|
|
ÖĞRETMENİM CANIM BENİM
24 Kasım
2005 |

Atatürkçülüğe içtenlikle inanmadıkları halde, Atatürk’e açık
açık karşı çıkma gücünü kendilerinde göremeyenler, “O’nun da
kendilerinin savunduğu görüşten yana olduğu” iddiasıyla O’nun
fikir ve düşüncelerini saptırmaya kalkışırlar. Öz olarak O’nun
düşüncelerini benimsemediklerinden, doğrudan karşı çıkmak yerine
takiyyeleri ceplerinde hazırdır. İşi, “O’da bizdendi” demeye kadar
vardırdıklarını da görürüz. Bütün bu sağa-sola çekme
girişimlerine karşı, Atatürk’ün bize vermek istediği gerçek
mesajları çok iyi anlayıp, ayırt edebilmemiz gerek. İşte size somut
bir örnek.
Türkiyenin yedinci Cumhurbaşkanı olarak Kenan Evren 12
Eylülden iki ay sonra, Atatürk’ün ölümünün 42. yılında anıtkabirdeki
deftere aynen şunları yazar.”Aziz Atatürk, bükülmez bileklerimizde
kuvvet, gözlerimizde ışıksın.Aydın (!) dimağlarımızda
ilkelerin, kalplerimizde sınırsız sevgin ve inancın var.Ne
sağında, ne solundayız. Yarattığın her yaştan 45 milyon kahraman
ve asil Türk Ulusu, acı kaybının 42. yılında da yasınla başlarımız
eğik, bizlere verdiğin azim ve gururla yolunda, ardında dimdik
yürüyecek, koşacağız. Sana ve idealine mutlaka ulaşacağız.”
(10.11.1980)
Atatürk’ün günümüzde yapılan bir çok heykelleri, ya da
portreleri nasıl kendisine benzemiyorsa, fikirleri hakkında başkaları
tarafından yapılan bazı yorumlarda aslına benzetilmek için adeta
zorlama yapılmaktadır. Atatürk’ün görüş ve düşüncesini yorumlayanlar,
çoğu kez, O’nu kendi görüş aynasına bakarak yorumlamaktan
çekinmemektedirler.
Tarih, giderek sosyolojinin laboratuarı olmaya yüz tutmuştur.
Bildiğiniz gibi ulusal bağımsızlık ve devrim tarihimiz üç
aşamadan oluşmaktadır. Birincisi “kurtuluş”, ikincisi “kuruluş”,
üçüncüsü de bugün halen devam etmekte olan “ kalkınma” dönemleri.
İşin burada en ilginç yanı bu üç tipik aşamaya, Atatürk; üç ayrı işlev
ile, üç ayrı lider kimliğiyle karşımıza çıkıyor : Başkomutan,
Cumhurbaşkanı ve Başöğretmen. Üçünü de tek tek nasıl başardığını
burada anlatmaya gerek yok.
Atatürk’ün kişiliğinin, karizmatik yapısını kuran temel
öğelerden biri de, onun ileriyi gören önsezi gücü ve insancıl-evrensel
yaklaşımıdır. Henüz 1907 yılında Selanik’de Bulgaristanlı Türkolog İ.
Manalof’a (saltanat ve hilafetin kaldırılarak demokrasinin
kurulmasından, kılık kıyafet ve harf reformlarına kadar) yapmayı
düşündüğü bütün devrimleri sıralaması; daha 1923 yılında “Bugün günün
ağardığını nasıl görüyorsam, ufuktan bütün mazlum şark milletlerinin
uyanışını da öyle görüyorum. Sömürgecilik ve Emperyalizm yeryüzünden
yok olacak ve yerine milletlerin arasında hiçbir renk, din ve ırk
farkı gözetmeyen yeni bir işbirliği çağı hakim olacaktır” sözleriyle
ortaya koyduğu önsezisi, bu üstün niteliklerin bir kanıtıdır.
