| |
Binlerce yıl öncesinden bugüne kadar günlük hayatımızın
vazgeçilmezlerinden takılar, farklı kültürlerde farklı
görünümlerle karşımıza çıktı, beğenilmenin yanında büyü,
korunma, inanç, gösteriş ve asalet amaçlı da kullanıldı.
Anadolu'nun kültürel zenginliği takılarına da yansımış
görünüyor. Her uygarlık takılara kendi damgasını vurmuş.
Binlerce yıllık takılar öylesine hoş ve gösterişli ki, günümüzde
de tasarımcılara esin kaynağı oluşturmasına şaşmamalı. Müzede
değil de her hangi bir kuyumcunun vitrininde görseniz, hemen
satın alırdınız....
İnsan neden takı takar sorusunun akla getirdiği ilk cevap,
şüphesiz ki beğenilme arzusu. Takılar, takıldıkları bölgeye
dikkat çekerek bu bölgenin güzelliğini ortaya çıkartırlar.
Ancak, sadece içgüdüsel amaçlarla kullanılmış değiller. Kültürel
antropologlar, takıların süslenme dışında av bereketi sağlamaya
veya kötü güçlerden korunmaya yönelik muskalar olarak da
kullanıldığını düşünüyorlar. Etnologlar, amulet (muska) ve
uğurluk amaçlı kullanılan takıların ortaya çıkışını "Dinamist"
dünya görüşüne bağlıyorlar. Bu bağlamda, ilkel insan, nesnelerin
pozitif veya negatif güçle yüklü olduğuna inanmış. Tehlikeli
kabul ettiği nesnelerden kaçınmış. Yararlı saydıklarınınsa
mutluluk, sağlık, başarı... getireceğine inanmış. Doğayı
dolduran canlı ve cansız nesnelerin parlaklık, sağlamlık, kuvvet
gibi çarpıcı niteliklerinden etkilenmiş; felaketin ya da
mutluluğun bunların içinde saklı olduğuna inanarak onlarla
barışık olmayı ve onları kendi hizmetinde kullanmayı düşünmüş.
Kuvvetinden etkilendiği vahşi hayvanların, örneğin aslanın
pençesini, kaplanın tüylerini, yılanın dişlerini üzerinde
bulundurduğunda, bu hayvanların niteliklerinin kendine
aktarılacağına, ayrıca onlarla büyüsel bir bağ kuracağına
inanmış. Amacı ne olursa olsun, binlerce yıl öncesinden bugüne,
takılar gündelik hayatın parçası olmuş. Takılara olan bu ilgi,
dönemlerinin tekniğiyle birleşince Anadolu’muz, arkeologlarca
çıkartılan, birçok gösterişli hazinenin merkezi haline gelmiş
bulunuyor.

Tüketici paleolitik (yontma taş devri) toplulukların yerini
üretimci neolitik çağ (cilalı taş çağı) insanları almaya
başladığında, mağaralar yerlerini yerleşimlere bırakmışlardı. Bu
dönem yerleşim yerlerinden Çatalhöyük’te (Konya) bulunan
obsidyenden (volkanik camdan) yapılmış ayna, daha o dönemlerde
insanların görünüşlerine önem verdiğinin göstergesi. Neolitik
dönem yerleşimlerinde bulunan taş, kemik ve yumuşakçaların
kabuklarından yapılmış kolye ve bilezikler, Cafer Höyük'te
bulunan yine obsidyen bir bilezik, o günün modasından günümüze
kalan örnekleri oluşturuyor.
Anadolu’da ilk kullanılan maden, işlenmesi kolay oluşu ve
yüzeye yakın yataklarının bulunması nedeniyle bakır olarak
karşımıza çıkıyor. Bakır ve kurşundan sonra MÖ 4000'in
başlarından itibaren, altın ve gümüş de işlenmeye, ayrıca akik
ve kalseduan gibi çekici, canlı renklere sahip süs taşları takı
yapımında kullanılmaya başlanmış.

