Eski Ama Eskimeyen Masal
Şaşırtıcı değil bütün öteki şarkıcılardan
Daha güzel şarkı söylemem
Çünkü yüreğim beni sevgiye daha çok çekiyor,
Ve ben onun emirlerini dinlemeye hazırım
Yürek ve gövde, bilgelik ve zeka
Güç ve iktidar, hepsini ortaya koydum
Dizginler beni öyle sevgiye doğru çekiyor
Başka hiçbir şey dinlemiyorum
Bu sevgi, darbesini o kadar nazikçe
Ve tatlılıkla indirdi ki kalbime
Ah acıdan günde yüz kere ölmüyor muyum,
Ve neşeden canlanıyorum ya yine yüz kez.
Benim hastalığım gerçekten muhteşem;
Bu hastalık bütün iyiliklere bedel;
Ve hastalığım bana iyi geliyorsa
Hastalıktan sonra iyilik onun şifası olur…
Bu dizeler, 12.
yüzyılın sonlarında yaşamış Provence’lı şair Bernard de
Ventadorn’a ait. Dizelerin özelliği sevgiliye duyulan aşkı
anlatmasının yanısıra o dönemde Avrupa’da oldukça yaygın olan ve
adına "trubador" ya da "travattore" denilen gezgin şairler
tarafından söyleniyor olmasıydı. Trubadorların söylediği
şarkıların büyük çoğunluğunun aşk şarkıları olması çok önemli
bir nokta. Hıristiyanlığın yerleşip kurumsal bir din olmasından
sonra sanat alanında verilen yapıtların dinsel içerikli olması
gerekiyordu. Özellikle de soylu üst sınıfa seslenen
sanatçıların, kilisenin direttiği katı Hıristiyan ahlakından
başka bir şey işlemesi neredeyse düşünülemezdi. Trubadorlar,
kent kent, sokak sokak dolaşan halk şairleri olarak sanatı
halkın arasında yaymaya başlamışlardı; bir anlamda halkın
sanatını oluşturuyorlardı. Öte yandan bu durum Ortaçağ
Avrupası’nın aşka nasıl baktığını göstermesi bakımından da
ilginçtir. Kişilerin birbirlerine duyduğu aşkı açıkça anlatmak,
ancak aşağı tabakadan halk sınıflarına ait bir yoldu. Soylular
sınıfıysa sevgilerini ya daha asil olduğunu düşündükleri
yollarla söyler ya da "aşk" gibi kilisenin çok da hoş
karşılamadığı bu duygudan uzak durmaya çalışırlardı.
Kilisenin aşka
karşı oluşunun temelinde pagan dinine de karşı olmak yatıyor
olabilir. Özellikle eski Grekoromen panteonundaki Afrodit-Venüs,
Eros-Kupidon kültlerinde görüldüğü türden aşkların Kilise için
kabul edilemez olması, ahlak değerlerinin farklılığı kadar, eski
dini ve tanrıları çağrıştırdığı için de geçerlidir. Aşk, Eski
Yunan’da insanlar için, utanılmaması gerek bir duygu olup
tanrılar arasında da sıkça yaşanmaktaydı. En başta tanrıların
kralı olan Zeus, çapkınlıklarıyla da ünlüydü. Hesiodos’a göre
yedi kez evlenmişti ölümsüz tanrıçalarla. Ama yalnızca
tanrıçalarla yetinmemiş, peri kızları ve ölümlü kadınlarla da
gönül ilişkilerine girmişti. Aşk öyküsü en hazinli olanlardan
biriyse Orfeus’tur. Trakya kralı Oiagros ile Musa’lardan
Kalliope’nin oğluymuş Orfeus. Güzel sanatlar tanrısı Apollon’un
oğlu olduğu da söylenir. Babasından gelen bir dehası vardır
müzik konusunda. Yeteneği öylesine eşsizdir ki, çalgısını
çalmaya başladığı zamanlarda en yırtıcı hayvanlar bile
yırtıcılıklarını unutup lirinden çıkan ezgileri dinlemek için
ayaklarının dibine uzanırlar. Kuşlar şakımalarını keser,
rüzgarlar esişlerini, ırmaklar akışlarını durdururlar.
Eurydike adlı
bir kıza sevdalıydı Orfeus. Kız da gönülden tutkuluydu ona.
