|
20 Ocak 1918’de Yavuz ve Midilli bu kez Amiral Hubert von
Rebeur-Paschwitz komutası altında ilk kez Çanakkale’den çıkıp
Selanik’e giderler. Yavuz’un yardımıyla HMS Raglan ve M28
batırılıyor ama Midilli kaybedilir ve Yavuz da üç mayın yarası
alır. Yavuz boğazın emniyetine sığınır ve Çanakkale yakınlarında
karaya oturtulur. 26 Ocakta yüzdürülür ve Sivastopol’a giderek 2
Mayıstaki Rus Karadeniz filosu tesliminde hazır bulunur.

(resim-15 ) Kaybedilen Midilli, Breslau
iken, Alman bandırası altında
Savaştan sonra 1927 de kurtarılana kadar İstanbul
yakınlarında terk edilir. Adı Yavuz Selim olarak değiştirilir
(Saltanat kalkmıştır ve izleri silinmektedir).

( resim-16 )
İstanbul Boğazı önünde Rus filosu
gemileri.
Suya vuran mermiler, Yavuz’un ateşidir.

( resim-17 )
Rus Muhripleri, dumanı ufukta gözüken
Yavuz’dan kaçmaya çalışıyorlar.
1930 da Türkiye Cumhuriyeti Donanmasının Sancak Gemisi olur
ve 1950 ye kadar görevde kalır. Bu dönemde bazı yerlere mesajlar
vermek için görevler yapar, zaman zaman yurt dışına gider ve
Devlet Büyüklerimizi (İsmet Paşa gibi) taşır.

( resim-18)
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni şerefle
temsil eden haşmetli Yavuz’un ön güvertesi
1938 Kasımında en acı görevini yapar : Yabancı gemiler ve
Türk Donanmasının başka gemileri eşliğinde Atatürk’ümüzün
naaş'ını İstanbul’dan İzmit’e taşır. 1950 de aktif görevden
ayrıldıktan sonra çeyrek yüzyıl demirde kalmaya devam ederek bir
tür idari birim, bir hapishane ve bir tür müze olarak yaşamaya
devam eder.
7 Haziran 1973 te, 1914 yılından beri Türk Donanması
envanterinde bulunan, taş baskısı resimlerine daha hala en ücra
Anadolu Kahvelerinde bile rastlanan, şarkı ve türkülere konu
olmuş, T.C.G. YAVUZ, hurdaya ayrılarak ve sökülmek üzere, son
defa Gölcük Deniz Üssü’nden, römorkörlerle çekilerek, özel tören
ile yola çıkar. O Gölcük ki, Yavuz’un bakımı için alınan yüzer
havuz ve yapılan tesislerin çevresinde gelişmiş bir üs ve bu
sayede gelişen bir kasabadır. Bende bulunan özel “Yavuz ‘un
Ayrılış Anısı” kitapçığının anlattıklarına göre, törene katılan
herkesin gözü yaşarmış, gemide görev yapmış olanların da sicim
gibi gözyaşları akmış...
Sökümü 1976 da tamamlanan gemi, bazı kalplerde, anılarda ve
kalan parçalarda, bir de yaratıldığı Blohm & Voss tersanesinin,
iki savaş geçirmiş ve bu arada harabe olmuş arşivlerinde hala
bulunan planlarında yaşıyor.
Halen muhtelif maketleri, resimleri ve ufak hatıralar
Beşiktaş’taki Deniz Müzesini, Baş direği Heybeliada’daki Deniz
Lisesini (Eski Deniz Harp Okulu), bu direğin bir kopyası
Tuzla’daki Deniz Harp Okulunu, 4 uskurundan bir tanesi
Gölcük’teki bir ana caddeyi,
ayrıca yine Gölcük’teki Donanma Komutanlığını, ve Ankara’da
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nı zenginleştirmektedir.
Hatta iskele 8 numaralı Lumbozu, Fenerbahçe’deki Istanbul
Yelken Kulübü Şeref Salonunda bulunmaktadır. Güverte
tahtalarından tornada çekilerek yapılmış olan minyatür gerdeller
(bilmeyenler için : yarım fıçı şeklinde, tahtalar metal
çemberlerle bir arada tutturularak yapılan ahşap gemici
kovaları), 1960lı yılların sonlarında Donanma Kupası
Yarışlarında yarışıp derece almış sporculara ve görev yapan
hakemlere, ödül ve anı olarak verilmişti.

