|
1922 Lozan
Konferansı'na, delegelerimiz eşsiz bir zaferle gittiler. Fakat
orada müzakereler açıldığı zaman batılı devletler Türkiye'ye
eşitlik hakkı tanımak istemiyorlar, bilhassa Türkiye'nin geri
bir memleket olduğu noktası üzerinde duruyorlardı.
Bugünkü
meselelerimizin asıl kaynağı, şüphesiz modernleşme davasıdır.
Sosyoloji:
modernleşme kavramını, ileri-geri medeniyet, tekâmül ve terakki
gibi değer hükümlerinden sıyırarak kültür değişimi kavramı
içinde mütalâa eder.
Kültür-medeniyet, insanın cemiyetle ve kâinatla münasebetlerinde
belli bir yorumlama ve değerlendirme sistemidir ve organik bir
bütün teşkil eder. Netice olarak, modernleşmede en önemli olay
hayat görüşü ve davranışlarda meydana gelen değişmedir.
Atatürk'e kadar Türkiye'de, bilhassa geleneksel toplumun
mukavemeti sebebiyle, modernleşmenin yalnız teknikte ve
usullerde mümkün ve arzu edilir bir şey olduğu görüşü hâkimdi.
Türkler,
tarihleri boyunca ileri medeniyetleri benimsemekte daima büyük
esneklik göstermişlerdir. 20. yüzyıl başında Ziya Gökalp'de bile
modernleşme, daha ziyade yalnız Batı ilim ve teknolojisini
iktibas şeklinde anlaşılıyordu.
Modernleşmede
Atatürk ihtilali, topyekûn bir ihtilaldir. O, Batı'yı hayat
felsefesi ile ve onun bütün sembolleri ve değer hükümleriyle
benimsiyordu. Modernleşme, Atatürk tarafından asrileşme, muasır
medeniyet seviyesine erişme veya garplılaşma terimleriyle ifâde
olunmuştur.
Şüphesiz
modernleşme, zaruri olarak batılılaşma değildir. Bugün birçok
milletler, meselâ Araplar modernleşmek istediklerini, fakat
batılılaşmak istemediklerini ilan etmektedirler. Bu fikirde
olanlar Batı kültürünün mayasında tarihi Hıristiyan kültürünü
bulurlar ve ondan insanî ve akli olan ilmi ve teknolojiyi ayırt
etmek isterler.
Modern insan,
devlet hayatından özel yaşayış tarzına kadar her şeyi rasyonel
bir şekilde düzenlemeye çalışır. Buna karşı doğulu her şeyi
mistik, ilâhî bir sebebe bağlar. Onun gözünde Tanrı ile her
hadise arasında doğrudan doğruya bir ilişki vardır.
Max Weber
de rasyonelleşmeyi Batı medeniyetinin en belirli vasfı olarak
görür ve Batı devlet kavramı üzerinde durur. Ona göre rasyonel
devlet, Batı medeniyetine özgü bir kavramdır.
Modern cemiyet yapısı, mistik ölçülerle değil, objektif
ekonomik ve sosyal ölçülerle tayin edilmektedir. Böylece modern
bir cemiyetin vasıf ve şartları şunlardır:
1. Halkın
çoğunluğunun ihtiyaçları çok çeşitli, hayat standardı ve nüfus
başına gelir miktarı, okuyup yazma nispeti yüksek;
2. İş bölümü ve
sosyal farklılaşma ilerlemiş olduğu gibi sosyal hareketliliği en
yüksek derecede ve bunu sağlayan haberleşme, ulaştırma araçları
çok gelişmiş;
3. İlme dayanan
teknoloji bütün üretim kollarını kontrol ediyor, insan ve hayvan
gücü yerine tabiat kuvvetlerinin istismarı gelmiş;
4. Emek
karşılığı üretim nispeti yüksek, lüzumsuz emek ve servet israfı
önlenmiş.
Düşük hayat
standardıyla beraber sermaye birikiminde yetersizlik, ilk
ihtiyaçların tatminine yönelik basit bir yaşama tarzı,
gelenekçilik, geri kalmış cemiyetlerin başlıca karakterleri
arasındadır. Modern cemiyetle geleneksel cemiyet arasında en
büyük fark ilerleme temposundadır.
Atatürk devrinde rasyonel devlet, ekonomik-sosyal hayatla,
terbiyede ve kültürde belirli bir hedefe göre düzenleyici devlet
uygulamasına girişmiştir. Toplumun temellerine kadar inen bir
devlet faaliyeti, tamamıyla rasyonel metotlara ve rasyonel bir
hukuka dayandırılmak istenmiştir. Fakat bugün gözlenmektedir ki,
Atatürk'ün ölümünden çeyrek asır sonra Türkiye, hâlâ gelişmemiş
memleketler arasındadır. Modernleşme gerçekleşmemiştir.
Kaynakça: Atatürk ve
Demokratik Türkiye
Halil İnalcık
1. Baskı: Temmuz 2007
Kırmızı Yayınları, 2007,
İstanbul
Halit Yıldırım'a
teşekkürlerimizle
Denizce

18.09.2009
|