|
Bilhassa
kendisine acılar çektirmiş, burada anlatılması dahi yaraları
deşmek, iyileşmeye yüz tutmuş etleri, belki de bir daha
düzelmeyecek şekilde parçalamak, oluşan kabukları kaldırmak
anlamına gelecek şeyler yaşatmış işgalcileri, cahil ama arif
Türk Kadını, büyük bir ileri görüşlülük ve ulvi duygular
eşliğinde affetmiş, geleceğe bakmış ve yeni acılara sebep
olmaktan kaçınmıştır.
Evet, münferit
öç alma olayları vardır, ama bu konuda da örgütlenme ve
canavarlığa varan vahşet yoktur.
Hristiyanlar
değil mi, “göze göz, dişe diş !” öğretisini yayanlar. Ya da bir
kişinin suçunun cezasının kuşaklar sonra dahi verilebileceğini
söyleyenler. O dinin kurucusu ve peygamberi değil mi “bir tokat
atana öbür yanağını uzatmayı” öğütleyen. “Kardeşini sev !”
diyen.
Her iki Dünya
Savaşını ve başka pek çok savaşı çıkartanlar da onlar değil mi ?
Çeşitli bahanelerle bazı toprakları işgal etmek için eski ve
yeni Haçlı Seferlerini başlatanlar?
III. Türk Kadını
ve İnsanı:
Türk Kadını,
şehirli olsun, köy kökenli olsun, bazı istisnalar dışında fazla
eğitim görememiştir. Ancak hisleriyle olsun doğruları ve
gelecekleri görebilmişler, anneliğin verdiği bir müşfiklik ile
davranmışlardır.
Vatan malı
cephanelerin üzerini çocuğunun yorganı ile örten de odur,
kağnısı bozulunca naklettiği cephaneleri sırtlayıp cepheye
koşturan da o, Ankara’da Milli Müdafaa için yardım toplanırken
işlerin güçlerin sahibi erkekler kadar para toplayan da odur.
Savaşmış ve
savaşa katılmamış (mesela fazla yaşlı) erkeklerde de bu ariflik,
müşfiklik vardır. Bu çeşitli şekillerde ortaya çıkmıştır.
İzmir’in
işgalinden sonra, ünlü Sultanahmet Mitinginde yüreklere işleyen
hazırlıksız sözlerle halkı coşturan da bir kadındır: Halide
Edip-Adıvar. Daha sonra da çocuklarını okullarına bırakıp
kocasını Anadolu yollarına sürüklemiştir. Ankara’da 1922
yılında, o beklenti içindeki günlerde, belki kendisinin olduğu
kadar Türkçe’nin de en güzel romanını yazmıştır. Bir milletin
kurtuluş çabasını ve işgalleri fon alan “Ateşten Gömlek”.
Tüm Kurtuluş
Savaşı sırasında ve sonrasında, eşinden bağımsız olarak cepheden
cepheye, ilden ile dolaşmış ve sık sık Gazi ile bulunmuştur.
Savaştan sonra ise, ülkeyi bilhassa işgal edilen yerleri gezip
raporlar hazırlaması istenmiştir. Bu raporların bir kısmı ve
savaş dönemi anıları, “Türkün Ateşle İmtihanı” isimli belgesel
nitelikteki kitabında yer alır. İşte bu kitabın sonlarından
(İzmir kurtarıldıktan sonra) bazı insan manzaraları:
“İzmir'den
Bursa'ya
Yıkıntılar
üzerinden geçerken evsiz barksız dolaşan, memleketi kurtarmak
için insanüstü emek harcamış olanların manzarası içimi yaktı.
