Denizce
  e-mail    
denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe M. Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Teoman Arsay
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Dost Köşesi    

  Anadolu'ya Geçiş                                                                             Ahmet Serim

 

 


23 Nisan 1921'de TBMM Balkonu

Yakın zamanlarda, elime tesadüfen bir kitap geçti. Benimle yaşıt olan (1949 baskısı) bu kitapta Atatürk’ümüze ilişkin hatıralar var (Atatürk’e Ait Hatıralar, Cumhuriyet (gazetesi) Matbaası, 1949, İstanbul, 1948-49 Yunus Nadi Ödülü’nü Kazanan Hatıralar, Derleyen-Önsöz : Ahmed Hidayet Reel). İlgimi çeken bir anı, hala daha günümüzde sürdürülmeye çalışılan bir tartışmayı sonlandıracak nitelikte. Aslında bu tartışmanın yersiz ve mesnetsiz olduğu zaten belli ve ortada ayandır.

Hiçbir insanın yanında taşıyamayacağı kadar altın verme gibi akıl ve delil dışı uydurmalar, sadece uyduran zavallıları küçültür, ne bu vatanı kurtarmaya azim ve bilinçle öncülük yapan önderi, ne de kaçarken bile ülke hazinesini, yani vatanı, soymaya kalkmayan, hatalarıyla baş başa kalan eski padişahı ve ailesini.

Şimdi anıya geçiyoruz :

 

Atatürk'ü Tesadüfler Yaratmamıştır

Mütarekenin bir kabus gibi yurdun üstüne çöktüğü günlerde idi. Tepebaşında Öjenidis’in evinde oturan Prenses Şivekar’a, teyzemi görmek için sık sık gider, haftalarca misafir kalırdım.

Prenses, ekseri akşamları hususi davetler yapardı ve bu davetlerde Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey gibi maruf şahsiyetler eksik olmazlardı.

Müstevli orduların baskıları altında ezilen her vatandaş gibi onlar da milli gururlarından doğan isyanla, bu kara günlerin derdlerini asabiyetle sayar dökerlerdi. Yalnız; Mustafa Kemal Paşanın, gözlerinde çelik parıltılar ile bir köşeye çekilip onları derin bir hüzünle dinlediğini görürdüm ve daha o zaman salonu dolduran bütün bu güzide insanlar içinde bile bu adamın bambaşka, harikulade bir yaradılışta olduğunu çocukluğuma rağmen sezerdim, o bana gizli bir kudretin membaı imiş gibi gelirdi.


Ankara'ya İlk Geliş

Orada bulunduğum müddetçe Mustafa Kemal Paşanın Prensesi sabahleyin ziyarete geldiğini hiç görmemiştim, daima akşam toplantılarında bulunurdu.

Bir sabah saat on bire doğru salonda Prensesle oturuyordum, teşrifatçı; Mustafa Kemal Paşanın geldiğini haber verdi. On beş yaşında bir genç kızın duyacağı ürkek bir mahcubiyetle, Paşa daha salona girmeden piyanonun bulunduğu köşeye çekildim. Paşa içeri girerken beni görmemişti, görmesine de imkan yoktu. Çünkü üzerinde yeşil bir örtü bulunan piyanonun arkası salona müteveccihti. Bu vaziyette bulunduğum yerden bir çocuk tecessüsü ile onları gözetliyordum. Piyanonun biraz ilerisindeki koltuklara Prensesle karşılıklı oturdular. Paşanın bu defaki gelişinde her zamanki ziyaretlerinde olduğundan daha başka bir hal var gibi geldi bana. Evvela kapıya doğru seri bir nazar fırlattı. Sağ elini dizine dayıyarak biraz eğildi, gözlerinde adeta alev haline gelmiş yeşilimtrak çelik parıltılarla Prensese baktı ve işitilmekten çekinen yavaş bir sesle:

Size Allahaısmarladık demeye geldim. Anadoluya geçmem tensib edildi, derhal gitmek için emir aldım, fakat ben bildiğiniz gibi, onların benden umdukları iş için değil, bilakis vicdanımdan aldığım emirle, yurdun bağrından doğacak o büyük kurtuluş ateşini tutuşturmak için gidiyorum!

Dedi. Paşanın bu sözlerinden ne demek istediğini iyice kavrıyamadığım halde, o çocuk aklımla çok yakında büyük ve beklenmedik işler olacağını anlamıştım. Duyduğum heyecanla; açık duran piyanonun demindenberi parmaklarımla okşadığım tuşlarına basıverdim, tok bir do sesi salonu doldurdu. O anda Mustafa Kemal Paşanın elini arka cebine götürerek yerinden fırladığını ve bakışlarının birer ok gibi sanki piyanoyu delerek, beni korkutan, titreten bir dehşetle yüreğime işlediğini hissettim. Prenses sapsarı kesilmişti, bir solukta:

Yabancı değil, bizim çocuk !

Dedi. (Paşa gittikten sonra da bana «seni casus zannederek vuracağından korktum !» demişti.) ve benim bulunduğum tarafa dönerek hiddetle:

Ne yapıyorsun Meziyet, kızım!

Dedi. Paşa da henüz yakmağa vakit bulamadığı elindeki sigarasını sükunetle oradaki sehpanın üzerine bırakarak piyanonun yanına kadar geldi ve beni görünce gözlerinin içi gülerek :

A.. a.. çocukmuş! dedi.

Fakat Paşanın önünde ben, hayatımda hala unutamadığım büyük bir korku geçirmiştim. İki gün sonra {aslında daha fazla gün sonra olacak !} 19 Mayıs 1919 da Mustafa Kemal Paşa Anadoluya geçtikten ve o gün dediği gibi yurdun bağrında o büyük kurtuluş ateşini tutuşturduktan sonra; Türk milletinin istiklalini sağlıyan bu büyük adamın eşsiz zaferini sonradan çekemiyen menfi ruhlu hasud kimseler, onun inkılablar yaratan bu başarısını, zamanın icablarına hamlederek onu tesadüfün meydana getirdiği kahramanlardan biri diye göstermek istediler.

İşte: Şahidi olduğum bu hatıra; Atatürk'ün daha Anadoluya geçmeden evvel dehasından doğan bir ideali beslemekte bulunduğunu canlandıran delillerden biridir.

