|
02 Mart 2004
Bir ülkenin
güçlü olarak nitelendirilebilmesi kuşkusuz topyekün o
ülkede yaşayanların kendinden ve geleceğinden emin, asgari yaşam
standardını yakalamış, güvenli ve huzurlu, birbirleriyle ve
ülkesiyle barışık........... fertlerden oluşması gerekir. Yani
kısacası birbirine inanan, güvenen; birbirini seven-sayan
insanlara ihtiyacımız var. Bir değerli siyasetçimizin dediği
gibi sabah saat 6’da kapısı çalınan adam ya sütçü ya da
gazeteciden başkasını düşünmemeli.
İşte
ülkesinde yaşayanları bu kadar kendine güvenir, inançlı halde
tutabilen idarelerin yönettiği ülkeler de güçlü ülke
olur.
Biz içinde
doğup, büyüdüğümüz, okuyup (veya okuyamayıp) çalıştığımız (veya
çalışamadığımız) ....... Türkiye’mizin güçlü olmasını istiyoruz
her bakımdan. Güçlü olmanın olmazsa olmaz şartı ise ekonomik
sağlıktan geçer. Şimdi elimizi vicdanımıza koyup düşünelim.
Ekonomik olarak güçlülüğün neresindeyiz? Sadece kamu kesimi
olarak, 104 milyar............$ dış borç, 145..........
katrilyon (.110 milyar..................$) iç borç ve her yıl
artan borç miktarı. Bu borçlar niye böyle artıp durdu?
Bir dönemler
Serbest Piyasa Ekonomisi adı altında kim ne yaparsa mübah.
Kim kimi kazıklarsa başarılıdır. Köşeyi dönen kendini kurtarır –
vb. etik dışı kavramlar yaratıldı 80’li yıllarda. Kamunun
harcama disiplini siyasi ve yakın çevre çıkarları uğruna
bozuldu; 6-7 günlük teşvik tebliğleri (Naylon Terlik örneği);
KİT’lere başınızın çaresine bakın sloganı ile bazı
bankalardan fahiş oranlı, aşırı faizle alınan borçlar ve
nihayet yatırım ve istihdam yaratma yerine kıt kaynakların bu
şekilde israf edilmesi üretim faaliyetlerinin azalmasına
dolayısıyla da halkın gelirinin azalmasına sebep olmuştur. Gelir
azalmasının etkisi çeşitli kesimlerde değişik oranlarda
görülmüştür; düşük gelir seviyesindekiler diğerlerine nispetle
daha olumsuz etkilenmişlerdir. Hatta uluslararası fakirlik
sınırının altına sürüklenen nüfus (takr. 12-13 milyon) daha da
artmıştır. Başka bir deyişle gelir dağılımındaki adaletsizlik
daha da büyümüştür.
Gelir
dağılımının konuşulabilmesi için önce gelir getirici
faaliyetlerin olması gerekir. Çalışacak işi olmayan bir kimsenin
gelirinden bahsedilmesi ise herhalde tutarlı bir davranış olmaz.
Veya bozuk düzende aşırı ve de haksız kazanç sağlayan sanal
müteahhit misali becerikli (!) olmayı gerektirir. (fıkra)
Gelir
dağılımı kavramı hemen gelir dağılımının adaletsizliği hususunu
da beraberinde gündeme getirmektedir. Bu otomatik çağrışım
sadece Türkiye’de değil, gelişmiş ülkelerde de aynen
yaşanmaktadır. Çünkü gelir dağılımının adaletsiz olduğu hemen
hemen asırlardır tartışılan bir sorundur. Gelir dağılımı
kavramı bu denli sübjektif olduğundan, bir süredir fakirlik
kavramına objektif bir kıstas getirilmeye çalışılıyor. Mesela
günde 2 ABD dolarından daha az kazanan biri dünyada fakir
sayılıyor. Diğer bir ifade ile ayda 60 ABD dolarından az kazanan
biri. Yani bu kıstasa göre asgari ücret kazanan beş kişilik bir
ailenin gelirinden hayli yüksek. İşsiz olan ise tümden yoksul!.
