| |
Bebeklerin
çirkini olmaz; ama bazı istisnalar olmuyor değil. İngilizlerin
"Böyle bir yüzü ancak kendi annesi sevebilir" sözü belki de bu
bebek için söylenmiştir. Ama böyle anne babadan başka tür bir
bebek de çıkmaz herhalde.
|
 |
|
Sanki sinir
krizi geçiren bir berberin sıfır numaraya vurmaya çalıştığı bir
kafa, üstlerinden hiç çıkarmadıkları simsiyah giysiler, bu da
yetmiyormuş gibi midenizi allak bullak edecek bir yemek adabı...
Bütün bunlar pek sempatinizi çekecek özellikler değil.
Ama şu
günlerde güney California'da böyle bir bebeğin doğuşu bakıcılar
tarafından sevinç çığlıklarıyla karşılanıyor, TV istasyonları
mutlu olayı haber bülteninin ilk sıralarında sunuyor, gazeteler
müjde içeren manşetler atıyor. |
Yok; genetik
mühendislerinin yarattığı harika bir bebekten bahsetmiyoruz. Bu ilgi
odağı yaratık, bir akbaba yavrusundan başka bir şey değil.
Her geçen gün birçok
hayvan ve bitki türünün yok olduğunu ve birçokları için de fekaletin
kapıya dayandığını, sanırım bilmeyen yoktur. Bu küreyi paylaştığımız
hayvan ve bitkilere verdiğimiz zararları artık kimse inkar edemez. Ama
her felakette olduğu gibi, bu alanda da birtakım idealist insanlar bu
gidişi biraz olsun frenlemek için ellerinden geleni esirgemiyor ve
nadir de olsa başarılı olabiliyorlar; örneğin, bir zamanlar gitti
gidecek diye bakılan Pasifik Okyanusu'ndaki mavi balina sayısında son
yıllarda umut edilenin üzerinde bir artış görülmesi ve ülkemizde
Akdeniz foku ve deniz kaplumbağlarıyla ilgili çalışmalar.
Bu yazımızda,
sizlerle bir akbaba türünün kurtuluş öyküsünü paylaşmak istedik.
Anlatacaklarım benim 20 yıla yakın bir zaman yaşadığım San Diego kenti
yakınlarında geçtiği için, birçok doğa sever gibi ben de olayı
yakından izlemek fırsatını buldum. Fakat bu çalışmalara odaklanmamın
asıl nedeni, bu kurtuluş öyküsünün benzer çabalarda pek rastlanmayan
hukuki, psikolojik ve ekolojik yönleri olması.

Condor, Amerika
kıtasına özgü iki akbaba türünden biridir (Biz bundan sonra "akbaba"
dediğimiz zaman California akbabasını kastediyor olacağız).
Fosillerden edindiğimiz bilgilere göre akbabalar, 10.000 yıl öncesinde
Amerika kıtasının hem Pasifik, hem Atlantik kıyılarında bol miktarda
varmış. Ascensio adlı Katolik bir misyoner, anılarında 1602 yılında
Meksika kıyılarında bir akbaba gördüğünü yazar. 1792 yılında yakalanan
bir kuş, İngiltere'de bir müzeye götürülmüş. Bütün göstergelere göre,
1900'lü yıllara kadar akbabaların önemli bir sorunu olmamış. Ama yeni
yüzyıla girildiği zaman, sayıları gittikçe azalan akbabalar güney
California'nın ufak bir kesiminde yaşamaya başlamışlar. Neden? İşte
burada olayın psikolojik boyutu gündeme giriyor: Akbabaların
azalmasında en büyük nedenlerden biri, aşırı avlanma! Durun bir
dakika. Bu kuşun ne eti yenir, ne de budu! Üstelik, eğer bir avcı
olarak ustalığını göstermek istersen, o zaman kanatlarını açtığı
zaman, 3 metre genişliğinde bir hedef teşkil eden bir hayvana ateş
edemezsin. Ama insanoğlu bir kere densiz olmayagörsün... Birazdan
göreceğimiz gibi, bazı toplumlar akbabayı kutsal sayarlar; ama beyaz
adamdan böyle bir duyarlılık beklenmez. Akbaba sevilmez ve sayılmaz;
çünkü leş yer. Vur gitsin. İşte burada olayın ekolojik yönü önemli.
Akbabalar, ölmüş hayvan ve hayvan kalıntılarını yiyerek çok önemli bir
sağlık görevini üstlenirler. Böylelikle ekosistemin olmazsa olmaz bir
zincirini oluştururlar.
