|
Büyük ölülere matem
gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir.
Atatürk
Aslında O
ölmedi, sadece fiziki varlığını göremiyoruz. Ama biliyoruz ki
bir yerlerden bize bakıyor. Harbiye yoklamasındaki gibi O
hepimizin içinde. Çok eskiden ilkokul sınıflarımızdaki
masklarından olsun, resimlerinden olsun, büst veya
heykellerinden olsun, bir yerlerden bize inanamaz, acıma dolu
gözlerle bakıyor.
10 Kasım...
Büyük komutan, büyük devlet adamı, kurucu, reformcu,
cumhuriyetçi, halk adamı, devlet kurucu, Türk milletinin ebedi
Ata'sı, sonsuzluklara intikal edeli, 2010 itibariyle 72 yıl
oldu.
16 Kasım
1938'de Atatürk'ün naaşı Türk Bayrağının örttüğü bir katafalk
üzerinde Dolmabahçe Sarayı'nın büyük tören salonuna konuldu.
Etrafında yalın kılıç generaller, silah arkadaşları saygı nöbeti
tutuyorlardı. Türk Milleti genciyle, yaşlısıyla Ata'sına son
saygı görevini yapmak için Dolmabahçe'ye koştu. Sarayın önünde
izdihamlar yaşandı, ezilenler oldu.
Bu duygulu
töreni aktaran Anadolu Ajansı haberi, "Daha gün ağarmadan şehir
ayakta...
Evinden fırlayan sahile ve Beşiktaş’tan Sarayburnu’na kadar inen
yollara doğru koşuşuyor" diye başlıyordu.

Necatibey Caddesine
inen bir yokuş …
”İşte
Büyük Ölünün Ankara'ya nakil merasimi daha başlamadan bedbaht
İstanbul sokaklarının kısa bir tablosu...” anlatılan haberde,
Dolmabahçe Sarayı'ndaki muhabir ise buradaki ortamı anlatıyor ve
cenaze namazını şöyle bildiriyordu: "Ailesinin talebi ile Büyük
Ölünün namazı kılınmak suretile hususi merasim yapılıyordu.
19 Kasım 1938 Cumartesi sabahı Dolmabahçe Sarayı tören
salonunda, Tekbir Türkçe verilmiş, namazı, İslam Tetkikleri
Enstitüsü Direktörü Ordinaryüs Profesör Şerafettin Yaltkaya
tarafından kıldırılmıştır." Atatürk'ün naaşı, en yakın silah
arkadaşlarından on iki tümgeneral tarafından, eller üstünde,
vakur adımlarla taşınarak top arabasına konuluyordu.

Ağlaşan İstanbul
öğrencileri…
Cenaze
Alayı, İstanbul halkının gözyaşları arasında Galata Köprüsünden
geçerek Gülhane Parkı'na geldi. Sarayburnu'na getirilen naaş,
genç subayların elleri üzerinde, Zafer Torpidosu'na geçirilerek,
hazırlanan hususi mevkie yerleştirildi. Buradan Moda açıklarında
bekleyen Yavuz Zırhlısı'na nakledilen naaş, İzmit'e doğru yola
çıkarıldı.
Mustafa Kemal Atatürk, sağlığında devrimlerini anlatmak, çok
sevdiği yurttaşlarının durumunu yakından görmek, onların
sorunlarını dinlemek için geçtiği yollardan; gecenin yaslı
sessizliğini bozmamaya özen gösterircesine ilerleyen
şimendiferin çektiği özel trenle Başkent'e doğru sonsuza dek
gidiyordu.
Trende bulunan A.A muhabiri, Bilecik'ten, Eskişehir'den,
Polatlı'dan, Etimesgut'tan haberler yazdırıyordu...
“Atatürk'ü hamil bulunan tren İzmit'ten gözyaşları ve
hıçkırıklar arasında harekete geçmişti.
Tren meşalelerle aydınlatılmış bütün istasyonlarda birer
dakika duruyordu, gözleri yaşlı halk, büyük Ata'sına son
vazifesini yapıyordu.”
Tren Eskişehir'e sabahın 3'ünden sonra ulaşıyordu; istasyonda
binlerce insan vardı.
