Yavaş yavaş ortaya çıkan unutkanlıklarla kendini göstermeye
başlayan Alzheimer hastalığı genel olarak 3 evreye ayrılıyor.
Birinci evrede, isimleri, olayları, tarihleri, eşyaların yerini
unutma, kelimeleri bulamama ve yanlış kullanma, soruları
tekrarlama, işine, çevresine ve hobilerine karşı ilgi yitirme
gibi belirtiler görülüyor ve kişi genellikle hasta olduğunu
kabul etmek istemiyor. İkinci evrede, bellek kaybı
belirginleşiyor; yeni hiçbir şey öğrenememe, yakınlarının
isimlerini unutma, yolunu kaybetme, yıkanma, giyinme gibi günlük
işlerde yardıma ihtiyaç duyma, hayal görme, depresyon, uyku
bozukluğu, çabuk sinirlenme gibi ruhsal ve davranışsal
değişiklikler görülüyor. Üçüncü evredeyse, hasta, ailesini bile
tanıyamazken, yatağa bağlı ve tamamen bakıma muhtaç duruma
geliyor.
Alzheimer hastalığıyla ilgili en net bilgi, yaşın çok önemli risk
faktörü olduğu. Sayıları görece az olan olgularda, kalıtımın da
rol oynadığı görülüyor. Yani, Alzheimer mutasyonlarını taşıyan
genlerden biri aileden miras alındıysa, hastalık er geç kişiyi
yakalıyor. Kalıtsal olgular, diğerlerine oranla oldukça erken
yaşta beliriyor. Ancak, olguların büyük çoğunluğunda, bu türden
net bir genetik miras gözükmediği gibi, genelde yaş dışında
bilinen bir risk faktörü de olmuyor. Yine de, her iki türde de,
beyin patolojisi ve bilişsel zararlar aynı oluyor ve ortak bir
moleküler mekanizma işliyor.
Alzheimer hastalığında yaşın neden bu kadar önemli bir risk faktörü
olduğuyla ilgili olarak, bu güne kadar, yalnızca birkaç
spekülasyon yapılmış. Bu modellerden birinde, yaşın
ilerlemesiyle azalma gösteren en önemli enerji molekülü olan
adenozin trifosfat'ın (ATP), bu durumdan sorumlu olduğu öne
sürülüyor. Çünkü, yaşlanan beyinde nöronal ATP azalıyor ve
nöronlar (sinir hücreleri) dinlenme anında bile ATP'ye pek çok
hücreden daha fazla gereksinim duyuyorlar. ATP olmadan hücreler
dengelerini yeniden kurmada zorlanabiliyor ve Alzheimer
peptidinin nörotoksik etkilerine karşı kendilerini
koruyamıyorlar.
Hastalığın nasıl tedavi edileceğine yönelik sorunun cevabınaysa
oldukça yaklaşıldı ama hâlâ tam olarak erişilemedi. Depresyon,
endişe, huzursuzluk, halusinasyon (sanrı) ve uyku bozukluğu gibi
hastalığın ikincil belirtilerini hafifletmek için tedavi
seçenekleri bulunuyor. Hafıza kaybı, zihin karışıklığı, kişilik
değişmeleri gibi belirtiler için de, yalnızca kısmi ve kısa
zamanlı rahatlatma sağlasalar da, az sayıda onaylanmış tedavi
var. Alzheimer'ın asıl nedeni için bir ilaç ya da tedavi
yöntemine ulaşmak şimdilik hayli zor görünüyor. Yine de,
hastalığın temeli anlaşıldıkça, birkaç umut verici ilaç tedavisi
ufukta gözükmeye başladı. Hatta birkaç aday, klinik denemelere
girdi bile. Farklı stratejiler izleyen bu bileşiklerin hepsi,
hücrelerin anormal işlevinin ve ölümünün habercisi olan
moleküler olayları durdurmayı ya da tersine çevirmeyi
amaçlıyorlar.
Alzheimer Nedir?
Alzheimer hastalığı, yaklaşık 100 yıl kadar önce nörolog Alois
Alzheimer tarafından tanımlanmıştı. Alzheimer, 51 yaşındaki bir
hastasına yaptığı otopside, normalde oldukça yaşlı insanlarda
bulunan çok sayıda senil plağı ve nöronların içinde, birbirine
dolaşmış kıvrık protein parçalarından oluşan yığınlar belirledi.