İlk Tunç Çağında bakırla kalayın karıştırılması sonucu
keşfedilen tunç, takı yapımında da kullanılmaya başlandı. Bu
dönemde Anadolu’da ilk kent yapısındaki yerleşimlerin ortaya
çıkışıyla, yavaş yavaş ticaret ilişkileri kendini göstermeye
başladı. Ticari ilişkiler, takı tekniğinin gelişmesini de
sağladı. Bu dönem yerleşimlerinde bulunan göz alıcı takılar,
bugünün takı tasarımlarına da esin kaynağı olabilecek
gösterişte. Alacahöyük kral mezarlarında yapılan kazılarda
bulunan, döküm tekniğiyle yapılmış boğa, geyik figürleriyle
güneş kursları, gelişmiş kuyumculuğun göstergeleri olarak
karşımıza çıkıyor. Zincir, bilezik, başları değerli taşlarla
süslü iğnelerde, saç tokalarıyla taçlarda; kalıba basma, delik
işi, tel örme, burma ve som döküm teknikleri kullanılmaktaydı.
Bu dönemde Anadolu uygarlıkları her alanda gelişme gösterdi;
şehircilik, heykeltıraşlık ve çömlekçilikte zamanının önde gelen
merkezlerinden biri oldu.
Batı Anadolu'da, Çanakkale yakınlarındaki Hisarlıtepe
Höyük’ündeki buluntularla bir efsane can buldu ve karşımıza tüm
görkemiyle Troia uygarlığı ve hazinesi çıktı. Çağlar boyu bu yer
tekrar tekrar inşa edilmiş olduğundan, üst üste gelen arkeolojik
katmanlardan oluşur. 1870'te bölgede yürüttüğü kazılarla Homeros
efsanesinde adı geçen görkemli Troia ve hazinesini ortaya
çıkaran Schliemann hazineyle karşılaşınca büyülenmiş olacak,
önce hazinede bulunan bazı takılarla karısı Sophia’ı süsledi,
daha sonra da buluntuları Almanya’ya taşıdı. 2. Dünya Savaşından
sonra hazine Moskova’daki yerini aldı. Türkiye'deyse ancak küçük
bir bölümü sergilenebilmekte. Çok sık gündeme geldiğinden
kulağımızın aşina olduğu bu hazinede; üç altın taç, altmış altın
küpe, birçok altın iğne ve altın takı, altın ve gümüş vazolar,
altın yüzük ve saç tokaları, dört lapislazuli balta, kurşundan
bir kadın idol, taş idoller ve yine birçok kolye taşı yer
alıyor.

MÖ 2000 yıllarında Anadolu'da devlet kuran Hitit'ler takı
sanatı ve kuyumculuğu ileri bir düzeye taşımışlardı. Hitit takı
sanatında, karşımıza altın ve bronzdan yapılmış birçok heykelcik
çıkıyor. Muska (amulet) olarak da kullanıldığı düşünülen bu
heykelciklerin en ilginç örneklerini; Güneş Tanrısı'nı
simgeleyen altın heykelcik ve Güneşin başın arkasında bir hale
olarak betimlendiği bir tunç heykelcik oluşturuyor. Hitit'lerde
mühür yüzükler de yaygın olarak kullanılmaktaydı. Bu yüzüklerin
ticaretle uğraşan kadınlar tarafından da kullanılıyor olması,
Hitit kadınlarına verilen önemin göstergesi.
Urartulardaysa, uçları hayvan başı şeklinde bilezikler,
madeni kemerler ve günümüz koleksiyoncularının da ilgisini çeken
cam kehribar, akik boncuklar çok modaydı. Kemerlerin üzerine
kazıma ve kabartma tekniğiyle kutsal hayvanların üzerine basan
Urartu tanrıları işlenmiş. Urartu elbiselerini çeşitli
motiflerle bezenmiş iğneler süslüyordu. Ancak, iğne dediğimizde
ilk akla gelen, Frig fibulaları oluyor. Elbiseleri tutturmakta
kullanılan bu çengelli iğneler, dünyadaki örnekler. MÖ
900-550'li yıllarda büyük talep gören fibulalar, yoğun olarak
dışarıya satılmaktaydı.
Eski çağlarda olduğu gibi günümüzde de altın hala zenginlik,
gösteriş sembolü. Lidyalılar ilk parayı (sikke) basmakla
kalmamış; Sart Çayı'nın sunduğu altınları, başkentleri Sardes'ta
(Manisa yakınları) büyük bir incelikle işlemişler. Dillere
destan zenginliklerini "Karun kadar zengin olma" hayalleriyle
günümüze kadar taşımışlar.