Birlikte olduklarında dünyanın en mutlu kişileri onlardı. Ne var
ki çok sürmedi bu mutlulukları. Günün birinde bir yılan
sokmasıyla öte dünyaya göçtü Eurydike. Orfeus günlerce ağladı
dövündü karısının ardından; ama öylesine tutkulu bir sevgiyle
bağlıydı ki eşine, Tanatos’un (ölüm) oldu bittisine boyun eğmek
istemedi başkaları gibi. Yer altına inmeye ve ölüler ülkesinin
hükümdarına yalvarıp karısını geri almaya karar verdi. Önünde
birçok engel vardı ama aşkının karşısında aşılmaz değildi
hiçbiri de. Sonunda vardı ölüler ülkesine. Ölüler ülkesinin
hükümdarları Hades ve eşi Persefone’yi yumuşatmanın tek bir yolu
olabilirdi, o da eşsiz müziğini sergilemek, benzersiz
şarkılarını söylemekti. Hem çaldı, hem söyledi: "İçtenlikle
söylüyorum size, ölüler ülkesinin hükümdarları. Tartaros’u
görmeye meraklı olduğum için gelmedim buraya. Medusa soyundan üç
başlı cehennem köpeği de sürüklemedi beni yerin altına. Bir
engerek soktu eşimi, zehirini bütün vücuduna akıtarak önündeki
uzun yılları çarçabuk tüketiverdi. Onun kaybının acısına
direnmek istedim ve denedim de bunu. Ama aşk kırdı benim
direncimi. Onun gücünü siz de yadsıyamazsınız. Sen, ey ruhlar
dünyasının efendisi! Aşk denen duygudan habersiz olsaydın
kaçırıp getirir miydin Persefone’yi buraya ve paylaşır mıydın
tahtını onunla? Sonunda hepimizin yolu buraya düşecek. Karımın
çok erken kestiğiniz yaşam yumağını bağlayın yeniden, yalvarırım
size! Verin onu bana, geri götüreyim. Eğer bu lütfu esirgerseniz
benden, bilin ki geri dönmeyeceğim. Belki de daha çok
sevinirsiniz o zaman kimbilir!"
Orfeus sazının
tellerini en tanrısal ezgilerle tıngırdatırken ölüler
ülkesindeki bütün ruhlar da ağlamaya başlamıştı. Hades ile
Persefone de çok etkilenmişlerdi. Eurydike’yi verdiler Orfeus’a
geri götürmesi için; ama bir koşulları vardı: Orfeus, Hades’in
yeryüzüne açılan kapısından çıkıncaya değin dönüp bakmayacaktı
ardından gelen sevgilisine; yoksa boşuna olacaktı çabaları.
Eurydike’in elinden tutmuş yukarı götürürken içini bir özlem
kapladı Orfeus’un. Dayanılmaz bir arzu duyuyordu sevdiğine
bakabilmek için. Yeryüzüne birkaç adım kala dayanamadı, döndü
baktı. Böylece yeniden kaybetti sevdiğini.
|
 |
Sevgiliye
duyulan derin bir aşktan ibaretmiş gibi görünse de bu
söylencenin içeriği alegorilerle doludur. Kökenine Sümer’de
rastlanan İnanna ve Dumuzi, Tammuz ve İştar, Persefone’nin
kaçırılıp yer altına götürülmesi, ya da Venüs ve Adonis
söylencelerinde olduğu gibi, Orfeus ve Eurydike söylencesi
de, kaybedilen sevgiliyle aslında kaybedilen mutluluğun,
doğanın bereketinin anlatıldığı Neolitik çağ söylencesidir.
Sonbaharla birlikte yeryüzünden kaybolan sevgili, sararıp
kuruyan yapraklarla anlatılır. Soğuk kış günleri, insanın
yanında sevdiğinin olmadığı üzüntülü zamanlardır. Neolitik
tarımcılar, tıpkı Orfeus’un özlemi gibi, bereketli zamanlara
özlem duyarlar. İlkbaharsa sevgiliyle kavuşma zamanıdır.