Alzheimer, bu yeni topaklı yapılarla birlikte, hastanın yaşı ve
alışılmadık sayıdaki senil plaklarına dayanarak, bu hastalığın,
normalde yaşlılarda görülebilecek zihinsel işlev ve duygusal
denge azalmasından farklı bir durum olduğuna karar verdi.
Alzheimer, beyin anatomisindeki karakteristik değişikliklerin
çoğunun kortekste meydana geldiğini de belirtmişti. Hâlâ tümüyle
anlaşılmamış nedenlerden dolayı, ön korteks gibi bazı beyin
bölgeleri, Alzheimer hastalığından çok daha fazla etkileniyor.
Bu bölgesel hasar da, belli beyin işlevlerinde azalmaya yol
açıyor.
Neden ne olursa olsun, aynı moleküler patoloji
karşımıza çıkıyor: Normal bir proteinin yanlış katlanan
parçalarının, bir kitle halinde topaklanması. Bu normal protein,
yani amiloid prekürsör proteini (APP) çeşitli dokularda
hücrelerin dış zarında bulunuyor. APP alfa, beta ve gama
sekretaz enzimlerince, üç ayrı bölgeden parçalara ya da
peptidlere ayrılabiliyor. Alfa bölgesinden kesildiğinde oluşan
parçalar hücreye zarar vermeden, daha kısa protein parçalarının
oluşmasına neden oluyor. Oysa, beta ve gama bölgelerinden
kesildiğinde, hidrofobik (su sevmeyen) yapılar açıkta kalıyor ve
ortaya çıkan parça, çözünmeyen toksik (zehirli) plaklar
oluşturmak üzere topaklanıyor. Bu şekilde oluşan peptidlerin en
toksiği, beta sekretaz bölgesinden sonra ilk 42 amino-asidi
içerdiğinden amiloid beta 1-42 (ABl-42) olarak adlandırılıyor.
En sık görülen peptidse AB1-40. Bu toksik topaklanmalar,
çevrelerindeki beyin hücrelerinin işlevlerinin bozulmasına ve
sonunda ölümlerine yol açıyorlar.
Yeni bölünen AB1-42 peptidi hemen dışarıya gönderiliyor. Bu
özellik, Alzheimer hastalığını diğer ağır sinir sistemi
hastalıklarının çoğundan ayırıyor. Çünkü diğerlerinde bu peptid
hücre içinde kalıyor. Bu, olası tedavileri kolaylaştırıyor çünkü
yardımcı ilaçların istenmeyen etkilerin oluşabileceği hücre
içine girmesi gerekmiyor. AB1-42, hücre dışına çıkar çıkmaz
topak oluşturmaya eğilim gösteriyor. Hücre kültürlerinde,
topaklanmış peptidlerin nöronların ölümüne neden olduğu
görülmüş. Aynı şey, memelilerin beyinlerine enjekte
edildiklerinde de gerçekleşiyor. Bu hücre ölümü, apoptoz ya da
nekrozla gerçekleşebiliyor. Apoptoz, programlanmış hücre ölümü
demek. Hasar gören hücrelerin intihar etmesine bu ad veriliyor.
Nekrozsa, doku ölümü. Nekroz sırasında, iltihaplanmaya neden
olan güçlü bir karışım salgılanıyor. Bu yüzden, son zamanlarda,
iltihap önleyici ilaçlar kullanarak, nekrozun sonuçlarını
baskılamanın önemi vurgulanıyor. Böylece, hastalığın başlaması
ve ilerlemesi geciktirilebilecek.
Elde Ne Var?
30 yıl önce yapılan çalışmalar, ön beyindeki
nöron grupları arasında önemli azalma olduğunu belirlemişti. Bu
hücrelerin tümü transmitter asetilkolin kullanıyordu ve bunların
kaybı, korteksteki önceki terminallerinde daha az asetilkolin
salgılanması anlamına geliyordu. Bu önemli bir bulguydu; çünkü,
korteksteki kolinerjik nöronlar, öğrenme ve hafızanın ilk
basamağı olan "dikkat"i düzenlemekle görevlidirler. Bu bilgi,
Alzheimer hastalığı için, FDA'nın onayladığı ilk ve tek tedavi
amaçlı ilaçlara ulaştırmıştı. Aricept, Cognex ve Exelon
adlarıyla piyasaya sunulan bu ilaçların üçü de, asetilkolin
salınımı olaylarının etkilerini uzatarak çalışıyorlar ve bunu
normalde hücreler arasındaki boşluktaki nörotransmitterları
bozan asetilkolinesteraz enzimini baskılayarak
gerçekleştiriyorlar. Bu süreç, Alzheimer hastalığında olduğu
gibi, çok az miktarda asetilkolin salınırken bile azalmadan
devam ediyor. Asetilkolin metabolizmasını önleyerek, serbest
nörotransmitter seviyeleri yapay olarak yükseltilebilir. Ancak
ne yazık ki, klinik denemeler, hafızadaki düzelmenin küçük ve
geçici olduğunu, oysa yan etkilerin can sıkıcı olabileceğini
gösteriyor.
