Denizce
  e-mail    
denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe Mutlu Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Dost Köşesi    

  Bir İcat, Bir Gemi, Bir Komutan ve Bir Olay-2                               Der: Ahmet Serim

 

 

 

20 Ocak 1918’de Yavuz ve Midilli bu kez Amiral Hubert von Rebeur-Paschwitz komutası altında ilk kez Çanakkale’den çıkıp Selanik’e giderler. Yavuz’un yardımıyla HMS Raglan ve M28 batırılıyor ama Midilli kaybedilir ve Yavuz da üç mayın yarası alır. Yavuz boğazın emniyetine sığınır ve Çanakkale yakınlarında karaya oturtulur. 26 Ocakta yüzdürülür ve Sivastopol’a giderek 2 Mayıstaki Rus Karadeniz filosu tesliminde hazır bulunur.


(resim-15 ) Kaybedilen Midilli, Breslau iken, Alman bandırası altında

 

Savaştan sonra 1927 de kurtarılana kadar İstanbul yakınlarında terk edilir. Adı Yavuz Selim olarak değiştirilir (Saltanat kalkmıştır ve izleri silinmektedir).


( resim-16 )  İstanbul Boğazı önünde Rus filosu gemileri.
Suya vuran mermiler, Yavuz’un ateşidir.

 


( resim-17 )  Rus Muhripleri, dumanı ufukta gözüken Yavuz’dan kaçmaya çalışıyorlar.

 

1930 da Türkiye Cumhuriyeti Donanmasının Sancak Gemisi olur ve 1950 ye kadar görevde kalır. Bu dönemde bazı yerlere mesajlar vermek için görevler yapar, zaman zaman yurt dışına gider ve Devlet Büyüklerimizi (İsmet Paşa gibi) taşır.


( resim-18)  Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni şerefle temsil eden haşmetli Yavuz’un ön güvertesi

 

1938 Kasımında en acı görevini yapar : Yabancı gemiler ve Türk Donanmasının başka gemileri eşliğinde Atatürk’ümüzün naaş'ını İstanbul’dan İzmit’e taşır. 1950 de aktif görevden ayrıldıktan sonra çeyrek yüzyıl demirde kalmaya devam ederek bir tür idari birim, bir hapishane ve bir tür müze olarak yaşamaya devam eder.

7 Haziran 1973 te, 1914 yılından beri Türk Donanması envanterinde bulunan, taş baskısı resimlerine daha hala en ücra Anadolu Kahvelerinde bile rastlanan, şarkı ve türkülere konu olmuş, T.C.G. YAVUZ, hurdaya ayrılarak ve sökülmek üzere, son defa Gölcük Deniz Üssü’nden, römorkörlerle çekilerek, özel tören ile yola çıkar. O Gölcük ki, Yavuz’un bakımı için alınan yüzer havuz ve yapılan tesislerin çevresinde gelişmiş bir üs ve bu sayede gelişen bir kasabadır. Bende bulunan özel “Yavuz ‘un Ayrılış Anısı” kitapçığının anlattıklarına göre, törene katılan herkesin gözü yaşarmış, gemide görev yapmış olanların da sicim gibi gözyaşları akmış...

Sökümü 1976 da tamamlanan gemi, bazı kalplerde, anılarda ve kalan parçalarda, bir de yaratıldığı Blohm & Voss tersanesinin, iki savaş geçirmiş ve bu arada harabe olmuş arşivlerinde hala bulunan planlarında yaşıyor.

Halen muhtelif maketleri, resimleri ve ufak hatıralar Beşiktaş’taki Deniz Müzesini, Baş direği Heybeliada’daki Deniz Lisesini (Eski Deniz Harp Okulu), bu direğin bir kopyası Tuzla’daki Deniz Harp Okulunu, 4 uskurundan bir tanesi Gölcük’teki bir ana caddeyi,

ayrıca yine Gölcük’teki Donanma Komutanlığını, ve Ankara’da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nı zenginleştirmektedir.

Hatta iskele 8 numaralı Lumbozu, Fenerbahçe’deki Istanbul Yelken Kulübü Şeref Salonunda bulunmaktadır. Güverte tahtalarından tornada çekilerek yapılmış olan minyatür gerdeller (bilmeyenler için : yarım fıçı şeklinde, tahtalar metal çemberlerle bir arada tutturularak yapılan ahşap gemici kovaları), 1960lı yılların sonlarında Donanma Kupası Yarışlarında yarışıp derece almış sporculara ve görev yapan hakemlere, ödül ve anı olarak verilmişti.