Kadın, erkek, genç, ihtiyar herkes, “Atamız gitme, Atamız
nereye gidiyorsun” diye inliyor, ellerini onun arkasından
uzatarak titriyordu.
Tren bu matemli havanın içinden geçerek, Ata'yı Ankara'ya
götürürken; binlerce Türk hala Ankara'ya doğru bakarak
hıçkırıyordu.
Etimesgut'ta, şafakla beraber Atatürk'ün naaşını selamlamaya
gelen tayyareler gözükmüştü ve geniş kavisler çizerek trenin
üzerinde uçmaya başlamışlardı.
Alacakaranlıkta hattın iki tarafına dizilen halk yığınları
görünüyordu...
Herkesin boynu büküktü.
Ankara halkı, 20 Kasım sabahı, erken saatlerinden itibaren
ebedi şef Atatürk'ün aziz naaşlarını selamlamak için caddelere
ve yollara dökülmüştü.
“Onu, daima her dönüşünde en büyük bayram sevinci içinde şevk
ve heyecanla karşılayan, bağrına basan Ankara, bu defa fanilerin
duyabileceği acıların ve ıstırapların kahredici matemiyle
bekliyordu.
Büyükler büyüğünü hamil hususi tren, saat onu on geçe ağır
ağır istasyona giriyordu.”
Herkes O’nu selamlıyordu.

Hususi tren, istasyona girerken Reisicumhur İsmet İnönü,
yanında Meclis Reisi Abdülhalik Renda, Mareşal Fevzi Çakmak,
vekiller olduğu halde tabutun bulunduğu vagona doğru
ilerliyordu.
Vagondan, yol esnasında tabuta refakat etmiş olan Başvekil
Celal Bayar, Orgeneral Fahrettin Altay ve Riyaseti Cumhur erkanı
iner inmez, Reisicumhur İsmet İnönü ve vekiller vagona çıkarak
Atatürk'ün aziz naaşını selamlıyorlardı. Vagondan indirildikten
sonra 12 general tarafından top arabasına konulan naaş, TBMM''ye
götürülüyordu.
Atatürk'ün naaşı, 40 erin ve 12 mebusun omuzları üzerinde
taşındıktan sonra katafalkın içindeki kaideye konuluyordu.
Üzerine al atlas bayrağın örtülmesinden sonra, tazim geçişine
başlanıyordu.
Bir sel halinde Büyük Şef'in tabutu önünden akıp giden bu
halk safları arasında zaman zaman zaptedilemeyen bir feryat
yükselmekte ve hiç kimse gözyaşlarını tutmak kudretini kendinde
bulamamakta idi. Atatürk'ün naaşı, 21 Kasım 1938 de geçici
istirahatgahı Etnografya Müzesi'ne götürüldü.
Top arabası ağır ağır hareket ettiğinde uzaktan top sesleri
yankılanıyordu; Riyaseti Cumhur Bandosu'nun ağır ağır çaldığı
Şopen'in matem havası göklere yükseliyordu.
Atatürk'ün tabutu müzeye gelinceye kadar bütün güzergah
boyunca birikmiş ve acıdan, ıstıraptan yoğrulmuş olan ve
sessizce inleyen halk kütlelerinin arasından geçti. Atatürk'ün
naaşı, Anıtkabir'e nakledildiği 10 Kasım 1953 tarihine kadar,
geçici kabri Etnografya Müzesi'nde kaldı.
Cenaze töreninin detaylarını ben de çok iyi bilirim, hatta bu
konuda başarılı bir ödev de yapmıştım. Ancak Tarih Vakfı ve
Milliyet Gazetesi işbirliğiyle 40 hafta süreyle verilen
ayrıntıları, özellikle buraya aldım. Nedenini resimlerde görüyor
ve aşağıda okuyorsunuz:
Nebahat
Arıca’dan alıntı : "... Aman o zamanlar neler söylediler,
efendim, 'Onu toprak bile kabul etmedi, dini kaldırdı da,
mermerde yatıyor falan' diye. Halbuki O aşağıda toprağa
gömülmüş, zannediyorlar ki, o şeyin, katafalkın içinde yatıyor.