Adeta kendi evimin hayalini düşünmekten utanıyordum. Bazen de,
halkın sabrı ve insanca davranışları beni avutuyordu. Bu
yıkıntılar üzerinde garip ve yabancı yüzlü insanlar çoğalmış,
halkı intikama sürüklemeye çalışıyorlardı. Ne var ki, intikam,
bir milleti kalkındırmaz. Eğer büyük savaştan sonra, İtilaf
devletlerinin basını Almanlara karşı kullandığı dili kullanmamış
olsalardı, dünya o zaman daha ne kadar başka olabilirdi. (1)
Eğer, Versailles'ın o adi ve küçük öç duygusu olmasaydı, Avrupa
o günlerde daha ne kadar kuvvetli olabilirdi! (2)
(1 ve
2 : Halide Hanım çok haklı. Almanlar o dili ve Versay
anlaşmasının küçültücü şartlarını unutmadılar ve bir aşırı
milliyetçi anlayış ve liderini başa getirdiler: Nasyonal
Sosyalistler ve Hitler. Versay anlaşmasının imzalandığı ve
saklanan vagonda, sonradan Paris Teslim Anlaşması
imzalandı.A.S.)
İzmir'den
hareket etmeden önce, birkaç olay bende, geleceğimiz için
beslediğim inancı güçlendirdi.
Bunlardan biri, İzmir'den Karşıyaka'ya geçerken, gelip beni
kolumdan çekip konuşan genç yüzbaşıdır. Dedi ki:
«Ben senin Sultanahmet nutkundan sonra orduya girdim. Orada
hükümetler düşmanımız, milletler dostumuz, demiştin. Rumları
savundurmak için git Paşaya söyle!»
İşte, bu adam, Yunanlıların Türk Kadınlarına yaptıkları bazı
feci hareketleri bilmekle beraber, daima RumIarı müdafaa etmişti.
Bu isimsiz yüzbaşı, Türk Milletinin kurtarıcıları arasında benim
için başta gelir.
Diğer bir olay, Manisa'da konuştuğum bir kadınla hafızamda
yerleşmiştir. Manisa'nın yıkılmış durumunu ve orada geçen
korkunç olayları tahayyüI etmek bile güçtür. Bu kadının evi
yanmamış. Bahçesindeki ağaçlar altında bana geçen olayları
anlatmaya başladı:
«Bizim ordumuz İzmir'e girince, evime döndüm. Bahçede, iki
kadının ölüsünü buldum. Bir tanesi, gebe. Karnı süngüyle
delinmiş. Ama ben gene de Rumların linç edilmesine dayanamıyorum.
Biz Müslümanız, intikam ve zulüm bize yakışmaz.»
Bunu dedikten sonra, kollarını sıvadı.
Bahçedeki çeşmede abdest aldı, akşam namazını kılmaya
hazırlanıyordu. İşte, din hislerini insani yola çeviren bir
örnek. İster Batılı ister Doğulu olsun, insanlığı intihardan
koruyacak devamlı bir insani münasebet kuracak bir örnek. Ancak
böyle bir ilişki insan cinsini kendi kendine kıymaktan
koruyabilir. .
Alaşehir'de, bir okul öğretmeni olan Nedime bana Türk kızlarının
Rum erleri tarafından nasıl «tecavüze» uğradıklarını anlattı. Bu
rezalete mani olacak subay olup olmadığını sorduğum zaman: «Evet»,
dedi, «iki Yunan subayı erlere ateş açtılar. Onlar sayesinde ben
de kurtuldum.»
İşte, Yunanistan bugün yaşıyorsa, bu iki subayın düşüncesinde
olan adamlar sayesinde yaşıyor.
Uşak'a iki saat uzaklıkta olan İnay'da durduk. Köy yoktu. Halk
taşlar arasında dolaşıyordu.
Bir
taraftan not alacaktım, bir taraftan da gezecektim. Bir rehbere
ihtiyacım vardı. Gece çok soğuktu. Köyün imamı geldi. Soğuktan
titriyordu. Ellerini oğuşturarak dolaşıyor, bir taraftan da
konuşuyordu. Ona not alacağımı söyledim. Dedi ki:
«Geçmişi yazmak neye yarar? Olan biteni görüyorsun ya. Bizim
ihtiyaçlarımızı not et. İsmet Paşa'nın ayağını öptüğümüzü ve
bize yardım etmesini söyle.»
Anlattığına göre, Uşak depolarında hem buğday, hem yapı
malzemesi varmış. Halk açlıktan, evsizlikten ölüp gidiyordu.