Meziyet Noyan      

Zaten tarih ve anıları okuyup anlayabilecek kadar zekaya sahip, bilinçsiz bir kara karalama kampanyasından uzak kişiler, ilgili tarih parçasını bilir. Yazan tarafsız bir kişidir: Anadolu’yu gezip dolaşmış ve iyi bilen İngiliz yazar Lord Kinross. Kitabı hakkındaki bazı okur görüşleri:


Birinci İnönü'de Dikmen Sırtlarında

İdare eder

Kitabın yazarı Lord Kinross Ortadoğu'da ve Osmanlı'da İngiltere adına görev yapmış biri. Bu biyografiyi yazması da İngiltere desteğiyle olmuş; 'git araştır yaz' denmiş. Atatürk'ün çok üzerinde durulmayan bir yanına, 'insan ilişkilerine de değinir, ancak yer yer rahatsızlık verici ifadelerde bulunuyor, 'içip içip emirler verir sonra hatırlamazdı', 'hayat kadınlarıyla olurdu' gibi iddialar var. Kesinlikle, ilk okunacak Atatürk biyografisi değil.

Görkem Paçacı (25)      

 

Harika

Atatürkle ilgili okuduğum en ilginç kitaplardan biri. Atatürk'ü resmi tarih kitaplarından okuyanlar yada hep aynı ayrıntılarda dolaşan eserlerden sıkılanlar için biçilmiş kaftan. Atatürk'ün özel hayatı ve kişilik özelliklerini anlatırken dayısının çiftliğindeki kargaları kovalama bahsi ile Latife ve Fikriyenin aşkı üçgeninden öteye gidemeyen kitaplardan yorulanlar için. Harika bir eser. Cumhuriyetimizin kurucusu Atamızı çok daha yakından tanıyacak, daha önce hiçbir yerde duymadığınız özelliklerine ve yaşanmış olaylara tanık olacaksınız. İddia ediyorum Atatürk hakkında yazılmış en iyi kitaplardan biri. Hala okumadığınızsa mutlaka istek listenize kaydedin.

Semra Aksoy (31)      

 

Mükemmel mükemmel mükemmel...

Bana göre yazılmış en iyi Atatürk kitabı hatta Nutuk'tan önce okunması gereken bir eser belki. Atatürk'ün hayatını, kişilik özelliklerini, bir milletin tekrar devlet olmasını nasıl adım adım sağladığını müthiş ve tarafsız bir dille anlatıyor. Türk Devleti'nin kurucusu olan bir insanın en basit insanlarla olan ilişkilerine kadar her şey var bu kitapta. Biz gençler ulusumuzun önderini bu tarafsızlıkla ve bu güçlü edebi dille yazabilecek başka bir yazar başka bir kitap bulabilir miyiz bilmiyorum, bu yüzden kesinlikle kaçırılmamalı. Eğer kitap okumayı çok da sevmeyen ama bu ülkenin efsanevi önderini biraz daha fazla tanımak isteyen vatanına bir şeyler verme umudunu hala yüreğinde hisseden her Türk genci kesinlikle okumalı bunu en azından 29 Ekim, 30 Ağustos gibi milli bilincimizin tavana vurduğu coşkulu günlerde bu etkiyle çoğumuzun okuyabileceğini düşünüyorum ve böyle günlerde hangi Türk genci kimmiş bu Atatürk ve ne yapmış diye iyice öğrenmenin kaygısına düşerse kesinlikle Lord Kinross'un müthiş kitabını sepete atmalı... 

Burak Çapraz (20)      

 

Şimdi de Lord Kinross’un kitabından ilgili satırları okuyalım:

 

ON DOKUZUNCU BOLÜM

 

Direniş Hazırlıkları
İTİLÂF DEVLETLERİ, Anadolu'da işgalleri dışında kalan bölgelerin anarşiye doğru yuvarlandığını görüyorlardı. Birçok yerde kanun, düzen diye bir şey kalmamıştı. Eşkıya çeteleri, Balkan Savaşından önce Makedonya'da olduğu gibi, ülkeyi haraca kesmeye başlamışlardı. Halk dehşet içindeydi. Eşkıyalar yolcuları pusuya düşürüp soyuyor, işkence ediyor, adam öldürüyorlardı.


Bandırma

Türkler, İtilâf Devletlerinin ülkenin tümünü işgal altına almalarından çekiniyorlardı. Oysa, onların bunu yapmaya ne istekleri, ne de olanakları vardı; durumu düzeltmek için de Türk makamlarının işbirliğine güvenmek zorundaydılar. Fakat, Türklere çok ağır geleceği kesin olan barış koşulları açıklandığı vakit, bu işbirliğini kaybedeceklerini de anlıyorlardı.

Öyle ki Türklerin, Anadolu'daki Hıristiyanlar üzerinde bir misillemeye girişmeleri bile akla gelebilirdi.

İtalyanların, kendi toprak istekleri uğruna, Türkleri Yunanlılara karşı kışkırttıkları İzmir dolaylarında, durumun daha da alevlenmesini, ancak limandaki iki İngiliz savaş gemisi önleyebiliyordu. Samsun'da görevli İngiliz komutanı, Yunanlıların bağımsız bir Pontus krallığı kurmak hülyasını güttükleri bu bölgedeki durumu açıklayan bir rapor göndermişti. Yüksek Mütareke Komisyonu bu raporu, Damat Ferit Paşa'ya ileterek hükümetin Rum köylerini Türk tecavüzünden korumak, kanun ve düzeni yeniden kurmak için derhal önlem alması dileğinde bulundu. Komisyonun düşüncesine göre bu bir insanlık göreviydi. Hükümet bunu yapmazsa, işgal kuvvetleri duruma el atmak zorunda kalacaklardı. Damat Ferit Paşa telaşlandı, ilk iş olarak Dahiliye Nazır vekilini çağırttı. İyi bir rastlantıyla bu zat, Mustafa Kemal'le Ali Fuat'ın daha önce görüşmüş oldukları Mehmet Ali Bey'di. Mustafa Kemal'in istediklerini yerine getirmek için fırsat kollayan Mehmet Ali Bey'in eline böylece bir şans geçmiş oldu.

Damat Ferit, ne yapmak gerektiği üzerinde düşüncesini sordu. Mehmet Ali Bey, İngilizlerin raporundan durumun artık İstanbul'dan denetimine olanak kalmadığı gibi, yerel makamların da bununla başa çıkacak güçte olmadıklarının anlaşıldığını söyledi. Ona kalırsa, tek çözüm yolu, hükümetin kendisine güvenebileceği genç ve enerjik bir subayı Samsun'a göndermekti. Görevi, askeri ve idari unsurları, kanun ve düzeni sağlayabilecek güçlü bir yönetim altında toplamak ve böylece İngilizlere güvenlik vermek olacaktı. Ferit Paşa bu işi yapabilecek bir subay göstermesini isteyince, Mehmet Ali Bey, Mustafa Kemal'i öne sürdü.

