Sizlere nasıl teşek­kür edeceğimi bilemiyorum.

Ben - Biz Türkler Fransızları ötedenberi severiz. Çok eski hukukumuz var­dır. Geminizi ve bilhassa üç renkli bayrağınızı gördüğüm zaman gayri ihtiyari kalbim sızladı. Bu bayrak bana, o derin rabıtayı ve şerefli tarihimi hatırlattı. Gönül istiyordu ki küçücük toplarımla batırmağa muvaffak olduğum bu gemi­nin bayrağı bir türlü düşman olarak telakkiye gönlümün razı olmadığı Fransız bayrağı olmasın. Fakat ne çare ki bugün için yapılacak başka bir şey yoktu.

- Beni çok bahtiyar ettiniz dostum. Bu temiz ve asil duygularınız karşısın­da duyduğum heyecan çok büyüktür. Izdırabımı unutuyorum. Büyük Türk milleti ölmeyecek yaşayacaktır.

...

14/12/1917 sabah erkenden Ava' yi terkettik. Bir cennet kadar güzel olan bu yeşil sahil yolile kiremithaneye ve ertesi günü saat 15' de Antalya’ya geldik. Uzun ve sarp olan bu yolda on üçü yaralı olan esirleri yaya yürütmeyi insafsız bir hareket buldum. Boşalan cephane sandıklarını yelkenli ile Antalyaya göndererek boş kalan hayvanlara esir neferleri, kendi bineğime de süvariyi bindirdim. Bu feragatımızdan esirler çok minnettardılar.

15/12/1917 saat 15'de şehre girdik. Halkın ve 57.nci fırka kıt'asının batar­yama karşı gösterdiği çok samimi ve candan alakayı saygı ile anarım.

Yaralı esirler derhal hastaneye yatırıldı. Çok büyük ihtimamla bakıldıkların­dan şüphesiz ki çok memnun idiler. Gerek bataryamdan ve gerek Antalya askeri hastanesinde gördükleri şefkat ve muhabbetten dolayı çok derin intibalarla ayrılan kıymetli muharrir Fransa’ya avdetinde gerek memleketimiz, gerek ordumuz hakkında sitayişli yazılar yazmış ve hatta Sevr muahedesinin imzası arefe­sinde Piyer Loti’nin hakkımızda yazdığı heyecanlı makalenin son fıkralarını bu ve­fakar zabitin gönderdiği mektubun ilhamile yazmıştır. (*)

Binaenaleyh; bu zaferin bence maddi kıymet ve şerefinden ziyade Fransız ef­karı umumiyesi üzerinde yaptığı manevi tesir itibarile de ayrı bir ehemmiyeti haiz bulunuyordu.              

Bu temiz hesabı da böylece kapattık.

 

 (*) Nitekim zaten Türklere bir dostluk besleyen bu ünlü Fransız Akademisi üyesi yazar, 18 Mart 1919 da ünlü Le Figaro gazetesine bir makale yazmıştır. Bu makalenin tercümesi, İzmir’de yayınlanan Anadolu Gazetesinin 13 Nisan 1335 günlü ve 2275 – 2276 numaralı sayılarında çıkmıştır. (Kitaptan alınan bilgiler)

Bu detayları buraya alıyorum, çünkü güncel bir konuda, bu yazı tarihi bir belgedir. Dış İşleri Bakanlığı’nın ve diğer ilgililerin yok edilmeden edinmesinde büyük yarar vardır.

Makale tercümesinden bir kaç bölümü aktarınca, demek istediklerim daha iyi anlaşılacaktır:

Mütemadiyen onları tahkire devam etmekten başka ne yaptık? Bütün bunlara rağmen mazinin bu kahraman müttefiklerine, ta birinci Fransuva zamanından beri bize sadık kalan fakat bugün Rus çarlığı tarafından asırlardan beri maruz kaldığı ezilmek, mahvedilmek tehdidinden kurtulmak için Almanya’nın ağuşuna  [kucağına] atılmasını fırsat addederek bize ait muhabbetleri in­kar olunan Türklere kızmak, hiddetlenmek saflığını gösteriyoruz. Rica ederim bize ne yaptılar? Her şeyden mes'ul olan İttihat ve Terakki Cemiyetinin Türki­ye’de son derece ehemmiyetsiz ve tamamile Alman pençesinde zebun [güçsüz] bir ekalliyeti [azınlığı] temsil ettiğini, yirmi dört azasından ancak beşi hakiki Türk bulunduğu, di­ğerlerinin şurdan burdan gelme bir takım yabancılardan, Rumlardan, Yahudiler­den, Ermenilerden... mürekkep olduğunu hatırlamak pek lazım bir harekettir.

