|
26 Mayıs 1938 - Perşembe
Kendi Adını Taşıyan Bulvarda:
Atatürk Bulvarı’nın ortasındaki kestane ağaçları yemyeşil
olmuştu.
On dört yaşındaki Reşat Önat hem okuyor, hem de Kocabeyoğlu
Pasajı’nın az ilerisinde, şimdi Çocuk Esirgeme Kurumu binasının
bulunduğu köşede, dayısı Hilmi Öz’ün, Ankaralıların uğrak yeri
olan Özen Pastanesi'nde çalışıyordu. Kimi zaman kasada duruyor,
kimi zaman da arkadaki - sonradan adı İzmir Caddesi olarak
değiştirilecek - Uçar Sokak’ta, arkadaşlarıyla top oynuyordu.
Genç Cumhuriyet’in, genç başkentine devletin idaresi için bir
kültür göçü olmuş, Ankara ülkenin dört bir yanından aileleriyle
gelen memurlarla dolmuştu. Doğal olarak Ulus artık konut
açısından yetersiz kalmış; yepyeni bir yerleşim alanı olarak
küçük şirin evleri, muntazam sokakları, yemyeşil parkları, geniş
bulvarı, tek tük arabaları, yepyeni dükkanlarıyla Yenişehir
semti oluşturulmuştu.
Özen Pastanesi, sıradan vatandaşından, bakanlarına kadar
birbirini tanıyan, yolda selamlaşan, tertemiz giyimli Ankara’nın
yeni sakinlerinin sık sık uğradıkları işlek bir pastaneydi.
Şoförleri değil, bakanların kendileri alış veriş ederlerdi. 25
Ekim 1937’de başbakan oluşundan on gün sonra, Celal Bayar da
bizzat Özen’e gelmiş, gelişi Ulus Gazetesi’nde haber olmuştu.
Kimi öğlen, küçük Reşat kasada durur, müşteri yoğunluğundan
babasının telefonuna dahi bakamazken; kimi gece yarısı Özen
kapanırken de, hem Vali, hem de Belediye Başkanı olan Nevzat
Tandoğan, dışarıda kestane ağaçlarının sulanması işini gizlice
denetler; kaytaran işçileri, elindeki bastonuyla fena halde
haşlardı. Aynı Vali Tandoğan, şehrin umumi tuvaletlerini de
bizzat teftiş ederdi.
O, şehrin gözü gibi bakılan kestane ağaçları, ileride
bulvarın genişletilmesi amacıyla bir gece içerisinde
kesiliverecek, sabah bulvardan geçen Ankaralılar arazözlerden
tenekelerle su taşınarak büyütülmüş ağaçlardan geride bir küçük
dal dahi göremeyeceklerdi. Kestane ağaçlarının kesilmesi de,
semte adını verecek havuzlu – parklı tepesinde ay’lı Kızılay
Binası’nın yıkılması da, bulvar tarihinin hüzünle hatırlanacak
olaylarındandı.
Özen Pastanesi’nin yanında Vehbi Koç’un dört katlı bir binası
vardı. Bu binanın ikinci katında pastanenin iyi müşterilerinden,
Celal Bayar Kabinesinin Milli Müdafaa Vekili Saffet Arıkan
ikamet etmekteydi. 1938 yılında, devletin bir bakanının
telefonuna, adı ve soyadından Ankara Telefon Rehberi’nden
ulaşılabilmekteydi. Saffet Bey’in numarası 6207’ydi.
26 Mayıs 1938 Perşembe günü ikindi, tam devlet dairelerinin
dağılma saatiydi. Ankara’nın o zaman sanki daha kurak, daha
sıcak yazı daha başlamamış, Ankara daha boşalmamıştı. Pastaneye
o bölgenin emniyetinden sorumlu 1. Şube taharri memurlarından
Cemal Bey geldi; küçük Reşat’a, dayısı Hilmi Öz’ün nerede
olduğunu sordu: Bir “misafir” gelecekti.
Bir koşuşturma oldu – gelecek misafir Atatürk’tü.
Saffet Arıkan hastaydı ve Atatürk eski arkadaşına geçmiş
olsun ziyaretine gelecekti.
Atatürk, Koç’un binasının önünde yaveriyle aracından indi ve
binaya ilerledi. Aslında Adana – Mersin gezisinden daha iki gün
önce dönmüştü ve kendisi de hastaydı. Hastalığı 30 Mart 1938’de,
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nce de resmi bir bildiri ile
açıklanmıştı.
Daha sonra Cemal Bey, Reşat Önat’a anlatmıştı;
Atatürk çok halsizdi ve merdivenlerden ikinci kata çıkarken
çok zorlanmıştı. Çevresindekilere:
- Biliyorum bu bina Vehbi Koç’un; ona söyleyelim de buraya
bir asansör yaptırsın demişti.
Daha sonra yatmakta olan Saffet Arıkan’ın yanına gidip
oturmuş ve sohbete başlamıştı. Asansörün olmayışının şikayetini
ona da yapmıştı.
