|

Toros
Dağları’nın yamaçlarında doğup Akdeniz’e ulaşmak isteyen
akarsular, Antalya’da doğa harikası çağlayanlara dönüşüyor.

Kaç saattir
burada olduğumu tam olarak hatırlayamıyorum. Bu dinginliğe
kendimi o kadar kaptırmışım ki zamanın nasıl geçtiğini
anlayamadım. Öğle vakti çoktan geçmiş olmalı; şelalenin üzerini
örten sık dallar arasından sızan güneş ışığı saatler önceki
gücünde değil artık. Bir saat kadar önce çekim yapmak için
kurduğum tripodun üstündeki fotoğraf makinesi, şelaleden
metrelerce uzaklara kadar ulaşan serpintilerle biraz nemlenmiş.
Filtrenin üzerine yapışmış su zerreciklerini silip deklanşöre
basıyorum. Uzun bir pozlama olacak ve Kurşunlu Şelalesi bir tülü
andırırcasına fotoğraf karesine yansıyacak. On, on iki metre
yükseklikten çağlayarak dökülen su, aşağıdaki kayaların üzerinde
tokat gibi patlıyor. Durmak bilmeden akan suyun etkisiyle yosun
tutmuş kayalardan savrulan su zerrecikleri, gözlerimin önünde
yedi rengin yedisini de açıkça seçebildiğim seyrine doyulmaz bir
gökkuşağı oluşturuyor. Koyu yeşil tonda bitkilerle örtülü,
etrafında kız böceklerinin renk renk kanatlarıyla uçuştuğu, hızı
hiç kesilmeyecekmiş gibi akan bu şelale tam anlamıyla cennetten
bir köşe.
Serin Bir
Kaçamak
Mayıs ayındayız,
yani şelalenin suyunun en bol olduğu dönemde. Ve ziyaretçi
sayısının da sıcak yaz aylarına göre daha az olduğu mevsimde.
İnsanlar on beş yirmi dakika kadar gezdikten sonra ayrılıp
şelaleye doğru inen merdivenlerden yukarıya, piknik alanına
çıkıyor. Çam ormanı arasına kurulmuş piknik alanı insanlarla
dolu; mangalda ızgara yapanlardan tutun da üç beş kişilik
takımlarla futbol maçı yapanlara kadar. Ben bir türlü
ayrılamıyorum şelalenin yanından.
Ama bu mevsimde
öylesine güzel ve öylesine hayat dolu ki Kurşunlu Şelalesi,
ister istemez alıp götürüyor insanı, sanki ruhunuzu
arındırıyor.

Başka açılardan
birkaç fotoğraf daha çekebilmek için tahta köprüden karşıya,
şelalenin oluşturduğu göletin diğer yanına geçiyorum. Köprünün
altındaki su kaplumbağaları gözüme ilişiyor. Herhalde onlardan
daha mutlu az hayvan yaşıyordur dünya üzerinde. Tembel tembel
yüzüyorlar, ara sıra kıyıya çıkıp güneşleniyorlar. Karşı kıyıdan
bakıldığında manzara daha da karşı konulmaz görünüyor. Aklımdan,
bıraksalar da burada bir hafta kamp yapsam diye geçiriyorum ama
daha sonra bunun sandığım kadar kolay olmadığını öğreniyorum.
Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından 1991 yılında tabiat
parkı ilan edilen Kurşunlu Şelalesi sadece gündüz ziyaretlerine
açık. Orman Bakanlığı’nın düzenlediği piknik alanıyla birlikte
sıcak yaz günlerinde serin bir kaçamak yapmak için ideal. Son
birkaç kare fotoğraf çekmek için makinemi kurup konsantre
olduğum sırada bekçinin sesiyle irkiliyorum: “Ziyaret saati sona
erdi. Kapatıyoruz.”