Tıpkı uzun ayrılıklardan sonra kavuşan sevgililer gibi doğa
canlanır, nehirler coşkuyla akar, kara bulutlar yerini
güneşli gökyüzüne terkeder. |
İşin söylencesel
yanı bir kenara bırakıldığında eski Yunan’da sevgi üstüne
konuşulduğu zaman kusursuz bir güzellik, tam bir uyum arandığını
görmek mümkün. Sokrates’in Diotima adlı kadınla yaptığı bir
konuşmada bunun izlerini görüyoruz: "İnsanın salt güzellikle
karşı karşıya geldiği an yok mu sevgili Sokrates, işte yalnız o
an için insan hayatı yaşanmaya değer!
Günün birinde
onu görünce hiçe sayarsın artık altınları, süsleri, püsleri…
Düşün ne olur, bir görebilirse insan güzelliğin kendini, her
şeyden soyunmuş, arınmış, katıksız…"
Pagan dünyasında
kadın ve erkeğin aşkı, içerdiği tüm yan anlamlara karşın gerçek
anlamda aşktır ve son derece de doğaldır. Oysa Hıristiyanlığın
Batı’da iyice egemen olduğu Ortaçağ boyunca aşk, tenin şeytan
tarafından baştan çıkarılması sonucu duyduğu günahkar bir istek
olacaktır. İnsanın cennetten kovulmasına neden olan ilk günahın
sahibi olarak kadınlar da, şeytanın kolayca baştan
çıkarabileceği, sakınılması gereken varlıklardır. Günahkar aşk
yerine, kutsal evlilik bağı onaylanır. İyi, erdemli bir kadın
sevgili değil, ancak anne olabilir. Kilisenin dayattığı bu ahlak
anlayışı soylu sınıflar arasında geçerli gibi görünürken, halk
arasında daha gevşek bir yapı söz konusudur. Hıristiyanlık
paganlığı bir anda silememiş, onun yerine eski inançlarla
birleşip kaynaşmıştır. Dindışı şarkıların ve öykülerin halk
arasında yayılıp sevilmesine Ortaçağ Avrupası’nda yaygın olarak
rastlanan gezici ozanların katkıları büyüktür. Trubador olarak
adlandırılan bu ozanlar, o dönemin kültür dili olan Latince
yerine yerel halk dillerini kullanan ilk önemli Avrupalı
şairlerdir. Halk arasında dolaşıp şarkı söylemelerine karşın
trubadorlara saraylarda da yer verilirdi. Diledikleri gibi söz
söyleme özgürlükleri vardı. Kısa sürede saraylı hanımların
çevresinde bir sanat ortamının oluşmasına ve sanat zevkinin
gelişmesine de yol açtılar. Trubador sözcüğünün kökeninde
Oksitan dilindeki "trobar" (bulmak, icadetmek) ve bundan
türetilmiş Fransızca "troubadour" sözcüğü vardır. Dolayısıyla
trubadorlar, yeni şiirler bulan, incelikli aşk şarkıları için
yeni şiir biçimleri yaratan kişilerdir. Trubador şarkıları
Ortaçağ dindışı müziğinin en önemli parçalarıydı. Bu şarkılardan
günümüze yaklaşık üç yüzü ulaşabilmiştir. Bu şarkılar tek
sesliydi ve sözleri genellikle aşk şiirleriydi.
Halk arasında
söylenen aşk öykülerinin en çok bilinen ve sevilenleri Tristan
ve Isolde’ye ait olanlardı. Genellikle kahramanlık içeren
şövalye öykülerinden oluşan Kral Arthur söylencelerinden olan
Tristan ve Isolde söylencesi, derin bir romans da içerir.
Söylencenin ilk söyleniş biçimi günümüze gelmeden kaybolmuşsa
da, kalan kopyaların karşılaştırılmasından sonra ortaya çıkan
manzara, bunun bir zamanlar bir Pikt Kralı’ndan kaynaklandığı
görüşünü kuvvetle destekler. Prenses Isolde ile evlenmek isteyen
Cornwall Kralı, onu istemek için yeğeni Tristan’ı İrlanda’ya
gönderir. Bu arada ülkeye zarar veren bir canavarı öldüren
Tristan, görevini tamamlayıp Isolde ile birlikte ülkesine dönmek
üzere yola çıkar. Yolda Tristan ve Isolde kraliçenin kendi kızı
ve Kral Mark için hazırlamış olduğu aşk iksirini yanlışlıkla
içerler.