Atatürk her bakanına özel “Limoges” kahve fincanı armağan
ederdi. Ani bir ziyaret olduğu için kahve yapacak adam yoktu.
Özen’e haber ve özel fincanlar gönderilmişti – kahve yapılması
isteniyordu. Bir de garson istenmişti. Garson Özen’in kısa
boylu, sarışın garsonu Yusuf olacaktı.
Cemal Ağabey’i Reşat’a:
- Hadi sen de gel, belki sen de içeri girersin demişti.
Cemal Ağabey, Yusuf ve Reşat kapının önüne geldiklerinde
Yusuf’un eli ayağı titremeye başlamış, bunun üzerine Cemal
tepsiyi Yusuf’un elinden alıp Reşat’a uzatmıştı.
Reşat’la birlikte içeriye girdiklerinde Reşat Önat hiç
karşıya bakamıyordu. Kafası önüne eğik ilerliyor, Atatürk’ün
yanına geldiğinde Atatürk sohbetini kesip Reşat’a bakıyor ve
parmağıyla işaret ederek:
- Gel çocuk diyordu.
Kahveyi alıp koyarken Reşat hala Atatürk’ün yüzüne
bakamıyordu. Zaten Özen’in müşterisi olan Saffet Arıkan, Reşat’ı
çok iyi tanıdığından haline kıs kıs gülüyordu.
Ve Ata’nın yüzünü gördü; yüzü balmumu gibiydi, hasta olduğu
belliydi.
Sonra Reşat yavaş yavaş geri çekildi – adet üzerine kapıda
beklemeye başladı. Atatürk döndü:
- Git çocuk dedi.
Reşat Önat dışarı çıktı – sanki bir rüyadaydı.
Atatürk, on on beş dakika sonra dışarı çıktı; yine zorlukla
merdivenlerden aşağıya indi.
Bu halsizlik Atatürk’ün bir asansöre ne kadar gereksinimi
olduğunu ortaya çıkarmıştı. Bu yüzden o yaz Hipodrom’daki geçit
alanına bir ek bina yapılacak; 29 Ekim törenlerinde Atatürk’ün
çıkabilmesi amacıyla içine bir de asansör konacaktı. Hatta o
tarihe kadar iyileşemeyebileceği düşünülerek, halka moral olsun
diye – geçit törenini ayakta izliyormuş görünümü verecek - özel
yüksek bir koltuk imal edilecekti.
Ancak 26 Mayıs, Atatürk’ün Ankara’daki son günü idi ve ne o
asansörü, ne o koltuğu, ne olabilmeyi çok arzuladığı 29 Ekim
geçit törenini,
ne de Ankara’yı bir daha görebilecekti.
Atatürk, kendi adını taşıyan bulvara çıktığında,
beraberindekilerle; Özen Pastanesi’nin yanından hemen arkadaki
Uçar Sokak’a geçti. Şimdiki Galatasaraylılar Lokali’nin olduğu
yerde, bahçe içindeki bir evde oturan ve o da çok hasta olan,
Özen Pastanesi’nin müşterilerinden İktisat Vekili Şakir
Kesebir’e ziyarete gitti.
Daha sonra da yapımı 30 Ocak 1937’de bitmiş olan Ankara Tren
Garı’na gidildi. Vedalaşıldı ve trenle sevgili Ankara’sından
Balıkesir’e hareket etti. Oradan da Bandırma üzerinden vapur ile
İstanbul’a gidecek, tedavisine Savarona Yatı'nda devam
edilecekti.
Gidiş, o gidiş oldu.
Aynı gara bir daha; 20 Kasım 1938 Pazar günü, saat 10:00’da,
bir şehir, bir ulus ağlarken,
Türk Bayrağı’na sarılı olarak gelebilecekti.
Ve aradan yıllar geçiyordu;
2005 yılına gelindiğinde yaşlı Reşat Önat, Vehbi Koç’un dört
katlı binasının yerine yapılan kocaman binanın altında bulunan
Koçbank şubesindeydi.
Bütün hatıralar yeniden canlanırken, yaşlı bedeni ile
merdivenlerden güçlükle bankanın ikinci katına çıkıyordu.
İşlemleri bittikten sonra yine merdivenlerden aşağıya
indiğinde, duvarda asılı Vehbi Koç’un gülen yüzlü fotoğrafına
bakıyor
ve çevresindeki gençler garip garip ona bakarken yüksek
sesle:
- Eee, Vehbi Amca; sen daha hala asansörü yaptırma...
diyerek tebessüm ediyordu.
(Reşat Önat daha sonra 15 Kasım 1953’de, kardeşi Vahit ile
birlikte Özen’in ve Bulvar’ın tam karşısında, Tuna Caddesi
1/A’da Cumhuriyet Ankara’sı sembollerinden olacak efsane
Piknik’i kuracak; 2005’e gelindiğinde muazzam bilgi birikimiyle
Armada Alışveriş Merkezi’nde Piknik’i ayakta tutmaya devam
edecekti)
Düş Hekimi Yalçın Ergir
http://www.ergir.com
Yalçın Ergir'e
teşekkürlerimizle
Denizce

|