Denizce
  e-mail    
denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe M. Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Teoman Arsay
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Ayşe M. Demetçi  / II. ADDB Rallisi

Dost Köşesi    

 


Bu kez, 2002 yılında ağnak Sivil Toplum İnisiyatifi'nin  düzenlediği ikinci ralliyi paylaşacağız..

29.08 ile 01.09 tarihleri arasında bir Perşembe günü başlayan bu ralli bizi önce Armutlu, ardından da Trilye'ye konuk edecek..

 

 

Ağustos ayının yarısı yaz, yarısı kış derler, biz kış bölümünde rüzgarlı ve bulutlu bir Perşembe günü akşam üzeri iş dönüşü gayet hızlı bir şekilde  hazırlıklarımızı gözden geçirdik ve kendimizi Poyraz'a attık..

 

Uzun sürecek yolculuğumuz için yanımıza aldığımız bir kaç deve yükü eşyayı yerleştirmeye bile zaman bulamadan bastık yelkeni Ataköy Marina'ya doğru.. Bu kez şans bizden yana!. Yelkenlerimizi şişirdi, bizi hızla kıyıdan uzaklaştırıp, Ataköy Marina'ya doğru götürmeye başladı.. Bu kez bir ilk gerçekleşti ve bir tek kez bile tramola yapmaksızın Ataköy Marina'yı bulduğumuzda akşam bastırmıştı. Tabii bu kadar yolunda giden yolculuk bize, tekneyi yerleştirip hazırlama fırsatını da vermişti..

 

Bu rallide geçen rallideki dostlarımızın bir kısmı yok ne yazık ki; Hocam(Heves), teknesinin altı kekamoz denilen o sevimli canavarların işgali altında olması sebebiyle yürümediğinden, Savaş(Manita) ise, iş denilen o sevimsiz canavara yenilmesi sebebiyle ortalarda yoklar..

 

Ataköy Marina'ya tek başımıza, biraz da mahzun bir giriş yaptık.. Bizi karşılayacak bot bile ortalarda yok.. Kule, ricamız üzerine botu yolladığında, biz,  marina girişinde  oturma eylemi yapma planımızın son detaylarını gözden geçiriyorduk!..

 

Bu kez de F'de bir yüzen bir iskelemiz oldu ve dayanılmaz bir mutluluk sardı içimizi (sizin de bir yüzen iskeleniz olsun, neler hissettiğimizi anlayacaksınız!..) Tekneyi neta edip hemen hazırlanmaya başladık çünkü Ataköy Marina Yat Kulübü'nde yemek var (yummy...)!!

 

Zaten biraz gecikme de söz konusu olduğundan, kulüp binasına doğru yola çıktığımızda Cemo, o kaf dağının arkasındaki kulüp binasına kadar uzanan yolu yürümemekte kararlı!.. Tam yolun ne kadar uzun olduğu konusunda fikirlerimizi değiş tokuş ederken, aniden Cemo yola doğru uçtu! Şoktan çıkıp, ne olduğuna bakmayı akıl ettiğimde, o çoktan arkadan gelen arabanın önüne Nemrut dağı gibi dikilmiş, duruyordu.. Tabii sürücünün durmaktan başka bir çaresi kalmamıştı..  Adamcağız biraz da gergin, ne istediğimizi sordu.. Biz ise mahcup,  (bu kadar arsızlıktan sonra!) kulüp binasına kadar bizi bırakabilir mi diye sorduk.  Sürücü beyefendi "ben oraya gitmiyorum" diye savuşturmaya çalışsa da yer mi?? "o zaman yolun başına kadar alır mıydınız mümkünse?" şeklindeki ısrarımıza direnemedi..