Böylece bütün
güçlüklere karşı koymalarını sağlayacak sarsılmaz bir aşkla
birbirlerine bağlanırlar. Bu arada Kral Mark peşlerine düşer ve
onları yakalamak için çeşitli tuzaklar kurar. Kahramanlarımız
tuzaklardan kurtulmayı başarırlar. Ne var ki sonunda kral Mark
aşıkların suçlu olduğunu gösteren kesin kanıtlar elde ederek her
ikisini de cezalandırmaya karar verir. Tristan ölüme gitmek
üzereyken uçurumun kenarındaki kiliseden aşağı atlayarak kaçmayı
başarır. Bir süre sonra cüzzamlıların arasına kapatılan
Isolde’yi de kurtarır. Birlikte Morrois ormanında saklanırlar.
Çift ormanda uyurken Kral Mark onları bulur ve aralarındaki
kınından çıkarılmış kılıcı görür. Tristan ve Isolde bir süre
sonra Kral Mark’la barışırlar. Tristan, Isolde’yi Mark’a bırakıp
Bretanya’ya gider. Orada dükün kızıyla evlenirse de bu evlilik
yalnızca sözde kalır. Tristan bir gün zehirli bir okla
yaralanır. Kendisine yardım edebilecek tek kişi olan Isolde'yi
yardıma çağırır. Isolde gelirse onu taşıyan gemi beyaz yelken
taşıyacak, gelmezse yelkeni kara olacaktır. Tristan’ın kıskanç
karısı bunu öğrenir; kocasına gelen geminin kara yelkenli
olduğunu söyler. Bunun üzerine Tristan yüzünü duvara döner ve
ölür.
Sevgilisini kurtarmak için zamanında gelemediğini gören Isolde
de Tristan’a son bir kez sarılır ve ölür.
|

Tristan ve İsolde aşk
iksirini içerken... |
Bir süre
sonra bir mucize gerçekleşir: İki âşığın mezarından birer
ağaç fışkırır ve dalları bir daha ayrılmayacak biçimde
birleşir.
Arthur romantizminin öteki söylencelerinde olduğu gibi
Tristan ve Isolde söylencesi de pagan Kelt mitoslarından
damıtılıp türetilmiş, Hıristiyan şövalyelik yazınına
uyarlanmış bir dizi temanın birleşiminden oluşuyor. Haçlılar
döneminde yarı pagan kulaklara ve o zamandan beri romantik
yüreklere çekici gelmesinin nedeni bu. Bütün pagan
söylencelerinde olduğu gibi, Kelt söylencelerinde de baştan
sona dek doğaya güven vardır; oysa kilise öğretilerinde Adem
ve Havva’nın günahıyla doğa öylesine yozlaşmıştır ki artık
erdemli bir yönü kalmamıştır. |
Pagan
kahraman, bozulması olanaksız doğal bir bağışla hareket etmekte,
yüreğinin dürtülerini korkusuzca izlemektedir.
Bu dürtülerin,
düşünülmeden ya da dikkat edilmeden peşlerine düşüldüğünde
yalnızca üzüntü ve acı, tehlike ve felaket (Hıristiyanlar için
sonsuza dek sürecek cehennem felaketi de dahil) getirmesi
gerekirken, yaşamla bütünleşme, sonsuz yaşam değilse de en
azından bütünlüklü ve gerçek bir yaşam ifade ederler.
Şövalye
öykülerinin romansı, Kelt tanrı ve tanrıçalarını, erkek ve kadın
kahramanların (Hıristiyan şövalyeler ve hanımlar) kılığında
gizleyerek, insanlığın büyük bölümünün çok uzun zamandır bildiği
ilginç bir mesaj içeriyordu. Bu romansların kiliseye meydan
okudukları yer de burasıydı. Kiliseye yönelik bu ciddi meydan
okumanın açıkça farkında olduğunu ortaya koymak için şair
Gottfried, sevgililerin Isolde ve Kral Mark’la olan evlilik
töreninden kaçıp sığındıkları aşk mağarasını, doğanın
yüreğindeki şapel olarak tanımlar. Söylenceye göre mağara daire
biçimindeydi, genişti, yüksekti. Söylenceye göre çevresinde aşk
tanrıçasına adandığını gösterir figürler vardı. Mağaranın dik
duvarları beyazdı."
