Denizce
  e-mail    
denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe M. Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Teoman Arsay
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Dost Köşesi    

  Asalet ve İnsanlık III                                                                         Ahmet Serim

 

  

Bilhassa kendisine acılar çektirmiş, burada anlatılması dahi yaraları deşmek, iyileşmeye yüz tutmuş etleri, belki de bir daha düzelmeyecek şekilde parçalamak, oluşan kabukları kaldırmak anlamına gelecek şeyler yaşatmış işgalcileri, cahil ama arif Türk Kadını, büyük bir ileri görüşlülük ve ulvi duygular eşliğinde affetmiş, geleceğe bakmış ve yeni acılara sebep olmaktan kaçınmıştır.

Evet, münferit öç alma olayları vardır, ama bu konuda da örgütlenme ve canavarlığa varan vahşet yoktur.

Hristiyanlar değil mi, “göze göz, dişe diş !” öğretisini yayanlar. Ya da bir kişinin suçunun cezasının kuşaklar sonra dahi verilebileceğini söyleyenler. O dinin kurucusu ve peygamberi değil mi “bir tokat atana öbür yanağını uzatmayı” öğütleyen. “Kardeşini sev !” diyen.

Her iki Dünya Savaşını ve başka pek çok savaşı çıkartanlar da onlar değil mi ? Çeşitli bahanelerle bazı toprakları işgal etmek için eski ve yeni Haçlı Seferlerini başlatanlar?

 

III. Türk Kadını ve İnsanı:

Türk Kadını, şehirli olsun, köy kökenli olsun, bazı istisnalar dışında fazla eğitim görememiştir. Ancak hisleriyle olsun doğruları ve gelecekleri görebilmişler, anneliğin verdiği bir müşfiklik ile davranmışlardır.

Vatan malı cephanelerin üzerini çocuğunun yorganı ile örten de odur, kağnısı bozulunca naklettiği cephaneleri sırtlayıp cepheye koşturan da o, Ankara’da Milli Müdafaa için yardım toplanırken işlerin güçlerin sahibi erkekler kadar para toplayan da odur.

Savaşmış ve savaşa katılmamış (mesela fazla yaşlı) erkeklerde de bu ariflik, müşfiklik vardır. Bu çeşitli şekillerde ortaya çıkmıştır.

İzmir’in işgalinden sonra, ünlü Sultanahmet Mitinginde yüreklere işleyen hazırlıksız sözlerle halkı coşturan da bir kadındır: Halide Edip-Adıvar. Daha sonra da çocuklarını okullarına bırakıp kocasını Anadolu yollarına sürüklemiştir. Ankara’da 1922 yılında, o beklenti içindeki günlerde, belki kendisinin olduğu kadar Türkçe’nin de en güzel romanını yazmıştır. Bir milletin kurtuluş çabasını ve işgalleri fon alan “Ateşten Gömlek”.

Tüm Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında, eşinden bağımsız olarak cepheden cepheye, ilden ile dolaşmış ve sık sık Gazi ile bulunmuştur. Savaştan sonra ise, ülkeyi  bilhassa işgal edilen yerleri gezip raporlar hazırlaması istenmiştir. Bu raporların bir kısmı ve savaş dönemi anıları, “Türkün Ateşle İmtihanı” isimli belgesel nitelikteki kitabında yer alır. İşte bu kitabın sonlarından (İzmir kurtarıldıktan sonra) bazı insan manzaraları:

 

İzmir'den Bursa'ya

Yıkıntılar üzerinden geçerken evsiz barksız dolaşan, memleketi kurtarmak için insanüstü emek harcamış olanların manzarası içimi yaktı. Adeta kendi evimin hayalini düşünmekten utanıyordum. Bazen de, halkın sabrı ve insanca davranışları beni avutuyordu. Bu yıkıntılar üzerinde garip ve yabancı yüzlü insanlar çoğalmış, halkı intikama sürüklemeye çalışıyorlardı. Ne var ki, intikam, bir milleti kalkındırmaz. Eğer büyük savaştan sonra, İtilaf devletlerinin basını Almanlara karşı kullandığı dili kullanmamış olsalardı, dünya o zaman daha ne kadar başka olabilirdi. (1) Eğer, Versailles'ın o adi ve küçük öç duygusu olmasaydı, Avrupa o günlerde daha ne kadar kuvvetli olabilirdi! (2)

(1 ve 2 : Halide Hanım çok haklı. Almanlar o dili ve Versay anlaşmasının küçültücü şartlarını unutmadılar ve bir aşırı milliyetçi anlayış ve liderini başa getirdiler: Nasyonal Sosyalistler ve Hitler. Versay anlaşmasının imzalandığı ve saklanan vagonda, sonradan Paris Teslim Anlaşması imzalandı.A.S.)

 

İzmir'den hareket etmeden önce, birkaç olay bende, geleceğimiz için beslediğim inancı güçlendirdi. Bunlardan biri, İzmir'den Karşıyaka'ya geçerken, gelip beni kolumdan çekip konuşan genç yüzbaşıdır. Dedi ki:

«Ben senin Sultanahmet nutkundan sonra orduya girdim. Orada hükümetler düşmanımız, milletler dostumuz, demiştin. Rumları savundurmak için git Paşaya söyle!»