 

Sevinçle arka koltuğa kurulduk.. Zoraki sohbeti doğal olarak biz başlattık; ve gidecekleri yeri tam bilmediklerini, küçük yelkencilerin bröve törenine gitmeye çalıştıklarını öğrendik. Bingoo... Eh buna şans denir..Biz de tam tamına aynı yere gitmeye çalıştığımızı  belirterek onları biraz hayal kırıklığına uğrattıysak da, yolu tarif ederek durumu telafi etmeye çalıştık.. (gerçekten bizi bulmaları şanstı.. gitmeye çalıştıkları yöne bakılırsa daha çook dolaşacaktı oralarda..)

 

Ataköy Yelken Kulübü'nün üst katında açık büfe yemek başlamıştı bile.. Kendimize oturacak bir köşe bulur bulmaz vakit kaybetmeksizin kuyruktaki yerimizi aldık..

 

Ben bir haftadır aslında rejimde olmama rağmen, tabağımda Everest tepesinin minyatür bir eşini oluşturdum! Yemekler gerçekten nefisti.. Ne yapalım canım, böyle güzel yemekler her zaman bulunmuyor!!

 

Masamızda sadece yaşlı ve bir örnek giyinmiş bir yabancı çift vardı.  Merhabalaşarak aperatif bir sohbet başlattık.. Konular geyikten açılıp, sonra epeyce uzaklara, dünya denizlerine doğru uzandı.. Brenda ve Clive Cassady adlı İngiliz çift 2 yıldır denizdeler.  En son Karadeniz kıyılarını gezmişler ve bir pilot hazırlıyorlar Türkiye kıyıları ile ilgili.. Ba ba ba ba!! Şu işi biz niye yapmıyoruz? Haydi yaptık diyelim, dünya ağnakine neden uzanamıyoruz acaba?!

 

Biz, aslında gelecek için kurduğumuz hayali o gece canlı olarak karşımızda  bulmuştuk.. Bir hazine bulsaydık ancak bu kadar sevinirdik.. O gece binlerce soru sorduk ve onların anlattıkları binlerce şey ile düşler kurduk... Bu tatlı insanlar bizi ertesi sabah teknelerine davet ederek yemekten ayrıldıklarında, Atlas okyanusundan başlayıp Türkiye kıyılarına yaptığımız sanal yolculuğumuzun da sonuna gelmiştik.. Gecenin ilerleyen bir saatinde Erdemgiller'de bir küçük mola verdikten sonra orada ayaküstü tanıştığımız Evre teknesi ekibi ile yemekten ayrıldık..

 

  Kulüp binasına gelmemiz  gayet iyiydi de ya dönüş?? Buna da bir formül gerek! Derkeen, bir bot!  Biraz da umutsuzca, bizi karşı iskeleye götürür mü diye seslendik.. Bot bizi ciddiye aldı ve oldu işte.. Tanrım bugün şans hep bizden yana.. Keşke bir Piyango bileti falan alsaydık bugün..


Teknemize ulaştığımızda bir komşu sahibi olduğumuzu farkettik. Ahmet bey ve motorlu teknesi Zeynep!.. Ahmet bey'le biraz laflayıp uyumaya çekildik..

 

Sabah, alışkanlık olduğu üzere (güzel şeyler bir kez yapılınca hemen alışkanlık  oluveriyor!) Marina'daki poğaçacıya gidip, pişmelerinin son dakikalarında neredeyse zorla fırından çıkarttırıp, sıcak poğaçaları kaptım..

 

Ahmet beyin teknesi kendi deyimi ile "keyif teknesi", gayet büyük havuzluk ve mutfak, yüzer restoran gibi.. Kahvaltı davetini keyifle kabul edip, malı mülkü topladık ve Zeynep teknesine kahvaltı çıkarması yaptık..  Masada oturup kahvaltı etmenin keyfi de bir başka oluyor canım!.. Biz yoksa yelkenli tekneden vazgeçip, bir yüzer restoran mı alsak?! diyorum..