İmam:
«Geriye değil, ileriye bakıyoruz.
Geçmişi unutmak istiyoruz. Yaşayacağız.»
Bu, bir imam için inanılmaz bir anlayıştı. Sonra, bize Himmet
adında bir rehber gönderdi. Küçük bir oğlandı bu. Yanımızda ne
kadar ekmek varsa hepsini ona verdim.
Himmet, kamyonun basamağında durdu, bize yol gösterdi. Ben
şoförün yerinde oturmuş, kamyonu kullanıyordum. On iki yaşındaki
bu oğlan, parlak gözlüydü. Fakat çok küçücüktü yavrucak. Bununla
beraber, bin tane yaşlıya bedeldi. Bana hayatını anlattı. Yedi
yaşında yetim kalmış. Mirası bir çift öküz, bir kulübe, bir
büyükanne, bir de abladan ibaretmiş. Öküzleri kira ile köylülere
vermiş. Dokuz yaşında, ablanın çeyizini düzmüş, onu evlendirmiş.
Sonra öküzler ölmüş. Kendisi üç sene tarlada çalıştıktan sonra,
iki manda satın almış.
«Mandaların hala duruyor mu?»
«Hayır, hanım teyze. Kuzgundere'de Yunanlılar elimden aldılar. »
Anlattığına göre, mandaların alınmasından çok, Yunan
askerlerinin onu yere yatırıp kesmek istemeleri içine dokunmuştu.
Fakat, bir Yunan çavuşu: .
«Küçük,
bırakın!» diyerek onu kurtarmış.
«Şimdi
ne yapacaksın, Himmet?»
«Üç
yıl sonra, bir çift manda alacağım.»
Çocuğun sesi, Anadolu'daki hayatın geleceği için bana büyük bir
ümit verdi. Kendimi adeta onun ortağı gibi hissediyordum. Hala
da içimde aynı inanç var.
Bursa'ya giden son yokuşu tırmanırken, ihtiyar bir köylüye rast
geldik. Bir elinde yalnız köyde giyeceği pabuçları vardı. Öbür
eliyle ihtiyar bir kadını tutmuş, gidiyordu. İki çocuk gibı el
ele yürüyorlardı.
«Nereye
gidiyorsun, baba?»
«Hiç
bir yere, kızım. Bir yıldır kümese kapanmış tavuklar gibiydik.
Köyden çıkamadık. Tuz almaya bile çarşıya giderken hep beraber
gidiyorduk. Çok şükür, artık kurtulduk. Benim ihtiyar hatunu
aldım. Dolaşmak istiyorum. İyi günler ve kötü günler, nöbet
nöbet gelir. Şimdi iyi günlerdeyiz.»
Buruşuk yüzündeki gözleri hayata gülerek bakıyordu. Yunan
istilası esnasında anladım ki, bütün Bursa aynı vaziyetteymiş.
Yerliler artık sokağa fırlamış, gece yarılarına kadar evlerinin
önünde oturuyorlar. Bursa yaylalarının sonsuz yeşilliği ve
mimarısinin emsalsizliği gözleri alıyor.
Basın temsilcileri Bursa'da kaldılar. Durumu incelediler. Bursa
civarındaki kasabalar yanmıştı. Bursa'yı Tırnaksız isminde bir
çete reisi kurtarmıştı. Yunanlılar şehir yakmaya başladıkları
zaman, hücum etmiş, onları korkutmuştu.
Gazeteciler, sık sık Mudanya'ya gidiyorlardı. Mudanya'da
toplantı vardı. Lozan Konferansının hazırlıkları yapılıyordu.
Franklin-Bouillon ile General Harrington İtilaf Kuvvetleri adına
barış meselesinde önemli rol oynadılar.
Franklin - Bouillon Türkiye'de, zaten ileriyi gören bir Fransız
siyaset adamı olarak tanınmıştı. General Harrington ise, ilk
defa olarak, İngilizlerin barış isteğini ifade ediyordu. Bu
general, sadece savaş alanında cesur bir asker değil, aynı
zamanda, memleketine barış sorunlarında hizmet etmiş bir adamdı.
