e-mail
denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe M. Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Teoman Arsay
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Ali Eser    

  Gelir Dağılımı Adaletsizliği
 

 

02 Mart 2004

Bir ülkenin güçlü olarak nitelendirilebilmesi kuşkusuz topyekün o ülkede yaşayanların kendinden ve geleceğinden emin, asgari yaşam standardını yakalamış, güvenli ve huzurlu, birbirleriyle ve ülkesiyle barışık........... fertlerden oluşması gerekir. Yani kısacası birbirine inanan, güvenen; birbirini seven-sayan insanlara ihtiyacımız var. Bir değerli siyasetçimizin dediği gibi sabah saat 6’da kapısı çalınan adam ya sütçü ya da gazeteciden başkasını düşünmemeli.

İşte ülkesinde yaşayanları bu kadar kendine güvenir, inançlı  halde tutabilen idarelerin yönettiği ülkeler de güçlü ülke olur.

Biz içinde doğup, büyüdüğümüz, okuyup (veya okuyamayıp) çalıştığımız (veya çalışamadığımız) ....... Türkiye’mizin güçlü olmasını istiyoruz her bakımdan. Güçlü olmanın olmazsa olmaz şartı ise ekonomik sağlıktan geçer. Şimdi elimizi  vicdanımıza koyup düşünelim. Ekonomik olarak güçlülüğün neresindeyiz? Sadece kamu kesimi olarak, 104 milyar............$ dış borç, 145.......... katrilyon (.110 milyar..................$) iç borç ve her yıl artan borç miktarı. Bu borçlar niye böyle artıp durdu?

Bir dönemler Serbest Piyasa Ekonomisi adı altında kim ne yaparsa mübah. Kim kimi kazıklarsa başarılıdır. Köşeyi dönen kendini kurtarır – vb. etik dışı kavramlar yaratıldı 80’li yıllarda. Kamunun harcama disiplini siyasi ve yakın çevre çıkarları uğruna bozuldu; 6-7 günlük teşvik tebliğleri (Naylon Terlik örneği); KİT’lere başınızın çaresine bakın sloganı ile bazı bankalardan fahiş oranlı, aşırı faizle alınan borçlar ve nihayet yatırım ve istihdam yaratma yerine kıt kaynakların bu şekilde israf edilmesi üretim faaliyetlerinin azalmasına dolayısıyla da halkın gelirinin azalmasına sebep olmuştur. Gelir azalmasının etkisi çeşitli kesimlerde değişik  oranlarda görülmüştür; düşük gelir seviyesindekiler diğerlerine nispetle daha olumsuz etkilenmişlerdir. Hatta uluslararası fakirlik sınırının altına sürüklenen nüfus (takr. 12-13 milyon) daha da artmıştır. Başka bir deyişle gelir dağılımındaki adaletsizlik  daha da büyümüştür.

Gelir dağılımının konuşulabilmesi için önce gelir getirici faaliyetlerin olması gerekir. Çalışacak işi olmayan bir kimsenin gelirinden bahsedilmesi ise herhalde tutarlı bir davranış olmaz. Veya bozuk düzende aşırı ve de haksız kazanç sağlayan  sanal müteahhit misali becerikli (!) olmayı gerektirir. (fıkra)

Gelir dağılımı kavramı hemen gelir dağılımının adaletsizliği hususunu da beraberinde gündeme getirmektedir. Bu otomatik çağrışım sadece Türkiye’de değil, gelişmiş ülkelerde de aynen yaşanmaktadır. Çünkü gelir dağılımının adaletsiz olduğu hemen hemen asırlardır tartışılan bir sorundur. Gelir dağılımı kavramı bu denli sübjektif olduğundan, bir süredir fakirlik kavramına objektif bir kıstas getirilmeye çalışılıyor. Mesela günde 2 ABD dolarından daha az kazanan biri dünyada fakir sayılıyor. Diğer bir ifade ile ayda 60 ABD dolarından az kazanan biri. Yani bu kıstasa göre asgari ücret kazanan  beş kişilik bir ailenin gelirinden hayli yüksek. İşsiz olan ise tümden yoksul!. Bilindiği gibi gelirin paylaşımı hikayesi geçtiğimiz yüzyıldan beri çözüm arayışlarını da gündemde tutan uzun bir süreçtir. Gelir dağılımının adil olması hangi siyasi görüş gözönüne alınırsa alınsın, hangi ekonomik sistem tartışılırsa tartışılsın hep arzulanan bir hedef olarak görülmektedir. Ancak gelir dağılımının ölçülmesi için yöntemler ne kadar inandırıcı orası da şüpheli. Gelir dağılımının tespit yöntemleri de çeşitlidir ve henüz herkesin mutabık olduğu kesin bir formül de yoktur.