Damat Ferit birden karar veremedi. Mustafa Kemal'den biraz kuşkulanırdı. Öte yandan bu, onu uzaklaştırmak için iyi bir fırsat sayılabilirdi. Önce sicilini incelemek, ardından da ne çeşit bir adam olduğunu kendi gözüyle görmek istediğini söyledi. Mehmet Ali Bey, ikisini, Cercle d'Orient'de bir akşam yemeğinde karşı karşıya getirdi. Mustafa Kemal de iyi etki bırakacak şekilde davranmaya dikkat etti.

Kısa bir süre sonra Harbiye Nazırı Şakir Paşa kendisini çağırtarak, Sadrazamın düşüncesini açıkladı. Damat Ferit, Mustafa Kemal'in Anadolu'ya gidip Türklerle Rumlar arasındaki durum hakkında bir rapor hazırlamasını uygun görmüştü. Kemal, tereddüt etmeden cevap verdi:

'Sevinerek giderim. Fakat, görevim yalnız bundan mı ibaret olacak?'

'Evet, öyle karar verildi.'

'Pekâlâ! Yalnız, müsaade buyurursanız tayinim usulü dairesinde yapılsın. Zâtiâlinizi bununla fazla meşgul etmeyeyim. Bu konuda Genelkurmay Başkanıyla görüşsem olur mu?'

Nazır, 'Tabii' dedi. 'Öyle yaparsınız.'

O sırada Genelkurmay Başkanı, Yedinci Ordu komutanlığında önce kendi yerine geçen, sonra da kendisinin yerine geçmiş olduğu eski dostu Fevzi Paşa'ydı. Ancak kendisi hasta olduğu için Mustafa Kemal, onun yerine vekiline başvurdu. Burada da şansı ona yardımcı oldu. Çünkü Fevzi Paşa'nın yerine bakan Diyarbakırlı Kâzım Paşa (1) da hem dostu, hem Şişli'den komşusuydu. Mustafa Kemal, ona düşüncelerini çok kez açıklamıştı.

Kâzım Paşa'nın Mustafa Kemal odasından içeri girinceye kadar, böyle bir görevden haberi bile yoktu. Gözlerindeki ifadeyi görünce gülerek, 'Ne oluyor?' diye sordu. Kemal, Kâzım'ın âmirlerinin, kendisini başlarından atmak için bir görev uydurmuş olduklarını söyledi. Bu da onun işine gelmişti. Şimdi Kâzım Paşa'nın, Nazırın kendisinden tam olarak ne istediğini öğrenmesi gerekiyordu. Sonra birlikte ayrıntılar üzerinde çalışabilirlerdi.

Kâzım Paşa direktif alıp döndü. Mustafa Kemal, sadece Samsun dolaylarında Rumlara karşı koyan Türkleri cezalandırmakla kalmayacak, yakınlarında bulunan çeşitli milliyetçi kuruluşları da dağıtmakla görevlendirilecekti. Kemal, 'Mükemmel!' dedi, 'Haydi şimdi kâğıt kalem alalım...'

Baş başa, Mustafa Kemal'e geniş bir çalışma alanı sağlayacak birtakım yetkiler uydurmaya koyuldular. Bu bir 'müfettişlik' görevi olacaktı. Asıl önemli nokta, kendisine geniş bir yetki sağlayabilmekti. Bütün Anadolu'ya emir verebilecek durumda olmalıydı. İki madde daha eklemek gerekiyordu: Samsun'un doğusundaki birliklere de komuta edebilmesi ve taşradaki valilere duyuruda bulunabilmesi için.


Eskişehir Garında Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşa Bekleniyor

Kâzım Paşa kaşlarını kaldırdı, sonra gülerek, 'Vazifemiz,' dedi, 'Elimizden geleni yapmaya çalışacağız.' Bir taslak hazırladı, ertesi gün bir daha okuyup üzerinde düzeltmeler ve eklemeler yaptılar.

Kâzım Paşa, biraz şüpheyle, 'Bu yetkiler biraz fazla olmadı mı, Paşa?' dedi. 'Korkarım Nazır bunu kabul etmeyecek.'

‘Pekâlâ... eğer kâğıdı imzalamak istemezse, hiç olmazsa mühürletmeye çalışın.'

Kâzım Paşa, taslağı alıp gitti. Nazır, biraz rahatsızdı. 'Siz yüksek sesle okuyun, ben dinlerim,' dedi.

Kâzım Paşa okuduğu sırada Nazır: 'Siz Üçüncü Ordu müfettişliği değil, Anadolu'nun tümüne yaygın bir müfettişlik kurmuşsunuz,' dedi. 'Bu da ne demek?'

Kâzım Paşa, bunun normal bir usul olduğunu söyledi. Kendi alanı dışındaki mülkî idare ile bağlantı halinde bulunmak da bir ordu müfettişinin görevleri arasında sayılırdı. (Anadolu Müfettiş-i Umumisi) unvanı ilk kez kullanılıyor değildi ki. Nazırın, imzasını atmaktan çekindiği belliydi. En sonunda Kâzım Paşa'ya başını kaldırıp gülümseyerek baktı ve mührünü alıp önüne atarak, 'Benim imzam şart değil,' dedi, 'şunu alın, kendiniz mühürlersiniz.'

Mustafa Kemal bunu duyunca, belgeye birkaç şey daha eklemek istedi. Kâzım Paşa, Nazıra bildirmediğini söyleyerek şakadan itiraz ettikten sonra bunları da yazdı. Sonra iki nüsha olarak temize çektiler. Kâzım Paşa ikisini de mühürledi ve bir tanesini: 'Paşa, inşallah başımıza bir iş açmazlar!' diyerek Mustafa Kemal'e uzattı.

Mustafa Kemal'in aldığı talimat, asayişin yeniden sağlanmasını ve şimdiki karışıklıkların nedenleri üzerinde bir soruşturma açılmasını; bütün silah ve cephanenin toplanıp depo edilmesini, başıbozuk birliklerin silahtan arınmasını ve bundan sonra her türlü asker toplamanın ve silah dağıtmanın önlenmesini kapsıyordu. Bu iş için kendisine beş vilâyet üzerinde doğrudan doğruya yetki tanınıyor, emrine de iki kolordu veriliyordu. Beş ayrı vilâyet üzerinde de dolaylı yetkisi olacaktı. Buralara isteklerinin dikkatle göz önüne alınması bildiriliyordu. Sonradan Harbiye ve Dahiliye Nazırları ile yapılan sözlü bir anlaşmaya göre bunlara iki vilâyet daha eklendi.

