e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Atatürk Diye Diye

Osman Özçalışkan    

 

 

ÖĞRETMENİM CANIM BENİM

24 Kasım 2005    


 

Atatürkçülüğe içtenlikle inanmadıkları halde, Atatürk’e açık açık karşı çıkma gücünü kendilerinde göremeyenler, “O’nun da kendilerinin savunduğu görüşten yana olduğu” iddiasıyla O’nun fikir ve düşüncelerini saptırmaya kalkışırlar. Öz olarak O’nun düşüncelerini benimsemediklerinden, doğrudan karşı çıkmak yerine takiyyeleri ceplerinde hazırdır. İşi, “O’da bizdendi”  demeye kadar  vardırdıklarını da görürüz. Bütün bu sağa-sola çekme girişimlerine karşı, Atatürk’ün bize vermek istediği gerçek mesajları çok iyi anlayıp, ayırt edebilmemiz gerek. İşte size somut bir örnek.

Türkiyenin yedinci Cumhurbaşkanı olarak Kenan Evren 12 Eylülden iki ay sonra, Atatürk’ün ölümünün 42. yılında anıtkabirdeki deftere aynen şunları yazar.”Aziz Atatürk, bükülmez bileklerimizde kuvvet, gözlerimizde ışıksın.Aydın (!) dimağlarımızda  ilkelerin, kalplerimizde sınırsız sevgin ve inancın var.Ne sağında, ne solundayız. Yarattığın her yaştan 45 milyon kahraman ve asil Türk Ulusu, acı kaybının 42. yılında da yasınla başlarımız eğik, bizlere verdiğin azim ve gururla yolunda, ardında dimdik yürüyecek, koşacağız. Sana ve idealine mutlaka ulaşacağız.” (10.11.1980)

Atatürk’ün günümüzde yapılan bir çok heykelleri, ya da portreleri nasıl kendisine benzemiyorsa, fikirleri hakkında başkaları tarafından yapılan bazı yorumlarda aslına benzetilmek için adeta  zorlama yapılmaktadır. Atatürk’ün görüş ve düşüncesini yorumlayanlar, çoğu kez, O’nu kendi görüş aynasına bakarak yorumlamaktan çekinmemektedirler.

Tarih, giderek sosyolojinin laboratuarı olmaya yüz tutmuştur. Bildiğiniz gibi ulusal bağımsızlık ve devrim tarihimiz üç aşamadan oluşmaktadır. Birincisi “kurtuluş”, ikincisi “kuruluş”, üçüncüsü de bugün halen devam etmekte olan “ kalkınma”  dönemleri. İşin burada en ilginç yanı bu üç tipik aşamaya, Atatürk; üç ayrı işlev ile, üç ayrı lider kimliğiyle karşımıza çıkıyor : Başkomutan, Cumhurbaşkanı ve Başöğretmen. Üçünü de tek tek nasıl başardığını burada anlatmaya gerek yok.

Atatürk’ün kişiliğinin, karizmatik yapısını kuran temel öğelerden biri de, onun ileriyi gören önsezi gücü ve insancıl-evrensel yaklaşımıdır. Henüz 1907 yılında Selanik’de Bulgaristanlı Türkolog İ. Manalof’a (saltanat ve hilafetin kaldırılarak demokrasinin kurulmasından, kılık kıyafet ve harf reformlarına kadar) yapmayı düşündüğü bütün devrimleri sıralaması; daha 1923 yılında “Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, ufuktan bütün mazlum şark milletlerinin uyanışını da öyle görüyorum. Sömürgecilik ve Emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerine milletlerin arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir işbirliği çağı hakim olacaktır” sözleriyle ortaya koyduğu önsezisi, bu üstün niteliklerin bir kanıtıdır.

