| |
|
 |
Bildiğimiz herşey, iki kulağımızın arasındaki bir-birbuçuk
kiloluk sinirsel kütle içinde paketlenmiş duruyor. Dünya
hakkındaki yararlı ya da önemsiz gerçekler,
yaşamlarımızın tarihi, bisiklete binmekten tutun da
çocuğumuzu kedilere süt vermeye ikna etmeye kadar
edindiğimiz her türlü beceri... Her birimizi tek ve
benzersiz kılan, yaşamımıza süreklilik katan, sahip
olduğumuz anı ve yaşantılarımız. Anılarımızı
belleğimizde nasıl depoladığımızı anlamaksa, kendimizi
anlamaya doğru atılmış önemli bir adım sayılmalı. |
Sinirbilimciler bu çabayı üstlenmiş ve anahtar rol üstlenen
beyin bölgeleriyle birlikte olası moleküler mekanizmaları
belirleme konusunda şimdiden büyük aşamalar kaydetmiş
durumdalar. Yine de aydınlatılmayı bekleyen birçok soru,
moleküler araştırmalarla genel beyin araştırmaları arasında da
durup duran koca bir uçurum var.
Bellekle ilgili modern anlamdaki çalışmaların, genellikle
1957 yılında yayımlanan ve bir nöroloji hastası olan H.M. ile
ilgili araştırmayla doğduğu kabul ediliyor. Kronik (sürekli)
sara hastalığı olan H.M.’ye 27 yaşındayken son çare olarak beyin
ameliyatı yapılarak, beynin her iki temporal (şakak) lobundan
büyük parçalar alınmıştı. Ameliyat sara açısından işe yaramış,
ama belleğe ilişkin beyinsel işlevlerde büyük kayba yol açmıştı.
H.M. ameliyat sonrası dönemde hiçbirşeyi ‘kaydedemez’ olmuştu ve
ne olayları, ne de karşılaştığı insanları hatırlayabiliyordu. Bu
olay, hipokampus adı verilen yapıyı da içeren temporal lob
bölgesinin (medial temporal lob - MTL) yeni durumları
kaydetmeyle ilgili çok önemli bir rol üstlendiğini göstermişti.
Daha ayrıntılı incelemeler, belleğin yekpare bir yapısı
olmadığını da ortaya koydu. Kendisine aynayla gerçekleştirilen
‘hileli’ bir çizim testi verilen H.M., bir önceki deneyimi
hakkında hiç bir şey hatırlamadığı halde 3 gün içinde epeyi
aşama kaydetmişti. Anlaşılıyor ki, beyin sözkonusu olduğunda
“nasıl”ı hatırlamak “ne”yi hatırlamakla aynı şey değil.
Hayvanlarla yapılan deneyler ve beyin görüntüleme teknikleri
sayesinde bilimciler artık yalnızca belleğin değişik biçimleri
değil, her birinde hangi beyin yapılarının rol oynadığı
konusunda da bilgi sahibi olmuş durumdalar. Bu, yine de inatçı
bazı açıklar olmadığı anlamına gelmiyor. MTL’nin gerçekten de
“açık bellek”te (istemli olarak anımsanarak sözlü olarak ifade
edilebilecek anılardan oluşan bellek) önemli rol oynadığı
doğrulanmışsa da bölge, gizemli bir karakutu olarak kalmakta
direniyor. Çünkü anıların beyinde kodlanması ve geri çağrılması
sırasında, içerdiği çeşitli yapıların birbirleriyle nasıl
etkileştiği henüz çözülememiş durumda. Bunun da ötesinde MTL,
hatırlanan şeylerin nihai deposu konumunda da değil. Bilinen şu
ki, bu tür anıların uzun-dönemli depo yeri, beyin korteksi. Ama
bunun nasıl gerçekleştiği, anıların kortekste ne şekilde temsil
edildiği açık değil.