Mustafa Kemal bu belgeyi cebine sıkıca yerleştirmiş, Harbiye Nezaretinden ayrılırken 'inanılmaz şansı' karşısında heyecandan dudaklarını ısırıyordu. Düşman sandığı adamlar, ruhları bile duymadan, ona yardımcı olmuşlardı. Sonradan bu halini, 'Kafes açılmış, önümde geniş bir âlem vardı. Kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibiydim,' diye anlatır.   *


9.Ordu Müfettişi Amasya'da sivil giysilerle

Haberi bildirmek için, Rauf Bey'le beraber hemen, hâlâ hapiste olan Fethi Bey'i görmeye gitti. Hapishane müdürü onu büyük saygı göstererek karşıladı. Mustafa Kemal bir zamanlar ona büyük bir iyilikte bulunmuştu. 'Paşam,' dedi, 'haberi duyduk. Anadolu'ya gidiyormuşsunuz. Ne zaman emrederseniz istediğiniz kişileri serbest bırakır ve kendim de onlarla beraber orada size katılırım.'

Mustafa Kemal, bu sefer Fethi Bey'le yalnız kalabilmişti. Eskisinden daha rahat konuşarak kafasında dönüp duran ve nihayet şimdi 'gerçekleşme yoluna giren planlarını açıkladı. Kendi komutasında millî bir ihtilâl ordusu kuracak, Anadolu'da halk iradesine dayanan bir meclis toplayacaktı. Amacına ulaşmadan da İstanbul'a dönmeyecekti.

Atanmasının kesinleşmesi daha kabinenin onayına bağlıydı. Nazırlardan bazılarının kendisine verilen yetkileri aşırı bulmaları tehlikesi vardı. Mehmet Ali Bey bunu da önlemenin yolunu buldu.

Damat Ferit'i Cercle d'Orient'da kâğıt oynarken gevşek bir ânında yakaladı ve atama emrine imzasını attırdı. Öteki nazırların bu imzayı gördükten sonra itiraz edemeyeceklerini hesaplamıştı. Aralarında bir tek şüpheli olan Şeyhülislâmdı. Mustafa Kemal için, 'Bu adamın hilâfeti de, şeriatı da yıkmak istediği gözlerinden okunuyor,' dediği söylenirdi. Nihayet atama emri hükümetçe onaylandı ve 1919 yılı Nisan ayının son günü de Padişahın onayından geçti.

Damat Ferit, altın çerçeveli gözlüklerinin arkasında inik kapaklı gözleriyle Mustafa Kemal'i kabul etti. Kendisine tam yetki vermiş olduğunu bir kere daha tekrarlayarak, 'Bir isteğiniz olursa, doğrudan doğruya bana bildirin,' dedi. 'Hiç gecikmeden yerine getirileceğinden emin olabilirsiniz.' Mustafa Kemal, yaptığı seçimden dolayı Harbiye Nazırını tebrikten dönen Mehmet Ali Bey'i de gördü. O da doğrudan doğruya kendisi ile temas etmesini söylüyordu. Haberleşme zinciri böylece tamamlanmıştı.

Mustafa Kemal şimdi aşağı yukarı yirmi subaydan kurulacak maiyetini seçme işine girişti. İsmet Bey'i görerek emrindeki iki kolordudan birinin komutanlığını önerdi. Bu, Ali Fuat'ın Ankara'da bulunan Yirminci Kolordusuna karşılık, Sivas'ta kurulan Üçüncü Kolorduydu. Ancak, İsmet, kendisi için vakti biraz erken buluyordu. Kemal'in istediği işin ne gibi bir sonuç vereceğini, hattâ daha Anadolu'ya gidinceye kadar, nasıl bir gelişme göstereceğini bile pek kestiremiyordu. Bütün yurtseverliğine rağmen, bu derece riskli bir girişime atılacak karakterde bir insan değildi. Doğuştan temkinliydi. Üstelik sınırları açıkça belirlenmiş durumlara alışık, asker kafalı bir adamdı. Mustafa Kemal'in ilk karşılaşacağı mesele siyasi nitelikte olacak ve kaypak bir durumla uğraşmak zorunda kalacaktı. İsmet, Harbiye Nezaretinde emniyetli bir yerde bulunuyordu. Sarayda da tanıdıkları vardı. İstanbul'da kalıp olup bitenlere göz kulak olması daha işe yarayacaktı; ya da kendisi böyle düşünüyordu. Sonra Paris'teki, Barış Konferansına delege olarak gönderilmesi hâlâ mümkündü. Orada milliyetçiler hesabına çalışabilir, İtilâf Devletlerinin durumunu kollayabilir ve diplomatik oyunlardan bazılarını öğrenmeye fırsat bulabilirdi. Arkadan da Mustafa Kemal'e katılırdı. **


Fevzi Paşa (Çakmak) ile İzmir'e girerken 10 Eylül 1922

Mustafa Kemal onun yerine kolordu komutanlığına Albay Refet Bey'i seçti. Refet de öteki beş yiğit gibi Kemal'in düşüncelerini eskiden beri paylaşanlardan biriydi. Selanik'teki ilk ihtilâl günlerinden beri tanışıyorlardı. Refet Bey, son zamanlarda İstanbul'da jandarma komutanlığı yapmış ve Mustafa Kemal ona rejimi burada, yerinde devirmek yolundaki tasarılarını açıklamıştı. Refet, ufak tefek, hareketli, şıklık meraklısı bir adamdı. Fransız kültürünün etkisiyle katı inançları alaya alan kıvrak bir zekâsı vardı. Süvari subaylığının parlak görünüşüne pek uygun düşen rahat, kayıtsız halleri birçok zor durumlardan sıyrılmasını sağlamıştı.

Sonra sıra Rauf’a, bu yurtseverliği tartışılmaz, dürüst denizciye geldi. O Rauf ki, Batı dünyasının liberal ilkelerine sımsıkı bağlı ve İngilizlerin görenek ve geleneklerine hayran olduğu halde, bugün onların, karşısına düşman olarak dikildiklerini görüyordu. Onun da sivil kıyafetle Batı Anadolu'ya geçmesi, yolculuğa İzmir dolaylarında başlaması ve oralardaki durum ve çeşitli milliyetçi gruplar konusunda bilgi edinmesi kararlaştırıldı. Sonra Ankara'da Ali Fuat'ın karargâhına gidecek ve oradan Mustafa Kemal'le ilişki kuracaktı.