( resim-19 )
Yavuz’un P8 numaralı lumbozu. Resim
çekildiğinde salon düzenlemesi yapılıyordu,
yeri aslında baş köşelerden biridir.
Üstelik kulağımıza gelmiş olan söylentilere göre, kendi
sınıfından tek kalmış olan bu gemi için, Alman’lar gemiyi alıp,
karşılığında komple bir yelkenli okul gemisi vermeyi
önermişlerdi. Yani onlar değerini anlamışlar ve geriye alıp müze
yapmak istemişlerdi. Her halde ham madde olarak kullanacak
halleri yoktu.
Yavuz’un gerek müze olsun, gerek sadece gemi olarak kalsın,
bakım ve tutumu zor ve pahalı olabilir şeklinde düşünülmüştür
belki de... Ama her halde Tekel’in kuleleri kadar, yapıldıktan
sonra terkedilen hava alanları kadar, masraflı olmazdı. Üstelik
akıllıca bir işletme ile masrafını tamamiyle çıkartmasa bile
hafifletebilirdi. Gezmek ve görmek için gelecek olanların
bırakacakları konaklama ve diğer paralar da ayrıca düşünülmeli.
Ne yazık ki, her yönüyle tam ve eşsiz önder olan Ata’mızdan
sonra, denizin önemini bilip anlayan yönetici pek kalmadı. 1937
de T.B.M.M.’ni açış nutkunda : “Üç tarafı denizlerle çevrili
olan Türkiye ; endüstrisi, ticareti ve sporu ile, en ileri
denizci millet yetiştirmek kabiliyetindedir. Bu kabiliyetten
istifade etmeyi bilmeliyiz. Denizciliği TÜRK’ÜN büyük milli
ülküsü olarak düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız.”
hedefini çok doğru olarak göstermişti. Bu aynı zamanda ünlü
stratejistlerin uzun yıllarda geliştirdikleri “Denizcilik Gücü”
kavramının ülkemizde uygulanması için pratik bir kılavuzdur.

( resim-20 )
1 Temmuz 1927 Cuma. Istanbul, benzerini
görmediği, olağanüstü bir gün yaşıyor. Yer yerinden oynamış,
şehirde tek bir konu haricinde hayat durmuş.
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Anadolu’ya geçip kendi
deyimiyle “bir şeyler yapmak” için, 1919 yılında ayrıldığı
Istanbul’a, istediklerini başarmış, muzaffer olmuş, yeni devleti
kurmuş olarak, ilk kez geliyor.
İzmit’te trenden inip bindiği Ertuğrul Yatı, O’nu denizden
getiriyor. Halk bulabildiği her vasıta ile (gemi, sandal, taka
gibi) denize açılmış, karşılıyor. Bütün sahiller, insanlarla
dolmuş, taşıyor. Bir gazeteci :”Sanki Adalar, geçtiği tarafa
doğru yan yatmıştı !” diye anlatıyor. Donanma seferber olmuş,
başta Yavuz Zırhlısı, selam geçişleri yapıyor ve düzeni
sağlıyor. Resim, Ertuğrul Yatını, Boğaz’da karşılayıcılarla
beraber gösteriyor.
Nur içinde yatsın. Dehası ve söyleyip işaret ettiklerinin
önemi ve çağdaşlığı her geçen gün ibret dersleri vererek daha
iyi anlaşılıyor. Düşman olanlar ve hala kendisi ve yaptıkları
karşısında derin bir korku içinde yaşayanlar bile söylediklerine
zaman zaman sahip çıkmak zorunda kalıyorlar. Üstelik kesinlikle
eminim ki, AB içinde de karşı olanlar, sıradan bir Türk
vatandaşının yarısı kadar, yaptıklarını bir yana bırakın,
yaklaşımlarını bilseler, tutumlarını tamamen değiştirip
kendisini AB nin fikir babası ve ilk önderi ilan ederler.