Bundan yaklaşık bir yüzyıl önce, ünlü İspanyol nöroanatomici
Santiago Ramón y Cajal, bir yaşantının anı stütüsüne dönüşmesi
için sinir hücrelerinin, birbirleriyle bağlantılarını
güçlendirmeleri gerektiğini öne sürmüştü. O zamanki yerleşik
düşünce, yetişkin beyninde herhangi yeni bir sinir hücresinin
oluşamayacağı yönünde olduğu için, Cajal da doğal olarak,
anahtar değişikliklerin varolan sinir hücreleri arasında
gerçekleşmesi gerektiği sonucuna varmıştı. Yakın bir geçmişe
kadarsa bilimciler, bunun nasıl gerçekleşebileceğine ilişkin
ipuçlarına sahip değildiler.
Ancak 1970’li yıllardan bu yana, yalıtılmış sinir sistemi
dokuları üzerinde yapılan çalışmalarla, belleğin oluşumunda rol
oynayan çok sayıda molekül belirlenmiş durumda. Hem açık, hem de
örtülü bellekte (istemli olarak anımsanıp sözlü olarak ifade
edilemeyen, anı ya da becerilerimizi, onların tekrarlanmasıyla
depolayan bellek) işlev gören birçok molekül de var; üstelik
deniz sümüklüböcekleri, kemiriciler ve sirkesinekleri gibi
birbirinden çok farklı hayvan gruplarında. Araştırmacılar, bu
koşullarda belleğin oluşturulmasında işlev gören moleküler
mekanizmaların geniş bir yelpazede korunmuş olabileceğini
söylüyorlar. Bu yöndeki çalışmalardan ortaya çıkan önemli bir
sonuç şu: Birkaç dakikalık ömre sahip kısa-dönemli bellek, sinir
hücreleri arasında sinaps adı verilen bağlantı noktalarını
güçlendirici kimyasal değişiklikleri, uzun-dönemli bellekse
protein sentezini ve belki de yeni sinapsların inşasını
gerektiriyor olabilir.
Çalışma sonuçlarını genel beyin araştırmalarına bağlamaksa
büyük iddia taşıyan bir iş. Olası bir köprü, sinaps bölgesini
güçlendirmekten geçen bir süreç. Bazı kemiricilerin
hipokampuslarından kesitler alınarak incelenmiş olan bu sürece,
belleğin fizyolojik temeli gözüyle bakılıyor. Bunu günün birinde
tam ve kesin biçimde doğrulayacak olan çalışmaysa, kesinlikle
büyük bir atılım olarak değerlendirilecek.
Bu arada, yavaş yavaş başka sorular da gündeme gelmeye
başladı. Yakın geçmişte yapılan bir çalışma, bir hayvanın yeni
bir şey öğrendiği sırada ortaya çıkan sinirsel örüntülerin, daha
sonra uyku sırasında bir tür “playback” sürecinden geçtiğini
gösterdi. Bu durumun, anıları ve belleği pekiştirmede bir rolü
olabilir mi? Diğer bazı çalışmalarsa, belleğimizin genelde
sandığımız kadar güvenilir olmadığını ortaya koymuş durumda.
Belleği bu kadar ‘kaygan’ yapan ne? Bu konudaki ipuçlarından
birinin, anıların her hatırlamada değişikliğe uğrama
‘kırılganlığına’ sahip olduğu yolundaki tartışmalı görüşü
yeniden gündeme getiren yeni çalışmalardan gelebileceği
düşünülüyor. Önemli bir nokta da, hipokampusun tam anlamıyla bir
sinir hücresi kreşi konumunda olduğunun 1990’larda
gösterilmesiyle, yetişkin beyninde yeni sinir hücresi
oluşamayacağı yönündeki baskın düşüncenin yerle bir olması.
Bilinmeyen, bu yeni doğmuş hücrelerin öğrenme ve belleği ne
ölçüde destekledikleri.
Miller, G. “How Are Memories Stored and Retrieved”
Science, 1 Temmuz 2005
Çeviri: Zeynep Tozar
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi Eylül-2005
Zeynep Tozar'a
teşekkürlerimizle
Denizce

18.07.2007
|
|