İzah edersiniz, anlatmaya çalışırsınız, hiç dinlemezler..."
Aynı “toprak bile kabul etmedi” ve “cenaze namazı dahi
kılınmadı” safsataları zaman zaman ortaya çıkar. Cenaze
namazının detaylarını yukarıda okudunuz. İnatçı inkarcılar için
bir kere daha tekrar edelim:
“19 Kasım 1938 Cumartesi sabahı Dolmabahçe Sarayı tören
salonunda, Tekbir Türkçe verilmiş, namazı, İslam Tetkikleri
Enstitüsü Direktörü Ordinaryüs Profesör Şerafettin Yaltkaya
tarafından kıldırılmıştır."

Yüksek Kaldırım
bölgesindeki mahşer kalabalığı …
Bundan sonra Atatürk'ün naaşı, en yakın silah arkadaşlarından
on iki tümgeneral tarafından, eller üstünde, vakur adımlarla
taşınarak saraydan çıkartılmış, top arabasına konulmuş ve
İstanbul halkının saygılı matemi arasında Saray Burnuna
götürülmüştür.
Anıtkabir’in tarihçesini, ben de dahil değişik kalemlerden bu
platform başta olmak üzere okudunuz, resimler gördünüz. Aziz
naaş, birçok yerden getirilmiş ve karıştırılmış vatan ve vatan
sayılan yerlerin topraklarında yatmaktadır, yani sembolik
lahitlerin içinde değildir. Safsataların hiçbir gerçeklikleri ve
değerleri yoktur. Şimdi gerçekleri okuyalım:
“Atatürk’ün aziz naaş’ı, Mozole’nin zemin katında doğrudan
doğruya toprağa kazılmış bir mezarda bulunmaktadır. Mozole’nin
birinci katı olan Şeref Holü’ndeki sembolik lahit taşının tam
altında bulunan mezar odası Selçuklu ve Osmanlı türbe mimarisi
tarzında sekizgen planlı olup, piramidal külahlı tavanı
geometrik motifli mozaiklerle süslenmiştir. Zemin ve duvarlar
siyah, beyaz, kırmızı, mermerlerle kaplanmıştır. Mezar odasının
ortasında kıble yönünde kırmızı mermer sandukanın çevresinde
bütün illerden ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile
Azerbaycan’dan gönderilen toprakların konulduğu pirinç vazolar
bulunmaktadır. Atatürk 10 Kasım 1938’de hayata gözlerini
yummuştur. Anıtkabir’in inşaatı 1953’de tamamlanmıştır. Bu
dönemde Ata’nın Aziz naaş’ı geçici olarak Etnografya Müzesi’nde
muhafaza edilmiştir. Muhafaza işlemi için Gülhane Askeri Tıp
Fakültesi Profesörleri tarafından “tahnit” işlemine tabi
tutulmuştur. Bu işlemle bir çeşit kimyasal sıvı naaş’ın
bozulmaması için Ata’nın vücuduna zerk edilmiştir. İşlemin hemen
ardından naaş kurşundan bir tabuta konularak gül ağacından
yapılmış özel bir tabuta yerleştirilmiştir. Tam 15 yıl sonra, 9
Kasım 1953’de Prof. Dr. Kamile Şevki Mutlu başkanlığındaki bir
heyet tarafından tabut açılmış ve naaş’ın hiçbir şekilde
bozulmadığı görülmüştür. Atatürk’ün Aziz naaş’ı İslami usullere
uygun olarak Anıtkabir’deki bu mezar odasına defnedilmiştir.
Mustafa Kemal’in 1926’da İzmir’deki suikast girişiminin ardından
“Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, fakat
Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” sözü vasiyeti
olarak kabul edilmiştir. Buna uygun olarak, o dönemin 67
vilayeti ile Selanik’teki Atatürk evi, Kore’deki Türk şehitliği,
Kıbrıs ve Süleyman Şah’ın Mezarı’ndan gelen toprakların
harmanlandığı mezara konulmuştur. Gerçekte yattığı yer İsmet
İnönü’nün de söylediği gibi: “Türk milletinin Onun için aşk ve
iftiharla dolu olan kahraman ve vefalı göğsüdür”.
