
Aşk, biz insanların yaşadığı en karmaşık, açıklaması en güç
deneyimlerden biri. Aşkın tanımı kültürden kültüre, kişiden
kişiye farklılık gösterse de, bilim adamları aşkın, onu
insanlara özgü bir deneyim haline getiren yönlerini ortaya
çıkarmaya çalışıyorlar. İnsanları birbirine yakınlaştıran
bireysel ve toplumsal özelliklerden evrimsel geçmişimize ve
kimyasallarla iletişime kadar, aşkı farklı açılardan inceleyen
araştırmalar, insanoğlunun kendi kendini keşfetme çabasının
birer parçası aslında... Tanımlaması güç bir Duygu...
“Aşk” sözü, farklı insanlar için farklı anlamlara gelebiliyor
olsa da, çoğumuzun en iyi ve en kötü anıları hep aşkla
ilgilidir. İnsanların kişisel dünyasında önemli bir yer tuttuğu
için olsa gerek, çağlar boyunca insanların ortak eserlerinde de
aşkın yeri büyük olmuş; sanatçılar, düşünürler aşkı tanımlamaya,
anlamlandırmaya, başkalarına anlatmaya çalışmışlar.
Geçtiğimiz yüzyılda, bilim adamları da aşkı anlamaya
çalışanlar kervanına katıldılar. Nasıl ve neden aşık oluruz,
kimlere aşık oluruz sorularının yanıtını bulmak elbette kolay
değil. Kimi yazarlar, insanların yalnızlık duygusunu yenmek için
aşık olduğunu söylemişler. Örneğin, psikanalist Erich Fromm,
başka bir insanla birleşme duygusunun, insanoğlunun en önemli
gereksinimlerinden biri olduğunu söyler. Kimilerine göreyse,
aşkı yalnızlık hastalığının çaresi olarak görmek yerine,
insanların toplumsal ilişkilerinin tamamlayıcı bir öğesi olarak
görmek daha doğru. İnsanoğlunun en karmaşık deneyimlerinden
biri, karmaşık bir duygu, düşünce ve davranışlar bütünü olan
aşk, günümüzde çeşitli yönleriyle bir çok araştırmaya konu
oluyor. Aşk üzerinde en çok araştırma yapanlarsa elbette
psikologlar. Psikologların araştırma alanlarından biri,
insanların eş seçiminde rol oynayan etmenler: Kim, kime, niçin
aşık oluyor? Neden herhangi birine değil de, özellikle "A"
kişisine aşık olunuyor? Kimlere ve neden aşık olunduğunun
eksiksiz bir açıklaması yapılamasa da, psikologlar, bir insanın
bir başkasına yakınlaşmasında önemli sayılan bazı etkenleri
ortaya çıkarmışlar.
Aşkın Abece’si
Yaşamımız boyunca, yeryüzünde yaşayan milyarlarca insanın
ancak çok küçük bir bölümüyle tanışma şansımız var. Siz de
gerçek aşkı henüz bulamadım diyenlerdenseniz ve rüyalarınızdaki
eşin, gezegenin uzak bir köşesinde yaşadığına inanıyorsanız, bu
düşünceyi bir yana bırakıp çevrenize daha dikkatli bakmanızı
öneririz. Çünkü araştırmalar, iki insanın birbirine
yakınlaşmalarının en önemli koşullarından birinin, fiziksel
yakınlık olduğunu, insanların genellikle okulda, işte ya da
çeşitli toplantılarda sık sık gördükleri, en çok karşılaştıkları
insanlara aşık olduklarını gösteriyor.
Araştırmaların eş bulmada önemli olduğunu vurguladığı bir
başka etkense benzerlik. Buna göre, zıt kutuplar birbirini çeker
söyleminin tersine, insanlar genellikle, ortak ilgi alanlarına,
değer yargılarına ve kendilerine benzer zekâ düzeyine sahip
insanlara aşık oluyorlar. İlgi alanları ve görüşleri bizimkilere
benzeyen insanlarla paylaşacak daha çok şeyimiz oluyor ve bu
insanlarla daha kolay iletişim kuruyoruz. Psikologlar bu durumu,
bize benzeyen insanlarla birlikte olmanın kişiye güven
sağlamasına bağlıyorlar. Bize benzeyen insanlarla bir araya
gelmek, görüşlerimiz, inançlarımız ve özelliklerimiz konusunda
bir tür doğrulanma sağlıyor. İnsanları birbirine çeken bir başka
etkense, karşılarındaki insanın da kendilerinden hoşlandığını
düşünmek. İnsanın, karşısındaki kişinin kendisinden hoşlandığını
ya da onu sevdiğini farketmesi, ona karşı başkalarına olduğundan
daha olumlu davranmasına neden oluyor. Diyelim ki, iş yerinde
beğendiğiniz biri var, ve onun sizi fark etmesini istiyorsunuz.