( resim-21 )
Anılan gün, zevk ve başarılı olmanın
gururuyla Ertuğrul’dan halkı selamlıyor.
Konumuzla ilgili değil ama şu resmi de vermeden edemiyorum :

( resim-22 )
Son zamanlarında Savarona’da. Anlaşılan
kızdırmışlar.
Acaba yine kahve mi vermediler, doktorun emriyle ve sağlığını
düşünerek ?
NOT
: Resim-6 ve resim-18 (ikisi de dahil) arası resimler, temini ve
incelenmesi çok zor bir kitaptan alınmışlardır. Diğerleri
İnternet kaynaklıdır.
Şimdi lütfen resim-10 a geri dönüp bir daha bakın.
Tıklayınız...
Dikkat etmenizi rica ettiğim genç teğmen, İstanbul’un tadını en
güzel çıkaran Alman’lardan biriydi.
Bu teğmen, İstanbul’u gerçekten çok sevdi ve yaşadı. Hayat
arkadaşı olacak hanımla burada tanıştı ve Çamlıca’da romantik
geziler yaptı. Bunları ileride yazdığı ve anılarını kapsayan
kitapta anlattı.
Savaşın ilerleyen yıllarında, daha hemen hemen 20 yıllık
geçmişi olan bir gemi türüne atandı : Denizaltı. Artık bu
silahla özdeşleşecek, bakış açılarına göre olumlu veya olumsuz
görülen noktalarda büyük bir ün kazanacaktı.
Genç Deniz Subayımız 16 Eylül 1891 de Berlin yakınındaki
Grünau’da doğdu. Deniz Subayı çıkınca, Alman İmparatorluk
Donanması’na (Kaiserliche Marine) katıldı. İlk görevi, resimde
gördüğümüz üzere, Leutnant zur See (deniz teğmeni) rütbesiyle
SMS Breslau gemisinde (sonradan Midilli) işaret subaylığıdır.

( resim-23 )
Genç subayımız denizaltı 2. Komutanı
Daha sonraları, 1916 Ekiminden sonra, Üsteğmen rütbesiyle,
atandığı denizaltı gemilerinde önce ikinci komutanlık, sonra da
Yüzbaşı rütbesiyle komutanlık yapmıştır. İlk komutanlık görevi
UC-25 denizaltısındadır. Akdeniz’de görev yaparken, 4 Ekim 1918
de denizaltısı UB-68 bir arıza sonucu trimi bozuk bir dalış
sonucunda ağır hasar görmüş, başta Çarkçıbaşı 7 adamını
kaybetmiş ve yüzeye çıkıp mürettebatı ile birlikte bir İngiliz
gemisine teslim olmak zorunda kalmıştır. Malta’da 9 aylık
esirliği sırasında denizaltıların nitelikleri ve uygulanabilecek
taktikler üzerine düşünüp planlar yaptı.
Aynı dönemde, bizim de bazı subaylarımız Malta esaretini
yaşadılar. Serbest kalınca bir kısmı ümitsiz bir çaba olarak
görülen ve başarısına ihtimal verilmeyen Kurtuluş Savaşı’na
katıldılar. “Çılgın Türk’ler” faaliyetteydi.
Genç subayımız, savaş tecrübesi alarak olgunlaşmış, mükemmel
bir komutan için gerekli bilgi ve deneyimlerle donanmıştı. Dünya
Savaşı’nın nihayetinde o da serbest bırakıldı ve yuvası olan
Alman Donanmasına döndü. Anılarında bizzat anlattığı gibi
taktikçilik, çeşitli torpido botlarında komutanlık, torpidobot
filotilla komodoru, Baltık Donanma Komutanı sancak gemisinde
seyir subaylığı gibi görevler yaptı. Sürekli olarak başarılar
gösterdi, terfi etti ve sonunda Yarbay rütbesiyle Emden
Kruvazörüne komutan atandı. Bütün bu su üstü görevleri, bilgi ve
deneyimini arttırıyordu, kendi ifadesiyle su üstü kuvvetleri
taktiği hakkında esaslı bir eğitim oluyordu.
Bu arada, kendi yaşamında ve Almanya’da önemli değişiklikler
oluyordu :
Kendi yaşamında iki oğlu ve bir kızı dünyaya gelmişti. Yenik
Almanya ise, Dünya Savaşı sonunda, Paris yakınlarındaki
Versailles’de bir vagon içinde dikte edilen ve elini-kolunu
bağlamak amaçlı antlaşmayı (Sevres Antlaşması gibi tamamen
aleyhtedir) kabul etmiş, silah ve silahlı kuvvetlerini
sınırlamak zorunda kalmıştı. Sosyal çalkantılar ülkeyi alt-üst
etmiş, iş ve aş ümitleriyle Nasyonal Sosyalistler ve büyük
savaşta onbaşı olan bir ressam, Adolf Hitler iktidara gelmişti.
Donanmanın başında Gross-Admiral (Büyük Amiral, deniz
rütbelerinde Mareşal) Erich Reader vardı. 1935 yılında,
subayımız bir Dünya Turundan Almanya’ya dönmüştü. Şansölye
(başbakan) konumundaki Hitler Versailles Antlaşmasını bir kenara
itti ve İngiltere ile özel bir antlaşma yaparak tüm silahlı
kuvvetleri atağa kaldırdı. Büyük-amiral Reader de subay’ımıza
denizaltı gücünü yeniden biçimlendirme görevini verdi. Artık
düşünce ve çalışmalarını hayata geçirebilecekti…