Bilindiği gibi gelirin paylaşımı hikayesi geçtiğimiz yüzyıldan
beri çözüm arayışlarını da gündemde tutan uzun bir süreçtir.
Gelir dağılımının adil olması hangi siyasi görüş gözönüne
alınırsa alınsın, hangi ekonomik sistem tartışılırsa tartışılsın
hep arzulanan bir hedef olarak görülmektedir. Ancak gelir
dağılımının ölçülmesi için yöntemler ne kadar inandırıcı orası
da şüpheli. Gelir dağılımının tespit yöntemleri de çeşitlidir ve
henüz herkesin mutabık olduğu kesin bir formül de yoktur.
Bir başka
husus da milli gelir değerlendirmelerinde çeşitli ülkeler
arasında farklı yöntemlerin uygulanmakta olduğudur. Ülkemizde
milli gelir hesaplamaları, (gelişmiş ülkelerde üretim, harcama,
ve gelir yöntemleriyle birlikte hesaplanmasına karşılık), sadece
üretim yöntemiyle yapılmaktadır. Bilhassa bu nokta
ülkenin sosyal politikalarını birinci derecede ilgilendiren
hususlarda önemli bir eksiklik olarak görülmektedir.
İktisatçılar
genel olarak LORENZ EĞRİSİ denen bir grafiği kullanarak bazı
veriler elde etmektedirler. Bu eğri kullanılarak hesaplanan GINI
katsayısı gelir eşitsizliğini mukayeseli olarak değerlendirmeye
yarar vs. vs.
Türkiye’de
bu araştırmayı yapan tek kurum DİE’dir. DİE ilk gelir dağılımı
istatistik raporunu 1963’te yayınladı. Rapora göre geliri en
düşük %20 lik nüfus toplam gelirin % 4.5 uğunu; geliri en
yüksek olan %20 lik nüfus ise gelirin %57 sini almaktadır.
1987’de yapılan DİE araştırmasındaki paylar ise en düşük kesim
için %5.2 ye çıkarken en yüksek kesimin aldığı pay ise %50 ye
gerilemiştir. 1994 neticeleri aynı kesimler için %4.9 ve % 54.9
olarak verilmiştir. Görüldüğü gibi en alt gelir –en üst gelir
tabakaları arasındaki fark 10-12 kat arasında değişmektedir.
2002 de yapılan son araştırmada ise DİE’nin yayınladığı
bölüşülen gelirle yine ayni DİE nin 2002 gelir yöntemiyle
gayri safi yurt içi hasıla rakamları büyük farklılıklar
göstermektedir. GSMH tablosu bölüşülen geliri 219 katrilyon TL
verirken, DİE gelir dağılımı araştırması 119 katrilyon TL olarak
veriyor?!. Yani ankete cevap verenler 219 değil 119 katr. olarak
beyanda bulunmuşlar. Eksik beyanda bulunanların 4 de 3 ü de
kar/ faiz/ rant kesimlerinden kaynaklanıyor. Kayıt dışı
gelir sahipleri de cabası!.
Bakın ben
iktisatçı, ekonomist filan değilim ama rakamlar ve yaşadığımız
hayatı tahlil etme, tespit etme gibi bir idrakim de var çok
şükür. Bu idrakin her Türk vatandaşında da olduğunu kabul
etmemiz şart. Halk arasında bir söz vardır “biri yer biri bakar,
kıyamet bundan kopar.”
En alt ve en
üst gelirler arasındaki fark 8 i bulduğunda toplumsal
bunalımların çıkacağı da genel kabul gören bir varsayımdır.
Kıyametin
kopmaması için:
I. Kaynakların her zaman,
izafi olarak, kıt; oysa ihtiyaçların ise yine izafi olarak
sınırsız olduğu gerçeğini gözardı etmeden gelirimizi kullanırken
adil ve akıllı hareket edecek yönetimler işbaşında olmalı; böyle
olursa:
-
Batık
banka olmaz, 47 milyar dolar! 19 milyarı kamu bankaları
görev zararı
-
Ismarlama
Naylon Terlik Teşvik Tebliği çıkmaz,
-
Düşük
gümrüklü çerezlik mısır ithal edilmez veya herkese adil
dağıtılır yemler!