Son zamanlarda, eski ama çok yerindeki bir deyimle, çeşitli
unvanları taşıyan ama bunları hak etmedikleri, hatta ülkeye ve
millete ihanetler içinde oldukları açıkça ortaya dökülen bazı
“kerameti kendinden menkul kişiler”, bu ülkenin ve devletinin
kurucusu olan ölmüş kişiye, saldırmayı ve kişiliğiyle geride
bıraktıklarına utanmazca hakaretler savurmayı kendilerine görev
biliyorlar. Hatta daha ileri gidip bunu bir yaşam şekli yaparak
çevrelerine dayatıyorlar.
Bu kişiler, Ülkemize ve Cumhuriyetimize iman etmiş ve
kurulmasına yardımcı olmuş olan, Ebedi Önderin deyimiyle “Türk
Milleti” denen halklara dostlukla bakmayan çevrelere hoş
gözükmeye çalışarak, hasbelkader bazı ödüller ve unvanları ele
geçirmiş olan şahıslardır. Yani en iyi bildikleri kendilerine ve
iplerini tutup kumanda edenlere çalışmaktır.
Bunlara göre daha 1918 sonbaharında Adana’da silah ve
cephaneyi işgalcilere teslim etmemeyi salık veren ve daha sonra
kullanılacağını söyleyen genç ve vatansever general değil
Vahdettin’den 1919 ilkbaharında emir ve bir insan tarafından
taşınamaz miktar ve ağırlıkta altın alan “Beton Mustafa” vardır.
Bunlara göre 1918 sonbaharında işgal donanması İstanbul Boğazına
girerken yaverine “Geldikleri gibi giderler !” diyen kararlı ve
planlı bir kurmay subay yoktur. Çanakkale’de İstanbul’u
kurtaran, Doğu ve Güneyde yerli ve yabancı insanlara, asker
olsunlar sivil olsunlar başarılı idareyi gösteren ve zafer
tattıran üstün komutan yoktur. Zaten bunlara göre Türk
Milletinin kendi bağrından çıkan bir öz evladının yönetiminde
başarılı olma şansı da yoktur.

Sevilmediği utanmazca
ileri sürülmeye çalışılan önderin cenazesinde
son bir kere görebilmek için camiye tırmananlar…
Bu kafa ve bu imansız, itikatsız, korkak düşünce; ne mutlu ki
milletin gerçek fertlerinde bulunmuyordu ve sonu Cumhuriyetin
ilanı ile Devrimlere kadar giden Milli Mücadele ulus tarafından
desteklendi. O ebedi önder, İzmir suikastı sonrası ve bir
Cumhuriyet Bayramı öncesinde, sloganlar hazırlanırken demiştir
ki : “Benim naçiz vücudum elbet bir
gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar
kalacaktır.”
Bu sözden bir
süre sonra, her fani gibi o eşsiz, hatta bizzat düşmanlarının
anlatımıyla, bir ülkenin ancak uzun zamanda bir
yetiştirebileceği deha, hayata veda etti. Bir zamanlar düşmanı
olanlar bile hakkını teslim ediyorlardı:
“Savaşta
Türkiye'yi kurtaran, Savaştan sonra da Türk Milletini yeniden
dirilten Atatürk'ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için
de büyük kayıptır. Her sınıf halkın O'nun ardından döktükleri
içten gözyaşları bu büyük kahraman ve modern Türkiye'nin
Ata'sına değer bir görünümden başka bir şey değildir.
Sir
Winston CHURCHILL, İngiltere Başbakanlarından ve I. Dünya
Savaşında Donanma Bakanı, Çanakkale’de O’nun ve ülkenin düşmanı”
Eski düşmanı ülkelerin basını (mesela İngiltere) onu ihtiyacı
olmamasına rağmen, yabancı gözlerde yüceltiyordu:
“O, Türkiye’nin
önceki kuşaklarından hiçbirine nasip olmayan özgürlük ve güven
dolu bir hayat sağladı. Başarıları, Türkiye'nin Avrupa devleti
olmasını sağladı, yakın doğunun
tarihini değiştirdi.