( resim-24 )
Denizaltıların komutanı (BdU)
Böylece artık Albay olan Karl Dönitz, Eylül 1935te savaş
görevi alabilecek 3 gemisi bulunan (U-7, U-8 ve U-9) 1inci
Filotilla olan Weddingen’in başına geçti. 1 Ocak 1936da unvanı
“Führer der Unterseeboote” (=Denizaltıların Lideri) FdU oldu. Bu
unvan 19 Eylül 1939 da (yani harbin resmen başlamasından 18 gün
sonra) “Befehlshaber der Unterseeboote” (=Denizaltıların
Komutanı) BdU oldu. Bu unvanı harbin sonuna kadar muhafaza etti.
Dönitz’in, adamlarıyla sevgi ve saygıya dayalı yakın bir
ilişkisi vardı. Emrindeki komutanlar ve mürettebatlarıyla yakın
bir ilişki içindeydi. Harekatlara, bilhassa ünlü konvoy
savaşlarına, bizzat komuta ediyordu.
Filosunu geliştirmeye ve eğitmeye önem verdi. Eleman ve
gemilerini Kuzey Denizine (Nordsee) gönderdi ve daha 1935
yılında ilk eğitim için Türkiye’ye gruplar halinde getirdi. Son
ve 3. grubu başlarında kendisi ve Filotilla Baş Çarkçısı olarak
getirerek eğitti. Kuzey Denizinde savaş oyunları düzenledi.
Malta’daki esaret aylarında tasarladığı taktikleri uygulamaya
koydu ve ünlü taktiği "Wolfsrudel = kurt sürüsü"nü geliştirdi.
Buna göre bir konvoy veya bir gemi ile temas kuran bir denizaltı
hemen merkeze konum ve av bilgisi veriyor ve bunların gruptaki
diğer gemilere iletilmesini sağlıyor, uygun konumdaki denizaltı(lar)
da saldırıya geçiyordu.
Bu arada biz de 1936 yılında Krupp firmasına Ay Sınıfı adı
verilen 4 denizaltı sipariş ettik. Bunlardan mayın dökücü olan
Batıray’a sonra Alman’lar el koydu ve savaşta çok başarılı
olarak kullandılar. Yıldıray’ın ise makineleri çok geç geldi ve
ancak savaşın sonunda hizmete girdi. Bu gemilerden Atılay ve
Yıldıray Taşkızak Tersanesinde yapıldı. Atılay ve Saldıray
denizaltı gemileri 1939 yılında hizmete girdiler. Atılay 14
Temmuz 1942 de Çanakkale Boğazı çıkışında battı, Saldıray ve
Yıldıray ise, 1952 ye kadar görevde kaldılar.
Bu gemilerden burada bahsediyorum. Bunun sebebi, Atılay’ın
eski komutanlarından Burhan Bey’in, ailede Dayı diye anılan bir
uzak akraba olması değil. İnternet’te Wikipedia adresinde
bulunan bazı açıklamaları okuyunca sebepler anlaşılacaktır :