Şimdi garpta, hatta Fransa’da kanaat getirildi ki Türkler kanun haricin­de bir takım edna [en alt düzeyde] mahluklardır. Sulh konferansında yalnız onların düşmanları dinlendi. Bedbaht memleketlerin de son derece kesif bir ekseriyetleri ve vah­detleri yok mu? Vatanlarında karışıklık çıkarmak için uğraşan kötü casusların tesirile Türkleri ümitsiz bir harekete sevketmekten korkmamalı mıyız? Muha­rebe esnasında bizim askerlerimize müstesna muamele etmediler mi? Bunu in­kar edecek kimse var mı? İşte bizim şimdi onlara karşı şükranımız... Perişan­lıkları içinde her cihetten felaketler arasında yine bana hitabediyorlar. Fakat heyhat ben ne yapabilirim? Sesimi işittirmek için, kendilerini hakikaten tanı­yan birçok Fransızların seslerini işittirmek için ne yapmalı? Paris’in bütün ga­zete idarehaneleri onların düşmanları olan Ermeniler, Rumlar ve her renkten Levantenlerle dolmuştur. Bu Türk düşmanları onları tamamile mahvolmuş görüyorlar. Ve aralarında paylaşmak için birbirlerile didişiyorlar.

Maamafih mağluplar hakkında bu kadar merhametsiz hareket etmek Fransızlar’a yaraşmaz. Oh biliyorum, onlara küfredenler ayağını asla şarka bas­mıyanlardır. Türklere küfredenler o adamlardır ki eski batıl fikirler kendilerini kör etmiştir. Azgın bir propagandanın faal memurları onları kandırmışlardır. Bunda şüphe yok. Bu propagandacıların ekserisi halis Ermenilerdir, o halde onların sözleri Türkler hakkında ne kadar doğru olabilir. Hem de bu propa­ganda kendisini müdafaa etmek zemanına ve azmine malik olmıyan bir halk hakkında yapılırsa...

Elimde harbin daha başlangıcında Ermenilerin nasıl katliam teşviklerinde bulunduklarını ispat edecek gayet mühim resmi, hakiki birçok vesikalar var. O vakit Ermeniler Osmanlı tebaasından idiler. Müsterih idiler. Bununla beraber onlar memleketi istila eden Rus ordularına kılavuzluk ve casusluk için koşmaktan geri durmadılar. Şehirlerde kasabalarda memleketi istila eden orduya yal­nız Türk evlerini göstermiyorlar, bizzat ve birinci olarak onları kendileri yakı­yorlar. Türkleri, işkencelere katliamlara maruz bırakıyorlardı. Muharebe esna­sında kendi memleketi içinde yapılan bu gibi hiyanetleri şiddetle ezmiyecek dünyada hangi millet vardır?

Levantenlerden nefretle bahsediyorlar. Yal­nız kahraman Türkler için o kadar muhabbetkar bir lisan kullanıyorlar ki içle­rinden bana ızdırabım içinde haz veren bir tanesini aynen buraya nakledece­ğim. "Oh Türk vahşetleri Ermeni kitalleri (vuruşma, birbirini öldürme, savaş] ile kafalar öyle dolduruldu ki... Sonra Türklerin bizim mecruhlarımız [yaralılarımız] ve esirlerimiz hakkında gösterdikleri ihtimamdan bahsederek (bize hatlar arasında düşen mecruhlarımızı kaldırma­mız için müsaade ediyorlardı. Bu hareketi muhariplerden hepsi göstermemiş­tir. Çanakkalede seyyar hastanemiz bulunan bir müstahkem mevkii bombardıman edecekleri zaman, orayı tahliye etmemiz için haber veriyorlardı. Bu mektupların hepsi imzalıdır. Adresleri bildirilmiştir. Ve hepsi de kendilerini şahadet [şahitlik] için çağırmakta tereddüt göstermememi rica ediyorlar.