O sırada fark
ediyorum ki benden başka kimsecikler kalmamış etrafta.
İsteksizce toparlanıp dallar arasında kaybolmuş dar
merdivenlerden dönüş yolunu tutuyorum. Antalya’ya doğru yol
alıyorum, ıssız güzellikten şehir keşmekeşine doğru. Sabah
uyanır uyanmaz bir başka güzelliğe doğru yola çıkıyorum. Hedefim
Düden Şelalesi.
Sadece Suyun
Güçlü Sesi
Kırkgözler ve
Pınarbaşı adında iki kaynaktan çıkıp birleşen su, Bıyıklı
Düdeni’nde yerin altına giriyor. Adını da buradan alan nehir on
dört kilometre kadar toprak altında yol aldıktan sonra Varsak
çukurunda yüzeye çıkıyor. Kısa bir süre yüzeyden akan su tekrar
yeraltına inip, iki kilometre sonra Düdenbaşı denilen yerde,
bizim bildiğimiz adıyla Düden Şelalesi’ni oluşturuyor. Kepez
Hidroelektrik Santrali’ni de besleyen bu suyun debisi, Kurşunlu
Şelalesi’ne göre daha güçlü. Bahar aylarında su öylesine güçlü
akıyor ki insanlar birbirlerinin seslerini duymakta zorluk
çekiyor.

On metre
yükseklikten dökülen suyun etrafı sık sarmaşıklarla kaplı.
İnsanda yağmur ormanlarındaymış hissi uyandırıyor. 1992 yılında
sit alanı ilan edilen Düden Şelalesi’nin çevresi Kurşunlu
Şelalesi’nde olduğu gibi piknik alanlarıyla süslenmiş. Suyun dar
kollarının üzerinden geçen tahta köprüler setler halinde
oluşturulmuş teraslara ve tahta masalara uzanıyor. Şelalenin
hemen yanından aşağıya inen merdivenler bir mağaranın içinden
geçiyor. Bu mağaranın içindeki dar yoldan yürüdüğünüzde Düden
Şelalesi’nin dökülürken oluşturduğu tülün arkasına çıkıyor ve
dar bir delikten şelalenin akışını izleyebiliyorsunuz.
Merdivenlerden aşağıya inip göletin kenarına ulaşıyorum. Büyük
bir hızla serpilen suyun etkisiyle anında sırılsıklam oluyorum.
Birkaç hınzır çocuk etrafı kolaçan edip bekçinin uzakta
olduğundan emin olduklarında, kendilerini Düden’in serin
sularına bırakıyor. Büyük bir gürültüyle akan suda kıyıya
ulaşmak için var güçleriyle kulaç atıyorlar. Dar tahta köprüden
karşıya geçip ağaçların gölgelediği serin yoldan çıkışa doğru
yürüyorum. Artık ayrılma zamanı; gün bitmeden görülecek bir
güzellik daha var çünkü; Manavgat Şelalesi.
Kleopatra’nın
Şelalesi
Alanya yolu
üzerinde ve Antalya’ya 80 kilometre uzaklıktaki Manavgat
Şelalesi adını Manavgat İlçesi’nden alıyor. Kurşunlu ve Düden
şelalelerine oranla daha çok bilinen şelale dolayısıyla çok daha
kalabalık. Tabii buna paralel olarak da park alanı içerisinde
restoranından kafesine, hediyelik eşya dükkânlarından
dondurmacısına kadar ne ararsanız bulabiliyorsunuz. Hemen hemen
her ağacın altında piknik yapan bir aile. Tam bir panayır
havası. Kleopatra’nın yıkandığı rivayet edilen dilek havuzu
ziyaretçilerin en çok rağbet ettikleri yer. Park sınırlarından
beri duyduğum, gittikçe güçlenen sesin kaynağını görmek için
sabırsızlanıyorum. Su kenarına doğru ilerlerken sol tarafımda
görüyorum şelaleyi. Kurşunlu ve Düden şelaleleri gibi yüksekten
dökülmüyor belki ama gücü adının bu kadar duyulmasını haklı
çıkartıyor. Yaklaşık 40 metrelik ene sahip iki metre
yükseklikteki setten hışımla aşağıya dökülüyor. Diğer iki
şelalenin aksine güneşle daha haşır neşir. Parlak gün ışığı
altında, koyu maviden cam göbeğine bir renk yelpazesi sunuyor
adeta.

Şelaleye doğru
uzanan dar yoldan ilerleyerek suyun üzerine kurulmuş kafede
kendime boş bir sandalye buluyorum. Bu coşkun akışı seyre
dalıyorum. Geldiğime değdi diyorum. Çünkü suyun önüne geçilmez
bir güçle gürül gürül aktığı bu çağlayanlarda bahar var,
coşkunluk var, devinim var. Kısacası burada tam anlamıyla hayat
var...

Yazı - Foto: Saner Şen
Kaynakça:
SkyLife - Eylül 2007
Saner Şen'e teşekkürlerimizle
Denizce

03.10.2007
|