 

Start'dan önce doğru Cassady ailesinin yatına gittik.. Sabah kahveleri eşliğinde, bu 12 metrelik zarif okyanus kızını gezerek, dün gece aklımıza gelmeyen bir kaç bin soruyu daha irdeleme olanağı bulduk. Bu nazik çift, teknemizi görmeyi istediler ve birlikte Poyraz'ı onlarla tanıştırdık.. Clive onu "very brave" sözleri ile onurlandırınca Poyraz'ın havasını görmeliydiniz !!

 

Saat 9.00 ve biz palamarları çözüp yola tam çıkmıştık ki, Kaan kardeşimiz start'ın 9.30 a alındığını seslendi.. Önümüze gelen ilk boş pontona yanaşıp yeniden bağlandık.. Böylece de İzzet'in Evre'sini ziyaret etme fırsatını bulduk.. Bu sabah çingene vapuru gibiyiz.. Tekneyi gezip, bilgi alırken Kaan koşturarak geldi.. Meğer start verilmiş..

 

Biraz erken biraz geç derken sonunda Marina'dan ayrılmayı başardık. Bazı tekneler çoktan yola koyulmuşlar bile.. Panik yok! Yetişiriz! (miyiz?) 

 

Rüzgar biraz var biraz yok... Yol uzun, 30 mil kadar, süratimiz ise gayet mutedil..

 

Olmayan rüzgar, biraz sonra tümden durdu.. Motoru çalıştırmakla kalmayıp, bir süre sonra yelkenleri bile tümden toplamak zorunda kaldık.. Motorla geçen bir altı saat..

 

Tam Bozburun'a geldik ki, neye uğradığımızı şaşırdık.. Nasıl bir rüzgar! Çıplak direği bile yere vuruyor.. Motor kapandı, yelkenler açıldı, vee günün en zevkli yolculuğu Armutlu'ya kadar yapıldı.. Öyle ki, bir ara ana yelkeni kapatıp, Genoa'yı bile küçültmek zorunda kaldık..

 

Armutlu, bitişik nizam apartmanlardan oluşan, gayet sevimsiz yapılaşmış bir beldemiz.. Halkı oldukça kapalı.. Ama denizi temiz.. Galiba, sahip olduğu az sayıdaki güzelliklerden biri bu!

 

Evre teknesi'nin yedeğine bağlandık.. Bu gece demirde geceleyeceğiz, bot ya da sandallarla bizi kıyıya çıkaracaklar.. Tekneyi toparlayıp, akşam yemeği için giyindik ve gelen bota attık kendimizi.. Minicik bot ve üzerinde 7 kişi, botun kenarları bile suya gömülmek üzere, kıpırdamanın imkanı yok.. Kürekçiye "haydi yallah hop hop hop"  çığlıkları ile gaz vererek, ıslanmadan kıyıya ulaşmayı başardık..

 

Avuç içi kadar Armutlu'yu dolaşıp (!) yemek yiyeceğimiz restorana yanaştık.. Açlık başımızda duman!! Gayet şamata ile geçen yemekte biz ağnak tekrar birer çocuk olduk o akşam!.

 

Tekneye dönüş daha da eğlenceliydi (!) çünkü yükleme haddinin üzerinde bindiğimiz tekne zaten bir karış suyla doluymuş, karanlıkta bu durumu görmemiz mümkün olmasa da  ayakkabılar yüzme havuzuna dönüşünce fark ettik..

 

Gece sakin geçti ve güzel bir uyku çektik.. Ertesi sabah kahvaltıyı yan komşu teknenin masasında yaparak ( bu da bizde alışkanlık oldu, yok mu yahu bizim kendi teknemiz?!) Biraz kıyıda oyalandıktan sonra, bizi bekleyen otobüse binerek Armutlu'nun Kaplıca'sına gittik.. Program, kaplıcaya "ce" diyip, hamamda yıkananlara bir göz atmak olsa da, kim bizi açık havuza girmekten alıkoyabilir? Kim ha?