Güzin Abla, herhalde size şöyle bir öneride bulunurdu: “Yemek
salonunda ve toplantılarda ona yakın oturmaya çalışın. İlgi
alanlarını öğrenin; ona ortak ilgi alanlarınızdan söz edin. Ve
bu arada, ona ondan hoşlandığınızı belli etmeyi de unutmayın”...
Ancak, bütün bunlara rağmen ya “kimyanız uyuşmazsa”?
Aşkın Kimyası
Bilim adamları, birçok konuda olduğu gibi, aşkı anlamak için
de hayvanlar dünyasına bakmayı ihmal etmiyorlar. Hayvanların aşk
yaşamında feromonlar büyük önem taşır. Bunlar, özel bezlerce
salgılanan ya da idrar gibi beden sıvılarında bulunan kimyasal
maddelerdir. Hayvanlar, kendi türlerinin öteki bireyleriyle
feromonlar sayesinde haberleşir: Yiyecek, bireyin topluluktaki
konumu, kendisine ait bölge, cinsiyet ve çiftleşmeye hazır olma
gibi bilgileri, birbirlerine feromonlarla bildirirler. Bu
sinyaller burunda, VNO adı verilen farklı bir bölge tarafından
alınır. Feromonlarla kokuların birçok ortak yönü vardır. Her
ikisi de havayla yolculuk yapan kimyasallardır. Ancak
feromonlar, koku duyusunun keşfedemeyeceği kadar düşük
konsantrasyonlarda işe yarayabilirler.
Günümüzde, insanların kimyasal sinyallerle bilinç dışı
iletişim kurduklarına ilişkin merak uyandırıcı bulgular var.
Yakın geçmişte insanların da feromon ürettikleri ve feromonlar
yoluyla haberleştikleri haberi, bilim adamlarının ve kamuoyunun
büyük ilgisini çekmişti. Ancak, bu tür mesajların insanlar
üzerindeki etkileri henüz açıklığa kavuşmuş değil.
İnsanlarda feromonların bulunup bulunmadığı konusunda
araştırmalar yapan Martha McClintock, bundan 30 yıl kadar önce,
üniversitede oda arkadaşı olan kızların adet dönemlerinin bir
süre sonra birbirlerine yaklaştığını göstermişti. Bu araştırma,
birbirine yakın olmanın ve ilişkinin, beyinde yumurtlama
döngüsünün belirlemesinden sorumlu biyolojik saatin ayarını
değiştirebileceğini gözler önüne sermişti. Bu ayarlamanın nedeni
tam olarak bilinmese de, bazı araştırmacılar bu durumun,
insanlarda feromonların varlığına işaret ettiğini düşünüyorlar.
McClintock, 1998 yılında yaptığı yeni bir araştırmada da,
yumurtlama sürecinin farklı dönemlerinde koltukaltlarından
alınmış kokusuz kimyasalların, bunlara maruz kalan kadınların
yumurtlama döngülerinin zamanlamasını değiştirebileceğini ve
bunun bilinçli bir biçimde yapılmadığını gösterdi.
Havayla yolculuk yapan kimyasalların insanların eş seçme
davranışları üzerinde etkili olduğunu gösteren araştırmalar da
var. Bu araştırmaların en ilginçlerinden biri, İsveç’li bilim
adamı Klaus Wedekind’e ait. Wedekind, 44 erkeğe birer tişört
vererek bunları iki gece boyunca giymelerini istemiş. Erkekler
bu süre boyunca kokusuz sabunlarla yıkanıp kokusuz kozmetik
ürünleri kullanmışlar. Wedekind bu araştırmada, farelerle
yapılmış bir araştırmanın sonuçlarının insanlarda da geçerli
olup olmayacağını görmek istiyormuş. Daha önceki deneylerde
farelerin, kendilerininkilerden farklı bağışıklık sistemi
genlerine sahip bireylerle çiftleşmeyi tercih ettikleri
görülmüş. Kısaca MHC (major histocompability complex) adı
verilen bu genler, bedenin yabancı hücreleri tespit edip yok
etmesine yarayan kimyasalların üretilmesinde rol oynar.