Azalmalarının diğer
nedeni de zehirlenme. Bunun da iki kaynağı var. Birincisi, fare gibi
hayvanları zehirlemek için ciftçilerin attıkları zehirli etler; diğeri
de tüketilmiş fişek kovanları (Akbaba mineral ihtiyacını sert bir kaya
parçasını yutarak giderir. Fişek kovanını görünce, kaya yerine onu
yutar ve zehirlenir. Böylelikle avcı, bir yolunu bulup kurşunu hedefe
yine göndermeyi başarıyor!)
|
 |
|
Sağolsunlar,
beyaz adamın torunları çok daha duyarlı çıkıyorlar ve ilk kurtarma
çabaları, 1926 yılında başkent Washington'un hayvanat bahçesinde
başlıyor. İşte burada bilginin ne kadar önemli olduğu ortaya
çıkıyor:
Çiftleşmeleri
için bir araya getirilen akbabaların hepsinin, sonradan dişi
oldukları anlaşılıyor! İstediğiniz kadar iyi niyetli olun; eğer o
konuda bilginiz yoksa başarı olasılığınız çok azdır. |
Daha önemli bir
çalışma; 1937 yılında 700 hektarlık bir arazinin koruma alanı ilan
edilmesiyle gerçekleşiyor. O yıllarda bütün California eyaletindeki
akbaba sayısının 60 ile 100 arası olduğu tahmin ediliyor. Akbaba
sayılarında fazla bir artış görmeyen biyologlar, 1952 yılında çok
radikal bir karar alarak, akbabaları yabandan alıp San Diego hayvanat
bahçesinde üretmek istiyorlar. İşte burada, olayın hukuksal yönü
devreye giriyor. Hükümetten gerekli izin çıkıyor; ama karşılarına
Amerika'nın en ünlü kuş ressamı adına kurulan ve bugün bile ekoloji
dünyasında çok saygın bir yeri olan Audobon Cemiyeti çıkıyor. Akbabayı
kutsal sayan bir kızılderili aşireti de Audobon'cuların yanında yer
alıyor. Olay kısa zamanda kendiliğinden çözülüyor. Çünkü acemi
biyologlar kuşları yakalamayı başaramayınca, hükümet izinlerini iptal
ediyor. 1965 yılında akbaba sayısı 60.
1980 yılında
Audobon'larla biyologlar bu kez el ele vererek bir araştırma grubu
kuruyorlar ve akbabanın ne yiyip ne içtiğini, nerelerde uçtuğunu en
yeni aletleri devreye sokarak inceliyorlar. Programın bir ayağı da,
doğadaki yavruları hayvanat bahçesine getirip büyüttükten sonra tekrar
doğaya salıvermek. Trajedi burada da biyologların yakasını bırakmıyor.
Yavrulardan biri yuvadan alınırken ölünce, hükümet toplama iznini
tekrar iptal ediyor. Olaylar neredeyse traji-komik boyutlara ulaşıyor.
|
 |
|
1982 yılında,
doğada akbaba sayısı 21 ile 24 arasında. İlgililer panik içinde.
Doğadaki yumurtaların bu kez San Diego hayvanat bahçesinden çok
daha geniş bir alana yayılmış San Diego Wild Animal Park'a
getirilmeleri kararlaştırılıyor. Parkta durum iyiye gidiyor, 16
yumurtanın 13'ünden yavru çıkıyor; ama yabanda trajedi devam
ediyor. Bir kuş, kurşun zehirlenmesinden ölüyor; 6 kuşunsa nereye
gittiği belli değil. Hukuki çatışma tekrar başlıyor.
Kızılderililer ve Audobon'cular mahkemeye başvurarak toplamayı
durduruyorlar. Ama temyiz mahkemesi kararı bozunca, artık
akbabaların nasıl yakalanacağını öğrenen biyologlar kuşları
yakalayarak, Los Angeles hayvanat bahçesine getiriyor. |
Fakat Nisan ayında
yakalanan son akbaba, protestocular kendilerini hayvanat bahçesinin
kapısına zincirle bağladıkları için San Diego'ya getiriliyor. 1987
yılında hayvanat bahçesinde doğmuş 14 yavru ve doğadan getirilmiş 13
kuş var. Yabanda tek bir akbaba yok.