( resim-19 )  Yavuz’un P8 numaralı lumbozu. Resim çekildiğinde salon düzenlemesi yapılıyordu,
yeri aslında baş köşelerden biridir.

 

Üstelik kulağımıza gelmiş olan söylentilere göre, kendi sınıfından tek kalmış olan bu gemi için, Alman’lar gemiyi alıp, karşılığında komple bir yelkenli okul gemisi vermeyi önermişlerdi. Yani onlar değerini anlamışlar ve geriye alıp müze yapmak istemişlerdi. Her halde ham madde olarak kullanacak halleri yoktu.

Yavuz’un gerek müze olsun, gerek sadece gemi olarak kalsın, bakım ve tutumu zor ve pahalı olabilir şeklinde düşünülmüştür belki de... Ama her halde Tekel’in kuleleri kadar, yapıldıktan sonra terkedilen hava alanları kadar, masraflı olmazdı. Üstelik akıllıca bir işletme ile masrafını tamamiyle çıkartmasa bile hafifletebilirdi. Gezmek ve görmek için gelecek olanların bırakacakları konaklama ve diğer paralar da ayrıca düşünülmeli.

Ne yazık ki, her yönüyle tam ve eşsiz önder olan Ata’mızdan sonra, denizin önemini bilip anlayan yönetici pek kalmadı. 1937 de T.B.M.M.’ni açış nutkunda : “Üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye ; endüstrisi, ticareti ve sporu ile, en ileri denizci millet yetiştirmek kabiliyetindedir. Bu kabiliyetten istifade etmeyi bilmeliyiz. Denizciliği TÜRK’ÜN büyük milli ülküsü olarak düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız.” hedefini çok doğru olarak göstermişti. Bu aynı zamanda ünlü stratejistlerin uzun yıllarda geliştirdikleri “Denizcilik Gücü” kavramının ülkemizde uygulanması için pratik bir kılavuzdur. 


( resim-20 )  1 Temmuz 1927 Cuma. Istanbul, benzerini görmediği, olağanüstü bir gün yaşıyor. Yer yerinden oynamış, şehirde tek bir konu haricinde hayat durmuş.
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Anadolu’ya geçip kendi deyimiyle “bir şeyler yapmak” için, 1919 yılında ayrıldığı Istanbul’a, istediklerini başarmış, muzaffer olmuş, yeni devleti kurmuş olarak, ilk kez geliyor.
İzmit’te trenden inip bindiği Ertuğrul Yatı, O’nu denizden getiriyor. Halk bulabildiği her vasıta ile (gemi, sandal, taka gibi) denize açılmış, karşılıyor. Bütün sahiller, insanlarla dolmuş, taşıyor. Bir gazeteci :”Sanki Adalar, geçtiği tarafa doğru yan yatmıştı !” diye anlatıyor. Donanma seferber olmuş, başta Yavuz Zırhlısı, selam geçişleri yapıyor ve düzeni sağlıyor. Resim, Ertuğrul Yatını, Boğaz’da karşılayıcılarla beraber gösteriyor.

 

Nur içinde yatsın. Dehası ve söyleyip işaret ettiklerinin önemi ve çağdaşlığı her geçen gün ibret dersleri vererek daha iyi anlaşılıyor. Düşman olanlar ve hala kendisi ve yaptıkları karşısında derin bir korku içinde yaşayanlar bile söylediklerine zaman zaman sahip çıkmak zorunda kalıyorlar. Üstelik kesinlikle eminim ki, AB içinde de karşı olanlar, sıradan bir Türk vatandaşının yarısı kadar, yaptıklarını bir yana bırakın, yaklaşımlarını bilseler, tutumlarını tamamen değiştirip kendisini AB nin fikir babası ve ilk önderi ilan ederler.


( resim-21 )  Anılan gün, zevk ve başarılı olmanın gururuyla Ertuğrul’dan halkı selamlıyor.

