| |
Selam
Sevgili Dostlar,
36.34 N
42.28 W
yerel saat
21:00 (02:00 utc)
Rüzgar
12-14 civarı esiyor, yaklaşık 5mil süratle gidiyoruz. Dün akşama
göre hiçte fena değil. Dün akşam bu saatlerde motorları
çalıştırmıştık. Dümen suyumuzda 1600mil kaldı, Azarlara ise daha
800 mil var.
İstanbul’dan Gelibolu'ya, yanılmıyorsam 120mil olduğunu
düşününce insan ürperiyor, sabırsızlaşıyor, kısacası bir iç
çekiyor.
Barometremiz hala 1028mmHg civarında, hava nemli, ama sıcak
değil, tabii Guadelup'a oranla. Güneş batınca üşümeye başladık.
Dün akşam yemek esnasında ruzgardan korunmak için kokpitin
sancağına çektiğimiz brandayı bu akşam daha delikleri kapatan ve
sağlam bir şekilde koyduk, bütün akşam da taşıyacağız. Güney
rüzgarının getirdiği nemden bizi korur.
Dert soğuk
değil, rüzgar değil, şimdilik, tek dert nem. Çünkü ısıyı
iletiyor. Denizde çok giyinmeye ihiyaç yok, bilinçli giyinmek
gerekiyor sadece.
Bu akşamki
ilk nöbet Eric'le bende, o kokpitte uzandı, laptop'un
boşalmasını beklerken, masanın üzerinde titrek sari ışık saçan
gaz lambamızı seyrediyor. Daha çok bekleyecek, biraz sonra dalar
zaten, sonra o makinenin basına geçince de ben dalarım.
Tatlı bir
dalış oluyor, sonra birden ya boşalıp dolan yelkenlerin, ya
dalganın sesiyle birden yerinizden kalkıyor ve güverteye çıkıp
ufku kontrol ediyorsunuz, Dümenin basına geçip rota, rüzgar
acısı kontrolleri yapıyorsunuz, sonra da "nasıl olsa bir şey
yakalanmamıştır" diye dümen suyumuzda iknadan bizi takip eden
oltayı bir yokluyorsunuz, son bir gayretle seyir masasına gelip
aletlere bakıyorsunuz. Tüm klasiklerden sonra çok uyuduğunuzu
farketmişseniz, ortağınıza "cay içer misin?" diye sorup bir
sigara yakıyorsunuz. (merak etmeyin başlamadım, hala küçük
purolara ve pipoya devam). Klasik nöbet geceleri böyle oluyor.
Tabii bazen rüzgar değişiyor, ufukta bir ışık, bir tekne
beliriyor, veya radarınızda size doğru gelen bir yağmur oluyor,
biraz hareket oluyor o zaman.
Yaptığımız
cesaret mi istiyor, bilgi mi istiyor; sanmıyorum, sadece biraz
para istiyor.
Bilgi
istiyor ama nereye kadar?
15.yüzyılda Colomb Atlantik'i geçmişti. 19.yüzyılın sonunda
Joshua Slocum kendisinin topladığı Spray adli teknesiyle dünyayı
tek basına dolaşmıştı. Sevgili Sadun Boro abimiz Kismet'iyle
dünyayı turlarken diğerlerinden ne kadar fazla bilgiye "olmazsa
olmaz"diyerek ihtiyaç duymuştu? Buğun ise dünya çevresinde,
güney denizlerinde millet rekor kırmak için dümenin basına
geçiyor, teknoloji o kadar isin içinde ki.....Bundan 10 yıl önce
yakınlarınızdan gecen bir gemiden meteo raporu alınca şanslı
olunuyordu, buğun biz bile her gün MaxSea ve Navimail'den meteo
raporlarını İnternetken indirip MaxSea adli bir program
vasıtasıyla yorumluyoruz. Aynen bilgisayardaki bir taktik oyunu
gibi. Bilginin sonu yok. Ama gerekli bilgi ne kadar, nerede?