Genellikle, anne babanın MHC genleri birbirinden ne kadar
farklıysa, çocuklarının bağışıklık sisteminin de o kadar iyi
olacağı düşünülür. Wedekind, giyilmiş tişörtleri kutulara
koyarak, araştırmaya katılan 49 kadına bunları koklatmış ve
tişörtlerin sahiplerinin, kendileri için ne kadar çekici
olduğunu değerlendirmelerini istemiş. Kadınların herbirine 7’şer
kutu koklatılmış. Kutuların üçünde, bağışıklık sistemi genleri
kadınlarınkine çok benzer olan erkeklerin giydiği tişörtler
varmış; kutuların üçündeyse, MHC genleri kendilerininkilerden
farklı erkeklerin giydiği tişörtler. Yedinci kutuyaysa kontrol
koşulu yaratmak için daha önceden hiç giyilmemiş bir tişört
koyulmuş. Kadınlar, araştırmacıların önceden tahmin ettikleri
gibi davranmışlar ve bağışıklık sistemi genleri
kendilerininkilere benzemeyen erkeklerin kokusunu tercih
etmişler. Birçoğu da, MHC genleri kendilerininkilere benzeyen
erkeklerin tişörtlerinin, babalarını ya da erkek kardeşlerini
anımsattığını; MHC genleri kendilerininkilerden farklı
erkeklerin tişörtlerininse eski ya da şimdiki erkek arkadaşları
gibi koktuğunu söylemişler.
Wedekind’in araştırmalarını yönlendiren çalışmalardan biri,
dişi farelerin hamile kaldıklarında MHC’yle ilgili tercihlerinin
değiştiğinin gözlenmesi olmuş. Hamile farelerin, MHC genleri
kendilerininkilere benzeyen, büyük olasılıkla kendileriyle yakın
akraba olan fareleri tercih ettikleri görülmüş. Wedekind’in
araştırmasına katılan kadınların da küçük bir bölümünün,
bağışıklık sistemi genleri kendilerininkilere benzer erkeklerin
tişörtlerini tercih ettikleri görülmüş. Bu kadınların doğum
kontrol hapı kullandıklarını göz önüne alan Wedekind, hapların
östrojen düzeyini yükselterek hamileliğe benzer bir etki
yaptığını düşünüyor. Bu doğruysa, doğum kontrol hapı kullanan
kadınlar, kimyasal nedenlerle yanılgıya düşme riskinde
olabilirler. Ancak Wedekind’in bulgularının feromonların
etkisini mi yoksa kokuların etkisini mi gösterdiği kesin değil.
Kesin olan şeyse, kadınlarla erkekler arasında kimyasal açıdan
"birşeylerin" geçtiği. Wedekind’in araştırması, akla başka
sorular da getiriyor. Örneğin erkekler de, bağışıklık sistemi
genleri kendilerininkilerden farklı kadınları mı tercih
ediyorlar? Feromonlar, gelecekteki en heyecan verici
araştırmaların konusunu oluşturacağa benziyor.
Cazibe
Dedikleri...
Güzelliğin bakanın gözünde olduğu söylenir. Acaba gerçekten
öyle mi, yoksa güzellik konusunda insanların kullandığı ortak
bazı ölçütler var mı? Birçok bilim adamı, feromonların yanı sıra
beden biçiminin, özellikle de simetrinin, sağlık konusunda
bilinç dışı bir mesaj vererek, bir kadınla bir erkek arasındaki
ilk çekimi oluşturduğunu düşünüyor. Bu kurama göre asimetrik
bedensel özellikler, altında yatan kalıtımsal sorunlara ilişkin
ipucu olarak kullanılıyor. Özellikle erkeklerin, simetrik
özelliklere sahip kadınları daha çekici bulduğunu gösteren
birçok araştırma var.
|
 |
Çocukluk yıllarından başlayarak resimli kitaplardaki,
filmlerdeki, reklamlardaki iri gözlü, minik burunlu,
atletik bedenli güzelleri izleyen biz Dünyalıların,
güzelliğe dair ortak değer yargılarının olması şaşırtıcı
olmamalı. 1986 yılında Michael Cunningham adlı
araştırmacı, bir okul yıllığından ve uluslarası bir
güzellik yarışmasından alınmış 50 kadının fotoğraflarını
insanlara göstererek, bu fotoğrafları çekiciliklerine
bakarak notlandırmalarını istemiş. Daha sonra bu
fotoğraflardaki organların birbirlerine olan görece
boylarını ölçmüş. Bu yolla, insanların yüksek not
verdikleri fotoğrafların ortak özelliklerini belirlemiş:
İri gözler, küçük çene, küçük burun, büyük gözbebekleri
ve büyük bir gülümseme... Daha sonra Cunnigham ve
arkadaşları, aynı yöntemle kadınların erkeklerde "güzel"
bulduğu özellikleri ortaya çıkarmışlar. |
Erkeklerin yüzlerinde kadınların çok çekici bulduğu
özelliklerin, iri gözler, geniş bir çene, çıkık elmacık
kemikleri ve yine büyük bir gülümseme olduğu görülmüş.