Times Gazetesi, İngiltere “
Bizde ise bazı kişiler ancak ölümünden sonra cesaret
edebildikleri şekilde yermeye soyunuyorlardı. Ne yazık ki
bunların arasına zamanında değer verilmiş, sonradan kişisel
düşüncelerle yollarını ayırmış, hatta muhalefeti cana kıymaya
vardırmak istemiş kişiler de karışmıştı. Halbuki kendisini
sağlığında tanıyabilmiş kişiler, bilhassa yabancılar, değerini
anlamışlar; şahsen tanıyamamış kişiler de bilgi almaya
çalışıyorlardı.
“Asker-devlet
adamı, çağımızın en büyük liderlerinden biri idi. Kendisi,
Türkiye'nin, dünyanın en ileri memleketleri arasında hak ettiği
yeri almasını sağlamıştır. Keza O, Türklere, bir milletin
büyüklüğünün temel taşını teşkil eden, kendine güvenme ve
dayanma duygusunu vermiştir.”
General Douglas Mc ARTHUR, 2.Dünya
Harbinde ABD Genel Kurmay Başkanı ve Pasifik Cephesi
Başkomutanı.
“Benim üzüntüm,
bu adamla tanışmak hususundaki şiddetli arzumun gerçekleşmesine
artık imkan kalmamış olmasıdır.
Sovyet Rusya
Hariciye Nazırı Litvinof ile görüşürken kendisine onun fikrince
bütün Avrupa'nın en kıymetli ve en ziyade dikkate değer devlet
adamının kim olduğunu sordum. Bana Avrupa'nın en kıymetli devlet
adamının Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal olduğunu söyledi.
Franklin Delano
ROOSEVELT, 2.Dünya Savaşı ve öncesinde 4 dönem A.B.D. Başkanı,
çok sevilmişti, daha sonra kanun değişti, artık kimse 2 dönemden
fazla başkan olamaz.”
Büyük Önder’in vefatı üzerine, tanınmış şairler
yaslarını kelimelere döktüler. Mesela hececi diye tanınan şair
İbrahim Aleattin GÖVSA aruz sistemiyle güzel ve kelimelerle
ölçünün uyumlu olduğu bir şiir yazdı:
ATAMIZI TAVAF
Bir
milletin mealini söyler derin derin
Derya; önünde çırpınarak Dolmabahçe’nin
Gönlümde eski hatıralar, eyledim tavaf, …….
Cenaze töreninden sonra ise yine bir takım
şiirler yazıldı. Mesela Orhan Seyfi ORHON, çok hoşa giden ve
ünlenen şu şiiri yazdı:
GİDİYOR
Gidiyor, rast gelmez bir daha tarih eşine;
Gidiyor, onyedi milyon kişi takmış peşine
Gidiyor, onsuz olan kudreti sığmaz akla
Gidiyor, göğsünü çepeçevre saran bayrakla
Gidiyor, izleri üstünde birikmiş yaşlar;
Gidiyor, yerde kılıçlarla eğilmiş başlar.
Gidiyor, harbin o korkulu aslan yelesi
Gidiyor, sulhün ufuklarda yanan meş'alesi..
Yine
bir devr açacakmış gibi en başta o var
Hıçkıran seste o var, sesiz akan yaşta o var
Siliyor, ruhunun ülviği fani etini,
Çiziyor ufka batan bir güneşin heybetini
Büyüyor, gökten inip toprağa yaklaştıkça;
Büyüyor, gitgide gözlerden uzaklaştıkça.
Orhan Seyfi
Orhon
Ünlü “ONUNCU YIL MARŞI” şairlerinden Ankara’lı
Aşık Ömer adıyla şiirler yazan Atatürk hayranı Behçet Kemal
ÇAĞLAR, cenaze merasimini Dolmabahçe Sarayından Ankara’daki
geçici kabre kadar adım adım takip etti ve notlar aldı. Tören ve
yol boyunca milletin gösterdiği saygı, sevgi ve yası bu
notlarına kattı.