İşte, bu adam, Yunanlıların Türk Kadınlarına yaptıkları bazı feci hareketleri bilmekle beraber, daima RumIarı müdafaa etmişti. Bu isimsiz yüzbaşı, Türk Milletinin kurtarıcıları arasında benim için başta gelir.

Diğer bir olay, Manisa'da konuştuğum bir kadınla hafızamda yerleşmiştir. Manisa'nın yıkılmış durumunu ve orada geçen korkunç olayları tahayyüI etmek bile güçtür. Bu kadının evi yanmamış. Bahçesindeki ağaçlar altında bana geçen olayları anlatmaya başladı:

«Bizim ordumuz İzmir'e girince, evime döndüm. Bahçede, iki kadının ölüsünü buldum. Bir tanesi, gebe. Karnı süngüyle delinmiş. Ama ben gene de Rumların linç edilmesine dayanamıyorum. Biz Müslümanız, intikam ve zulüm bize yakışmaz.»

 

Bunu dedikten sonra, kollarını sıvadı. Bahçedeki çeşmede abdest aldı, akşam namazını kılmaya hazırlanıyordu. İşte, din hislerini insani yola çeviren bir örnek. İster Batılı ister Doğulu olsun, insanlığı intihardan koruyacak devamlı bir insani münasebet kuracak bir örnek. Ancak böyle bir ilişki insan cinsini kendi kendine kıymaktan koruyabilir.             .

Alaşehir'de, bir okul öğretmeni olan Nedime bana Türk kızlarının Rum erleri tarafından nasıl «tecavüze» uğradıklarını anlattı. Bu rezalete mani olacak subay olup olmadığını sorduğum zaman: «Evet», dedi, «iki Yunan subayı erlere ateş açtılar. Onlar sayesinde ben de kurtuldum.»

İşte, Yunanistan bugün yaşıyorsa, bu iki subayın düşüncesinde olan adamlar sayesinde yaşıyor.

Uşak'a iki saat uzaklıkta olan İnay'da durduk. Köy yoktu. Halk taşlar arasında dolaşıyordu. Bir taraftan not alacaktım, bir taraftan da gezecektim. Bir rehbere ihtiyacım vardı. Gece çok soğuktu. Köyün imamı geldi. Soğuktan titriyordu. Ellerini oğuşturarak dolaşıyor, bir taraftan da konuşuyordu. Ona not alacağımı söyledim. Dedi ki:

«Geçmişi yazmak neye yarar? Olan biteni görüyorsun ya. Bizim ihtiyaçlarımızı not et. İsmet Paşa'nın ayağını öptüğümüzü ve bize yardım etmesini söyle.»

Anlattığına göre, Uşak depolarında hem buğday, hem yapı malzemesi varmış. Halk açlıktan, evsizlikten ölüp gidiyordu. İmam:

«Geriye değil, ileriye bakıyoruz. Geçmişi unutmak istiyoruz. Yaşayacağız.»

 

Bu, bir imam için inanılmaz bir anlayıştı. Sonra, bize Himmet adında bir rehber gönderdi. Küçük bir oğlandı bu. Yanımızda ne kadar ekmek varsa hepsini ona verdim.

Himmet, kamyonun basamağında durdu, bize yol gösterdi. Ben şoförün yerinde oturmuş, kamyonu kullanıyordum. On iki yaşındaki bu oğlan, parlak gözlüydü. Fakat çok küçücüktü yavrucak. Bununla beraber, bin tane yaşlıya bedeldi. Bana hayatını anlattı. Yedi yaşında yetim kalmış. Mirası bir çift öküz, bir kulübe, bir büyükanne, bir de abladan ibaretmiş. Öküzleri kira ile köylülere vermiş. Dokuz yaşında, ablanın çeyizini düzmüş, onu evlendirmiş. Sonra öküzler ölmüş. Kendisi üç sene tarlada çalıştıktan sonra, iki manda satın almış.

 

«Mandaların hala duruyor mu?»

«Hayır, hanım teyze. Kuzgundere'de Yunanlılar elimden aldılar. »

Anlattığına göre, mandaların alınmasından çok, Yunan askerlerinin onu yere yatırıp kesmek istemeleri içine dokunmuştu. Fakat, bir Yunan çavuşu:     .

«Küçük, bırakın!» diyerek onu kurtarmış.

«Şimdi ne yapacaksın, Himmet?»

«Üç yıl sonra, bir çift manda alacağım.»

Çocuğun sesi, Anadolu'daki hayatın geleceği için bana büyük bir ümit verdi. Kendimi adeta onun ortağı gibi hissediyordum. Hala da içimde aynı inanç var.

Bursa'ya giden son yokuşu tırmanırken, ihtiyar bir köylüye rast geldik. Bir elinde yalnız köyde giyeceği pabuçları vardı. Öbür eliyle ihtiyar bir kadını tutmuş, gidiyordu. İki çocuk gibı el ele yürüyorlardı.

«Nereye gidiyorsun, baba?»