( resim-25 )
Atılay’ın Haliç’te denize indirilişi.
“14 Temmuz 1942'de, Türk denizaltılarından biri, yani Atılay,
Çanakkale Boğazı'nda yer alan, manyetik güvenlik hatlarını
kontrol etmek için, boğazın derinliklerine daldı. Bir emniyet
botu, yüzeyden, Atılay'ı takip ediyordu. Bu takip, bir süre
sonra, kötü hava nedeniyle yarım kaldı.... Saatler geçti....
Atılay'dan hiç bir ses çıkmadı. Aynı gece, saat 8:30'a doğru,
denizaltının battı şamandırası bulundu. Şamandıradaki telefon
işliyor, ancak mürettebattan ses çıkmıyordu. Atılay denizaltısı,
38 personeli ile birlikte, batmıştı. [Bu gün adı geçen şamandıra
ve mürettebatın resimli künyesi, İstanbul-Beşiktaş’taki Deniz
Müzesinde, Deniz Şehitleri odasında bulunmaktadır.]
Atılay adlı gemi, yaklaşık, elli yıllık bir aradan sonra,
İstanbul tersanelerinde inşa edilen ilk denizaltı gemisiydi.
1939 yılında, Haliç tersanelerinde denize indirilmişti.
Atılay'la birlikte, benzer üç denizaltının isim babalığını
Atatürk yapmıştı. Atatürk, zamanın başbakanı Celal Bayar'a
yazdığı mektubunda şöyle diyordu: "Yeni dört denizaltı
gemilerimiz için bildirdiğimiz isimler şunlardır: Saldıray,
Batıray, Atılay, Yıldıray. Bunların manalarını izaha bile hacet
olmadığı kanaatındayım. Manaları son Türkçe olan bu kelimelerin
kendisindedir.”
Kendi tarihimizden burada ayrılıp hikayemize dönelim. Artık
Amiral olan Dönitz, mükemmel bir silah grubu kurmuştu : Gri
Kurtlar (=die grauen Wölfe veya Boz Kurtlar). Bunların daha
başarılı ve etken olmaları için iki isteği vardı :
1. Sayılarının en az 300 faal gemi ve yeterli mürettebat
olması. Bu 300 gemi, 100 adedi Atlantik’te faaliyette iken, 100
adedi görev yerine gidiş veya geliş yolunda olacak, 100 adedi de
bakım veya eğitimde olacaktı. Seri üretim sistemlerine rağmen,
bu sayı hiçbir zaman tam olarak tutturulamadı. Çünkü karacı bir
onbaşı bilgi ve stratejisine sahip Hitler başta, bir çok
yetkili, gerekli öncelik ve kaynak ayırımını kabul etmiyordu.
Ayrıca çekememezlik ve kıskançlıklar da söz konusuydu.
2. Kurt sürüleri için özel keşif uçakları istemişti. Kendisi
de başarılı bir I. Dünya Savaşı pilotu (Richthofen=Kızıl
Baron’un Uçan Sirk grubu üyesi) olan Hava Mareşali Hermann
Göring, “uçan her şeyin kendisine ait olduğu” yani Hava
Kuvvetleri (=Luftwaffe) bünyesinde olması gerektiğini ileri
sürüyordu. Ancak hava kuvvetleri 1941 deki ünlü hava çatışması
Britanya Savaşı nedeniyle zarar görmüş ve yetersiz kalıyordu. Bu
yüzden ve duygusal sebeplerden istenen hava desteği sağlanamadı.
Öte yandan İngiliz ve Amerikalı’lar zaman ilerledikçe daha
üstün nitelikli, daha uzun menzilli ve daha üstün teçhizatlı
(mesela metre dalga boylu radarlar) uçaklar ile hava üstünlüğü
kurmaya başlamışlardı.
Dönitz ve Reader zaman zaman anlaşmazlığa düşüyorlardı. 31
Ocak 1943 te Dönitz, Deniz Kuvvetleri Komutanı (Oberbefehlshaber
der Kriegsmarine =ObdM) oldu. Ancak denizaltılar da ona bağlı
kalıyordu, yani BdU görevi devam ediyordu.
Bu arada iki oğlunu da denizde kaybetti. Kuzey Atlantik’te 19
Mayıs 1943 te bütün personeli ile batan U-954 te küçük oğlu
Peter öldü. Bu ölüm üzerine büyük oğlu Klaus’un savaş görevi
alması yasaklandı ve donanma doktoru olarak görev yapmaya
başladı. Ancak Klaus eski arkadaşlarıyla temasa devam ediyordu.
13 Mayıs 1944 te, 24üncü doğum gününde, arkadaşlarının kendisini
süratli S-141 botuna almalarını ve İngiltere kıyısındaki
Selsey’e taarruza katılmak istedi. S-141 tahrip edildi,
mürettebattan 6 kişi kurtulmasına rağmen, Klaus aralarında
değildi. Dönitz ailesinin çocuklarından geriye sadece kızı
Ursula kalmıştı.
Savaştan kaçmayan, güle oynaya ve isteyerek vatan görevine
giden evlatlar yetiştiren bu baba önünde saygıyla eğilmek
gerekir. Feld-Mareşal Erwin Rommel ve Mareşal Heinz Guderian
gibi saygın bir askerdi. Dünya tarihinin gördüğü en büyük
denizcilerdendir (diğer üç büyük amiral başta Trafalgar Savaşını
kazanan İngiliz Horatio Nelson, 1905 Rus-Japon harbinde Rus
donanmasını uyguladığı dahice bir taktikle sulara gömmüş olan
Japon Amirali Heihachirou Togo ve bildiğimiz Barbaros Hayrettin
Paşa’dır [O da Turgut Reis için, Turgut benden yeğdir =üstündür
derdi])
Sonra müttefiklerce tutuklanmış, ünlü Nürnberg Savaş Suçları
mahkemesi’nde
yargılanıp, aşağıdaki olay ve emir çerçevesinde Spandau
hapisanesinde 11,5 yıl hapse mahkum edilmiştir. Bazılarına göre
savaş görevi olan işini iyi yaptığı için cezalandırılmıştır.
Yani savaş suçu işlememiş, düşmana azami zarar vermek görevini
yerine getirmiştir. Zaten vefatından sonra iade-i itibar yapılıp
hakları geri verildi.