Birinci Dünya Savaşı sonunda, dünyanın en köklü dört imparatorluğu birlikte teker teker çöktü. Bunlar; Avusturya-Macaristan imparatorluğunda Habsburg hanedanı, Almanya’da Hohenzollern hanedanı, Rusya’da Romanof hanedanı ile Ortadoğu- Balkanlarda Osmanlı hanedanlarıdır. Burada uzun bir tarih dersi verecek değiliz. Sadece Türkiye’de oluşan boşluk, Mustafa Kemal tarafından kurtuluş ve kuruluş olarak doldurulmuştur.

1918 yılında silahlarından arındırılmış bir ordunun içinden Mustafa Kemal, seçkin kişiliği ile Anadolu’ya ordu müfettişi olarak gelip, 19 Mayısta Samsun’a çıktıktan sonra Anadolu’yu dolaşıp toplumsal sinerjiyi yoklayıp, temaslar kurarak orta ve uzun vadeli çeşitli planlar kurmaktadır. İstanbul’daki işgal kuvvetleri kendisinden kuşkuya düştüklerinde İstanbul’a çağırırlar. Artık sonun başlangıcı yoluna tüm rütbelerini sıyırıp atarak başını koymuştur. Kendi deyimi ile “sine-i millete bir ferd-i mücahit” dir.

Bu kararını izleyen dönem içerisinde Mustafa Kemal, “Asi bir general” konumundan, Kuvay-i Milliyeci bir “örgüt lideri” konumuna geçebilme özelliğini şüphesiz tarih de imbiğinden geçirmiştir. Eylemi bireysellikten kurumsallığa, yani tüm ulusun ortak mücadele edeceği bir platforma taşımıştır. Erzurum kongresinden sonra geldiği Sivas’ta, kongrenin yapılacağı Lise binasının derslik duvarında duran, üzerinde “Padişahım çok yaşa” yazılı halıyı çekip çıkartarak tahta sandalyesine yayar ve üzerine oturur. Bu davranış karşısında “çıt” çıkmaz. Heyet-i temsiliye seçimi yapılır ve bağımsızlık programını saptarlar. Türkiye Devletini ilk Sovyetler Birliği, peşinden Fransa tanımıştır. Ankara’da ilk toplanan 380 meclis üyelerinin toplumsal statüsü mesleklere göre şöyledir.

  Bürokrat-Emekli  115
  Din adamı 61
  Asker 51
  Çiftçi 46
  Tüccar-Esnaf  37
  Hukukçu 29
  Doktor 15
  Aşiret reisi-Ağa 10
  Tarikat şeyhi  8
  Gazeteci 6
  Mühendis 2

                

Bana göre; üzerinde durulması gereken en önemli bir konu, Latin alfabesine cesur bir kararla geçilmesidir. Ciltler dolusu kültürel mirastan, eskilerin deyimiyle “Hazine-i evrak”, nüfus, tapu, mahkeme vb gibi resmi devlet kayıtlarından ve belgelerinden, yeni kuşakların bir anda ilişkisini kestiğinde,” Kul-ümmetlik” yerini yurttaşlığa bırakmış oldu. Burada manevi kızı Prof.Dr. Afet İNAN’ın bir anısını aktaracağım.

“Atatürk Çankaya’da oturduğu bağ evinde, (Şimdiki Çankaya Köşkü) onarım ve değişiklikler yaptırırken, üst kattaki bir odayı da kitaplığa çevirtiyor ve bu amaçla kitaplar aldırtıyordu. İstanbul’dan her gelişinde şair Yahya Kemal Beyatlı da kitaplar getirirdi. Atatürk bu kitaplara baktığında, “Yahya bey, kitaplar çok güzel ama ne yazık ki Arap harfleriyle” diyor ve ekliyordu.