 

Gayet ilkel şekilde tel örgü ile çevrilerek açık kaplıca havuzuna dönüştürülen bir kaynağa  giren tek çift bizdik, su inanılmaz sıcaktı, girince alıştık biraz ama, bir kaç dakika sonra suratlarımız morla bordo arası bir renk aldı.. Islak ve mutluyduk.. Ama takip eden bir kaç saat terlemeye devam ettik..

 

 

Bir süre kıyıdaki çay bahçelerinde çay ve kahve stoklarımızı yeniledikten sonra (bu işi de acaip severim..) teknelere binip yola çıkmak üzere hazırlandık. Armutlu'nun minik yelken meraklılarının ilk eğitimi de tamamlandıktan sonra, yelkenleri açıp, bir süre topluca kıyıda  bayrak gösterdikten sonra rotayı Mudanya'ya çevirdik..

 

Hedefimiz, Mudanya'da da bayrak göstererek Trilya'ya kıyıyı takiben ulaşmaktı.. Tabii bu sadece niyetti.. Önce her şey güzeldi.. Ayı bacaklarını açıp, iri bir konvoy halinde  Mudanya açıklarına yaklaştık.

 

Ancak, Mudanya'ya yaklaştıkça hava suratını astı, deniz coştu ve rüzgar azdı!. Sadece bir kaç dakika içinde dalgalar irileşti, şimşek ve gök gürültüsüne ilaveten önce yavaş ama iri damlalar halinde başlayan yağmur, bir sağanak halinde üstümüze boşalmaya başladı.. Yelkenlerin kontrolü zorlaştı, atılan kimi tramolalar başarısız oldu, çünkü pruvadan gelen dalgalar tekneyi yavaşlatıyordu..

 

Tamamen ıslaktık, tekne öyle sallanıyordu ki, ana yelkeni küçültmek için direğe ulaşmak mümkün olmuyordu (bizimkinde öyle!).. Motoru çalıştırıp Genoayı kapattık.. Ben sağa sola savrulmaktan yoruldum ve su dolu da olsa (havuzu, teknenin içinde olduğumuzdan vanasını açıp boşaltamadığımız için yarıya kadar suyla dolmuştu) havuzun dibine oturdum, oradan suyu boşaltmaya çalışırken Cemo'da  Trilye'de gireceğimiz mendireği görmeye çalışıyordu.. Ancak, mendireği geçtikten sonra fark edebildik.. Geriye dönüp içeri girmek ayrı bir maceraydı..

 

Dişlerimiz birbirine vururken hızla tekneyi bağlamaya giriştik, iri dalgalar mendireğin içine girip zaten ıslak ve kaygan olan tekneyi sallayıp hareket etmemizi iyice zorlaştırıyor, yağmur ve rüzgar da ara vermeden devam ediyordu..Önceden gelen tekneler çoktan var olan yerleri kullanmış durumdaydılar.. Balıkçılar da boş yerlere "gelecek tekne var" diyerek tekneleri bağlatmıyorlardı.. Sonunda mendireğin diğer ucuna, kayalara koltuk alarak tekneleri bağladık. Derdimiz kendimizi bir an önce emniyete alıp, kurumak ve titreyen çenelerimizi huzura kavuşturmaktı öncelikle..  Evre, yine bizi, anne şefkati ile yanına aldı.. Ama, hala kurumak ve ısınmak bizim uzağımızdaydı.. Tenteyi taktık, havuzu boşalttık ve en sonunda  içeri  kuru şeyler giymek için girdik.. Amaaa, sürpriiiz! Çatımız akıyor! Aralık kalan kapaktan giren serpinti ve yağmur suyu yataklarımızı bir güzel ıslatmış..

 

Bir kez daha kedilere hak verdim.. Islak olmak ve çevrede her şeyin ıslak olması ne kadar da itici!.

 

Yatakları kurutma şansımız yok, ne yapalım, ıslak bir gece olacak!.. Görünüşe göre bugün de hiç bir şey bizden yana değil, en azından şimdilik!..