Gottfried, bu
biçimlerle ortaya konmak istenen benzetmeleri şöyle açıklar:
"Daire biçimindeki iç mekan sevginin basitliğidir. Çünkü sevgiye
en iyi uyan şey basitliktir; sevgi köşelerde gizlenemez. Kin ve
kurnazlık sevginin köşeleridir. Yükseklik umudu gösterir,
bulutlara erişir. Mağaranın duvarı beyazdır, düzgündür ve
diktir. Bunlar bütünlüğün nitelikleridir. Yerler yeşil mermerle
kaplıdır, çünkü mermer bağlılık demektir. Bağlılık da yeşil gibi
daima tazedir. Sevgi saydam ve duru olmalıdır."
Söylencenin
ortaya koyduğu aşk anlayışı artık bütünüyle pagan değilse bile,
kilisenin ortaya koyduğu kutsal aşk "agape" de değildir. Bu
haliyle, Eros için yapılan ya da Dionysos adına düzenlenen
şenliklerde yaşanan düzeyde kösnül değildir, bu artık başka bir
sevgi türü; "amor"dur. Amor, ne sağ el yoludur (yüceltici ruh)
ne de sol el yolu (doğanın kendiliğindenliği, fallus ve rahmin
karşılıklı kışkırtması). Amor, insanın doğrudan karşısına çıkan,
gözlerin yüreğe gönderdiği mesajdır. Bir trubador olan Guirot de
Borneilh, bir şiirinde bunu şöyle açıklıyor:
"İşte, gözler yoluyla sevgi yüreğe iner
Çünkü gözler yüreğin kılavuzudur,
Ve gözler inceler, araştırır
Yüreğin sahip olmaktan hoşlanacağını
Ve tam uyum sağladılar mı
Ve üçü tek kararda birleştiler mi
O zaman mükemmel aşk doğar
Gözlerin yüreğe kabul ettirdiğinden.
Yoksa sevgi doğamaz, başlayamaz…"
Trubadorlar
şarkılarında amacı ne evlilik ne de dünyayı reddetmek olan
sevgiyi yüceltmişlerdir. Bu, kösnül bir birleşme olmadığı gibi,
mutasavvıflar için olduğu gibi kutsal aşkın "şarabı" ve ruhun
tanrıya kanmasından gelen neşeyi anlatan benzetme de değildir.
Hedef, sevginin kendi neşeleri ve acısıyla,
inceltici, yüceltici, öğretici gücüyle parçalanan yüreğe
getirdiği üzüntü, sevinç; tatlı, acı ve ızdıraplı varoluş
melodisiyle doğrudan yaşam deneyimidir.
Hıristiyanlığın istediğiyse daha ağırbaşlı bir sevgi ve
sonucunda kutsal evlilik bağının bir daha kopmamak üzere
kurulmasıdır. Hollandalı ressam Jan van Eyck’in "Arnolfini’nin
Evlenmesi" adlı tablosunda, evlenen çift bu isteğe çok uygundur.
Resimde el ele tutuşmuş Arnolfini’yi ve evlenmekte olduğu eşini
görürüz. Erkek, eşinin avucu yukarı bakan sağ elini sol eliyle
tutmaktadır. Bunun anlamı kalbe, dolayısıyla sevgiye yakın sol
elin, kadının sadakati ve doğruluğu simgeleyen sağ eliyle
buluştuğunda mutlu bir evlilik yaşanacağıdır. Kadının avucu açık
ve yukarı dönüktür; bu haliyle kocasına karşı her zaman doğru ve
dürüst olacağını anlatır gibidir. Çiftin başları üzerinde
sallanan avizede yanan tek bir mum vardır. Bu, tanrının gören,
gözeten gözüdür. Çiftin arkasında yer alan sandalyenin üzerinde
St. Margaret’i simgeleyen bir figür vardır. St. Margaret, doğum
sırasında kadınları koruduğuna inanılan azizedir. Resimdeki
köpek, sevginin ve sadakatin bir başka simgesidir. Pencerenin
önünde duran meyvelerse evin bereketli olması içindir. Resimdeki
her ayrıntının içerdiği bir anlam vardır neredeyse. Duvardaki
aynanın çevresindeki süslemelerde Hz. İsa’nın yaşamı
anlatılmaktadır; yerdeki terliklerse evliliğin kutsallığına
getirilen bir vurgudur.