- Bu harfleri halkımıza okutup öğretmek çok güç, iyisi mi bazı yenilikler yaparak Latin 
   harflerin kabul etmeliyiz… dediğinde, Yahya Kemal Beyatlı hemen tepki vererek;

- Paşa hazretleri, yakın geçmişimize ait tüm eserler ve kültür hazinemiz Arap harfleriyle
   yazılmıştır. Bu bizim yüz yıl geriden gitmemizi sağlar, dediğinde Atatürk;

- Bak Yahya ! Ben sana sadece harf değişimi hususundaki fikrini sordum,
   iyerek kesip atar.

 

1928 yılının Kasım ayında millet mektepleri açılmış, bunu düzenleyen yönetmelik de “O”na haklı vefasını göstererek “Başöğretmen” unvanını vermiştir. İşte size Başkomutanlıktan, Başöğretmenliğe geçişin karizmatik bir kronolojisi.  Daha sonra Atatürk, Köy Enstitülerinin ve Halk evlerinin kurulması emrini vermiş ve bu iki aydınlanma meşalesi Köy Enstitüleri ile Halk evleri,  bağnazlık ve yobazlığın karşısında hep çağdaşlığın kaleleri olmuşlardır. Aydınlığın ışığından rahatsız olan mütegalibe, ağa ve şeyh ile kasaba işbirlikçileri “O”nun ölümünden kısa bir süre sonra bu kuruluşların kuyusunu kazdılar.

Biz 1924 yılı başlarına dönelim. 1916 yılında kurulan “Mecelle Komisyonu” her hukuk kuralının kaynağının kesinlikle şeraitte aranması yüzünden bir sonuç alamamıştır. Kurtuluş savaşı kazanılıp milli bir hükümet kurulduktan sonra “Kişi hukuku”, “Borçlar hukuku” ve “Medeni hukuk” komisyonlarında çalışanlar, şeriat hukuku ve mecelle alışkanlıklarından sıyrılarak günün ihtiyaçlarına göre bir türlü yasa yapamıyorlardı.
 

Mahmut Esat Bozkurt bu durumu “içler acısı” olarak niteliyor ve medeni kanunun bölümleri için,

-   Birinci hüküm Alman kanunlarından, öbürü Hanbeli mezhebinden,
   beriki Fransız kanunundan, diğeri Şafii’den Hanefi’den… Bir başkası İsviçre’den

  
Diğer kanunlar da böyle… Kanun maddeleri arasındaki uyum hak getire.”

 

Ben Atatürk’ün bir iki yaşam kesitindeki yazılanları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Yepyeni bir Türkiye kurulmuş, bir yandan savaşın yaraları sarılmaya çalışırken, peş peşe yeni devrimler geliyor, dilin sadeleştirilmesi ile, yabancı sözcüklerin Türkçe’den arındırılmasına çalışılırken Ezanın Türkçe okunması üzerinde duruluyordu. Ezandaki tüm Arapça sözcükler ayıklanmış ancak, “Felâh”ın  karşılığı tam olarak bulunamamıştı. Felâhın karşılığı kurtuluş anlamına geldiğinden “Haydi kurtuluşa” denilse bu çok garip bir telaffuz oluşturacaktı. İstanbul’un bir semti olan Kurtuluş akıllara gelir miydi?

Son çare olarak, Ulema sınıfı Atatürk’ün fikrine başvurdu. İleri sürülen tüm fikirleri dinledikten sonra Atatürk  “Felâh”a bir karşılık bulamamış olacak ki:

-   Bu da Felâh kalsın… diyerek sonucu belirlemiş olur.

Yine yazılanlardan okuduğum çok bilinen anılardan biri;

Dr. Reşit Galip Atatürk’ün bilgisine güven duyduğu arkadaşıdır. Bir gün Dolmabahçe sarayında olağan bir akşam rakı sofrasında Reşit Galip ayağa kalkıp alkolden cilalanmış kafasıyla, dönemin Milli Eğitim Bakanı Esat hocayı kastederek;

-    Yaşlı insanlara vekillik yaptırmamalı, memlekete yarar yerine zarar veriyorlar, der.