Daha sonraları, onu İstanbul'da gördüm. İsmet Paşa ve Dr.
Adnan'la konuşmalarında tercümanlık ettim.
Mudanya'dan sonra, Lozan Konferansı başladığr zaman bile hayli
tehlikeli cereyanlar vardı. Türk ordusu, Çanakkale'de İngiliz
ordusuyle karşı karşıyaydı. Türk kamuoyu, Anadolu faciasından
İngilizleri sorumlu tutuyor ve onlara karşı içlerindeki acılığı
henüz unutamıyordu. Buna karşılık, İngiliz ordusu da,
siyasetlerinin iflasından fazla üzgündüler. Yeni bir savaşı
önlemek için, iki tarafın da çok serinkanlı olması gerekiyordu.
General Harrington'a, o zaman İstanbul'da İngiliz temsilcisi
olan Mister Henderson çok yardım etmişti. Her halde,
Türkiye'deki değişikliği anlamıştı. Beyoğlu'ndaki İngiliz
okulunda verdiği bir nutku iyi hatırlarım. Orada, Türkiye'nin
Türklerin malı olduğunu, kendilerinin bir misafir sayılmaları
gerektiğini söylemişti. Düşündüm ki eğer 1915'de Istanbul'da
Harrington ve Henderson kafasında adamlar olsaydı, birçok üzücü
sorunlar önlenebilirdi.“
Çok doğru, hala
da, dünya siyasetinde akil adamlara veya kadınlara ihtiyaç var !
Son günlerde
giderek artan şekilde izlediğimiz acımasızlıklar,
amaçsızlıklar, hedefini şaşırmış davranışlar, ırkımızın
geleneksel davranışları değildir. Yerli yabancı tanıklar bunu
belgelemişlerdir.
Ülkemiz insanı,
1919 da, yıllarca süren savaşlar ve yokluklardan yorulmuş ve
umutsuz kalmıştı. Mustafa Kemal ve yandaşları, çok önemli bir
şeyi başardılar ve bu sayede ülkeyi kurtarıp Cumhuriyeti
kurdular:
Millete amaç,
hedef ve gelecek gösterip mevcut duygularını canlandırdılar. Var
olan insani yaklaşımlar, özveri, geleceğe iman ortaya çıktı.
Söndüğü sanılan güneş yeniden doğup aydınlıklar saçtı.
Bu canlanışın
çok iyi bilincinde olan Atatürk, bu durumu ve geleceği görüşünü
ünlü 10. Yıl Nutkunda dile getirdi:
“Türk
Milleti!
Kurtuluş savaşına başladığımızın 15'inci yılındayız. Bugün
cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır.
Kutlu Olsun!
Bu anda büyük Türk milletinin bir ferdi olarak bu kutlu güne
kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.
Yurttaşlarım!
Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü,
Temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye
Cumhuriyetidir. Bundaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun
değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimkarane yürümesine
borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz. Çünkü daha
çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.
Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine
çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına
sahip kılacağız. Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin
üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü geçmiş
asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve
hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle,
daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler
başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü,
Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır.
Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti milli birlik ve
beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk
milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda elinde
ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.
Şunu da
ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti
olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel sanatları sevmek
ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek
karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekasını, ilme
bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu
mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek
inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür. Türk milletine çok yaraşan bu
ülkü, onu, bütün beşeriyete hakiki huzurun temini yolunda,
kendine düşen medeni vazifeyi yapmakta, muvaffak kılacaktır.
Büyük Türk Milleti,
On beş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vaat eden
çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde,
milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe
uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli
ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük
millet olduğunu, bütün medeni alem, az zamanda bir kere daha
tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük
medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki
inkişafıyla, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi
doğacaktır.
Türk Milleti!
Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını
daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde
kutlamanı gönülden dilerim.
Ne mutlu Türküm diyene !”
Ankara, 29 Ekim 1933
Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle
Denizce

29.10.2005
Asalet ve İnsanlık - I
Asalet ve İnsanlık - II
Asalet ve İnsanlık - III
|