Mustafa Kemal, Samsun için planlarını yaparken, Lloyd George'la Venizelos da İzmir'le Batı Anadolu'da girişecekleri harekâtı tasarlamaktaydılar. O sırada Mr. Balfour’un yerine İngiliz Dışişlerine bakan Lord Curzon, Türkiye'deki durumu artan bir endişeyle izliyordu. Mart sonlarına doğru kabineye verdiği muhtırada barış konferansının gecikmesi ve müttefiklerdeki galibiyet azminin azalması yüzünden, Türklerde direnme duygusunun canlanması tehlikesine işaret etmişti. 'Eski rejimi hortlatmayı uman ihtiyar Türk’le, mümkün olsa zaferimizin ganimetlerini elimizden kapıp kaçmak isteyen genç Türk, İstanbul'un harap yangın kulelerinin tepesinden' müttefiklerin ne derece kararsızlık ve hayal kırıklığı içine düştüklerini seyrediyorlardı.

Lord Curzon'un bu sözlerine, İngiliz Dışişlerindeki bir avuç taraftarından başka kimse kulak vermedi. Müttefik Yüksek Konseyi şimdi İzmir ve dolaylarını Yunanistan'a vermeye niyetleniyordu. Lord Curzon bir muhtıra daha yazdı: 'Selânik'in iki adım dışarısında bile düzen sağlamayı beceremeyen Yunanlıların, Anadolu'nun böyle önemli bir kesimini yönetebileceklerine nasıl güvenilirdi? Yunan işgali gerçekleşince de göçmenlerin ülkede çıkaracakları karışıklık sonucu, değil yalnız Osmanlı İmparatorluğunun, hattâ halifeliğin bile bilfiil ortadan kalkacağını' ileri sürdü. Müslüman bağnazlığının bütün Batı dünyasını kapsayacak 'çılgın bir öfke' halinde patlak vermesinden korkuluyordu.

Bütün bunlar Lloyd George üzerinde hiçbir etki yapmadı. İtalya, Fiume sorunu yüzünden Yüksek Konseyden çekilince, Yunan planlarını gerçekleştirmek için beklediği fırsat eline geçmiş oldu. Türkiye masası uzmanlarının uyarmalarına karşın, Başkan Wilson'u da Yunanlıların tarafına çekmeyi başardı. İşi başından aşkın olan Clemenceau da itirazda bulunmayınca, Üç Büyükler mayıs başında Yunanlıların İzmir'i işgallerine izin vermeyi kararlaştırdılar. İtalyanlar, Konseye tekrar döndükleri vakit, bu karara istemeye istemeye de olsa resmen katıldılar. Venizelos, böylece dört büyük devlet adına hareket ettiğini ileri sürebilecekti. Ancak, Churchill'in dediği gibi bu işe pek 'baştan kara' girişmişti.

15 Mayıs günü bütün karşı koymalara ve uyarmalara karşın, Yunan birlikleri 20 bin kişilik bir kuvvet halinde İzmir'de karaya çıktılar. Yine Churchill'in deyişiyle 'Küçük Asya'yı istilâ ve fetih yolunda bayraklarını dalgalandırarak' demiryolu boyunca ilerlemeye başladılar. Bir koordinasyon yanlışı yüzünden İstanbul'daki müttefikler arası Yüksek Komisyonun bu çıkarmadan resmen haberi yoktu. Rapor kendilerine bir toplantı sırasında verildi ve bir hükümet darbesi kadar şaşkınlık yarattı. Kont Sforza ağzından ağır bir lâf çıkmasın diye kendini zor tuttu ve kapıyı vurarak odadan dışarı fırladı. İtalyanlar hemen güney bölgesine asker çıkarmak yoluyla misillemeye girişti. Burası gizli bir anlaşma ile kendilerine verilmişti.


Mustafa Kemal ve Rauf Orbay

İzmir valisi işgal haberini İtilâf Devletlerinin deniz kuvvetlerinden öğrenmişti. Silâhlarını henüz teslim etmemiş olan birkaç birlikle karşı koymaya niyetlendi. Kararını İstanbul'a telledi. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa daha önce bu çeşit bir istilâya kuvvetle karşı konulmasını bildirmişti. Gelgelelim şimdi Harbiye Nazırı, ona danışmadan, işgalin mütareke koşullarına uygun olarak yapıldığı nedeniyle, direnme gösterilmemesini emredecekti. Fevzi Paşa, bunun üzerine Nazıra istifasını verdi.

Yunanlılar böyle İzmir'e, geçit töreni yapar gibi, 'Yaşasın Venizelos!' diye bağırarak girdiler. Silahlarını çatıp çevresinde sevinçten dans ettiler. Şehirdeki bütün sivil Rumlar sokağa dökülmüş, Müslümanlara küfür yağdırıyorlardı. O sırada bir kaza kurşunu patladı. Arkasından da silahlar atılmaya ve kan dökülmeye başladı.

Türk birlikleri beyaz bayrak çekerek bir nakliye gemisine bindirilmek üzere elleri başlarının üstünde rıhtıma yürütüldüler. Rumlar sürü halinde arkalarından giderek erlere yuha çekiyor, sopalarla vuruyor, başlarındaki fesleri paralıyorlardı. Fesini başından çıkarıp çiğnemeyi reddeden bir Türk albayını vurup öldürdüler. Vali de tutuklanmış, evlerinden çekilip alınan şehir eşrafıyla beraber, sırtına süngü dayatılarak rıhtımda yürümeye zorlanmıştı.

Bunun arkasından büsbütün azgına dönen Yunan askerleri yüzlerce Türkü şehit ettiler. Cesetlerini doğruca denize fırlatıp atıyorlardı. Amiral Calthorpe, neredeyse emir verircesine, Yunanlı amirale duruma hâkim olmasını bildirdi. Bazı Türk subayları, şehrin merkezindeki Yahudi mezarlığında bir miting yaparak Wilson prensiplerini ileri sürdüler ve her çeşit ilhaka karşı protestoda bulundular. Ancak Türk makamlarından hiçbir yardım görmedikleri için dağıldılar ve birçokları direnme yuvaları kurmak amacıyla ülkenin içerilerine yayıldılar. Bu arada Yunan kuvvetleri, geniş Menderes ve Gediz vadilerinden içeriye, Aydın ve Manisa'ya doğru ilerliyorlardı.