 

Giyilen kuru şeyler de hızla ıslanıyor, çünkü rahat olamıyoruz..  Yok karaya çıkmak için tekneyi kıyıya yaklaştıralım, yok kıyıya çarparız, kıyıdan uzaklaştıralım, yok havuzdan şu lazım derken, ah ıslak bir hayat beni artık yoruyor...

 

Bu arada Evre'nin hamarat aşçısı Nilgün'den sıcak çorbalar gelince, nasıl mutlu olunmaz? Midemizle beraber kalplerimiz de sıcacık oldu..

 

Biz bağlanıp, fırtınanın yaralarını sarmakla uğraşırken hava iyice kararmış, bir ara  fark ettik ki limandaki yatların çoğu kapkaranlık!? Ortada kimseler yok! Daha sonra Trilye'de akşam yemeği yenecek olduğunu anımsadık.. Biz debelenirken, millet çoktaan ayaklarının ucuna basarak (!) yemeğe gitmişti.. Ne yapalım, zaten artık çok geç, üstelik karaya çıkmak için de bir sürü varyasyon lazım, hem yağmur da devam ediyor, hem zaten yerim de dar!...

 

Plaketler  oniki saatlik bir rötarla, sabah bize ulaştı.. Eh, bu da bir şey!..

 

Ertesi sabah giden teknelerin sesiyle uyandığımızda saat 7.30 du ve limanda sadece bizle beraber 2-3 teknenin kaldığını hayretle gördük. Ne zaman start verildi yahu?? Biz uyuyor muyuz?!.. Galiba bu sorunun yanıtı, evet!! 

Hay bin kunduz! Yine kaçırdık!! Bu rallide kaderimiz nal toplamakmış!! (İstanbul'a dönünce nalları satarak bir servet edinmeyi düşünüyorum..)

 

Biz de, giden teknelerin limanda boşalttığı yerlere bağlanıp, kayalardaki koltuğumuzdan vazgeçerek, karaya ayak basmış ve etrafa ilk kez bakınmış olduk.. Trilye, ufacık, sevimli ve tarih kokan bir liman köyü. Liman, konaklamaya gayet uygun..

 

Kahvaltıdan sonra, kötü hava duyumunu alınca, bu minik köyde yüreğimizin bir parçasını bırakıp, tekrar gelmeyi dileyerek açtık yelkenleri, düştük yola.. Eh, yolumuz yine uzun, 8 saate yakın.. Rüzgar bu sabah da hiç umut vermiyor ve biz de neredeyse nemden yosun tutmuş haldeyiz.. Yelken- motor, ortalama 5 mil hızla yol aldık.. Biraz yağmur atıştırdı bir ara.. Uzaktan İmralı sislere bürünmüştü..

 

Sis, yolun ortalarına doğru  gerideki ve ilerideki tüm kara siluetlerini yavaşça silerek yok ederken, denizde umutsuz bir yalnızlığa gömüldük.. Bu iki saat kadar sürdü.. Bir ara GPS'in ekranı da yok oldu..Garip bir his, sonsuzluk!! Sanki Marmara'da bir şeytan üçgeni keşfetmişiz duygusuna kapıldım.. Belki de artık dünyada değil başka bir boyuttayızdır! (ba ba ba)..  Ancak,  iki adet pil bizi hızla dünyaya geri döndürdü.. Aslanım GPS, sen olmasan ne yapardık! İnsan elektronik aletlerle bile duygusal bağlar geliştirebiliyor..

 

BSK İskelesini (yani evi) bulduğumuzda hava kararmış, rüzgarın eli saçlarımızı sertçe okşarken, yağmur bize yeniden kavuştuğu için mutlu görünüyordu (ya biz?)..

 

İkinci ralli'mizi de geride bırakmanın tatlı yorgunluğu ile bir sonraki rallinin düşüne dalıp, evin yolunu tuttuk..

 

 

                                                                      07 Eylül 2002
 

                                                                      Ayşe Demetçi