 

Konumuzla ilgili değil ama şu resmi de vermeden edemiyorum :


( resim-22 )  Son zamanlarında Savarona’da. Anlaşılan kızdırmışlar.
Acaba yine kahve mi vermediler, doktorun emriyle ve  sağlığını düşünerek ?

 

NOT : Resim-6 ve resim-18 (ikisi de dahil) arası resimler, temini ve incelenmesi çok zor bir kitaptan alınmışlardır. Diğerleri İnternet kaynaklıdır.

 

Şimdi lütfen resim-10 a geri dönüp bir daha bakın.  Tıklayınız...
Dikkat etmenizi rica ettiğim genç teğmen, İstanbul’un tadını en güzel çıkaran Alman’lardan biriydi.

Bu teğmen, İstanbul’u gerçekten çok sevdi ve yaşadı. Hayat arkadaşı olacak hanımla burada tanıştı ve Çamlıca’da romantik geziler yaptı. Bunları ileride yazdığı ve anılarını kapsayan kitapta anlattı.

Savaşın ilerleyen yıllarında, daha hemen hemen 20 yıllık geçmişi olan bir gemi türüne atandı : Denizaltı. Artık bu silahla özdeşleşecek, bakış açılarına göre olumlu veya olumsuz görülen noktalarda büyük bir ün kazanacaktı.

Genç Deniz Subayımız 16 Eylül 1891 de Berlin yakınındaki Grünau’da doğdu. Deniz Subayı çıkınca, Alman İmparatorluk Donanması’na (Kaiserliche Marine) katıldı. İlk görevi, resimde gördüğümüz üzere, Leutnant zur See (deniz teğmeni) rütbesiyle SMS Breslau gemisinde (sonradan Midilli) işaret subaylığıdır.


( resim-23 )  Genç subayımız denizaltı 2. Komutanı

 

Daha sonraları, 1916 Ekiminden sonra, Üsteğmen rütbesiyle, atandığı denizaltı gemilerinde önce ikinci komutanlık, sonra da Yüzbaşı rütbesiyle komutanlık yapmıştır. İlk komutanlık görevi UC-25 denizaltısındadır. Akdeniz’de görev yaparken, 4 Ekim 1918 de denizaltısı UB-68 bir arıza sonucu trimi bozuk bir dalış sonucunda ağır hasar görmüş, başta Çarkçıbaşı 7 adamını kaybetmiş ve yüzeye çıkıp mürettebatı ile birlikte bir İngiliz gemisine teslim olmak zorunda kalmıştır. Malta’da 9 aylık esirliği sırasında denizaltıların nitelikleri ve uygulanabilecek taktikler üzerine düşünüp planlar yaptı.

Aynı dönemde, bizim de bazı subaylarımız Malta esaretini yaşadılar. Serbest kalınca bir kısmı ümitsiz bir çaba olarak görülen ve başarısına ihtimal verilmeyen Kurtuluş Savaşı’na katıldılar. “Çılgın Türk’ler” faaliyetteydi.

Genç subayımız, savaş tecrübesi alarak olgunlaşmış, mükemmel bir komutan için gerekli bilgi ve deneyimlerle donanmıştı. Dünya Savaşı’nın nihayetinde o da serbest bırakıldı ve yuvası olan Alman Donanmasına döndü. Anılarında bizzat anlattığı gibi taktikçilik, çeşitli torpido botlarında komutanlık, torpidobot filotilla komodoru, Baltık Donanma Komutanı sancak gemisinde seyir subaylığı gibi görevler yaptı. Sürekli olarak başarılar gösterdi, terfi etti ve sonunda Yarbay rütbesiyle Emden Kruvazörüne komutan atandı. Bütün bu su üstü görevleri, bilgi ve deneyimini arttırıyordu, kendi ifadesiyle su üstü kuvvetleri taktiği hakkında esaslı bir eğitim oluyordu.

Bu arada, kendi yaşamında ve Almanya’da önemli değişiklikler oluyordu :

Kendi yaşamında iki oğlu ve bir kızı dünyaya gelmişti. Yenik Almanya ise, Dünya Savaşı sonunda, Paris yakınlarındaki Versailles’de bir vagon içinde dikte edilen ve elini-kolunu bağlamak amaçlı antlaşmayı (Sevres Antlaşması gibi tamamen aleyhtedir) kabul etmiş, silah ve silahlı kuvvetlerini sınırlamak zorunda kalmıştı. Sosyal çalkantılar ülkeyi alt-üst etmiş, iş ve aş ümitleriyle Nasyonal Sosyalistler ve büyük savaşta onbaşı olan bir ressam, Adolf Hitler iktidara gelmişti.