Gözümüzü
değil, kalbimizi açıp doğayı algılamamız gerekiyor, tüm bilgi
orada var esasında. Mesela bu sabahki bulutlar dünküyle ayniydi,
ve diğer bulutlardan hemen fark ediliyorlardı. merak ettim,
açtım kitabi. Cirrostrotus'larmis, genelde güneyden ve batıdan
hafifi rüzgar getirirlermiş, hakikaten de son iki günkü durum
bu. Al sana bilgi iste. Buğun, ismini vermeyeyim, ortaklardan
birisi yeni bir kavanoz açtı, kapağını sarmalayan jelatini
sıyırıp rüzgara bıraktı, sinir oldum, daha önce de şamatayla
konuyu belirtmiştim, bir şey demedim, ama itiraf edeyim içimde
de kaldı. Öğleden sonra arka güverteye çıktığımda, jelatinin
teknemizin arkasına asili botun içinde durduğunu gördüm,
sevindim birden, tarifsiz bir sevinçti. Bıraktım orada kalsın,
görsün diye. Azorlara kadar da bırakacağım.
Kısacası
doğayı unutmayalım, o hastaysa biz de hastayız, o mutluysa biz
de mutluyuz, onun bilinci yerindeyse bizimki de yerindedir.
Bu sabah
06-07 sularında daha motorla seyrederken birden yunuslar geldi,
ikişerli ikişerli...sancak, iskele, on arka, teknedeki sevinci
görmeliydiniz. Pascal "oltayı topla takılmasınlar" diye
bağırıyordu. Biraz kalıp gittiler, sonra kuşlar, sonra ucan
balıklar, sonra balinalar..... hepsi tarifsiz bir mutluluk
kaynağı, güven kaynağı. Onları görünce insan buralarda tek
başına olmadığını anlıyor.
Cesarete
gelince... izafi bir konu, kişiden kişiye değişen bir konu.
Benim yaptığımı cesurca bulanlar var. Alakası yok. Ben
çocukluğumdan beri denizdeydim (mecazi anlamda), en fazla da
denizden ve dişçi koltuğundan korkarım. Burada evimde gibiyim,
hatta İstanbul’un deprem korkusunu düşünürseniz....:))))))
Alışkanlıklardaki değişiklikler de insanda bir korku yaratmıyor
değil. Her akşam kabininize mutlu olarak vardığınızda sizi koca
Atlantik'ten ayıran sadece 5cm. Dalganın her vurusu, suyun her
zerresinin sesi genlerinize kazınıyor, tekneden çıkan yüz çeşit
ses de salatanın sosu gibi. Ama çıkıyorsunuz izin içinden,
seviyorsanız tabii...
Yani
yapılan isin riskleri var, esasında Atlantik geçişi ile
Marmara’nın geçilişi arasında bir fark yok. Burada yardim biraz
daha geç gelir :)))))
İnsan
bilmediğinden korkar, o zaman bilin, öğrenin.
Bence
buradaki tek cesaret konusu kişinin kendiyle basmasa kalmasında.
Kaçamıyorsunuz kendinizden, çareniz yok, belli bir zaman sonra
dinlemeye başlıyorsunuz kendinizi, hesaplar, korkular, hırslar,
inançlar...hepsi tek tek önünüze seriliyor. Dinliyorsunuz,
cevaplıyorsunuz, soruyorsunuz, tekrar... tekrar...iste o zaman
içinizde başka birisiyle tanışmaya başlıyorsunuz, esasında çok
iyi tanıdığınız birisi, çocukluk arkadasınız diyelim.....dost
oluyorsunuz sohbet devam ettikçe.Dostluktan zarar çıkmaz ki....
Bilmiyorum
bu mail kimlere kadar gidecek, ama her gidenden naçizane bir
isteğim olacak. Doğayı koruyun, kendinizi dinleyin.
Bu akşam
da buralardan esenler bu kadar, Eric uyanıp klasik turunu attı,
sigarasını yaktı, "cay içer misin?" diye sormadı, bari ben ona
sorayım.
Sevginiz
eksik olmasın
Tanju
|
|