Birinci Dünya Savaşı sonunda, dünyanın en köklü dört
imparatorluğu birlikte teker teker çöktü. Bunlar; Avusturya-Macaristan
imparatorluğunda Habsburg hanedanı, Almanya’da Hohenzollern hanedanı,
Rusya’da Romanof hanedanı ile Ortadoğu- Balkanlarda Osmanlı
hanedanlarıdır. Burada uzun bir tarih dersi verecek değiliz. Sadece
Türkiye’de oluşan boşluk, Mustafa Kemal tarafından kurtuluş ve kuruluş
olarak doldurulmuştur.
1918 yılında silahlarından arındırılmış bir ordunun içinden
Mustafa Kemal, seçkin kişiliği ile Anadolu’ya ordu müfettişi olarak
gelip, 19 Mayısta Samsun’a çıktıktan sonra Anadolu’yu dolaşıp
toplumsal sinerjiyi yoklayıp, temaslar kurarak orta ve uzun vadeli
çeşitli planlar kurmaktadır. İstanbul’daki işgal kuvvetleri
kendisinden kuşkuya düştüklerinde İstanbul’a çağırırlar. Artık sonun
başlangıcı yoluna tüm rütbelerini sıyırıp atarak başını koymuştur.
Kendi deyimi ile “sine-i millete bir ferd-i mücahit” dir.
Bu kararını izleyen dönem içerisinde Mustafa Kemal, “Asi
bir general” konumundan, Kuvay-i Milliyeci bir “örgüt lideri” konumuna
geçebilme özelliğini şüphesiz tarih de imbiğinden geçirmiştir. Eylemi
bireysellikten kurumsallığa, yani tüm ulusun ortak mücadele edeceği
bir platforma taşımıştır. Erzurum kongresinden sonra geldiği
Sivas’ta, kongrenin yapılacağı Lise binasının derslik duvarında duran,
üzerinde “Padişahım çok yaşa” yazılı halıyı çekip çıkartarak tahta
sandalyesine yayar ve üzerine oturur. Bu davranış karşısında “çıt”
çıkmaz. Heyet-i temsiliye seçimi yapılır ve bağımsızlık programını
saptarlar. Türkiye Devletini ilk Sovyetler Birliği, peşinden Fransa
tanımıştır. Ankara’da ilk toplanan 380 meclis üyelerinin toplumsal
statüsü mesleklere göre şöyledir.
| |
Bürokrat-Emekli |
115 |
| |
Din adamı |
61 |
| |
Asker |
51 |
| |
Çiftçi |
46 |
| |
Tüccar-Esnaf |
37 |
| |
Hukukçu |
29 |
| |
Doktor |
15 |
| |
Aşiret reisi-Ağa |
10 |
| |
Tarikat şeyhi |
8 |
| |
Gazeteci |
6 |
| |
Mühendis |
2 |
Bana göre; üzerinde durulması gereken en önemli bir konu,
Latin alfabesine cesur bir kararla geçilmesidir. Ciltler dolusu
kültürel mirastan, eskilerin deyimiyle “Hazine-i evrak”, nüfus, tapu,
mahkeme vb gibi resmi devlet kayıtlarından ve belgelerinden, yeni
kuşakların bir anda ilişkisini kestiğinde,” Kul-ümmetlik” yerini
yurttaşlığa bırakmış oldu. Burada manevi kızı Prof.Dr. Afet İNAN’ın
bir anısını aktaracağım.
“Atatürk Çankaya’da oturduğu bağ evinde, (Şimdiki Çankaya
Köşkü) onarım ve değişiklikler yaptırırken, üst kattaki bir odayı da
kitaplığa çevirtiyor ve bu amaçla kitaplar aldırtıyordu. İstanbul’dan
her gelişinde şair Yahya Kemal Beyatlı da kitaplar getirirdi. Atatürk
bu kitaplara baktığında, “Yahya bey, kitaplar çok güzel ama ne yazık
ki Arap harfleriyle” diyor ve ekliyordu.