Donanmanın başında Gross-Admiral (Büyük Amiral, deniz rütbelerinde Mareşal) Erich Reader vardı. 1935 yılında, subayımız bir Dünya Turundan Almanya’ya dönmüştü. Şansölye (başbakan) konumundaki Hitler Versailles Antlaşmasını bir kenara itti ve İngiltere ile özel bir antlaşma yaparak tüm silahlı kuvvetleri atağa kaldırdı. Büyük-amiral Reader de subay’ımıza denizaltı gücünü yeniden biçimlendirme görevini verdi. Artık düşünce ve çalışmalarını hayata geçirebilecekti…


( resim-24 )  Denizaltıların komutanı (BdU)

 

Böylece artık Albay olan Karl Dönitz, Eylül 1935te savaş görevi alabilecek 3 gemisi bulunan (U-7, U-8 ve U-9) 1inci Filotilla olan Weddingen’in başına geçti. 1 Ocak 1936da unvanı “Führer der Unterseeboote” (=Denizaltıların Lideri) FdU oldu. Bu unvan 19 Eylül 1939 da (yani harbin resmen başlamasından 18 gün sonra) “Befehlshaber der Unterseeboote” (=Denizaltıların Komutanı) BdU oldu. Bu unvanı harbin sonuna kadar muhafaza etti.

Dönitz’in, adamlarıyla sevgi ve saygıya dayalı yakın bir ilişkisi vardı. Emrindeki komutanlar ve mürettebatlarıyla yakın bir ilişki içindeydi. Harekatlara, bilhassa ünlü konvoy savaşlarına, bizzat komuta ediyordu.

Filosunu geliştirmeye ve eğitmeye önem verdi. Eleman ve gemilerini Kuzey Denizine (Nordsee) gönderdi ve daha 1935 yılında ilk eğitim için Türkiye’ye gruplar halinde getirdi. Son ve 3. grubu başlarında kendisi ve Filotilla Baş Çarkçısı olarak getirerek eğitti. Kuzey Denizinde savaş oyunları düzenledi. Malta’daki esaret aylarında tasarladığı taktikleri uygulamaya koydu ve ünlü taktiği "Wolfsrudel = kurt sürüsü"nü geliştirdi. Buna göre bir konvoy veya bir gemi ile temas kuran bir denizaltı hemen merkeze konum ve av bilgisi veriyor ve bunların gruptaki diğer gemilere iletilmesini sağlıyor, uygun konumdaki denizaltı(lar) da saldırıya geçiyordu.

Bu arada biz de 1936 yılında Krupp firmasına Ay Sınıfı adı verilen 4 denizaltı sipariş ettik. Bunlardan mayın dökücü olan Batıray’a sonra Alman’lar el koydu ve savaşta çok başarılı olarak kullandılar. Yıldıray’ın ise makineleri çok geç geldi ve ancak savaşın sonunda hizmete girdi. Bu gemilerden Atılay ve Yıldıray Taşkızak Tersanesinde yapıldı. Atılay ve Saldıray denizaltı gemileri 1939 yılında hizmete girdiler. Atılay 14 Temmuz 1942 de Çanakkale Boğazı çıkışında battı, Saldıray ve Yıldıray ise, 1952 ye kadar görevde kaldılar.

Bu gemilerden burada bahsediyorum. Bunun sebebi, Atılay’ın eski komutanlarından Burhan Bey’in, ailede Dayı diye anılan bir uzak akraba olması değil. İnternet’te Wikipedia adresinde bulunan bazı açıklamaları okuyunca sebepler anlaşılacaktır :


( resim-25 )  Atılay’ın Haliç’te denize indirilişi.