Avrupa’daki trubadorların bizdeki karşılığı halk ozanları,
aşıklardır. Aşıklar genellikle saz eşliğinde din dışı konular
hakkında doğaçlama şiirler söyler ya da öyküler anlatırlardı.
İslamdan önceki dönemlerden 16. yüzyıla dek dolaşarak kopuz
çalar, kahramanlık ya da aşk üzerine deyişler söylerlerdi. Bizde
aşıklık geleneği, ya da aşk üzerine söz söyleme deyince akla
gelen ilk isim Karacaoğlan’dır. Göçebe Türkmen aşiretlerinin
şairi olan Karacaoğlan’ın şiirlerinde anlattığı aşk, soyut bir
sevgiliye duyulan kalıplaşmış birtakım sözlerle anlatılan
düşsel, soyut bir aşk değil, cinsel isteğe de yönelik olan somut
bir aşktır. Aşiretlerin günlük yaşayışı içinde kadın ve erkeğin
birlikte çalışması, doğunun Arap Müslümanlık anlayışının
tersine, kadını düşsel bir varlık olmaktan çıkarmış, onun gerçek
bir kişi olarak şiire girmesini sağlamıştır. Gönlünü her
çiçekten bal almak isteyen bir arıya benzeten Karacaoğlan’ın aşk
şiirlerinde, çoğu zaman çapkın bir eda hissedilir:
"Ala
gözlerini sevdiğim dilber
Senin bakışların bana yan gider
On beşinde bir güzeli sevmeyen
Bu dünyaya hayvan gelir bön gider
Karac’oğlan der ki böyle oluptur
Ala gözün kan yaş ile doluptur
Ol asırdan beri adet oluptur
Ergen kızlar yiğitlerle yan gider"
Herkes "aşık" olamazdı. Aşık olup gezecek kişinin, aşk badesini
içmesi ya da ideal sevgilinin hayalini görmekle bu yeteneği
kazanması gerekti. Birbirlerini hiç görmeden, düşlerinde bade
içerek aşık olan iki gencin öyküsünün anlatıldığı "Aşık Garip
Hikayesi" nde bunun bir örneğini görmek mümkün: Tebriz’in
tanınmış tacirlerinden Hoca Ahmet ölünce oğlu Resul’e büyük bir
miras kalır. Babasından kalan her şeyi dalkavuk arkadaşlarıyla
birlikte kısa sürede yiyip bitiren Resul, birçok işe girip
çıkarsa da başarılı olamaz. Sonunda bir kahvede saz çalıp
deyişler söyleyen aşıkların yanına çırak girer, ama bir türlü
saz çalmayı öğrenemez. Bir gece düşünde bir dervişin sunduğu aşk
badesini içince Şahsanem adında bir kıza aşık olur; eli ve dili
çözülerek Aşık Garip adıyla saz çalıp deyişler söylemeye başlar.
Aynı gece aynı derviş Şahsanem’e de bade vermiş, onun da Resul’e
aşık olmasını sağlamıştır. Aşık Garip sevgilisini aramak üzere
Tebriz’den Tiflis’e gider. İki sevgili birbirlerini bulurlarsa
da kızın babası Hoca Sinan, başlık parası olarak kırk kese altın
isteyince evlenemezler. Aşık Garip para kazanmak için gurbete
çıkar. Önce Erzurum’a, ardından da Halep’e gider. Orada bir
kahvehanede aşıklık yapmaya başlar ve kazandığı başarıyla Halep
paşasından ilgi ve destek görür. Paşanın yardımı ve ak sakallı
bir ihtiyar görünümüyle karşılaştığı Hızır’ın da himmetiyle
Tiflis’e gelir.
Şahsenem, Şah Veled adında adlı bir tacirle evlenmek üzereyken
Resul’ün çıkagelmesi iki sevgilinin kavuşmasına ve evlenmelerine
yol açar.
|
 |
Aşık Garip kızkardeşini, kendisini tanıdıktan sonra
Şahsenem’le evlenmekten vaz geçen Şah Veled’e verir ve onun
da mutlu olmasını sağlar.