Takılar tarih boyunca yalnızca zenginlik hayallerini
süslemekle kalmıyor, inançları da yansıtıyorlar. Pers'ler,
taşların kendine özgü güçleri olduğuna inanıyorlardı. Ayrıca
Perslerin tek tanrılı Zerdüşt dinindeki üçlüsü; (dünya anası
Anahita, ışık ve doğrulukla ilişkilendirilen Ahura Mazda,
kötülük ilkesi Ahirman) takılarda üçgen baklava biçimli
desenlerle simgeleniyordu.
Helenistik dönemdeyse simgeler mitolojiyle ilişkili. Aşkı ve
sevgiyi simgeleyen Aphrodite, mersin ve güvercinle, Zeus
(Tanrıların Tanrısı) meşeyle, Apollon (Sanat Tanrısı) defneyle,
Athena (Bilgelik Tanrısı) zeytinle, Dionysos (Şarap Tanrısı)
sarmaşıkla betimlenir. Ayrıca Arthemis'i (İffet Tanrıçası)
simgeleyen ay biçimli takılar da yaygındır.
Helenistik dönem, etkisini Anadolu Roma egemenliğine
girdiğinde de göstermiş. Roma takılarında, doğudan ve Mısır'dan
gelen ajur filigre, emay gibi teknikler de kullanılmış.
Romalılar zenginlik ve lükse düşkünlükleriyle tanınıyorlardı. Bu
dönemde, değerli ve yarı değerli taşlar kadar bunların camdan
taklitleri de ilgi görüyordu. Ayrıca, Para ve madalyondan
yapılmış takılar da kullanılmış. Bu dönem kadın ve erkeklerinin
taktığı yüzükler, süslenmenin dışında asalet, askeri rütbe
göstergesi, mühür, tılsım, zehir taşıma, evlilik simgesi ve
anahtarlık gibi amaçlarla da kullanılıyordu. Aynı amaçlı yüzük
kullanımı, Bizans'ta da görülür. Bizans kuyumculuğunda
Roma'dakinden farklı olarak kabartma daha az tercih edilir.
Bizans takılarında simgeler, Hıristiyanlık inancının etkisinde.
Emay (mine), taş kakma, niello (savat) dönemin yaygın
teknikleri. Selçuklu takıları da Bizans takılarıyla benzerlik
gösteriyor.

Üzerinde Hıristiyanlık simgeleri yoksa, ayır etmek oldukça
zor. Selçuklulardan günümüze, Londra British Museum New York
Metropolitan ve Berlin'de sergilenen altın gümüş ve bronzdan
yapılmış birçok eser kalmış. Selçuklar takı sanatında, döküm
niello(savat), delik işi, renkli taş, kakma, kabartma, filigre
(telkari) ve granüle (taneleme) gibi birçok gelişmiş teknik
kullanmaktaydılar. Selçuklularda, en çok ilgi gören taşlar
firuze, yakut ve inciydi. Ayrıca altın, soylular ve sultanlarca
saygınlık göstergesi olarak kullanılıyordu. Halka ve hilal
formlu küpeler bu dönemin kadınlarınca da ilgi gördüğü,
gerdanlıklarınsa hem erkekler hem de kadınlarca kullanıldığı
anlaşılıyor. Takıların sadece kadınlara yönelik olduğunu
düşünmek yanlış olur. Binlerce yıldır, özellikle de doğuda
takılar erkeklerce yaygın şekilde kullanılmış. Osmanlı
kültüründe de, kadınlar kadar süslü olamasa da, erkekler de takı
takıyorlardı. Osmanlı' da sanat ve kuyumculuk önem taşır, saray
teşkilatı tarafından yönlendirilirdi. Genel olarak Osmanlı
takılarında, Anadolu uygarlıklarının, İslam sanatının ve
imparatorluğun yayıldığı geniş sınırlardaki kültürlerin etkileri
görülür.
Anadolu uygarlıklarından günümüze kalan eserler sadece müze
camekanlarını değil, değişik desenlerle günümüz vitrinlerini de
süslüyor. Günümüz kuyumcu ve tasarımcıları, geçmişin bu
harmanlarından yararlanıyor. Bilinçli ya da bilinçsiz olarak
biz, hala Arthemis'in simgesi ay şeklinde küpeler kullanıyor ya
da atalarımız gibi kötü niyetli bakışları (nazar)
uzaklaştıracağını düşündüğümüz boncuklar takıyoruz. Anadolu'nun
binlerce yıllık geçmişi takılarla da günümüze kadar ulaşıyor.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Aralık-2005
Kumru Sardağ'a
teşekkürlerimizle
Denizce

01.10.2010
|
|