Kadınlarla erkeklerin seçimleri arasında benzerlikler olduğu
ortada. Örneğin hem erkekler, hem kadınlar karşı cinste, yeni
doğanlar büyük gözlü olduğu için "bebek yüz" özelliği olarak
adlandırılan iri gözleri çok çekici buluyorlar. Araştırmacılar,
bebek yüzü özelliklerinin insanlarda sıcaklık ve şefkat
duygusunu uyandırdıkları için çekici bulunduklarını
söylüyorlar.
Dış Görünüşe
Verilen Önem
Çeşitli araştırmalar, dış görünüşleri açısından çekici olan
insanların, arkadaş ve sevgili bulma açısından diğer insanlara
göre çok daha şanslı olduklarını gösteriyor.
Dış güzelliğe verilen önem açısından kadınlarla
erkekler arasında bir farklılık var mı dersiniz?
ABD’de yapılan araştırmalarda, erkeklerin fiziksel çekiciliğe
kadınlardan çok daha fazla önem verdikleri görülmüş. Bu
farklılığın başka kültürler için de geçerli olup olmadığına
gelince, Texas Üniversitesi’nden evrimsel psikolog David Buss’un
bir araştırmasına göz atmakta yarar var. Bu araştırmada,
dünyanın farklı bölgelerinden 37 ülkeden insanlardan, eş olarak
seçecekleri kişide bulunmasını istedikleri ve önemli gördükleri
özellikleri sıralamaları istenmiş. Katılımcılara, bağlılık, iyi
görünüm, yaş, iyi bir kazanç, zekâ, toplumsallık ve bekaret gibi
özelliklerin kendilerince ne kadar önemli olduğu sorulmuş.
Araştırmaya katılan erkeklerin hepsinin de, eş seçiminde
gençliğe ve dış görünüşün çekiciliğine kadınlardan daha çok önem
verdikleri ortaya çıkmış. Bu tercihin, bu ülkelerdeki evlenme
yaşına da yansıdığı, erkeklerin kadınlara göre ortalama olarak
2-5 yıl daha yaşlı olduğu görülmüş. Erkeklerin gençlik ve
güzelliğe verdikleri öneme karşın, araştırmadaki kadınların
eşlerinde aradıkları en önemli özelliklerse, yaşça kendilerinden
biraz daha büyük olması, gelirinin yüksek olması ve bağlılık.
Tabii bu, fiziksel çekiciliğin araştırmaya katılan kadınlar
açısından önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Kadınlar bu
özellikleri de önemli buluyorlar; ancak, iyi bir kazanç ve
bağlılık kadar değil.
Buss, kadınların ve erkeklerin eşlerinde aradıkları
özelliklerin kültürler arasında bu denli benzerlik göstermesini,
insan türünün evrimsel gereksinimleri açısından açıklıyor.
Evrim, tıpkı başka hayvanlarda olduğu gibi, insanlarda da eş
seçimine bazı ölçütler getiriyor. Örneğin erkekler, genç ve
güzel görünümlü kadınları daha çekici buluyorlar, çünkü bu
özellikler, kadının sağlıklı olduğu ve üreyebileceği konusunda
birer ipucu aslında. Parlak saçlar, yumuşak bir ten gibi
özellikler, aslında güzel göründüğü kadar sağlığın da habercisi
olabilir. Buss’a göre, kadınların kendilerinden yaşça daha büyük
ve kariyer sahibi erkekleri çekici bulmasının nedeni de, bu
erkeklerin çocuklarına iyi bir yaşam ve güvence sağlayabilecek
olması. Gençlik ve çekicilik gibi özelliklerin kadınlar için
daha az önem taşımasını da, erkeklerin üreme yıllarının
kadınlarınkinden çok daha ileri yaşlara kadar uzanabilmesi
olarak açıklıyor.
Başka araştırmalarda da, bu konuda kültürler arasında küçük
farklılıklar olsa da, insanların genelde çekicilik konusunda
bazı ortak kriterlere sahip oldukları görülmüş. Bu
benzerliklerden yola çıkan iki araştırmacı, Judith Langois ve
Lori Roggman da, evrimsel geçmişimize bağlı olarak, insan
türünün bireylerine çekici gelen bazı evrensel özelliklerin
geliştiği varsayımından yola çıkmışlar. Bu varsayımı sınamak
için ilginç bir araştırma düzenlemişler. Çoğu Avrupa kökenli,
bazıları da İspanyol asıllı ve Asyalı olmak üzere, bazı
öğrencilerin fotoğraflarını çekerek bunları bilgisayar ortamına
aktarmışlar. Bu fotoğraflardan ikisini alarak bilgisayar
yardımıyla birleştirmişler. Bu yöntemle ortaya iki fotoğrafın
özelliklerinin matematiksel ortalaması olan yeni bir yüz çıkmış.