Aşık Garip masalıyla Tristan ve Isolde söylencesinin
benzerliği çarpıcıdır. Her ikisinde de sevgililer içtikleri
aşk iksiri yoluyla birbirlerine tutulmuş, ayrı diyarlarda
yaşarlarken birbirlerini bulmuşlardır. Aslında bu benzerlik
dünya genelinde bilinen destansı aşk öykülerinde görülen
temel özelliklerdendir.
Bu tür öykülerde aşk soylu, yüce bir duygudur ve sevenlerin
onun uğruna mücadele etmesi, zorluklardan yılmadan çaba
göstermesi gerekmektedir. Sevenler çeşitli yollarla
sınanırlar. Ferhat’ın Şirin uğruna dağları delmesine benzer
olağanüstü işler başarmaları gerekir; canavarlarla dövüşür,
ordularla savaşırlar. Bu, öylesine bilindik ve tekrar eden
bir temadır ki Dede Korkut öykülerinde bile karşımıza çıkar.
Kanlı Koca oğlu Kan Turalı’nın öyküsünde bu oldukça açıktır:
|
"Ol
kızun üç canavar nişanı varıdı. Babası tekfur ‘Her kim bu
canavarları bassa yense öldürse kızımı ona veririm’ diye söz
vermişti. Basamasa başın keseridi. Böylelikle otuz iki kafir
beyinin oğlunun başı burç bedeninde kesilip asılmıştı. O üç
canavarın biri kağan aslandı, biri kara boğaydı, biri de kara
buğraydı.
Bunların her biri birer ejderhaydı. Burçta asılmış olan bu otuz
iki baş, kağan aslanla kara buğranın yüzünü görmemişlerdi. Ancak
boğa boynuzunda helak olmuşlardı. Kanlı Koca bu başları ve bu
canavarları gördü. Başında olan biten ayağına derildi. ‘Varayım
oğluma doğru haber vereyim, hüneri varsa gelsin, yoksa evdeki
kıza razı olsun’ dedi.
At ayağı külük,
ozan dili çevik olur. Kanlı Koca giderek Oğuza çıktı. Kan
Turalı’ya haber oldu. ‘Baban geldi’ dediler. Kırk yiğitle
babasına karşı geldi, elini öptü, sordu: ‘Hanım baba, bana yarar
kız buldun mu?’ ‘Buldum oğul, hünerin varsa’ ‘Altın akça mı
ister, katır, biserek mi ister?’ ‘Oğul hüner gerek hüner’ ‘Baba,
yele kara kazılık ata eğer kapayım, kanlı kafir eline akın
edeyim, baş keseyim, kan dökeyim, kafire kan kusturayım, kul
karavaş getireyim, hüner göstereyim.’ ‘Hay canım oğul, hüner
dediğim o değil. O kız için üç canavar saklamışlar, her kim o üç
canavarı basar, kızı ona verirler. Basıp öldüremezse onun başını
keserler, burca asarlar.’ ‘Bu sözü senin bana dememen gerekti,
madem ki dedin, mutlaka varmalıyım…’
Söylencelerdeki
ya da destanlardaki sevgililer birbirlerine kavuşmak için
olağanüstü işler başarırlar; sevgilerini göstermek, kendini
karşısındakine beğendirmek için çeşitli zorluklara katlanırlar.
Bu aslında bir anlamda insanın beğendiğine kur yapmasıdır.
Latince ‘cohor’ çitle çevrilmiş alan, avlu demektir. Çok
eskilerde, kur yapanlar sevdiklerini böyle mekanlarda görüp
baştan çıkarmaya çalışırlardı. Kur yapmayla aşık olmak
başlamıştır, bu iki eylem o zamanlar eşdeğer görülmektedir.
Fransızca ‘amant’ sözcüğü hem aşık hem de hayran demektir. Kur
yapmanın sonunda evlilik ya da cinsel birleşme hedeflenmez.