İstanbul halkı, İzmir'in işgal haberi karşısında şaşkınlıktan donup kalmıştı. Ama şaşkınlık duygusu, derin bir öfkeyle karışıp sertleşerek birden-bire milliyetçi hareketin canlanmasına yol açtı. Yurdun İtilâf Devletlerince işgali, nihayet önüne geçilmesi olanaksız bir felâket olarak kabul edilebilirdi. Ancak, yüzlerce yıldan beri küstah ve hain bir uyruk olarak bilinen Yunanlıların işgaline uğramak, hiçbir yurtsever Türkün sindiremeyeceği bir hareketti. Bu tam, Türkün savaşçı ruhunu bir kere daha ateşlemek için gereken kıvılcımdı. Sultanahmet Camiinin önündeki meydanda elli bin kişi toplandı. Çoğunun ellerinde siyah bayraklar vardı. Konuşmacıların arkasına ay yıldızlı kırmızı - beyaz bayrağı sembolik bir şekilde kapatan siyah bir örtü asılmıştı. Karalar giymiş, yüzü peçesiz bir kadın, ateşli bir konuşma yaptı. 'Kardeşlerim, yurttaşlarım' diyordu. 'Gecenin en karanlık olduğu ve hiç bitmeyecek sanıldığı zaman, gün doğuşunun en yakın olduğu zamandır.'

Bu kadın Halide Edip'ti. Kendisi politikaya atılmış sayılı Türk kadınlarından bir tanesiydi ve ileride yeni ihtilâlin saflarında güçlü bir rol oynayacaktı. Sonradan şunları yazmıştır:

'İzmir işgaline dair ayrıntıları öğrendikten sonra, girişmemiz gereken kutsal savaştan başka hiçbir şeyden söz edemez oldum. Türkiye, bu katillerin elinden, bu sözüm ona medeni Yunan ordularından temizlenmeliydi. Artık kişisel varlığımı unutmuş, sadece bu olağanüstü millî cezbe içinde bir birim olarak çalışıyor, yazıyor ve yaşıyorum,' Lord Curzon'un haklı olduğu böylece ispatlanmıştı. İşgal haberi Sultanın da gözlerini yaşartmıştı. Bir divan toplantısından çıkarken amcazadesi Abdülmecit Efendi'nin koluna yaslanarak: 'Bak, kadınlar gibi ağlıyorum,' dedi. Mustafa Kemal, haberi, hareketinden bir gün önce Babıâli'de Mehmet Ali Bey ve daha birkaç nazırla görüşmeye gittiği zaman duydu.


Mustafa Kemal ve Tunceli (Dersim) Milletvekili Diyap Ağa

Mehmet Ali Bey: 'Yarabbim, ne küstahlık?' diye haykırdı. 'Duydunuz mu? Yunanlılar İzmir'i işgale başlamışlar.'

Mustafa Kemal: 'Bu da mı oldu?' diye sordu. Heyecanlanmış, fakat fazla şaşırmamıştı. Birkaç günden beri basında, bu çeşit bir harekete dair haberler görülmüştü. Çevresindeki nazırların telâşlı, şaşkın yüzlerine baktı. Sonra sükûnetle sordu: 'Ne yapmayı düşünüyorsunuz?' Aldığı umutsuz cevap, 'Protesto edeceğiz'den ibaret kaldı.

'Pek güzel. Ancak Yunanlıların ya da İngilizlerin bu protestoyla geri çekileceklerini mi sanıyorsunuz?'

Omuzlarını kaldırarak: 'Elimizden başka ne gelir?' dediler.

'Belki de alınacak daha kesin önlemler bulunabilir!'

'Ne gibi örneğin?'

Düşüncelerini açıklamadı, yalnız imâ yollu, 'Benimle beraber gelebilirsiniz,' dedi. Sonra Bahriye Nazırına, 'Beni Anadolu'ya götürecek gemi hazır mı?' diye sordu.

'Birkaç günden beri... Bandırma vapuru emrinize amadedir.'

Ertesi gün yola çıkacaktı. Yaveri, gemi süvarisine hitaben bir kâğıt yazdı, Nazır da imzaladı. Mustafa Kemal, nazırları şaşkınlıklarıyla baş başa bırakarak çıktı.

Bir akşam önce, daha işgal haberi duyulmadan, Damat Ferit Paşa'yla beraber yemek yemişti. Fevzi Paşa'nın yerine Genelkurmay Başkanı olan Cevat Paşa da oradaydı. Ferit Paşa tasalı görünüyordu. Hakkı da yok değildi. Çünkü İngilizler Mustafa Kemal'in adını pek duymamış olmakla birlikte, bu müfettişlik tasarısının o kadar akıllıca bir iş olmadığını, baş tercümanları Ryan'la (2) kendisine bildirmişlerdi. Ferit Paşa onlara gerekli teminatı vermişti. Ama şimdi Kemal'e soruyordu: 'Komutanlığınızın tam sınırını bana harita üzerinde gösterebilir misiniz?'

Mustafa Kemal, kesinlikten kaçınarak eliyle şöyle bir iki vilâyeti gösterdi ve: 'Pek emin değilim,' dedi. 'Şöyle küçük bir yer olsa gerek.' Cevat Paşa'ya bir göz işareti yaptı, o da aynı şeyi söyledi. Sonra bu işe önem vermiyormuş gibi haritanın başından uzaklaştı. Sadrazam ferahlamışa benziyordu.

Yemekten sonra Cevat Paşa: 'Bir şey mi yapacaksın Kemal?' diye sordu. ***

'Evet paşam. Bir şey yapacağım.'

Ertesi gün Yıldız Sarayına gitti. Vahdettin kendisini huzura kabul etti. 'Paşam,' dedi. 'Şimdiye kadar devlete büyük hizmetlerde bulundunuz. Artık bunlar tarihe karıştı. Unutun onları. Şimdi yapacağınız hizmet hepsinden daha önemlidir. Paşam, isterseniz ülkeyi kurtarabilirsiniz.'

Mustafa Kemal, Padişahın sözlerinden, 'Gücümüzü, kuvvetimizi kaybettik. Ülkeyi kurtarmanın tek yolu, İstanbul'u elinde bulunduranların isteğine boyun eğmektir,' sonucunu çıkarmıştı.

Padişaha: 'Merak buyurmayın,' dedi. 'Zâtı Şahanelerinin nokta i nazarlarını pek iyi anladım. Emirlerinizi bir an bile aklımdan çıkarmam.'