Atatürk Esat beyin mükemmel Maarif Vekilliği yaptığını söyler. Reşit Galip hayır anlamında başını sallayarak,

-   Çok iyi olabilir ama ben ihtiyar olduğunda ısrar ediyorum, o adam vekillik yapamıyor. Bunun üzerine Atatürk ;

-    Yahu nasıl olur? Bu adam beni de okutmuştur. Derin bilgisi malumumuzdur.
    Nasıl vekil olmaz ?

Diyerek Kaşlarını çatar. Hatta Reşit Galip ileri giderek hükümet üyeleri aleyhinde ileri geri epeyi konuşur. Belli ki Atatürk tarifsiz şekilde kızmıştır. Duygularını sofrada belli etmeden Reşit Galip’e,

-      Lütfen sofrayı terk ediniz !

-     Burası sizin değil milletin sofrasıdır. Gerçi biz saraydayız ama hocanız
     Hace-i Sultani (bilgelerin başkanı) değildir.
     Cumhuriyette konuşmak serbest değil midir ?...
     Diye başlayınca Atatürk yavaşça yerinden kalkar,
     kucağındaki peçeteyi masaya bırakarak:

-      Öyleyse müsaade ederseniz ben terk edeyim diyerek,  sofrayı ve salonu terk eder.

Ertesi gün Reşit Galip Atatürk’e ve İstanbul’a küserek Ankara’ya gider. Bu gidişinde cebinde beş parası olmadığından Genel Sekreter Tevfik beyden tren parasını borç alır. Bir ay sonra Reşit Galip’in  Ankara Türkocağı salonunda verdiği bir konferansı radyodan dinleyen Atatürk,

-      Kendisini affettirdi… diyerek Ankara’ya 15 gün sonra gittiğinde akşam rakı sofrasına
   
çağırtır. Hiçbir şey olmamış gibi davranır ve ertesi gün radyo ajans haberlerinde,
    Reşit Galip’in Milli Eğitim Bakanı olduğunu duyurur.

Mustafa Kemal, devrim yolculuğunda kendisi ile birlik olduğuna şüphe etmediği arkadaşlarının her türlü nazını yüksünmeden çekmiştir.

 

Kurtuluş savaşı sonrası oluşturulan ilk meclisin sosyolojik açıdan tahlili için, mesleklere göre sayılarını yukarıda vermiştim. Bunların içerisinde Ziya Hurşit’den, Hüseyin Avni’ye, Şükrü Kaya’dan Cavit beye kadar Atatürk’ün muhalifleri vardır. Avrupa Birliğinin kapısında beklediğimiz şu günlerde, ülkemizde sık sık telaffuz edilen “Müzareke basını” kavramının karşılığında o günlerde dış güçlerce beslenen bir de “Mütareke basını” vardı. Bunun en önemli kişilerinden birisi de Ali Kemal isimli (Kara Kemal veya Artin Kemal diye de söylenirdi. Daha sonra İzmit’te halk tarafından linç edildi.) gazeteci acımasız yazılarıyla sıkı bir muhalifti.

Atatürk işte bu olumsuz muhalefetten, yapmak istediklerini yapamamaktan dolayı çok etkilendiğini NUTUK’da genişçe anlatır.  Günlerce ilk mecliste uzun uzun ve bol tartışmalarla geçen boş günler, en önemlisi Atatürk’e alenen karşı çıkarak onun cumhurbaşkanlığını kabul etmemek için direnen muhalefet, savaştan yeni çıkmış bir ülkede hiçbir şey yapılamamaktadır. Ülke tam bir kaos içerisinde. Atatürk buna çok içerler. İşte tam bu şartların içinde, yaptığı ve çok iyi bilinen bir Meclis konuşması vardır. Gerisini tarihi belgeden okuyalım. Aşağıdaki bölümü Falih Rıfkı ATAY’ın “Çankaya” adlı kitabından aynen aktarıyorum.