- Bu harfleri halkımıza okutup öğretmek çok güç, iyisi mi
bazı yenilikler yaparak Latin
harflerin kabul etmeliyiz… dediğinde, Yahya Kemal Beyatlı hemen tepki vererek;
- Paşa hazretleri, yakın geçmişimize ait tüm eserler ve
kültür hazinemiz Arap harfleriyle
yazılmıştır. Bu bizim yüz yıl geriden gitmemizi sağlar, dediğinde
Atatürk;
- Bak Yahya ! Ben sana sadece harf değişimi hususundaki
fikrini sordum,
iyerek kesip atar.
1928 yılının Kasım ayında millet mektepleri açılmış, bunu
düzenleyen yönetmelik de “O”na haklı vefasını göstererek “Başöğretmen”
unvanını vermiştir. İşte size Başkomutanlıktan, Başöğretmenliğe
geçişin karizmatik bir kronolojisi. Daha sonra Atatürk, Köy
Enstitülerinin ve Halk evlerinin kurulması emrini vermiş ve bu iki
aydınlanma meşalesi Köy Enstitüleri ile Halk evleri, bağnazlık ve
yobazlığın karşısında hep çağdaşlığın kaleleri olmuşlardır. Aydınlığın
ışığından rahatsız olan mütegalibe, ağa ve şeyh ile kasaba
işbirlikçileri “O”nun ölümünden kısa bir süre sonra bu kuruluşların
kuyusunu kazdılar.
Biz 1924 yılı başlarına dönelim. 1916 yılında kurulan
“Mecelle Komisyonu” her hukuk kuralının kaynağının kesinlikle şeraitte
aranması yüzünden bir sonuç alamamıştır. Kurtuluş savaşı kazanılıp
milli bir hükümet kurulduktan sonra “Kişi hukuku”, “Borçlar hukuku”
ve “Medeni hukuk” komisyonlarında çalışanlar, şeriat hukuku ve mecelle
alışkanlıklarından sıyrılarak günün ihtiyaçlarına göre bir türlü yasa
yapamıyorlardı.
Mahmut Esat Bozkurt bu durumu “içler acısı” olarak niteliyor
ve medeni kanunun bölümleri için,
- Birinci
hüküm Alman kanunlarından, öbürü Hanbeli mezhebinden,
beriki Fransız kanunundan, diğeri Şafii’den Hanefi’den… Bir başkası İsviçre’den
Diğer kanunlar da böyle… Kanun maddeleri arasındaki uyum hak getire.”
Ben Atatürk’ün bir iki yaşam kesitindeki yazılanları sizlerle
paylaşmak istiyorum.
Yepyeni bir Türkiye kurulmuş, bir yandan savaşın yaraları
sarılmaya çalışırken, peş peşe yeni devrimler geliyor, dilin
sadeleştirilmesi ile, yabancı sözcüklerin Türkçe’den arındırılmasına
çalışılırken Ezanın Türkçe okunması üzerinde duruluyordu. Ezandaki tüm
Arapça sözcükler ayıklanmış ancak, “Felâh”ın karşılığı tam olarak
bulunamamıştı. Felâhın karşılığı kurtuluş anlamına geldiğinden “Haydi
kurtuluşa” denilse bu çok garip bir telaffuz oluşturacaktı.
İstanbul’un bir semti olan Kurtuluş akıllara gelir miydi?
Son çare olarak, Ulema sınıfı Atatürk’ün fikrine başvurdu.
İleri sürülen tüm fikirleri dinledikten sonra Atatürk “Felâh”a bir
karşılık bulamamış olacak ki:
- Bu da
Felâh kalsın… diyerek sonucu belirlemiş olur.
Yine yazılanlardan okuduğum çok bilinen anılardan biri;
Dr. Reşit Galip Atatürk’ün bilgisine güven duyduğu
arkadaşıdır. Bir gün Dolmabahçe sarayında olağan bir akşam rakı
sofrasında Reşit Galip ayağa kalkıp alkolden cilalanmış kafasıyla,
dönemin Milli Eğitim Bakanı Esat hocayı kastederek;
- Yaşlı
insanlara vekillik yaptırmamalı, memlekete yarar yerine zarar
veriyorlar, der.