Bir başka husus da milli gelir  değerlendirmelerinde çeşitli ülkeler arasında farklı yöntemlerin uygulanmakta  olduğudur. Ülkemizde milli gelir hesaplamaları, (gelişmiş ülkelerde  üretim, harcama, ve gelir yöntemleriyle birlikte hesaplanmasına karşılık), sadece  üretim yöntemiyle  yapılmaktadır. Bilhassa bu nokta ülkenin sosyal politikalarını birinci derecede  ilgilendiren hususlarda önemli bir eksiklik olarak görülmektedir.

İktisatçılar genel olarak LORENZ EĞRİSİ denen bir grafiği kullanarak bazı veriler elde etmektedirler. Bu eğri kullanılarak hesaplanan GINI katsayısı gelir eşitsizliğini mukayeseli olarak değerlendirmeye yarar vs. vs.

Türkiye’de bu araştırmayı yapan tek kurum DİE’dir. DİE ilk gelir dağılımı istatistik raporunu 1963’te yayınladı. Rapora göre geliri en düşük %20 lik nüfus  toplam gelirin % 4.5 uğunu; geliri en yüksek olan %20 lik nüfus ise gelirin %57 sini almaktadır. 1987’de yapılan DİE araştırmasındaki  paylar ise en düşük kesim için %5.2 ye çıkarken en yüksek kesimin aldığı pay ise %50 ye gerilemiştir. 1994 neticeleri aynı kesimler için %4.9 ve % 54.9 olarak verilmiştir. Görüldüğü gibi en alt gelir –en üst gelir tabakaları arasındaki fark 10-12 kat arasında değişmektedir. 2002 de yapılan son araştırmada ise  DİE’nin yayınladığı bölüşülen gelirle yine ayni DİE nin 2002 gelir yöntemiyle gayri safi yurt içi hasıla rakamları büyük farklılıklar göstermektedir. GSMH tablosu bölüşülen geliri 219 katrilyon TL verirken, DİE gelir dağılımı araştırması 119 katrilyon TL olarak veriyor?!. Yani ankete cevap verenler 219 değil 119 katr. olarak beyanda bulunmuşlar. Eksik beyanda bulunanların 4 de 3 ü de kar/ faiz/ rant kesimlerinden kaynaklanıyor. Kayıt dışı gelir sahipleri de cabası!.

Bakın ben iktisatçı, ekonomist filan  değilim ama rakamlar ve yaşadığımız hayatı tahlil etme, tespit etme gibi bir idrakim de var çok şükür. Bu idrakin her Türk vatandaşında da olduğunu kabul etmemiz şart. Halk arasında bir söz vardır “biri yer biri bakar, kıyamet bundan kopar.”

En alt ve en üst gelirler arasındaki fark 8 i bulduğunda toplumsal bunalımların çıkacağı da genel kabul gören bir varsayımdır.

Kıyametin kopmaması için:

I. Kaynakların her zaman, izafi olarak, kıt; oysa ihtiyaçların ise yine izafi olarak sınırsız olduğu gerçeğini gözardı etmeden gelirimizi kullanırken adil ve akıllı hareket edecek yönetimler işbaşında olmalı; böyle olursa:

  1. Batık banka olmaz, 47 milyar dolar! 19 milyarı kamu bankaları görev zararı

  2. Ismarlama Naylon Terlik Teşvik Tebliği çıkmaz,

  3. Düşük gümrüklü çerezlik mısır ithal edilmez veya herkese adil dağıtılır yemler!

  4. Eğitim ve sağlıkta, devlet hizmetlerinde kesimler ve bölgeler arasında uçurumlar oluşmaz, (tecrübe ile sabittir ki asgari eğitim sahibi olmak bile iş bulmada ve fırsat yakalamada  en önemli faktörlerden biridir.)