«Hiç bir yere, kızım. Bir yıldır kümese kapanmış tavuklar gibiydik. Köyden çıkamadık. Tuz almaya bile çarşıya giderken hep beraber gidiyorduk. Çok şükür, artık kurtulduk. Benim ihtiyar hatunu aldım. Dolaşmak istiyorum. İyi günler ve kötü günler, nöbet nöbet gelir. Şimdi iyi günlerdeyiz.»

Buruşuk yüzündeki gözleri hayata gülerek bakıyordu. Yunan istilası esnasında anladım ki, bütün Bursa aynı vaziyetteymiş. Yerliler artık sokağa fırlamış, gece yarılarına kadar evlerinin önünde oturuyorlar. Bursa yaylalarının sonsuz yeşilliği ve mimarısinin emsalsizliği gözleri alıyor.

Basın temsilcileri Bursa'da kaldılar. Durumu incelediler. Bursa civarındaki kasabalar yanmıştı. Bursa'yı Tırnaksız isminde bir çete reisi kurtarmıştı. Yunanlılar şehir yakmaya başladıkları zaman, hücum etmiş, onları korkutmuştu.

Gazeteciler, sık sık Mudanya'ya gidiyorlardı. Mudanya'da toplantı vardı. Lozan Konferansının hazırlıkları yapılıyordu. Franklin-Bouillon ile General Harrington İtilaf Kuvvetleri adına barış meselesinde önemli rol oynadılar.

Franklin - Bouillon Türkiye'de, zaten ileriyi gören bir Fransız siyaset adamı olarak tanınmıştı. General Harrington ise, ilk defa olarak, İngilizlerin barış isteğini ifade ediyordu. Bu general, sadece savaş alanında cesur bir asker değil, aynı zamanda, memleketine barış sorunlarında hizmet etmiş bir adamdı. Daha sonraları, onu İstanbul'da gördüm. İsmet Paşa ve Dr. Adnan'la konuşmalarında tercümanlık ettim.

Mudanya'dan sonra, Lozan Konferansı başladığr zaman bile hayli tehlikeli cereyanlar vardı. Türk ordusu, Çanakkale'de İngiliz ordusuyle karşı karşıyaydı. Türk kamuoyu, Anadolu faciasından İngilizleri sorumlu tutuyor ve onlara karşı içlerindeki acılığı henüz unutamıyordu. Buna karşılık, İngiliz ordusu da, siyasetlerinin iflasından fazla üzgündüler. Yeni bir savaşı önlemek için, iki tarafın da çok serinkanlı olması gerekiyordu. General Harrington'a, o zaman İstanbul'da İngiliz temsilcisi olan Mister Henderson çok yardım etmişti. Her halde, Türkiye'deki değişikliği anlamıştı. Beyoğlu'ndaki İngiliz okulunda verdiği bir nutku iyi hatırlarım. Orada, Türkiye'nin Türklerin malı olduğunu, kendilerinin bir misafir sayılmaları gerektiğini söylemişti. Düşündüm ki eğer 1915'de Istanbul'da Harrington ve Henderson kafasında adamlar olsaydı, birçok üzücü sorunlar önlenebilirdi.

 

Çok doğru, hala da, dünya siyasetinde akil adamlara veya kadınlara ihtiyaç var !

Son günlerde giderek artan şekilde izlediğimiz  acımasızlıklar, amaçsızlıklar, hedefini şaşırmış davranışlar, ırkımızın geleneksel davranışları değildir. Yerli yabancı tanıklar bunu belgelemişlerdir.

Ülkemiz insanı, 1919 da, yıllarca süren savaşlar ve yokluklardan yorulmuş ve umutsuz kalmıştı. Mustafa Kemal ve yandaşları, çok önemli bir şeyi başardılar ve bu sayede ülkeyi kurtarıp Cumhuriyeti kurdular:

Millete amaç, hedef ve gelecek gösterip mevcut duygularını canlandırdılar. Var olan insani yaklaşımlar, özveri, geleceğe iman ortaya çıktı. Söndüğü sanılan güneş yeniden doğup aydınlıklar saçtı.

Bu canlanışın çok iyi bilincinde olan Atatürk, bu durumu ve geleceği görüşünü ünlü 10. Yıl Nutkunda dile getirdi:

 

“Türk Milleti!

Kurtuluş savaşına başladığımızın 15'inci yılındayız. Bugün cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır.

Kutlu Olsun!

Bu anda büyük Türk milletinin bir ferdi olarak bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.

Yurttaşlarım!

Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, Temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir. Bundaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimkarane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.

Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekasını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür. Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün beşeriyete hakiki huzurun temini yolunda, kendine düşen medeni vazifeyi yapmakta, muvaffak kılacaktır.

Büyük Türk Milleti, 

On beş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vaat eden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde, milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medeni alem, az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafıyla, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.

Türk Milleti!

Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.

Ne mutlu Türküm diyene !” 

Ankara, 29 Ekim 1933 

 

Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle

Denizce

29.10.2005

 

Asalet ve İnsanlık - I

Asalet ve İnsanlık - II

Asalet ve İnsanlık - III