Cenaze yine Atatürk’ün 1 Temmuz 1927 de
İstanbul’a geliş yolunu takip etti, ama tersinden ve biraz
farklı olarak. Türk Bayrağına sarılı tabut, Dolmabahçe’den
Sarayburnu’na kadar top arabasıyla getirildi. Burada Zafer
Torpido botuna alındı. Moda açıklarında bekleyen Amiral Gemisi
TCG Yavuz’a nakledildi. Bu gemi değişikliğinin sebebi Yavuz’un
su altında fazla katı, yani derinliği olmasıdır. Yabancı
ülkelerin temsilci olarak gönderdikleri savaş gemileri Yavuz’un
yanından tören geçişi yaparak cenazeyi son kere selamladılar.

Gemiler hareket edip İzmit’e doğru yola çıktılar.
Burada da Yavuz alargada durup emanetini Zafer’e teslim etti.
Zafer de bu gün artık olmayan bir iskeleye yanaşıp tabutu
çıkardı. Akıllıca yapılmış ve düzgün işleyen bir mekanizma ile
tabut oraya getirilmiş olan trenin vagonuna pencereden sokuldu
ve salonda hazırlanan yere konuldu. Etrafına yine, Dolmabahçe
sarayındaki ve gemilerdeki gibi yalınkılıç muhafızlar geçti. Bu
muhafızlar, geçici kabre defnedilinceye kadar saygı nöbeti
tuttular.

Bu gün
Yavuz Zırhlısı gibi, İzmit’teki iskele gibi, Zafer Torpidosu da
yoktur.
Ancak bir maketi vardır.
İzmit’teki iskelenin bu gün mevcut olmaması da
yelkencileri bazı bakımlardan yakından ilgilendirir. İskelenin
iskeleti demirdi ve duruyordu. Bu gün müze olan TCG Gayret
destroyeri (eski USS Eversole) ve TCG Hızır Reis (eski USS
Gudgeon) denizaltısı Donanma tarafından düzenlenerek İzmit
kentine verilmiş ve İzmit Yelken Kulübü önlerinde, hemen hemen
bu iskelenin eski yerinde kıçtan kara edilmişlerdir. 1960 ların
sonunda Kocaeli Yelken Ajanı (İl Temsilcisi) olan Erdoğan Altun
ve bugün adı İzmit’te bir parkın isminde yaşayan efsanevi İzmit
Yelken Kulübü Başkanı, 17 Ağustos 1999 depreminde çok zamansızca
kaybettiğimiz Sabri Yalım ve bazı arkadaşları, bu kulüp
kurulurken, sulara dalıp iskelenin kalan parçalarını da çıkarıp,
kulübe gelir temin etmişlerdir. Bunu her ikisinden de ayrı ayrı
1968 yazında dinlemiştim.
Yukarıdaki
şiirler gibi yazıların tamamını bir arama motoru (mesela Google)
yardımıyla İnternetten bulabilirsiniz.
Bir mail’den alıntılar:
“ (Cumhuriyetin ve Devrimlerin kendilerine emanet edildiği)
Gençler nerede?
Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün emaneti ortada, Emanet
edilen gençler, yapmaları gerekenin farkında değilmiş gibi
davranıyor, başka işlerle uğraşıyorlar.
Yüz yaşına gelmiş siyasetçiler ise hala ısrarlı. Etraflarında
oluşan şakşakçılarından aldıkları güçle aynı bildik demeçleri
veriyorlar. Her parti, bir sonraki parti başkanı aday adayını
yetiştiremeyecek kadar yorgun.
Gençler ise memleket meseleleri ile vakit kaybetmek
istemiyorlar, bir an önce köşeyi dönüp rahata kavuşmanın yolunu
arıyorlar. Kimsenin adalet aramadığının göstergeleri de her
konuda bol bol var, verilen yanlış ve adaletsiz kararlara karşı
çıkılmıyor ve tepki gösterilmiyor.
Televizyonlar eğitecekleri ve gerçekleri gösterecekleri
yerde, gençlere boyalı, sahte yaşamları gerçekmiş gibi
sunuyorlar. Bir dönem gazetelerin arka sayfalarını süsleyen
baldır bacak, şimdi abuk sabuk yarışma programlarının
hostesliğini üstlenmiş. Bir zamanların çıplak figüranları ve
dansözleri büyük sanatçı havalarındalar.