Hatta kur yapma bundan dolayı "sözü gereksiz uzatma", boş yere
vakit kaybetme olarak görülüp alay konusu bile olmuştur. Bununla
birlikte Osmanlı’da Tanzimat döneminde karşılıklı kur yapmak,
göz süzüp, işmar etmek oldukça modaydı. Öyle ki her davranışın
bir anlamı vardı. Yüzü gözü kapalı hizmetçi gibi yürümek, beni
takip et; yaşmak altında tarağın sağda ya da solda oluşu,
kaynana ya da annesini ziyarete gittiği; taranmamış zülüf, gece
boyunca aşkından uyuyamadığı; sağ gözü kırpmak, dalga geçtiği;
sol gözü bir kez kırpmak, saat birde bekleyeceği; iki kez
kırpmak, saat ikide bekleyeceği; ferace eteğinin öne doğru
tutulması, adım adım izlendiği; şemsiye eğmek, gücenmek anlamına
geliyordu. Erkekler de fesin duruşu, düğmelerin açılması, bıyık
burma hareketleriyle mesajlarını iletiyorlardı.
Kur yapmadan
sonraki aşama sevgililerin flört etmesidir. Aşıkdaşlık edebilmek
için (şehirli orta, orta üst sınıf) kadının sokağa çıkması
gerekmektedir. Lale devrindeki gezintiler toplumun belirli
kesimi için bu olanağı hazırlayacak ve bu kesim gittikçe
genişleyecektir. Sadece erkeklerin gidebileceği kahvehaneleri
izleyen kafe ve lokantaların açılmasının ardından, 1920’lerde
yalnızca kadınların gidebileceği mekanlar açılmaya başlamıştır.
Savaş
koşullarının kent yaşamında yarattığı değişiklik, kadınların
emeğine duyulan gereksinim ve çalışması gereken kadın sayısının
artması, aydın sınıf ve iktidarın da aynı yönelim içinde
olmasının sonucu olarak kadınların toplum içindeki serbestileri
artar. O günlerde bir dergi bir anket hazırlayarak okuyucularına
sorar: "Görücülükle mi yoksa görüşücülükle mi evlenme
taraftarısınız?" Bunun sonucunda "görüşücülük" seçilir. Bunun
flörte dönüşmesi, hem erkekler hem de kadınlar tarafından
istenilen bir olgudur.
Flört eskilerin
"evlenince eşini seversin" mantığına bir karşı çıkmadır. Flörtün
Türkçesi, önce ‘konuşmak’tı. Konuşmak buluşmayı ve birlikte
yürümeyi içeriyordu. Sanki okuldan, işten dönerken karşılaşıp
selamlaşmak, yolların ayrıldığı yere kadar birlikte yürümek
gibiydi. Bir süre sonra ‘çıkmak’ kavramı doğdu. Çıkmak, buluşma
amacıyla evden ayrılmayı anlatıyordu. İkinci aşama toplumsal
yerlerde görünmekten korkmamayı içeriyordu. "Konuşanlar" sakin
park köşelerini, muhallebicileri, uzak pastaneleri tercih
ederken, "çıkanlar" kalabalık ve gözde mekanlarda
buluşuyorlardı.
Batıda İkinci
Dünya Savaşı’ndan sonra kadın erkek ilişkileri daha rahattı. Ne
var ki 1960’larda yaygınlaşan hippi hareketi aşk konusunda
serbestliğin doruk noktasına çıktığı bir döneme yol açtı. Bu bir
anlamda Eski Yunan’ın Eros, Dionyzos, kültlerinin geri
dönüşüydü. Hippi hareketi barışseverlik, doğaya dönüş ve serbest
aşk anlayışıyla tanımlanabilir. En bilinen sloganları "savaşma
seviş"ti. Bir birliğe sahip olmayan hippi grupları zamanla
toplum içine döndüyse de, aşk anlayışı bir daha asla eskisi gibi
olmadı.
Aşk var olan en
eski duygulardan biri. Binyıllardır üzerine şarkılar söyleniyor,
şiirler yazılıyor, resimler yapılıyor. Ne var ki aşk hiç
eskimeden yine taptaze, dipdiri bir duygu olarak insanın
içindeki yerini koruyor. Üzerine bugüne dek ne çok şey
söylenirse söylensin biliyoruz ki aşk daha binyıllar boyunca
ifade edilmeye devam edecek. Bunun nedeni aşkı nasıl tanımlarsak
tanımlayalım, her insan için ayrı bir tanımının yeniden
yapılması gereğidir belki de. "Seni seviyorum" sözü, yaşlı
dünyamız üzerinde kaç kere yankılandı kimbilir, ve kaç kere daha
yankılanacak? Ama insan var oldukça aşk hep kalacak.Aşk
Öpüşme