 

“14 Temmuz 1942'de, Türk denizaltılarından biri, yani Atılay, Çanakkale Boğazı'nda yer alan, manyetik güvenlik hatlarını kontrol etmek için, boğazın derinliklerine daldı. Bir emniyet botu, yüzeyden, Atılay'ı takip ediyordu. Bu takip, bir süre sonra, kötü hava nedeniyle yarım kaldı.... Saatler geçti.... Atılay'dan hiç bir ses çıkmadı. Aynı gece, saat 8:30'a doğru, denizaltının battı şamandırası bulundu. Şamandıradaki telefon işliyor, ancak mürettebattan ses çıkmıyordu. Atılay denizaltısı, 38 personeli ile birlikte, batmıştı. [Bu gün adı geçen şamandıra ve mürettebatın resimli künyesi, İstanbul-Beşiktaş’taki Deniz Müzesinde, Deniz Şehitleri odasında bulunmaktadır.]

Atılay adlı gemi, yaklaşık, elli yıllık bir aradan sonra, İstanbul tersanelerinde inşa edilen ilk denizaltı gemisiydi. 1939 yılında, Haliç tersanelerinde denize indirilmişti. Atılay'la birlikte, benzer üç denizaltının isim babalığını Atatürk yapmıştı. Atatürk, zamanın başbakanı Celal Bayar'a yazdığı mektubunda şöyle diyordu: "Yeni dört denizaltı gemilerimiz için bildirdiğimiz isimler şunlardır: Saldıray, Batıray, Atılay, Yıldıray. Bunların manalarını izaha bile hacet olmadığı kanaatındayım. Manaları son Türkçe olan bu kelimelerin kendisindedir.”

Kendi tarihimizden burada ayrılıp hikayemize dönelim. Artık Amiral olan Dönitz, mükemmel bir silah grubu kurmuştu : Gri Kurtlar (=die grauen Wölfe veya Boz Kurtlar). Bunların daha başarılı ve etken olmaları için iki isteği vardı :

1. Sayılarının en az 300 faal gemi ve yeterli mürettebat olması. Bu 300 gemi, 100 adedi Atlantik’te faaliyette iken, 100 adedi görev yerine gidiş veya geliş yolunda olacak, 100 adedi de bakım veya eğitimde olacaktı. Seri üretim sistemlerine rağmen, bu sayı hiçbir zaman tam olarak tutturulamadı. Çünkü karacı bir onbaşı bilgi ve stratejisine sahip Hitler başta, bir çok yetkili, gerekli öncelik ve kaynak ayırımını kabul etmiyordu. Ayrıca çekememezlik ve kıskançlıklar da söz konusuydu.

2. Kurt sürüleri için özel keşif uçakları istemişti. Kendisi de başarılı bir I. Dünya Savaşı pilotu (Richthofen=Kızıl Baron’un Uçan Sirk grubu üyesi) olan Hava Mareşali Hermann Göring, “uçan her şeyin kendisine ait olduğu” yani Hava Kuvvetleri (=Luftwaffe) bünyesinde olması gerektiğini ileri sürüyordu. Ancak hava kuvvetleri 1941 deki ünlü hava çatışması Britanya Savaşı nedeniyle zarar görmüş ve yetersiz kalıyordu. Bu yüzden ve duygusal sebeplerden istenen hava desteği sağlanamadı.

Öte yandan İngiliz ve Amerikalı’lar zaman ilerledikçe daha üstün nitelikli, daha uzun menzilli ve daha üstün teçhizatlı (mesela metre dalga boylu radarlar) uçaklar ile hava üstünlüğü kurmaya başlamışlardı. 

Dönitz ve Reader zaman zaman anlaşmazlığa düşüyorlardı. 31 Ocak 1943 te Dönitz, Deniz Kuvvetleri Komutanı (Oberbefehlshaber der Kriegsmarine =ObdM) oldu. Ancak denizaltılar da ona bağlı kalıyordu, yani BdU görevi devam ediyordu.

Bu arada iki oğlunu da denizde kaybetti. Kuzey Atlantik’te 19 Mayıs 1943 te bütün personeli ile batan U-954 te küçük oğlu Peter öldü. Bu ölüm üzerine büyük oğlu Klaus’un savaş görevi alması yasaklandı ve donanma doktoru olarak görev yapmaya başladı. Ancak Klaus eski arkadaşlarıyla temasa devam ediyordu. 13 Mayıs 1944 te, 24üncü doğum gününde, arkadaşlarının kendisini süratli S-141 botuna almalarını ve İngiltere kıyısındaki Selsey’e taarruza katılmak istedi. S-141 tahrip edildi, mürettebattan 6 kişi kurtulmasına rağmen, Klaus aralarında değildi. Dönitz ailesinin çocuklarından geriye sadece kızı Ursula kalmıştı.