Atatürk Esat beyin mükemmel Maarif Vekilliği yaptığını
söyler. Reşit Galip hayır anlamında başını sallayarak,
- Çok iyi
olabilir ama ben ihtiyar olduğunda ısrar ediyorum, o adam vekillik
yapamıyor. Bunun üzerine Atatürk ;
- Yahu
nasıl olur? Bu adam beni de okutmuştur. Derin bilgisi malumumuzdur.
Nasıl vekil olmaz ?
Diyerek Kaşlarını çatar. Hatta Reşit Galip ileri giderek
hükümet üyeleri aleyhinde ileri geri epeyi konuşur. Belli ki Atatürk
tarifsiz şekilde kızmıştır. Duygularını sofrada belli etmeden Reşit
Galip’e,
- Lütfen
sofrayı terk ediniz !
-
Burası
sizin değil milletin sofrasıdır. Gerçi biz saraydayız ama hocanız
Hace-i Sultani (bilgelerin başkanı) değildir.
Cumhuriyette konuşmak
serbest değil midir ?...
Diye başlayınca Atatürk yavaşça yerinden
kalkar,
kucağındaki peçeteyi masaya bırakarak:
-
Öyleyse
müsaade ederseniz ben terk edeyim diyerek, sofrayı ve salonu terk
eder.
Ertesi gün Reşit Galip Atatürk’e ve İstanbul’a küserek
Ankara’ya gider. Bu gidişinde cebinde beş parası olmadığından Genel
Sekreter Tevfik beyden tren parasını borç alır. Bir ay sonra Reşit
Galip’in Ankara Türkocağı salonunda verdiği bir konferansı radyodan
dinleyen Atatürk,
- Kendisini affettirdi… diyerek Ankara’ya 15 gün sonra gittiğinde akşam
rakı sofrasına
çağırtır. Hiçbir şey olmamış gibi davranır ve ertesi gün
radyo ajans haberlerinde,
Reşit Galip’in Milli Eğitim Bakanı olduğunu
duyurur.
Mustafa Kemal, devrim yolculuğunda kendisi ile birlik
olduğuna şüphe etmediği arkadaşlarının her türlü nazını yüksünmeden
çekmiştir.
Kurtuluş savaşı sonrası oluşturulan ilk meclisin sosyolojik
açıdan tahlili için, mesleklere göre sayılarını yukarıda vermiştim.
Bunların içerisinde Ziya Hurşit’den, Hüseyin Avni’ye, Şükrü Kaya’dan
Cavit beye kadar Atatürk’ün muhalifleri vardır. Avrupa Birliğinin
kapısında beklediğimiz şu günlerde, ülkemizde sık sık telaffuz edilen
“Müzareke basını” kavramının karşılığında o günlerde dış güçlerce
beslenen bir de “Mütareke basını” vardı. Bunun en önemli kişilerinden
birisi de Ali Kemal isimli (Kara Kemal veya Artin Kemal diye de
söylenirdi. Daha sonra İzmit’te halk tarafından linç edildi.) gazeteci
acımasız yazılarıyla sıkı bir muhalifti.
Atatürk işte bu olumsuz muhalefetten, yapmak istediklerini
yapamamaktan dolayı çok etkilendiğini NUTUK’da genişçe anlatır.
Günlerce ilk mecliste uzun uzun ve bol tartışmalarla geçen boş günler,
en önemlisi Atatürk’e alenen karşı çıkarak onun cumhurbaşkanlığını
kabul etmemek için direnen muhalefet, savaştan yeni çıkmış bir ülkede
hiçbir şey yapılamamaktadır. Ülke tam bir kaos içerisinde. Atatürk
buna çok içerler. İşte tam bu şartların içinde, yaptığı ve çok iyi
bilinen bir Meclis konuşması vardır. Gerisini tarihi belgeden
okuyalım. Aşağıdaki bölümü Falih Rıfkı ATAY’ın “Çankaya” adlı
kitabından aynen aktarıyorum.