(resim-26)
Ünlü Nürnberg Mahkemesi
Ön sırada sağ başta oturan Göring, arkasındaki de Dönitz.
Dönitz hayatı boyunca bazı kitaplar da yazmıştı. 1 Ekim 1956
da serbest kalınca, en ünlüsü olan ve 1935-1945 yılları arasını
kapsayan anıları “On Yıl ve Yirmi Gün”ü yazmıştır. On yıl,
denizaltıların başında olduğu yılları ve yirmi gün de, Hitler’in
intiharından sonra vasiyeti üzerine yaptığı Devlet Başkanlığı ve
teslim günlerini kapsar. Anılarının Türkiye’deki yayın hakkını,
hiç bir para talep etmeden Türk Deniz Kuvvetleri Matbaasına
bağışlamıştır. Türkçe basıma da (orijinali kendi el yazısıyla
olan) özel ve kısa bir sunuş yazısı yazmıştır. Tercümeyi 1963
yılında Deniz Kurmay Yarbay olan M. Muzaffer Elaldı yapmıştır.

(resim-27-28)
Ünlü kitabının yeni baskısı ve 1963 Türkçe
baskısı.
Serbest kalınca, Hamburg yakınlarındaki küçük Aumühle köyünde
tek başına yaşamıştır. Burada iki kitabını yazmıştır. 1980
Noel’inde vefatı üzerine, 6 Ocak 1981 deki cenazesine binlerce
eski arkadaşı ve adamı katılmıştır. Bunların arasında birkaç yüz
de Demir Haç Nişanı sahibi de vardı. Üstelik bunlar sadece
bahriyeden değildi. Savaş sonrası Deniz Kuvvetlerinden (Bundesmarine
= Federal Deniz Kuvvetleri) subaylarının üniformayla ziyaretleri
de yasaklanmıştı.
Laconia Faciası
Bu talihsiz olay ve bunun üzerine Dönitz’in yayınladığı emir,
savaşın gidişini değiştirdiği gibi, Amiral’in sonradan
suçlanmasını da sağlamıştır. Olay şöyle gelişmiştir :
Werner Hartenstein komutasındaki U-156 denizaltısı 12 Eylül
1942 de Afrika açıklarında, Atlantik’te Laconia yolcu gemisini
batırdı. Gemide personel ve sivil yolcuların yanı sıra İngiliz
askerleri, çok sayıda İtalyan savaş esiri ve bunların Polonyalı
muhafızları vardı. Gemi vurulunca esir bölmeleri otomatik olarak
kilitlenmişti. Kaptan gemiyi terk emri verdi ve tüm kilitli
kapakları açtırdı.