Savaştan kaçmayan, güle oynaya ve isteyerek vatan görevine giden evlatlar yetiştiren bu baba önünde saygıyla eğilmek gerekir. Feld-Mareşal Erwin Rommel ve Mareşal Heinz Guderian gibi saygın bir askerdi. Dünya tarihinin gördüğü en büyük denizcilerdendir (diğer üç büyük amiral başta Trafalgar Savaşını kazanan İngiliz Horatio Nelson, 1905 Rus-Japon harbinde Rus donanmasını uyguladığı dahice bir taktikle sulara gömmüş olan Japon Amirali Heihachirou Togo ve bildiğimiz  Barbaros Hayrettin Paşa’dır [O da Turgut Reis için, Turgut benden yeğdir =üstündür derdi])

Sonra müttefiklerce tutuklanmış, ünlü Nürnberg Savaş Suçları mahkemesi’nde

yargılanıp, aşağıdaki olay ve emir çerçevesinde Spandau hapisanesinde 11,5 yıl hapse mahkum edilmiştir. Bazılarına göre savaş görevi olan işini iyi yaptığı için cezalandırılmıştır. Yani savaş suçu işlememiş, düşmana azami zarar vermek görevini yerine getirmiştir. Zaten vefatından sonra iade-i itibar yapılıp hakları geri verildi.


(resim-26)  Ünlü Nürnberg Mahkemesi
Ön sırada sağ başta oturan Göring, arkasındaki de Dönitz.

 

Dönitz hayatı boyunca bazı kitaplar da yazmıştı. 1 Ekim 1956 da serbest kalınca, en ünlüsü olan ve 1935-1945 yılları arasını kapsayan anıları “On Yıl ve Yirmi Gün”ü yazmıştır. On yıl, denizaltıların başında olduğu yılları ve yirmi gün de, Hitler’in intiharından sonra vasiyeti üzerine yaptığı Devlet Başkanlığı ve teslim günlerini kapsar. Anılarının Türkiye’deki yayın hakkını, hiç bir para talep etmeden Türk Deniz Kuvvetleri Matbaasına bağışlamıştır. Türkçe basıma da (orijinali kendi el yazısıyla olan) özel ve kısa bir sunuş yazısı yazmıştır. Tercümeyi 1963 yılında Deniz Kurmay Yarbay olan M. Muzaffer Elaldı yapmıştır.

   
(resim-27-28)  Ünlü kitabının yeni baskısı ve 1963 Türkçe baskısı.

 

Serbest kalınca, Hamburg yakınlarındaki küçük Aumühle köyünde tek başına yaşamıştır. Burada iki kitabını yazmıştır. 1980 Noel’inde vefatı üzerine, 6 Ocak 1981 deki cenazesine binlerce eski arkadaşı ve adamı katılmıştır. Bunların arasında birkaç yüz de Demir Haç Nişanı sahibi de vardı. Üstelik bunlar sadece bahriyeden değildi. Savaş sonrası Deniz Kuvvetlerinden (Bundesmarine = Federal Deniz Kuvvetleri) subaylarının üniformayla ziyaretleri de yasaklanmıştı.

 

Laconia Faciası

Bu talihsiz olay ve bunun üzerine Dönitz’in yayınladığı emir, savaşın gidişini değiştirdiği gibi, Amiral’in sonradan suçlanmasını da sağlamıştır. Olay şöyle gelişmiştir :

Werner Hartenstein komutasındaki U-156 denizaltısı 12 Eylül 1942 de Afrika açıklarında, Atlantik’te Laconia yolcu gemisini batırdı. Gemide personel ve sivil yolcuların yanı sıra İngiliz askerleri, çok sayıda İtalyan savaş esiri ve bunların Polonyalı muhafızları vardı. Gemi vurulunca esir bölmeleri otomatik olarak kilitlenmişti. Kaptan gemiyi terk emri verdi ve tüm kilitli kapakları açtırdı.


