| |
Ard niyet, en olmadık zamanlarda üstümüze düşen dolu tanesi gibidir.
“Öldürmez de ondurmaz da” dediğimiz biçimde örseler bizi. Usumuzdan
bile geçirmediğimiz düşünce ve davranışlarla suçlandığımızda ilk
duyumsadığımız, üzüntüden de öte şaşkınlıktır. En içten duygularımızın
ard niyetler önündeki değişimini görmekten mi, yoksa duygularımıza
biçilen rolü kendimize yakıştıramadığımızdan mı şaşakalırız?
Şaşkınlığın ilk etkisi geçtikten sonra, üstümüze kızgın bir
yel gibi gelen öfkeyi yatıştırmak, uzun zaman alır. Hele ki,
tepkilerimizi kontrol edemezsek, bu süreç daha da uzar kuşkusuz. Bu
dönemi geçiştirmeye çalışmanın bir yolu, özeleştirimizi yapmak
olabilir mi acaba? “Bana yapılanları hak etmedim” düşüncesini,
“Yapılan suçlamaları hak ettim mi?” sorusuna yönlendirdiğimizde,
özeleştirimizi tarafsızca yapabilmek ilk başta bizi zorlasa da
gereklidir. Çünkü bu soruya vereceğimiz yanıt, bizi yanılgıya
düşmekten kurtarabilir. Sorduğumuz soruya, “olabilir” gibi bir yanıt
veriyorsak, karşımızda duran ard niyet değildir. Yanlış anlaşılma
durumu her zaman olasıdır ve bunu düzeltmek de kolaydır. Zor olan, bu
soruya vereceğimiz ”hayır” yanıtıdır ki, bu bizim ard niyetin önüne
düştüğümüze inanmamız demektir.
İyi de ne yapacağız ard niyetin önüne düşünce? Sanırım,
burada bir soru daha sormamız gerekiyor kendimize. Karşımızdaki
insan, ard niyetini yok etmek için çabalamamıza değer mi? Bu
sorunun yanıtı “hayır”sa, emeğimizi boşa harcamamız da gereksizdir.
Yaşamın bilindik bir oyununa geldiğimizi ve bu yüzden öfkelenme ya da
üzülmenin gereksiz olduğunu düşünüp, o kişiyi -kullanmadığımız
eşyaları tavan arasına koyduğumuz gibi- bilincimizin altında bir yere
atıveririz olur biter.
Bu sorunun yanıtı, “evet”se, karşımızdaki insan, ard
niyetini yok etmek için uğraşamaya karar vereceğimiz, başka bir
deyişle, sevdiğimiz, önemsediğimiz ya da yaşamımızdan
çıkaramayacağımız biridir. Ancak bunu bilmek, kendimizi daha kötü
duyumsatmaktan başka bir işe yaramaz ilk başta. Sevdiğimiz ve onun da
bizi sevdiğini varsaydığımız kişilerin ard niyeti bizi öylesine
incitir ki, ilk aklımıza gelen, o insanı yaşamımızdan soyutlamak
olur. Paylaştığımız onca şeyi -hiç yaşanmamışçasına- yok saymak
isteriz. Öfkemiz bir arslan kükremesine dönüşsün de onu bir köşeye
sıkıştırsın isteriz. Ve bir de bakarız ki; olan-olmayan (sap-saman)
birbirine karışmış ve ard niyet bizi de tuzağına düşürmüş.
Bu dönemeçte, yani, kınadığımız davranışları -istemeden olsa
da- yapmaya başladığımızda, ard niyetin üstesinden gelemediğimiz gibi,
giderek özsaygımızı da yitiririz. Bence, ard niyetin kişiliğimize
yapacağı en etken zarar, koşullar gerektirirse, bizim de ard niyetli
olmaya hakkımız olduğuna inanmamızdır ki, bu inanç, ard niyetli olmaya
giden yolun başlangıcıdır.
İşte tam bu noktada, sorun karşımızdakiyle olmaktan çıkıp
kendi sorunumuz oluverir. Yaşamda karşılaşacağımız her itici davranışa
aynı yolla tepki vermeye alışırsak, bildiğimiz doğrulardan sapıp,
kimliğimizi yadsımaya başlarız. Bu bizim kendi gözümüzde değerimizi
azaltmaktan başka hiç bir işe de yaramaz.
İyi de öz değerlerimizi yok etmeden nasıl baş edeceğiz ard
niyetle? Bu soru aklımı kurcalayıp duruyor günlerdir. Acaba
karşımızdakini iyi niyetimize inandırmak için, öncelikle yüzleşmeyi
mi denemeli?
Ard niyet, iki ucu keskin bıçak gibidir. Kızgın ve kırgın bir
dönemde yapılacak yüzleşme, büyük olasılıkla iki incinmiş insanın
öfkesini çakıştırıp, çözümsüzlüğe dönüşecektir. Konuya bu yandan
bakınca, ilkin karşımızdaki insanın yapısal özelliklerini çok iyi
irdelememiz gerekir diye düşünüyorum. Ard niyetli olmanın temelinde,
insanlara olan güvensizliğin (ki bu aslında özgüvensizliktir)
yattığını düşündüğümüzde, “hoşgörülü olmak” bizi çok da
zorlamayabilir. Hoşgörü, bizi “ılımlı” olmaya yönlendirebilirse,
oluşmaya başlayan önyargımızı azaltacağından, “yapıcı” düşünce ve
davranışlarımızı kolaylaştırabilir. Bu süreci yaşadıktan sonra
yüzleşmeyi denemek belki de daha doğru olacaktır.
Hoşgörülü, önyargısız ve yapıcı davranışlarımız sonucu ard
niyetin üstesinden gelebildiysek, duyacağımız dinginlik, yaşadığımız
bu kötü deneyi bize giderek unutturacaktır.
Tüm uğraşlarımızın boşa gittiğini gördüğümüzdeyse yapacak tek
iş kalır.
Bir uçurtmayı –bilerek ve isteyerek- boşluğa bırakırcasına ipin ucunu
salıvermek...
Tunca Tünay
ttunay@superonline.com
Tunca Tünay'a
teşekkürlerimizle
Denizce
 |
|