Araştırmacılar fotoğrafları aynı yöntemle birleştirmeyi sürdürüp
16 fotoğrafın ortalama özelliklerini taşıyan tek bir fotoğraf
elde etmişler. Bir sonraki aşamada, insanlara hem bunu, hem de
başlangıçtaki 16 fotoğrafı göstererek bunları çekicilikleri
açısından sıralamalarını istemişler. Araştırmacıların beklentisi
elbette ki, araştırmaya katılanların, karma fotoğrafı
diğerlerine göre daha çekici bulmalarıymış. Gerçekten de
araştırmaya katılan erkekler de, kadınlar da 16 fotoğraftaki
özelliklerin matematiksel ortalaması alınarak ortaya çıkarılmış
fotoğrafları diğerlerine göre daha çekici bulmuşlar.
Araştırmacılar bu durumu, karma fotoğrafta bireysel
farklılıkların törpülenerek, ortaya bize bildik gelen, bu
nedenle de çekici bir insan yüzünün çıkmasına bağlıyorlar.
Kimi araştırmacılara göre de, aşina yüzlerin bizlere çekici
gelmesinin nedeni, tanımadığımız şeylerin tehlikeli olabileceği
düşüncesiyle tercihlerimizi genellikle tanıdık, bildik şeylerden
yana kullanmamız. Aslında aşinalık, daha önce sözettiğimiz, sık
karşılaşmak, benzerlik ve karşılıklı hoşlanma gibi kavramların
da altında yatıyor.
Özetle, evrimsel psikologlar, insanlarda eş seçimine ilişkin
davranışların, üreme başarısını artıracak bir biçimde
evrimleşmiş olduğu görüşünü savunuyorlar. Buna göre çocuk sahibi
olma konusunda farklı rollere sahip oldukları için erkeklerle
kadınların eş seçimindeki tercihleri ve stratejileri de
birbirlerinden farklı. Dişiler için üremek, hem zaman hem de
enerji ve çaba açısından "masraflı"dır; bu nedenle de ne zaman
ve kimi eş olarak seçecekleri konusunda erkeklere göre daha çok
dikkat ederler. Bu açıdan bakılınca eş bulma ve üreme, erkekler
için daha az şeye malolur. “Aşkın bununla ilgisi ne?”
diyeceksiniz. David Buss ve arkadaşları, evrimsel bakış
açısının, romantik ilişkilerde kadınlarla erkeklerin birbirinden
farklı stratejilere sahip olmalarını açıkladığı görüşündeler.
Buss, bu görüşü şöyle açıklıyor: Bir eş bulmak ve onu elinde
tutmak, bireyin karşısındakine çekici gelecek özelliklerini
gözler önüne sermesini gerektirir. Bu yolda insanlar, binlerce
yıllık evrim sürecinde karşı cinsin dış görünüşüyle ilgili belli
ipuçlarına tepki vermeyi geliştirmişlerdir. Üreme için erkeklere
göre daha büyük bir bedel ödeyen dişiler, bir çocuk dünyaya
getirme ve büyütme sürecinde kendilerine destek olacak erkekleri
eş olarak tercih ederler. Erkeklerse, başarılı bir biçimde
çoğalabilecek dişileri seçerler. Bundan şu çıkarsamayı
yapabiliriz: erkekler için eş seçiminde dişilerin sağlıklı
olduğuna işaret eden yaş gibi etkenler ön plana çıkarken,
kadınlar öncelikle kendilerinin ve çocuklarının
gereksinimlerinin karşılanabileceğine işaret eden ekonomik
başarı ve kariyer sahibi olma gibi özelliklere dikkat ediyorlar.
Son zamanlarda yapılan birçok araştırmada da bu savı destekler
nitelikte bulgular çıkmış ortaya. Evrimsel bakış açısının
oldukça ilginç ve heyecan verici bir bakış açısı sunduğu bir
gerçek. Ancak, gelecekteki araştırmalar insanlarda aşkın
biyolojik “emirleri” ne ölçüde izlediğini ortaya çıkaracak.