(resim-29)  U-156 komutanı
Werner Hartenstein (1908 – 1943)

 

Hartenstein durumu görüp anladı, şifreyle üsse bildirdi ve kurtarma harekatı için onay istedi (Dönitz’e). Onayı alınca yüzeye çıktı ve açık telsiz kanalından şu mealdeki mesajı geçti : “4,34 güney 11, 25 batı mevkiinde, Alman denizaltısıyım. Batırdığım Laconia gemisinin mürettebatına ve yolcularına yardım edecek herhangi bir gemiye, hava veya deniz yoluyla saldırıya uğramadığım sürece, saldırmayacağım. Şimdilik 193 kişiyi güverteme aldım.” Yer Ekvatorun biraz güneyinde, Afrika kıyılarının açığındadır. Hartenstein olay yerini “tarafsız bölge” ilan etti.

Mesajı alanlardan Fransız Vichy Hükümeti, Senegal ve Dahomey’de bulunan

iki savaş gemisini hareket ettirdi. Civardaki denizaltılardan Alman U-506 (komutanı Erich Würdemann), Alman U-507 (komutanı Harro Schacht) ve İtalyan Cappelini denizaltıları da yardıma gitti. U-156 nın bordaları ve güvertesine “Kızılhaç” işaretleri yapılmıştı, geminin topu ve makineli tüfeği “Sara branda” yapılmış, yani bir saldırmazlık işareti olacak şekilde örtülmüş ve bağlanmıştı. Başlarında da asker yoktu.

Denizaltıların güvertelerinde salkım-saçak kazazedeler bulunduğu gibi, her biri de birbirine bağlanmış ve yine içleri dolu tahlisiye sandallarını ağır yolla çekiyorlardı. Kurtulmuş bulunan 2.000 den fazla insanın aynı zamanda beslenmesi de gerekiyordu. Bu da denizaltıların kısıtlı imkanlarını zorluyor ve durumu daha da güçleştiriyordu.


( resim-30 )  U-156 ve güvertedeki kazazedeler.
Amerikan uçağı bu manzarayı bombaladı.

 

Bir hava taarruzu beklenmiyordu, 250 mil kadar batıdaki İngiliz’lere ait Ascension adasında uçak pisti yoktu. Ancak, Hartenstein ve diğerlerinin bilmediği bir şey vardı : Stratejik bir yerde olan adaya, Amerika’lılar sadece 1 ay önce bir uçak pisti inşa etmişlerdi. Adanın güvenliğinden sorumlu subay B-25 lere komuta eden Amerikalı Albay Robert C. Richardson III dü. O da kazazedeleri kurtarmaya giden iki ticari gemiyi korumak için uçaklarını görevlendirdi.

Bir B-24 adaya inip ikmal yaptı ve uzun menzilli olduğu için, ada komutanlığınca keşfe gönderildi. Yüzeydeki bir denizaltının Kızılhaç işaretleri taşıdığı ve dolu filikalar çektiğini gördü ve bildirdi. Bir süre sonra gelen cevaba pilot teğmen James D. Harden  çok şaşırdı : “Denizaltıyı batır !”

Harden 12:32 de kurtarma alanına geri döndü, bomba kapaklarını açtı ve dalışa geçti, bombalar ve su bombalarıyla saldırıya geçti. Bir bomba U-156 nın yedeğindeki tahlisiye botlarının arasına düştü, diğerleri de denizaltının önüne ve arkasına düşüyorlardı. 

Her gemi komutanı gibi, Hartenstein için de bu kabul edilemez bir durumdu, ve kurtarma harekatını kesmesini gerektiriyordu. Derhal yedekteki botları bıraktırdı ve güvertedeki kazazedelere suya atlama emri verdi. Yavaş hareketlerle dalmaya başladı, kazazedelerin yaralanmalarını istemiyordu. Denizaltılar daldılar ve başta U-156, hafif hasarlarla kurtuldular. Ancak hemen arkasındaki tahlisiye botlarından üçü, içlerindeki 150 kişiyle sulara gömüldü. Daha sonra olay yerine gelen Fransız gemileri 1.500 kadar kazazedeyi yeniden kurtardılar. Fakat diğerleri (1.000 kişi kadar) ölmüştü. Bir İngiliz denizcisi, Tony Large, 40 gün açık bir tahlisiye botunda kaldı ve sonra kurtarıldı.