(resim-29)
U-156 komutanı
Werner Hartenstein (1908 – 1943)
Hartenstein durumu görüp anladı, şifreyle üsse bildirdi ve
kurtarma harekatı için onay istedi (Dönitz’e). Onayı alınca
yüzeye çıktı ve açık telsiz kanalından şu mealdeki mesajı geçti
: “4,34 güney 11, 25 batı mevkiinde, Alman denizaltısıyım.
Batırdığım Laconia gemisinin mürettebatına ve yolcularına yardım
edecek herhangi bir gemiye, hava veya deniz yoluyla saldırıya
uğramadığım sürece, saldırmayacağım. Şimdilik 193 kişiyi
güverteme aldım.” Yer Ekvatorun biraz güneyinde, Afrika
kıyılarının açığındadır. Hartenstein olay yerini “tarafsız
bölge” ilan etti.
Mesajı alanlardan Fransız Vichy Hükümeti, Senegal ve
Dahomey’de bulunan
iki savaş gemisini hareket ettirdi. Civardaki denizaltılardan
Alman U-506 (komutanı Erich Würdemann), Alman U-507 (komutanı
Harro Schacht) ve İtalyan Cappelini denizaltıları da yardıma
gitti. U-156 nın bordaları ve güvertesine “Kızılhaç” işaretleri
yapılmıştı, geminin topu ve makineli tüfeği “Sara branda”
yapılmış, yani bir saldırmazlık işareti olacak şekilde örtülmüş
ve bağlanmıştı. Başlarında da asker yoktu.
Denizaltıların güvertelerinde salkım-saçak kazazedeler
bulunduğu gibi, her biri de birbirine bağlanmış ve yine içleri
dolu tahlisiye sandallarını ağır yolla çekiyorlardı. Kurtulmuş
bulunan 2.000 den fazla insanın aynı zamanda beslenmesi de
gerekiyordu. Bu da denizaltıların kısıtlı imkanlarını zorluyor
ve durumu daha da güçleştiriyordu.