 

“Henüz olmayan şartları boşuna zorlayanlardan değildi. Fakat fırsat, aynı ayın sonlarına  doğru kendiliğinden eline (Atatürk’ün) geçti. İtilaf devletleri bizi barış konferansına çağırırken, İstanbul hükümetine de davetiye göndermişlerdi.

Saltanat kaldırılmadıkça ve milletin kendi kaderine yalnız kendinin hakim olduğu dünyaya anlatılmadıkça, bu karışıklıktan kurtulmak ihtimali yoktu. “Osmanlı İmparatorluğunun son bulduğunu” ve “Yeni Türk Devletinin doğduğunu” ilan etmek lazımdı. Saltanatı kaldırma teklifi Meclise geldi. İki kişi açıkça muhalefette bulunarak padişahlığı savundular. Bunlardan biri, sonradan Mustafa Kemal’i öldürmek istediği için İzmir’de idam olunan Lâzistan milletvekili Ziya Hurşit’tir.

Teklif “Teşkilât-ı Esasiye, Adliye ve Şer’iye Encümenlerinden teşekkül” bir karma komisyona verilmişti. Hemen medrese yandaşları başkaldırdı. Saltanat hilafetten ayrılabilir mi, ayrılamaz mı idi ? Mecliste doğrudan doğruya renklerini ve oylarını belli etmiyenler, işi bir teoriler çıkmazı içine saplamak istiyorlardı. Mustafa Kemal’in Meclise karşı ikinci açık diktası bu encümende olmuştur.

Dinleyiciler arasında idi. Önündeki sıranın üzerine çıkarak yüksek sesle haykırdı :

- Efendiler; hakimiyet ve saltanat hiç kimseye, hiç kimse tarafından “ilim icabıdır” diye müzakere yoluyla verilmez. Hakimiyet ve saltanat kuvvetle ve zorla alınır. Türk milleti bu hakimiyeti kendi eline almıştır. Şimdi bu millete “saltanatı bırakacak mısın”  diye sorulmaz. Mesele gayet emr-i vakidir ve behemehal olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi böyle tabii görürse, muvafık olur. Yoksa hakikat gene usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.

Karma komisyon üyeleri bu “izahat ile tenevvür ettiklerini” (açıklamalardan yeterince tatmin olduklarını) söyleyerek işi kısa kestiler.”

 

Ben bu yazımla Mustafa Kemal’in, nasıl “Asi bir general” konumundan, Kuvay-i Milliyeci bir “örgüt lideri” konumuna geçebilme sürecindeki kişiliğini anlatmak istedim.

En çok şu günlerde esenlik, barış ve kardeşliğe ihtiyacımız var. Bunun sağlanılması için dileğimiz odur’ki bir daha “Artık Atatürk’ler gelmesin.”

 

Yararlanılan Kaynaklar :

1.   Falih Rıfkı ATAY (ÇANKAYA Mustafa Kemal’in Çankaya’sı)

2.   Turhan GÜRKAN  Atatürk’ün uşağının gizli defteri ( Fer yayınları 1971)

3.   Prof.Dr. Safa ERKÜN  Sezildikçe yücelen Atatürk  (İstanbul 1966)

4.   Ajlan UÇAK  Artık Atatürkler gelmesin. Tiglat Matbaacılık 20.9.1998 önsözlü kitap.

5.   Mahmut Esat Bozkurt (Türk medeni kanunu nasıl hazırlandı )

6.   Prof.Dr. Afet İnan  Atatürk hakkındaki hatıralar, belgeler ( Ankara 1959)

7.   Atatürk’ün söylev ve demeçleri (İstanbul 1945 Türk İnkilap tarihi Ens. Yayını)

8.    Lord KINROSS  Atatürk-Bir milletin yeniden doğuşu ( İstanbul 1973)

                                 

Osman Özçalışkan'a teşekkürlerimizle

Denizce