-
Eğitim ve
sağlıkta, devlet hizmetlerinde kesimler ve bölgeler arasında
uçurumlar oluşmaz, (tecrübe ile sabittir ki asgari eğitim
sahibi olmak bile iş bulmada ve fırsat yakalamada en önemli
faktörlerden biridir.)
-
Bürokrat,
işadamı / tüccar, politikacı çıkar birliği kurulamaz.
(Ukrayna-Kiev’e giden İTKB işadamları topluluğunu taşıyan
uçak yolcularının 3 te ikisi Ankara’ da boşalmaz!).
Ankara'daki bankalar en zengin mevduatçıların toplandığı
yerler olmaz, bizatihi içinde olduğum ortamlarda şahit olduğum
jet hızıyla konum(!) değiştiren politikacı arkadaşlarımı ismen
saymak yakışık almaz herhalde!?.
-
Kayıtsız
ekonomi, belgesiz üretim kalitesiz yönetim olmazdı.
-
Ekonomik
göstergelerde ilan edilen her türlü gelişme işareti rakamlara
rağmen 2003 yılında resmi rakam olarak ilan edilen
işsizlik oranı 3. çeyrekte %9 iken 4. çeyrekte %10.2 olmazdı,
vs. vs.
Son
yıllarda yatırımlar için ayrılan payın GSMH nın %6 ları
seviyesinde seyretmesi dağıtılacak gelirin hiç te öyle umut
yaratacak kadar artmayacağına işarettir. Geliri artmayan harcama
da yapamaz, ürettiğinizin en az %70 ini içerde satamadığınız
bir ekonomi ise sağlıklı sayılamaz. (bu ilke de tüm ekonomik
modeller için kabul görmüş bir olgudur.)
II. Yukarıdaki
olumsuzlukların nispeten giderilebildiği ölçüde ve israf edilen
kaynakların dış borç ödemelerine değil, istihdam yaratacak
akıllı yatırımlara yönlendirilebildiği ölçüde gelir dağılımı
adaletinin de sağlanabileceğine hiç kimsenin şüphesi
olmamalıdır.
En son
olarak da 2004 yılı bütçe rakamları, açıklar ve borç stokundaki
artışları kısaca özetleyerek bugün neredeyiz? e bir cevap
sizler tarafından verilebilir:
2004 te
toplam gelirler yuvarlak olarak 114 katrilyon, toplam giderler
ise 160 katrilyon olarak kanunlaşmıştır. Açık 46 katrilyondur.
Vergi gelirleri 100 katrilyon olarak tahmin edilmektedir. (2003
te vergi geliri 87 katrilyon olarak gerçekleşti. )
İç borç stoku 110 milyar dolar, dış
borç stoku (ihtiyatlı) 104 milyar dolar olarak görülmektedir.
2000 de iç borç 54.2 milyar dolar, dış borç 48 milyar dolar
seviyesindeydi.
Gelir
dağılımını bozan başka bir faktör de vergi politikalarının
yanlışlığıdır. Türkiye’de ısrarla dolaylı gelirlerin
arttırıldığını direkt vergilerin ise nispi olarak hep
azaldığını görüyoruz; bunun anlamı anayasamızda öngörülen
"vergi, ödeme kabiliyeti olandan takati kadar tahsil edilir"
ilkesinin hiçe sayılmasıdır.
İşte bu ve
benzeri ters uygulamalar ülkemizdeki gelir dağılımını giderek
daha da bozan sonuçlara kapı açmaktadır. Şükredelim ki Türk
insanının geleneksel sabır vasfı halen kaybolmadı. Ama biz yine
de "Biri yer biri bakar, kıyamet bundan kopar"
özdeyişimizi unutmayalım. “Komşusu açken rahat uyuyan bizden
değildir ..” diyen yüce Peygamberimiz var. O peygamberin dünyaya
tebliğ ettiği Yüce Kitabımız Kuran-ı Kerim Nisa Suresi 58.
ayetinde;
"Hiç
şüphesiz Allah size emanetleri ehline teslim etmenizi ve
insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi
emreder...."
buyurmaktadır.
Bundan daha
güzel bir nasihat olabilir mi?
Ali Eser

30.12.2004
|