“Henüz olmayan şartları boşuna zorlayanlardan değildi. Fakat
fırsat, aynı ayın sonlarına doğru kendiliğinden eline (Atatürk’ün)
geçti. İtilaf devletleri bizi barış konferansına çağırırken, İstanbul
hükümetine de davetiye göndermişlerdi.
Saltanat kaldırılmadıkça ve milletin kendi kaderine yalnız
kendinin hakim olduğu dünyaya anlatılmadıkça, bu karışıklıktan
kurtulmak ihtimali yoktu. “Osmanlı İmparatorluğunun son bulduğunu” ve
“Yeni Türk Devletinin doğduğunu” ilan etmek lazımdı. Saltanatı
kaldırma teklifi Meclise geldi. İki kişi açıkça muhalefette bulunarak
padişahlığı savundular. Bunlardan biri, sonradan Mustafa Kemal’i
öldürmek istediği için İzmir’de idam olunan Lâzistan milletvekili Ziya
Hurşit’tir.
Teklif “Teşkilât-ı Esasiye, Adliye ve Şer’iye Encümenlerinden
teşekkül” bir karma komisyona verilmişti. Hemen medrese yandaşları
başkaldırdı. Saltanat hilafetten ayrılabilir mi, ayrılamaz mı idi ?
Mecliste doğrudan doğruya renklerini ve oylarını belli etmiyenler, işi
bir teoriler çıkmazı içine saplamak istiyorlardı. Mustafa Kemal’in
Meclise karşı ikinci açık diktası bu encümende olmuştur.
Dinleyiciler arasında idi. Önündeki sıranın üzerine çıkarak
yüksek sesle haykırdı :
- Efendiler;
hakimiyet ve saltanat hiç kimseye, hiç kimse tarafından “ilim
icabıdır” diye müzakere yoluyla verilmez. Hakimiyet ve saltanat
kuvvetle ve zorla alınır. Türk milleti bu hakimiyeti kendi eline
almıştır. Şimdi bu millete “saltanatı bırakacak mısın” diye sorulmaz.
Mesele gayet emr-i vakidir ve behemehal olacaktır. Burada toplananlar,
Meclis ve herkes meseleyi böyle tabii görürse, muvafık olur. Yoksa
hakikat gene usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı
kafalar kesilecektir.
Karma komisyon üyeleri bu “izahat ile tenevvür ettiklerini”
(açıklamalardan yeterince tatmin olduklarını) söyleyerek işi kısa
kestiler.”
Ben bu yazımla Mustafa Kemal’in, nasıl “Asi bir general”
konumundan, Kuvay-i Milliyeci bir “örgüt lideri” konumuna geçebilme
sürecindeki kişiliğini anlatmak istedim.
En çok şu günlerde esenlik, barış ve kardeşliğe ihtiyacımız
var. Bunun sağlanılması için dileğimiz odur’ki bir daha “Artık
Atatürk’ler gelmesin.”
Yararlanılan
Kaynaklar :
1.
Falih Rıfkı ATAY (ÇANKAYA Mustafa Kemal’in Çankaya’sı)
2. Turhan GÜRKAN Atatürk’ün uşağının gizli defteri ( Fer
yayınları 1971)
3. Prof.Dr. Safa ERKÜN Sezildikçe yücelen Atatürk
(İstanbul 1966)
4. Ajlan UÇAK Artık Atatürkler gelmesin. Tiglat
Matbaacılık 20.9.1998 önsözlü kitap.
5. Mahmut Esat Bozkurt (Türk medeni kanunu nasıl
hazırlandı )
6. Prof.Dr. Afet İnan Atatürk hakkındaki hatıralar,
belgeler ( Ankara 1959)
7. Atatürk’ün söylev ve demeçleri (İstanbul 1945 Türk
İnkilap tarihi Ens. Yayını)
8.
Lord KINROSS Atatürk-Bir milletin yeniden doğuşu (
İstanbul 1973)
Osman Özçalışkan'a
teşekkürlerimizle
Denizce

|