Yeni Stratejiler
Zararlı AB1-42 parçasının aşırı üretimine
Alzheimer hastalığının temel nedeni olarak bakıldığından, bu
peptidi üreten iki enzim, tedaviler için başlıca hedef
durumunda. Enzimin sistemik engellenmesi, oldukça az istenmeyen
yan etkiyle olası gözüküyor. Şimdilerde BACE1 olarak
adlandırılan beta sekretaz enzimini kodlayan geni olmayan
farelerin sağlıklı olması da, bu enzimin çok iyi bir
farmokolojik hedef olduğunu destekliyor. Aslında, kuvvetli beta
sekretaz baskılayıcıları belirlendi bile: ancak, bunlar geniş
moleküller olduklarından tedavi amaçlı kullanımlara uygun
değiller. Ayrıca, beta sekretaz baskılayıcılarının, istenmeyen
komplikasyonlara yol açacak şekilde, proteinleri kesen diğer
enzimleri de engellediğine dair kanıtlar olduğundan, daha küçük
ve daha belirli baskılayıcıların geliştirilmesi için daha fazla
çalışma yapılması gerekiyor.
Genetik yapısı değiştirilmiş hayvanlarda, gama sekretaz enziminin
yokluğuysa, normal gelişimi engellemiş ve embriyolar ölmüş. Yine
de bilimadamları bu bulgu karşısında yetişkin beynindeki AB1-42
seviyelerini azaltabilecek gama sekretaz baskılayıcılarını
belirleme çabalarından vazgeçmediler. Ancak, AB'deki bir
düşüşün, hayvan modellerinde ve elbette insanlarda, yitirilmiş
bir işlevin yeniden kazanılmasını sağlayıp sağlamayacağı sorusu
hala cevap bulmuş değil.
Başka bir yaklaşımda, hastalığı engellemek için, toksik AB1-42
topaklarını yok etmek için hastanın bağışıklık sisteminden
yararlanılıyor. Bu, prensipte aktif ya da pasif bağışıklık
kazandırma yoluyla yapılabiliyor. Aktif olarak bağışıklık
kazandırma yolunda, yanlış katlanmış AB peptidi hastaya bir iğne
ya da burun spreyiyle uygulanıyor ve vücut amiloide karşı kendi
bağışıklık tepkisini geliştiriyor. Pasif bağışıklık
kazandırmadaysa, sadeleştirilmiş anti-AB antikorları, düzenli
olarak hastaya enjekte ediliyor. Her iki stratejinin de klinik
denemelerine başlandı.
Bağışık sistemi tedavisinin hayvanlar
üzerindeki başarılı uygulaması, bilim çevrelerini
heyecanlandırıyor. Örneğin genomu değiştirilen fareler, AB
peptidine güçlü bağışıklık tepkileri gösterdi. Bu tepkiler, beta
proteini birikiminin önemli miktarda azalmasını ve hafıza
zararlarının kısmi de olsa giderilmesini sağladı. Ancak,
uluslararası bir klinik denemede, 375 hastadan yaklaşık %
5'inde, AB peptidiyle aşılandıktan sonra şiddetli beyin şişmesi
gelişti. Bu iltihaplanmaya, AB'nin hangi bölümünün tam olarak
kullanılacağında yapılan bir hata neden olmuş olabilir. Belki
de, peptidin daha dikkatli arıtılması ya da bağışıklık
kazandırma prosedürünün kendisinin değiştirilmesi gerekiyor.
Bununla birlikte, denemeler devam ediyor ve sonuçlar dört gözle
bekleniyor.
Bir başka stratejide bilimadamları, topaklanan ABl-42 peptidine
küçük bir molekül ekleyerek, hücrelerin ölümüyle son bulan
süreci durdurmayı başardılar. Bu molekül, peptide bağlanarak
onun zehirli özelliğinin yok olmasını sağlıyor. Araştırmacılar
bunu, "tuzak peptidi" adını verdikleri, 5, 6 ve 9 amino asit
uzunluğundaki 16 küçük peptid kullanarak başarmışlar. Tuzak
peptidleri, Alzheimer peptidine topaklanma sırasında
eklendiğinde, nörotoksik etkiler tümüyle yok oluyor ve ABl-42
büyük miktarlarda kalsiyum akışına neden olamıyor. Peptid
bağlanımı çok spesifik olduğundan, bu stratejinin çok az zararlı
yan etkisinin olması bekleniyor.