Öte yandan bütün bu bulgular, bir başka bakış açısıyla da
açıklanabilir: Dünyanın hemen her yerinde kadınların daha az
güç, zenginlik ve toplumda daha düşük bir konuma sahip
olduklarını göz önüne alalım. Eğer kadınlar ekonomik güvence
için erkeklere bağımlı durumda kalıyorlarsa, eş seçiminde bu
özellikleri de göz önünde bulundurmaları şaşırtıcı olmamalı
aslında. Buna karşılık erkeklerin, eşlerini daha "hafif"
sayılabilecek, dış görünüş gibi bir kritere göre seçme
özgürlükleri bulunuyor. Yani, eşitlik ilkesi çerçevesinde
kadınların güzelliği ve gençliği, erkeklerin kariyer ve ekonomik
başarı gibi özellikleriyle dengeleniyor. Bazı araştırmacılar bu
varsayımı sınamak için, farklı kültürlerde yaşayan kadınların,
ekonomik rahatlıklarıyla eş seçiminde dış görünüşe ne kadar önem
verdikleri arasında bir bağıntı olup olmadığını araştırmışlar.
Araştırma sonucunda, bu bağıntının varlığı saptanmış. Buna göre
kadınların ekonomik rahatlıklarıyla, eş seçiminde dış görünüşe
verdikleri önem arasında doğru orantı var.
“İçinin
Güzelliği Yüzüne Vurmuş”
Genelde, güzel bireylerin, daha toplumsal, dışa dönük, daha
popüler ve daha mutlu insanlar olduğu düşünülüyor. Psikologlara
göre, güzel insanların "iyi" de oldukları konusundaki önyargı,
insanların bu görüşün doğrulanmasını sağlayacak biçimde
davranmalarına neden oluyor. Maruz kaldıkları davranış biçimi,
insanların davranışlarını ve kendileri hakkındaki görüşlerini,
kendilerine bakışlarını da etkiliyor. Dış görünüş bakımından
çekici insanlar küçüklüklerinden itibaren çevrelerinden olumlu
ve sıcak mesajlar alıyorlar ve bu da toplumsal becerilerinin
gelişmesine neden oluyor. Bu duruma açıklık getirmek için
düzenlenmiş bir araştırmada katılımcılara, başka bir katılımcı
olduğu söylenen bir kadının fotoğrafı gösterilerek onun hakkında
bazı bilgiler verilmiş. Katılımcıların bir bölümüne dış görünüş
açısından çekici bir kadının fotoğrafı, başka bir gruba da
çekici olmayan bir kadına ait bir fotoğraf gösterilmiş.
Katılımcıların hepsine, bu kadınla birer telefon konuşması
yapacakları bildirilmiş. Aslında gösterilen fotoğrafların
ikisinin de katılımcıların telefonda konuştukları kadına ait
olmadığını belirtelim. Telefonda çekici bir kadınla
konuştuklarını düşünen erkeklerin hepsinin, çekici olmayan bir
kadınla konuştuğunu düşünen erkeklerden çok daha sıcak ve kibar
konuştukları görülmüş. Dahası, telefondaki kadınların konuşma
biçimlerinin de konuştukları erkeğin tarzına göre değiştiği
görülmüş.
Daha sonra, bu olaylardan haberi olmayan başka katılımcılara
da, kayıtlardan, yalnızca kadınların konuştuğu bölümler
dinletilmiş. Bu aşamada da, erkeklerin çekici olduğunu sandığı
için sıcak bir tavırla konuştuğu kadınları dinleyen katılımcılar
bu kadınların daha çekici, daha canlı ve kendilerinden emin
olduğunu düşünmüşler. Aynı araştırma kadınlarla erkeklerin
rolleri değiştirilerek düzenlendiğinde, kadınların da çekici
olduğunu düşündükleri erkeklerle telefonda konuşurken daha sıcak
ve kibar konuştukları ve kadınların kendileri hakkındaki
düşüncelerinden haberdar olmayan erkeklerin de onların bu
davranışlarına uygun biçimde yanıt verdikleri görülmüş. Ancak,
yine de güzelliğin bakanın gözünde olduğu özdeyişini anımsamakta
yarar var.
Öte yandan, 1998 yılında Massachusetts Üniversitesi’nden
araştırmacılar, yalnızca güzelliğin değil, “sağlığın da” bakanın
gözünde olduğunu ortaya çıkaran ilginç bir araştırma yapmışlar.
Araştırmaya katılanlara fotoğraflar gösterilerek fotoğraftaki
insanların sağlık durumları konusunda düşünceleri sorulmuş.
Katılımcılar, genellikle çekici yüzleri olan insanların
başkalarına göre daha sağlıklı olduğu varsayımında bulunmuşlar.
Bu insanların gerçek sağlık durumlarına bakıldığındaysa,
çekicilikle sağlık durumu arasında neredeyse hiç ilişki
olmadığı, çekici insanların sağlık durumunun öteki
fotoğraflardaki insanlardan ne daha iyi, ne de daha kötü olduğu
bulunmuş.