  5. Bürokrat, işadamı / tüccar, politikacı çıkar birliği kurulamaz. (Ukrayna-Kiev’e giden İTKB  işadamları topluluğunu taşıyan uçak yolcularının 3 te ikisi Ankara’ da boşalmaz!). Ankara'daki bankalar en zengin mevduatçıların toplandığı yerler olmaz, bizatihi içinde olduğum ortamlarda şahit olduğum jet hızıyla konum(!) değiştiren politikacı arkadaşlarımı ismen saymak  yakışık almaz herhalde!?.

  6. Kayıtsız ekonomi, belgesiz üretim kalitesiz yönetim olmazdı.

  7. Ekonomik göstergelerde ilan edilen her türlü gelişme işareti rakamlara rağmen 2003 yılında resmi rakam olarak ilan edilen işsizlik oranı 3. çeyrekte %9 iken 4. çeyrekte %10.2 olmazdı, vs. vs.

Son yıllarda  yatırımlar için ayrılan payın GSMH nın %6 ları  seviyesinde  seyretmesi  dağıtılacak gelirin hiç te öyle umut yaratacak kadar artmayacağına işarettir. Geliri artmayan harcama da yapamaz, ürettiğinizin  en az %70 ini içerde satamadığınız bir ekonomi ise sağlıklı sayılamaz. (bu ilke de tüm ekonomik modeller için  kabul görmüş bir olgudur.)

 II. Yukarıdaki olumsuzlukların nispeten giderilebildiği ölçüde ve israf edilen kaynakların dış borç ödemelerine değil, istihdam yaratacak akıllı yatırımlara yönlendirilebildiği ölçüde gelir dağılımı adaletinin de sağlanabileceğine hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır.

En son olarak da 2004 yılı bütçe rakamları, açıklar ve borç stokundaki artışları kısaca özetleyerek bugün neredeyiz? e bir cevap  sizler tarafından verilebilir:

2004 te  toplam gelirler yuvarlak olarak 114 katrilyon, toplam giderler ise 160 katrilyon olarak  kanunlaşmıştır. Açık 46 katrilyondur. Vergi gelirleri 100 katrilyon olarak tahmin edilmektedir. (2003 te  vergi geliri 87 katrilyon olarak gerçekleşti. )

İç borç stoku 110 milyar dolar, dış borç stoku (ihtiyatlı) 104 milyar dolar olarak görülmektedir. 2000 de iç borç  54.2 milyar dolar, dış borç 48 milyar dolar seviyesindeydi.

Gelir dağılımını bozan başka bir faktör de vergi politikalarının yanlışlığıdır. Türkiye’de ısrarla dolaylı gelirlerin arttırıldığını direkt vergilerin ise nispi olarak hep azaldığını görüyoruz; bunun anlamı anayasamızda öngörülen "vergi, ödeme kabiliyeti olandan takati kadar tahsil edilir" ilkesinin hiçe sayılmasıdır.

İşte bu ve benzeri ters uygulamalar ülkemizdeki gelir dağılımını giderek daha da bozan sonuçlara kapı açmaktadır. Şükredelim ki Türk insanının geleneksel sabır vasfı halen kaybolmadı. Ama biz yine de  "Biri yer biri bakar, kıyamet bundan kopar"  özdeyişimizi unutmayalım. “Komşusu açken rahat uyuyan bizden değildir ..” diyen yüce Peygamberimiz var. O peygamberin dünyaya tebliğ ettiği Yüce Kitabımız Kuran-ı Kerim Nisa Suresi 58. ayetinde;

"Hiç şüphesiz Allah size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder...." buyurmaktadır.

Bundan daha güzel bir nasihat olabilir mi?

Ali Eser

30.12.2004