Topaklanmış ABl-42 peptidinin nörotoksikliğini giderecek bir ilaç
düşünülebilir. Ancak böyle bir ilacın, sinirlerde kalıcı bir
hasar oluşmadan önce verilmesi gerekiyor. Yalnız bu durumda
ABl-42'nin toksik özellikleri etkisiz hale getirilebilir. Diğer
yandan ölü sinir hücrelerinin kök hücrelerle değiştirilebileceği
günler de er geç gelecek.
Alzheimer Hastalığının Tanısı
20. yüzyılın
sonlarına
kadar, Alzheimer hastalığının
kesin tanısını
koymak oldukça
zordu. Kesin tanı genelde ölüm
sonrası
yapılan
otopsiyle konuluyordu. Depresyon, kötü
beslenme, ilaç
yan etkileri gibi nedenlerle oluşan
bazı
bellek kayıpları
ve davranış
değişiklikleri
Alzheimer hastalığıyla
karıştırılabiliyordu.
Bu durumda, yanlış
Alzheimer tanısı
gereksiz endişeye
yol açarken,
Alzheimer'ın
belirlenmemesi, uygun bakım
ve uzun süreli
planlama yapmayı
engelliyordu.
Günümüzde
Alzheimer tanısı
koymak için,
sağlıklı
vücut
dokularına
zarar vermeyen fonksiyonel görüntüleme
tekniklerinin yanısıra,
davranış
değerlendirme ölçeğinden
yararlanılıyor.
Bu ölçekte,
bir düzine
kadar farklı
bilişsel
parametre var. Bu parametrelerin tümü,
bir tanı
konulmadan önce önemli
değişiklikler
göstermek
zorunda. Beyin etkinliklerini doğrudan
inceleyen iki yöntem,
günümüzde
Alzheimer hastalığıyla
bağlantılı
yapısal
ve işlevsel
değişiklikleri
belgelemede oldukça
değerli
araçlar.
Bunlardan ilki Manyetik Rezonans Görüntüleme
(MRI), beynin topografisinin detaylı
bir üç
boyutlu resmini sağlıyor.
Bu teknikle, hastalığın
ilerlemesiyle oluşan
beyin dokusu kayıpları
görülebiliyor.
Hastalık
henüz
erken evredeyken, henüz
bilişsel
bozukluklar davranışsal
tanıya
izin vermezken, beyin hacminde azalma farkedilebiliyor.
Fonksiyonel MRI (fMRI) ve pozitron emisyon tomografi (PET),
beyindeki etkin bölgeleri çözmede
oldukça
yaygın
kullanılan
iki yötem.
Bu yöntemler,
beynin belli bölgeleri
hasar gördüğünde
ortaya
çıkan
zihinsel bozuklukları
tanımlamada çok önemliler.
Bu yöntemlerle
yapılan
beyin taramaları
sırasında
kişiler çeşitli
bilişsel
etkinliklere yoğunlaştırıyor
ve beynin farklı
bölgelerindeki
kan basıncı
değişimleri ölçülüyor.
Alzheimer'lı
kişilerin
beyin görüntüleriyle,
normal kişilerin
beyin taramaları
arasında
dramatik farklılıklar
olabiliyor. Bu araçları
kullanarak yapılabilen
erken tanı çok önemli,
etkin bir tedavi olası
olduğundaysa
daha da önem
kazanacaklar.
Alzheimer hastalığı,
beyinde işlevsel
ve yapısal
değişikliklere
neden olur. Üst
sırada,
20 yaşındaki
(solda) ve 80 yaşındaki
(ortada) sağlıklı
bireylerin ve bir Alzheimer hastasının
(sağda)
beyinlerindeki kan basıncı
değişimlerinin ölçüldüğü
PET taramaları
görülüyor.
Tarama sırasında,
hastalıklı
beyindeki kan basıncı
değişimlerinin
azlığı,
bilişsel
işlevlerin
azaldığına
işaret
ediyor. Alt sıradaysa,
normal (solda) ve ilerlemiş
bir Alzheimerlı
beynin (sağda)
yapısal
farklılıkları
görülüyor.