Ancak, güzellikle ilgili bu çıkarsamaların, bütün kültürlere
genellenemeyeceğini düşünenler de var. 1997 yılında yapılan bir
başka çalışmada araştırmacılar, güzel insanların iyi de olduğu
yargısının evrensel açıdan geçerli olup olmadığını ortaya
çıkarmak için kolları sıvamışlar. Güney Kore’nin başkenti
Seul’de yapılan araştırmada, hem erkeklerin hem de kadınların,
kendilerine gösterilen fotoğraflardan yola çıkarak, dış
görünüşleri bakımından çekici olan insanların toplumsal açıdan
daha becerikli, daha arkadaş canlısı ve uyumlu olduklarını
düşündükleri görülmüş. Ancak, Güney Kore’deki katılımcılarla
Kuzey Amerikalı katılımcılar arasında belirgin bir farklılık
ortaya çıkmış. Kişisel bağımsızlığın, bireyselliğin ve kendine
güvenin vurgulandığı "bireyci" kültüre sahip ABD’li ve Kanadalı
katılımcıların “güzel” tanımlamalarına kişisel güç de girerken,
Korelilerin güzellik tanımlarında, kollektif kültürlerde değer
verilen özellikler olan dürüstlük, başkalarını düşünme de yer
alıyormuş.
Aşkı Tanımlamada
Kültürün Rolü
Aşkın, kendisinin evrensel bir duygu olup olmadığı da
tartışmalı konulardan biri. Aslında bütün kültürlerde insanların
karşı cinsten bireylere duygusal bağlılık duyduğunu anlamak için
edebiyat ürünlerine, efsanelere ve günlük yaşamlarına bakmak
yeterli. Ancak, farklı kültürlerden insanların aynı duyguları
yaşadıklarını söyleyebilmek bundan çok daha farklı bir durum;
çünkü duygular, insanlara ya da olaylara verdiğimiz basit
tepkiler değil, düşüncelerimizin ve bilişsel sistemimizin
karmaşık türevleri. Dolayısıyla belli bir toplumsal ve tarihsel
yapı içerisinde farklı anlamlar kazanabilirler. İster kibir,
ister açlık, isterse aşk olsun, duyguların evrensel bir niteliği
vardır. Ancak, farklı kültürlerde farklı biçimlerde ifade edilir
ve deneyime dönüşürler; deneyimlerin yorumu da kültürden kültüre
farklılık gösterir.
Bu konudaki birçok araştırma ABD’de yaşayan araştırmacılarca,
kendi kültürlerinde yaşayan insanların aşka bakışlarını temel
alınarak yapılmış. Ancak kültürün, insanların deneyimlerini
nasıl adlandıracakları ve yakın ilişkilerden beklentileri
konusunda önemli rol oynadığını da kabul etmek gerekiyor.
Örneğin, Japon kültüründe, çok güçlü ve olumlu duyguları
tanımlamada kullanılan "amae" sözcüğüne Batı dillerinde karşılık
gelen bir sözcük bulmak zor; buna en yakın sözcüğün "bağımlılık"
olduğu söylenebilir. Oysa yetişkinlerin ilişkilerinde görülen
bağımlılığa, Batı kültürlerinde sağlıksız bir ilişki biçimi
gözüyle bakılır. Çinlilerin aşk ilişkilerine ilişkin en önemli
kavramlardan biri gan qing. Gan qing, öteki insanın
gereksinimlerini karşılamak için çalışarak ve ona yardım ederek
ulaşılan durumu betimleyen bir kavramdır. Örneğin, birinin
bisikletini tamir etmek ya da onun yeni bir şeyler öğrenmesine
yardım etmek gibi. Aşk kavramının bir başka değişik örneği de
Kore’den. "Jung" kavramı Koreliler için aşktan da fazlasıdır,
insanları birbirlerine bağlayan şeydir jung. Bir ilişkinin
başında çiftler birbirlerine aşık olabilirler. Ancak, jung henüz
gelişmemiştir. Gelişmesi, karşılıklı yaşanan deneyimlere ve
zamana bağlıdır.
Araştırmalar, Batı kültürleriyle Doğu kültürleri arasında
bireylerin ve toplumun gereksinimlerinin tanımları arasında da
büyük farklılıklar olduğunu gösteriyor. Bireylerin
bağımsızlığının, kendi başının çaresine bakabilecek güçte
olmasının vurgulandığı, insanların kişisel özelliklerine
bakılarak değerlendirildiği Batı kültürlerinde, bütün ilişkiler
gibi aşk ilişkileri de bu çerçevede değerlendiriliyor ve
kavramsallaşıyor. Öte yandan, kişileri öncelikle bir topluluğun
bireyleri olarak gören kollektivist Doğu toplumlarında aşk da
bireylerin toplumla bağları çerçevesinde ele alınıyor.
|
 |
Bireyci toplumlarda romantik aşkın, evliliğin önemli
önkoşullarından biri olarak görüldüğünü biliyoruz.