1988 yılında
akbabaların ve biyologların makus talihi tersine dönmeye başlıyor. İlk
başarılı çiftleşme ürünü döllenmiş yumurtadan, bizim ebelerin
deyimiyle, nur topu gibi bir bebek çıkıyor. 1990 yılında 15 yavru daha
dünyaya gözlerini açıyor. Nüfus 40'a ulaşıyor. Hayvanat bahçesinde
büyüyen kuşlar yavaş yavaş yabana salıveriliyor ama yine ebe deyimiyle
birkaçının ömrü vefa etmiyor. Bir tanesi terkedilmiş bir arabanın
motorundan akan anti-frizi içerek, diğer iki kuş yüksek gerilim
hattına çarparak öbür dünyaya göç ediyorlar. Kuşlar yabana salınmadan
önce ufak bir kurs görüyorlar ama son ölümler, aldıkları eğitimin
biraz daha kapsamlı olması gerektiğini ortaya koyuyor. Yok, bu kurslar
bizim YÖK sınavları hazırlık kursları kadar can alıcı değil, ama
başarılı olmak için yine de gayret gerekiyor. Kuşlar kuluçkadan çıkar
çıkmaz, insanlara alışmamaları için sessiz bir odada büyütülüyorlar.
Yavrular bakıcıların yaptığı bir kukla vasıtasıyla, yine insan yüzü
görmeden sulandırılmış fare kıymasından oluşan bir mama yiyorlar. Bu
arada doğaya salınmış kuşlardan biri kendini bilmez bir kartal
tarafından öldürülüyor. 1998 yılında 2 kuş nehirde boğuluyor. Yine
aynı yıl, belki kursu kopya çekerek bitirmiş, belki de rahata fazla
alışmış kuşlardan biri okula geri dönüyor. Kuş tekrar eğitilip yabana
salınıyor. Uzun lafın kısası 1 Haziran 2002'de akbaba bilançosu şöyle:
| |
Hayvanat
Bahçesinde |
118 |
| |
Uçuş kursu
görenler |
13 |
| |
Yabandakiler |
74 |
| |
Toplam |
205 |
California akbabaları
artık kurtuldu demek için henüz erken, ama durumun eskiye göre çok
daha ümit verici olduğu kesin. Projenin kaça mal olduğunu öğrenemedik
ama faturanın bir milyon doları aştığından eminiz.
Akbabaların
Hindistan'da da durumları pek iyi değil; bazı akbaba türleri yüzde
doksanbeş fire vermiş durumda. İlk belirlemeler, azalmanın
zehirlenmeden olduğu yönündeydi; fakat son okuduklarımız öldürücü bir
virüsün bulaştırdığı bir hastalığın akbabaları kasıp kavurduğu
yolunda. Buradaki azalmaların sonu daha da vahim; faturayı ödeyenlerin
başında Parsiler geliyor. Parsiler, dini inançlarına göre ölenleri
gömmek veya yakmak yerine "Towers of Silence" (Sessizlik Kuleleri)
denilen yerlerde akbabalara yem olarak sunuyorlar. Kuşlar gidince
üstüste yığılan cesetler önemli sağlık sorunları yaratıyor. Şu
günlerde başta İngiliz Kuş Cemiyeti olmak üzere birçok kuruluş bu
hastalığa bir çare bulmak için yoğun çaba harcıyorlar. Kuş Araştırma
Derneği başkanı Dr. Can Bilgin ve akbabalar üzerinde yeni bir projeyi
bitiren öğrencisi Evrim Karaçetin'den ülkemizdeki akbabaların durumunu
sorduk. Onlardan şu mesajı aldık:
"Kara akbaba
(Aegypius monachus) Avrupa'nın en büyük yırtıcı kuşu, nesli dünya
çapında tehlike altında ve Türkiye'de yaşıyor. Yokolma tehlikesiyle
karşı karşıya olmasının sebepleri kısaca, üreme alanı ormanlardaki
yaşlı karaçamların kesilmesi, yerel halkın kurt, çakal gibi canlılarla
mücadele etmek için attığı zehirli etleri yemeleri, besin yetersizliği
ve orman yangınları olarak sıralanabilir.
|
 |
|
Ancak kanat
açıklığı 3 metreye, boyu 1 metreye ve ağırlığı 11 kg'a ulaşan bu
kuş, karşı karşıya olduğu tüm tehditlere rağmen hayatta kalmak
için yoğun çaba harcıyor. Bütün bu tehditlerin bilincinde olan Kuş
Araştırmaları Derneği (KAD), Milli Parklar ve Orman Genel
Müdürlükleri ile işbirliği halinde, kara akbabaların korunması
amacıyla Kızılcahamam ve çevresinde UNDP desteğiyle Kara Akbaba
2001 Projesi'ni yürüttü. |
Projenin temel
amaçları kuşların bölgede karşı karşıya oldukları tehditlerin ortaya
çıkartılması ve korunmaları için gerekli önlemlerin alınmasıydı."
Kutluyoruz.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
S: 417 Ağustos-2002
Sargun A. Tont'a
teşekkürlerimizle
Denizce
 |
|