Sivas Kongresi sonrası
R. Orbay-M. Kemal-A.Fuat Cebesoy

Sultan kendisine başarılar diledi. Üzerinde kendi tuğrası işlenmiş bir de altın saat armağan etti.

Artık her şey yolundaydı. Mustafa Kemal, Harbiye Nezaretine geldiği zaman Fevzi Paşa, görevini Cevat Paşa'ya devretmekle uğraşıyordu.

Onun da aynı ruhla çalışacağına inanıyordu. Masanın üzerindeki haritaya eğilerek İstanbul'u gösterdi. 'Anlayamıyorum,' diye kükredi. 'Şuracıkta rahatımıza ilişmesinler diye bütün yurdu düşmana teslim ediyoruz. Delilik bu, delilik.'

Cevat Paşa da aynı düşüncede görünüyordu. Mustafa Kemal, Fevzi Paşa'ya: 'Haklısınız,' dedi. 'Anadolu'ya haklı olduğunuzu ispat etmek için gidiyorum. Uzun uzadıya konuşmamıza gerek yok. Sizden bir tek şey bekliyorum. Bana yardım edeceksiniz.'

Cevat Paşa'ya döndü: 'Siz de, özellikle siz. Çünkü sorumlu bir mevkide bulunuyorsunuz. Birlikte çalışabilecek miyiz?'

'Şüphesiz.'

Mustafa Kemal bunun üzerine: 'Şimdi Ulukışla'da bulunan Yirminci Kolorduya hemen Ankara'ya hareket emri verebilir misiniz?' diye sordu. 'Yalnız, trenle değil, yürüyerek gitsinler.'

Cevat Paşa: 'Gereken emri veririm,' dedi. Doğrudan doğruya haberleşmek için özel gizli şifresini de Mustafa Kemal'e verdi

Artık Mustafa Kemal'in gidişine yalnız bir tek şey engel olabilirdi. O da İngilizlerin son anda girişecekleri bir hareket. Kendisi ve kalabalık maiyeti için gerekli vize bir hafta önceden, Harbiye Nazırlığında irtibat subayı olarak bulunan Bennett adlı genç bir İngiliz yüzbaşısı eliyle İngilizlerden istenmişti. Yüzbaşı listeyi okurken, askerlik yeteneği yüksek elemanlardan kurulmuş olduğu gözünden kaçmadı. Kendi üstleri o sırada orada olmadığından talimat istemek için listeyi Genel Karargâha götürdü. Oradaki nöbetçi kurmay subaya, bunun bir barış misyonundan daha çok bir savaş komitesine benzediğini söyledi. Kendisine biraz beklemesi bildirdi. Müttefik Yüksek Komisyonuna sormak gerekiyordu. Bir saat sonra Yüzbaşı Bennett'i çağırdılar, kendisine:

'Vizeleri verebilirsiniz,' dediler, 'Padişah'ın Mustafa Kemal Paşa'ya güveni tamdır.'

Böylece Mustafa Kemal, İngiliz yüksek makamlarından imzalı vizeyi eline geçirmiş oldu.(3)

Hapishaneye giderek Fethi Bey'i son bir kez daha ziyaret etti. Vedalaşıp ayrıldıktan sonra, Fethi'nin hapishane arkadaşları ortada bir şeyler döndüğünü anladılar. Fethi Bey sinirli ve düşünceli görünüyor, sorulara nezaketle kaçamaklı cevaplar veriyordu. Bir şey söylememeyi tercih ederek yatağına uzandı, yüzünü duvara dönerek uyur gibi yaptı.

Ama sonra dayanamayarak komşusu Yunus Nadi'ye, Mustafa Kemal'in ertesi gün yola çıkacağını ve onun gideceği yere sağ salim vardığını öğreninceye kadar, üç gün gözüne uyku girmeyeceğini açıkladı. Gerçi İngilizler durumdan habersiz görünüyorlardı. Ama içlerinden bu işlere aklı eren bir iki subay pekâlâ onun vapura binmesine engel olabilirler, ya da gittikten sonra arkasından kovalayabilirlerdi.

Fethi Bey: 'Doğum sancısı çekeceğiz,' dedi. 'Aman ötekilere bir şey sezdirmeyelim. Hattâ bundan burada konuşmasak daha iyi.'(4)

Mustafa Kemal, İstanbul'daki son gecesini Beşiktaş'taki evde annesi ve kız kardeşiyle beraber geçirdi. Zübeyde Hanımın yatağının başucunda bir sininin çevresinde bağdaş kurup oturdular. Kendilerine, nereye olduğunu bildirmeden 'çok önemli bir görevle' derhal yola çıkmak üzere olduğunu söyledi. Haber almalarına kadar birkaç gün geçecekti. İşi başarabilmesi için kafasının rahat olması gerekiyordu. Ne onlar kendisi için üzülmeli; ne de o, onların üzüntülerini kendisine tasa etmeliydi. Bankaya para bırakmıştı, ihtiyaçları oldukça ya kendi mühürleriyle ya da onun mührüyle çekebilirlerdi.

Zübeyde Hanım haberi duyunca fenalık geçirdi. Sonra sağlığına ve başarısına dua etti. Makbule, şaşkınlığını gizleyemedi. Eskiden savaşa giderdi, çarpıştığını bilirlerdi. Ancak bu sefer nereye, ne yapmaya gittiğini kestirmek zordu. Kemal, son kez vedalaşmak için Şişli'ye geldi. Kemal gittikten sonra da Makbule'yi teselli ederek bir asker kardeşi olarak hiçbir zaman gözyaşı dökmemesini, yabancıların önünde kederini ortaya vurmamasını tembih etti. Sonra oturarak, belki de günlerce, onun sağ salim gideceği yere vardığını kendilerine bildirecek olan telefonun çalmasını beklemeye başladılar.


Sivas Kongresi Üyeleri

Bir Yunanlıdan satın alınmış İngiliz yapısı küçük bir şilep olan Bandırma, rıhtıma yanaşmış bekliyordu. Rauf Bey Mustafa Kemal'i rıhtıma kadar geçirdi, ama uğurlamaya gelecek olan Mehmet Ali Bey, ikisini bir arada görmesin diye, çabuk ayrıldı. Kendisi de bir hafta sonra birkaç arkadaşıyla birlikte gizlice yola çıkacaktı. Kafileye son dakikada katılan Refet Bey'in vizesi yoktu. Ancak o böyle şeylere aldırmayacak kadar becerikli bir subaydı. Ağabeysinin kendisi için satın almış olduğu bir düzine atı, vapura yüklemek bahanesiyle, rütbe işaretlerini çıkararak içeriye girdi. Vapur Boğaz'dan çıkıncaya kadar atların arasında saklı kaldı.