( resim-30 )
U-156 ve güvertedeki kazazedeler.
Amerikan uçağı bu manzarayı bombaladı.
Bir hava taarruzu beklenmiyordu, 250 mil kadar batıdaki
İngiliz’lere ait Ascension adasında uçak pisti yoktu. Ancak,
Hartenstein ve diğerlerinin bilmediği bir şey vardı : Stratejik
bir yerde olan adaya, Amerika’lılar sadece 1 ay önce bir uçak
pisti inşa etmişlerdi. Adanın güvenliğinden sorumlu subay B-25
lere komuta eden Amerikalı Albay Robert C. Richardson III dü. O
da kazazedeleri kurtarmaya giden iki ticari gemiyi korumak için
uçaklarını görevlendirdi.
Bir B-24 adaya inip ikmal yaptı ve uzun menzilli olduğu için,
ada komutanlığınca keşfe gönderildi. Yüzeydeki bir denizaltının
Kızılhaç işaretleri taşıdığı ve dolu filikalar çektiğini gördü
ve bildirdi. Bir süre sonra gelen cevaba pilot teğmen James D.
Harden çok şaşırdı : “Denizaltıyı batır !”
Harden 12:32 de kurtarma alanına geri döndü, bomba
kapaklarını açtı ve dalışa geçti, bombalar ve su bombalarıyla
saldırıya geçti. Bir bomba U-156 nın yedeğindeki tahlisiye
botlarının arasına düştü, diğerleri de denizaltının önüne ve
arkasına düşüyorlardı.
Her gemi komutanı gibi, Hartenstein için de bu kabul edilemez
bir durumdu, ve kurtarma harekatını kesmesini gerektiriyordu.
Derhal yedekteki botları bıraktırdı ve güvertedeki kazazedelere
suya atlama emri verdi. Yavaş hareketlerle dalmaya başladı,
kazazedelerin yaralanmalarını istemiyordu. Denizaltılar daldılar
ve başta U-156, hafif hasarlarla kurtuldular. Ancak hemen
arkasındaki tahlisiye botlarından üçü, içlerindeki 150 kişiyle
sulara gömüldü. Daha sonra olay yerine gelen Fransız gemileri
1.500 kadar kazazedeyi yeniden kurtardılar. Fakat diğerleri
(1.000 kişi kadar) ölmüştü. Bir İngiliz denizcisi, Tony Large,
40 gün açık bir tahlisiye botunda kaldı ve sonra kurtarıldı.
Hartenstein, modern savaslarda ender görülen bir şövalyelik
göstermiştir, aynı yaklaşımın Amerika’lılarca gösterilmemesi
düşündürücü ve bu gün bazı şeylere ışık tutucudur. Unutulmamalı
ki denizaltıların üzerlerinde ve yedeklerinde onların da
müttefikleri, ama her şeyden önce bir çok kazazede vardı.
Günler sonra İtalyan denizaltısı, U-506 ve U-507 Fransız
gemileriyle buluştu ve kazazedelerini devretti, ama U-156 nın
bırakmak zorunda kaldığı tahlisiye botları bu buluşmaya
gelemediler. Denizde kalışları 22 gün sürdü ve 126 kişiden
sadece 14 kişi hayatta kalabildi.
U-156 nın Amerika’lılar tarafından bombalanmasının bir
sonucu, denizaltı savaşının bundan sonra değişmesi oldu.
Dönitz’in korkulu rüyası gerçekleşmiş ve en büyük tehdit hayata
geçmişti : Hava saldırısı.
Dönitz, sonradan Laconia Emri olarak ünlenen bir emir
yayınladı ve denizaltı komutanlarının batırdıkları gemilerden
hayatta kalanları kurtarmalarını ve yardım girişiminde
bulunmalarını yasakladı. Kendi gemileri ve mürettebatlarının
güvenliği için, insani yardım yapılmayacaktı. Amerika’lılar da
aynı uygulamayı yapıyorlardı.
Emir şöyledir :
-
Batırılan gemilerden hayatta kalanlar için, yüzenleri
denizden çıkartmak, cankurtaran filikalarına vermek, alabora
olmuş filikaları düzeltmek, yiyecek ve su verilmesi gibi her
türlü kurtarma denemesi bırakılacaktır. Kurtarma işlemleri
düşman gemilerini ve bunların mürettebatlarını yok etmek
gibi en temel savaş gereklerine uymamaktadır.
-
Kaptanların ve çarkçıbaşıların getirilmesi emirleri
geçerlidir.
-
Kazazedeler sadece ifadeleri gemi için önem taşıyorsa
kurtarılacaktır.
-
Sert olun. Düşman Alman şehirlerine bomba hücumları yaparken,
kadın veya çocuklara dikkat etmediklerini düşünün..
Laconia olayı ve emri, savaş suçu olarak Nürnberg
Duruşmalarında Dönitz’e karşı kullanıldı. Birileri kendi
gözlerindeki çöpü görmeden mertek arıyorlardı. Daha doğrusu
galipler, görevlerini iyi yapıp kendilerini inim inim
inletenlerden, intikam almak peşindeydi.
Dönitz, cinayetle suçlandı. Aynı denizaltı savaşı
politikasını Amerika’lıların izlemiş olması ve bununla savunma
yapması, yeterli olmadı. Muazzam ekonomik üstünlükleriyle galip
gelmiş ilahlar kurban arıyorlardı. Dönitz’in gerçeklere dayalı
savunması kabul edilmedi ve 11,5 yıl hapis cezası aldı. 1956 da
cezasını çekmiş olarak serbest kaldı.1980 deki ölümünden sonra
denizaltı davalarıyla ilgili her türlü suçlamadan tamamen temize
çıktı ve iade-i itibar edildi.

(resim-31) Yaşlanmış
Dönitz
Yaşananlara neden olan U-156, yardımcı oyuncular U-506 ve
U-507, yani dramdaki önemli aktörler bir süre sonra tüm
mürettebatlarıyla sulara gömüldüler, artık tarihlerde yer
alıyorlar.
Dönitz’in bu savaş gereklerini anımsatan emrine rağmen,
insanlıkları ve denizci yönleri ağır basan pek çok Alman
denizaltı kaptanı, batırdığı geminin personeline yardım etmeye
devam etmiştir. Ancak giderek artan hava keşifleri ile
saldırıları ve elektronik aletlerle (radar, asdic gibi) uzaktan
keşfedilmeleri ve çoklukla kendilerinin batırılmaları bunu
giderek azaltmış ve engellemiştir.

( resim-32 )
Büyük Amiral Karl Dönitz.
Denizaltıların komutanı = BdU.
En çok bilinen ve tipik olan resmi.
Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle
Denizce

16.07.2010
Bir İcat, Bir
Gemi, Bir Komutan ve Bir Olay-I
Bir İcat, Bir
Gemi, Bir Komutan ve Bir Olay-2
|