Hartenstein, modern savaslarda ender görülen bir şövalyelik göstermiştir, aynı yaklaşımın Amerika’lılarca  gösterilmemesi düşündürücü ve bu gün bazı şeylere ışık tutucudur. Unutulmamalı ki denizaltıların üzerlerinde ve yedeklerinde onların da müttefikleri, ama her şeyden önce bir çok kazazede vardı.

Günler sonra İtalyan denizaltısı, U-506 ve U-507 Fransız gemileriyle buluştu ve kazazedelerini devretti, ama U-156 nın bırakmak zorunda kaldığı tahlisiye botları bu buluşmaya gelemediler. Denizde kalışları 22 gün sürdü ve 126 kişiden sadece 14 kişi hayatta kalabildi.

U-156 nın Amerika’lılar tarafından bombalanmasının bir sonucu, denizaltı savaşının bundan sonra değişmesi oldu. Dönitz’in korkulu rüyası gerçekleşmiş ve en büyük tehdit hayata geçmişti : Hava saldırısı.

Dönitz, sonradan Laconia Emri olarak ünlenen bir emir yayınladı ve denizaltı komutanlarının batırdıkları gemilerden hayatta kalanları kurtarmalarını ve yardım girişiminde bulunmalarını yasakladı. Kendi gemileri ve mürettebatlarının güvenliği için, insani yardım yapılmayacaktı. Amerika’lılar da aynı uygulamayı yapıyorlardı.

 

Emir şöyledir : 

  1. Batırılan gemilerden hayatta kalanlar için, yüzenleri denizden çıkartmak, cankurtaran filikalarına vermek, alabora olmuş filikaları düzeltmek, yiyecek ve su verilmesi gibi her türlü kurtarma denemesi bırakılacaktır. Kurtarma işlemleri düşman gemilerini ve bunların mürettebatlarını yok etmek gibi en temel savaş gereklerine uymamaktadır.

  2. Kaptanların ve çarkçıbaşıların getirilmesi emirleri geçerlidir.

  3. Kazazedeler sadece ifadeleri gemi için önem taşıyorsa kurtarılacaktır.

  4. Sert olun. Düşman Alman şehirlerine bomba hücumları yaparken, kadın veya çocuklara dikkat etmediklerini düşünün..

Laconia olayı ve emri, savaş suçu olarak Nürnberg Duruşmalarında Dönitz’e karşı kullanıldı. Birileri kendi gözlerindeki çöpü görmeden mertek arıyorlardı. Daha doğrusu galipler, görevlerini iyi yapıp kendilerini inim inim inletenlerden, intikam almak peşindeydi.

Dönitz, cinayetle suçlandı. Aynı denizaltı savaşı politikasını Amerika’lıların izlemiş olması ve bununla savunma yapması, yeterli olmadı. Muazzam ekonomik üstünlükleriyle galip gelmiş ilahlar kurban arıyorlardı. Dönitz’in gerçeklere dayalı savunması kabul edilmedi ve 11,5 yıl hapis cezası aldı. 1956 da cezasını çekmiş olarak serbest kaldı.1980 deki ölümünden sonra denizaltı davalarıyla ilgili her türlü suçlamadan tamamen temize çıktı ve iade-i itibar edildi.


(resim-31)  Yaşlanmış Dönitz

 

Yaşananlara neden olan U-156, yardımcı oyuncular U-506 ve U-507, yani dramdaki önemli aktörler bir süre sonra tüm mürettebatlarıyla sulara gömüldüler, artık tarihlerde yer alıyorlar.

Dönitz’in bu savaş gereklerini anımsatan emrine rağmen, insanlıkları ve denizci yönleri ağır basan pek çok Alman denizaltı kaptanı, batırdığı geminin personeline yardım etmeye devam etmiştir. Ancak giderek artan hava keşifleri ile saldırıları ve elektronik aletlerle (radar, asdic gibi) uzaktan keşfedilmeleri ve çoklukla kendilerinin batırılmaları bunu giderek azaltmış ve engellemiştir.


( resim-32 )  Büyük Amiral Karl Dönitz.
Denizaltıların komutanı = BdU.
En çok bilinen ve tipik olan resmi.

 

  

 

Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle

Denizce

16.07.2010

 

 

Bir İcat, Bir Gemi, Bir Komutan ve Bir Olay-I

Bir İcat, Bir Gemi, Bir Komutan ve Bir Olay-2