Bandırma, 16 Mayıs akşamı yola çıktı. Mustafa Kemal, İngilizlerin vapuru yolda batırmaya, ya da kendisini yakalamaya kalkışmalarından çekiniyordu. Rauf bu düşüncede olmadığını söylemişti. İngilizlerin böyle bir niyeti olsa kendisini yola çıkmadan alıkoyarlardı. Refet Bey de korkusunun boş olduğunu söylüyordu. Ancak, Mustafa Kemal işi rastlantıya bırakmak niyetinde değildi. Bindikleri vapur, açık denize dayanacak bir tekneye benzemiyordu, pusulası bozuktu, süvarisi de pek usta görünmüyordu. Mustafa Kemal ona rotasını değiştirmesini ve kıyıya yakın gitmesini emretti. Böylece bir düşman gemisi yollarını kesecek olursa kendilerini çabucak karaya atabilirlerdi.

Bu arada İngilizler, Mustafa Kemal'in bu yakın zamanda yola çıkışının arkasından neler gelebileceğini nihayet anlar gibi olmuşlardı. Yüksek Komisyonda ataşe militer olarak bulunan Wyndham Deedes,(5) geceyarısı Babıâli'ye, Sadrazamı uyarmaya koştu. Ancak, Ferit Paşa koltuğunun arkasına yaslandı. İki parmağının ucunu şaklatarak yavaşça, 'Çok geç kaldınız, ekselans,' dedi. 'Kuş uçtu bile.'

Buna rağmen İngilizler, vapuru yakalamaya kalkışmadılar. Bandırma, 19 Mayıs 1919'da fırtınalı bir havada Samsun limanına demir attı.(6)

Yeni genel müfettişi ve maiyetini karaya çıkarmak için kıyıdan kayıklar geldi. Mustafa Kemal, küçük limanda rıhtım işi gören derme çatma tahta iskelelerden birine çıktı. Küçük bir birliğin başında üç subay ile şehrin ileri gelenlerinden iki kişi tarafından karşılandı. Kendisini bir Rum evine götürdüler. Karargâhını burada kurdu. Evin bulunduğu tozlu caddenin birkaç yüz metre aşağısındaki yerel banka binasında da bir Fransız ve iki İngiliz denetim subayı oturuyorlardı.

Böylece, Yunanlıların Ege kıyılarına işgal bayrağını dikmelerinden birkaç gün sonra, Mustafa Kemal de kurtuluş sancağını Karadeniz kıyılarına dikmiş bulunuyordu. Şimdi Anadolu savaşı başlayacaktı. Türk milletinin tarihinde yeni bir yaprak açılmıştı.

 


1 Kâzım İnanç.
2 Sonradan Sir Andrew Ryan, KBE, CMG
3 Padişah'ın bazı yakınları onun o sırada iki taraflı bir politika izlediğini ileri sürerler. Bir yandan dışarıya karşı Ferit Paşa'yı tutarken, bir yandan da gizlice milliyetçileri teşvikten geri kalmazmış. Bu konuda kendine Diş Paşa diye lâkap taktığı Sami Günzberg'e açılırmış. Mustafa Kemal'in başarısından sonra, bir gün, daha sonraları Sadrazam olan Ali Rıza Paşa'nın da önünde, artık yapacak hiçbir şey kalmayınca, hiç olmazsa yurdun canevini kurtarsın diye onu Anadolu'ya sözde kendisinin yolladığını söylemiş. (1001 Kitap'ın notu: Önceki bölümlerde de yaptıkları görüldüğü gibi, öylesi vatan haini bir padişahın böyle düşünmesi pek inandırıcı değil. Bu tip söylentiler Atatürk'ün ölümünden sonra tekrar hilafet yönetimini ve şeriatı kurmak isteyen çevrelerin uydurmalarından ibaretler.)
4 Fethi Bey sonradan Malta'ya sürülmüştür.
5 Okuyucularımızdan bazıları, İkinci Dünya Savaşı sırasında Londra radyosunda Türkçe konuşmalar yapan Sir Wyndham Deedes'i iyi hatırlayacaklardır.
6 Yıllar sonra Mustafa Kemal, doğum tarihini soranlara 19 Mayıs 1919 diyerek şaka ederdi.

AS.NOTLARI:  

* Görüldüğü gibi, ve başka kaynaklarca da benzeri aktarıldığı gibi, Anadolu’ya geçme ve Milli Kurtuluş Savaşı’nı başlatma kararı ile ilgili ön hazırlıklar, tamamen Mustafa Kemal ve arkadaşlarının işidir.

**  İsmet Bey, o günlere yakın sayılabilecek bir tarihte, 1916 da Mevhibe Hanımefendi ile evlenmişti. Asker olduğu ve cephelerde görevli olduğu için de, fazla birlikte olamamıştı. Bir süre eşi ile kalmayı istedi ve kaldı. Sonra Ankara’ya geçti ve çeşitli görevlere atandı. Batı cephesi komutanı olduğu sırada, cephede önemli bir kişisel haber aldı: İlk oğlu Ömer doğmuştu.

***   Başka kaynaklardan kesin olarak belirlediğim bu konuşma aslında şöyle olmuştu :

Tarih muhtemelen 13 veya 14 Mayıs 1919 gecesiydi. Cevat ve Mustafa Kemal Paşalar, Veziriazam Damat Ferit Paşa’nın konağında yemekten sonra kahvelerini de içmiş ve müsaade almışlardı. Cevat Paşa’nın akıllıca yardımı sayesinde Mustafa Kemal Paşa, Damat Ferit’i ikna etmiş ve rahatlatmıştı.

İkisi birlikte konaktan çıkmış ve Teşvikiye’de yürüyorlardı. O sırada Genel Kurmay Başkanı, yani amir durumundaki Cevat Paşa ile Mustafa Kemal Paşa kol kola idiler. Cevat Paşa sordu:

- Bir şey mi yapacaksın, Kemal ?

Yanıt gecikmedi ve kendinden emin, iradeli bir sesle verildi:

- Evet Paşam, bir şey yapacağım..

Bu soru ve verilen cevapta aylardır planlanan, Türkiye’nin kaderi vardı.

 

 

 

Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle

Denizce

29.08.2006