Araştırmacılar, kollektivist kültürlerde aşkın evlilik
için önemli bir önkoşul olmadığı varsayımında
bulunmuşlar. Bireyci kültürlerdeyse aşk, oldukça kişisel
ve arkadaşlarla aileyi bile bir süreliğine unutturan,
her şeyin üstünde bir deneyimdir. Kişinin eş olarak kimi
seçeceği ve kiminle evleneceği de büyük ölçüde kişisel
bir deneyimdir. Buna karşılık kollektivist kültürlerde,
aşık olan bir insan, ailesinin ve öteki topluluk
üyelerinin dileklerini de hesaba katmak zorundadır.
Evlilikler çoğu zaman “düzenleme” yoluyla olur; aileler
anlaşarak gelinle damadı biraraya getirirler. Bu konuyu
ele alan araştırmalarda da bu varsayımı destekleyen
sonuçlar bulunmuş. Bu araştırmalara bakarak, romantik
aşk kavramının bir yere kadar kültüre bağlı bir kavram
olduğunu söyleyebiliriz. |
Herkes aşık
oluyor.
Ancak, herkes aynı biçimde aşık olmuyor. En azından herkes
aşkı aynı biçimde tanımlamıyor. Örneğin antropolog William
Jankowiak’ın yaptığı bir araştırmada,
örneklem alınan 166 kültürün 148’inde romantik aşka dair
kavramların bulunduğu görülmüş. Buna bakarak, romantik aşkın
insan türü için evrensel bir durum olduğu söylenebilir. Ancak,
kültürel kurallar bu duygusal durumun nasıl yaşanacağını, nasıl
dışa vurulacağını ve nasıl anımsanacağını etkiliyor.
Aşkı
“Sürdürebilmek”
Aşk denince ilk akla gelenler güzellik, çekicilik, karşılıklı
çekim gibi kavramlar olsa da, araştırmaların ortaya çıkardığı
başka bir bulgu da bütün bunların ilişkilerin yalnızca ilk
aşamalarında önemli rol oynadığı. Yani, ilişkiler ilerledikçe
bunların önemi azalıyor. Fiziksel çekim zamanla etkisini
yitirdiğine göre ilişkinin ilerleyen aşamalarında hangi
özellikler önem kazanıyor olabilir? Psikologlar elbette bunu da
araştırmışlar ve ortaya ilginç bulgular çıkmış. Yakın ilişkiler
zaman içinde geliştikçe, ortak bazı aşamalardan geçiyorlar.
Ancak öncelikle başka bir insanla tatminkar bir ilişki kurmak
açısından önemli kabul edilen bir etkenden söz edelim: Kişinin
kendisine duyduğu sevgi. Araştırmacılar, bir ilişkide iki
insanın birbirlerine yakınlık duymalarının ilk koşulunun,
kişinin kendi kendisini sevmesi olduğunu söylüyorlar. Bununla
anlatılmak istenen benmerkezcilik değil elbette; kişinin kendi
gereksinimlerinin farkında olması ve kendi kendisine saygı
duyması. İnsanlar kendi değerleri ve kimlikleri konusunda
kendilerini güvende hissettikleri ölçüde aşk ilişkilerinde mutlu
oluyorlar.
İlişkileri anlamanın yollarından bir başka yolu, geçirilen
aşamaları anlamak olduğu için, psikologlar bu aşamaları ortaya
çıkarmaya çalışmışlar. Psikologlar, uzun süreli beraberliklerin
içeriğini, kendi kendini kabul etme, eşlerin birbirlerini takdir
etmeleri, bağlılık, iyi iletişim, gerçekçi beklentiler, ortak
ilgi alanları ve çatışmalarla verimli bir biçimde yüzleşebilmek
olarak özetliyorlar. Bu özelliklerin hiçbiri durağan değildir;
zamanla değişir, evrimleşerek birbirlerini etkilerler. Belki de
aşk, yakalamak için peşinde koşulacak, pembe düşlerden oluşan
bir şey değil, kişinin kendisini ve karşısındakini tanımasıyla,
zamanla olgunlaşan bir yaşama bakış biçimidir.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Mayıs-2001
Seni seviyorum... ve 325 farklı biçimde söyleyebilmek
için tıklayınız
Eski Ama Eskimeyen M