Oh! Kahraman bahriye zabitlerinden birinin gönderdiği uzun mektubu ne büyük heyecanla okudum. Şanlı sefine baştan başa delinir. Ve büyük Fransız bayrağını daima yüksekte tutarak batar. Kahraman zabit ve birçok yaralı nefer­lerle beraber geminin enkazına tutunarak ölü denecek bir halde sahile doğru yüzmeğe başlarlar. Türkler, Almanlar gibi mitralyozlarla karşılıyacak yerde çıkabilecekleri yeri gösterirler. Gönderecek sandalları bulunmadığından kurtarmak, yardım etmek için bizzat denize atılırlar. Müfrezeye kumanda eden Türk Zabiti selam verdikten sonra dostane bir tavırla elini uzatır, tayfalara varıncaya kadar merasimi askeriyeyi ifa eder. Sonra Fransız lisanile; üç renkli bayrağa karşı silah atmak mecburiyetinde kaldığından beyanı teessür eder [üzüntü bildirmek]. Soğuktan yorgunluktan bitap bulunan askerlerimizi ısıtırlar, giydirirler, yaralarını müş­fikane [şefkatle] sararlar. Temini istirahatları için ne yapmak lazımsa yaparlar. Biraz son­ra civar kasabadaki hastaneye sevkolunurlar. Yolda bir sürü halk etraflarını alır, sövüp saymağa başlarlar, bahriye zabiti yeni Türk dostuna şikayet eder. O da, bir gırbaç ile halkı dağıtarak "Oh !” demiştir  “Fakat bakınız, bunlar Türk değil hep Rumdur !"

 

Bu satırlar üzerinde konuşmaya gerek yok. Adını bir semte verdiğimiz eski dost, 86 yıl öncesinde gazete satırlarında ebedileştirdiği adalet anıtını bize hediye etmiş.

Lütfen Denizler Kitabevinin yayınladığı Mustafa Aydemir belgeseli “Ben Bir Türk Zabitiyim”i alın, bilhassa 98-101.sayfalarında bu makaleyi (tabii Fransızca bilenler, muhtemelen büyüteçle) ve Osmanlıca’ya tercümesini okuyun ve okutun. Hatta yabancı dostlarınıza, tercüme ederek hediye edin. Bu da bir vatan hizmetidir.

İçimizdeki azınlıklarla eski kapanmış hesapları yeniden canlandırmak amacında değilim. Ancak bazı düşünce ve talepler için bu satırlar sanırım önemli bir tarihsel gerçek. Taleplerin ve alınan bazı kararların yersizlik ve gereksizliklerini gösteren bir başka belge. Bilhassa kendi vatandaşlarının (gemi süvarisi yazar Rolen ve Akademi Üyesi Pierre Loti) sözlerini kandırılmaya devam edilen Fransızlar okumalı ve anlamalılardır.

Hele yabancılardan ödül edinmek hülyasıyla, tarihsel gerçekleri bir yana atıp, afaki sözlerle ülkeyi ve alicenap insanlarını karalamayı marifet sayanlar için bu her halde şiddetli bir darbedir. Öyle ya, adını anmamaya ve hiç bir satırını okumamaya kararlı olduğum kişi, bu belgeyi görünce artık kekeleyip susmalı. Söylediklerinin tevillik tarafı kalmadı.

İçimizdeki azınlıklar ve komşular da müsterih olsunlar, gerçeklerin açığa çıkıp bilinmelerinden başka isteğimiz yok. Tahrik etmeye çalışanlar da etmekten vaz geçip rahat uyusunlar. Uzun yıllar önce de bize dokunmayana zarar vermedik, şimdi de vermek aklımızdan geçmez.

 

 

Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle

Denizce

29.10.2005

 

Asalet ve İnsanlık - I

Asalet ve İnsanlık - II

Asalet ve İnsanlık - III