Kimse eğitimin faydasına inanmaz ve eğitim istemez durumda
çünkü bol parayı eğitimsizler kazanabiliyor. Kanunlara
uyulmayarak kazanılan servetler göz kamaştırıyor. Gıpta
ediliyor. Dürüstler ilgi görmüyorlar. Yenilikçi fikirlere
kapalıyız. Herkes güçlü siyasetçi istiyor. Tabi gücün
gerektirdiği para ve unvanın kaynağı önemli değil, güçlü olsun
yeter.
Demokrat, İnsancıl, Dürüst, Adil olması beklenmiyor. Güçlü
olsun. Amerikan başkanının yanında süklüm püklüm oturup
ezilmesin, kodumu oturtsun. Halk, değişim istese de aklına
eskiden değişim isteyenlerin başına gelenleri hatırlayıp
vazgeçiyor. Umutluyuz ama neye? O da bilinmiyor. Düzelir miyiz
bilmiyoruz. Kahvelerde Ülkemizin gücünden bahsedip duruyoruz ama
sınırlarımızın güvenliğini sağlayamaz durumdayız.
Güçsüzlüğümüzden para kazanan ülkelerden medet umuyoruz.
Gençler ortaya çıksa artık iyi olacak. Emanete sahip
çıksınlar ki, dinozorlardan ve karamsarlıktan kurtulabilelim.”
10. YIL MARŞI
Çıktık açık alınla on yılda her savaştan;
On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan.
Başta bütün dünyanın saydığı Başkumandan;
Demir ağlarla ördük Ana yurdu dört baştan.
Türk'üz Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi,
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.
Bir hızla kötülüğü geriliği boğarız,
Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız.
Türk'üz bütün başlardan üstün olan başlarız;
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız.
Türk'üz Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi,
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.
Çizerek kanımızla öz yurdun haritasını,
Dindirdik memleketin yıllar süren yasını.
Bütünledik her yönden istiklâl kavgasını.
Bütün dünya öğrendi, Türklüğü saymasını.
Türk'üz Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi,
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.
Örnektir milletlere açtığımız yeni iz;
İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kütleyiz;
Uyduk görüşte bilgiye, gidişte ülkeye biz;
Tersine dönse dünya yolumuzdan dönmeyiz.
Türk'üz Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi,
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.
Sözler : Behçet Kemal ÇAĞLAR - Faruk Nafız ÇAMLIBEL
Beste : Cemal Reşit REY, Mehter müziği ritmi kullanılmıştır.
Onuncu yıl nutku:
Türk
Milleti!
Kurtuluş
savaşına başladığımızın 15′inci yılındayız. Bugün
cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır.
Kutlu
olsun!
Bu anda
büyük Türk milletinin bir ferdi olarak bu kutlu güne kavuşmanın
en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.
Yurttaşlarım!
Az
zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli
Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye
Cumhuriyetidir. Bundaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun
değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimkarane yürümesine
borçluyuz.
Fakat
yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük
işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en
mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız.
Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip
kılacağız. Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne
çıkaracağız.
Bunun
için, bizce zaman ölçüsü geçmiş asırların gevşetici zihniyetine
göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre
düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle, daha çok çalışacağız.
Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak
olacağımıza şüphem yoktur.
Çünkü
Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır.
Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti milli birlik ve
beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk
milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde
ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.
Şunu da
ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti
olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel sanatları sevmek
ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek
karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekasını, ilme
bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu
mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek
inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür. Türk milletine çok yaraşan bu
ülkü, onu, bütün beşeriyete hakiki huzurun temini yolunda,
kendine düşen medeni vazifeyi yapmakta, muvaffak kılacaktır.
Büyük
Türk Milleti,
On beş
yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vaadeden çok
sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde,
milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe
uğramadım.
Bugün,
aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye, tam bir
bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu,
bütün medeni alem, az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla
şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve
büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafıyla, atinin
yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş doğacaktır.
Türk
Milleti!
Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını
daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde
kutlamanı gönülden dilerim.
Ne mutlu
Türküm diyene!
Reis-i Cumhur Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
Ankara, 29 Ekim 1933
Ahmet Serim'e teşekkürlerimizle
Denizce

10.11.2010
|