|
Bu kez, 2002 yılında ağnak Sivil Toplum İnisiyatifi'nin
düzenlediği ikinci ralliyi paylaşacağız..
29.08 ile
01.09 tarihleri arasında bir Perşembe günü başlayan bu ralli
bizi önce Armutlu, ardından da Trilye'ye konuk edecek..

Ağustos
ayının yarısı yaz, yarısı kış derler, biz kış bölümünde rüzgarlı
ve bulutlu bir Perşembe günü akşam üzeri iş dönüşü gayet hızlı
bir şekilde hazırlıklarımızı gözden geçirdik ve kendimizi
Poyraz'a attık..
Uzun sürecek
yolculuğumuz için yanımıza aldığımız bir kaç deve yükü eşyayı
yerleştirmeye bile zaman bulamadan bastık yelkeni Ataköy
Marina'ya doğru.. Bu kez şans bizden yana!. Yelkenlerimizi
şişirdi, bizi hızla kıyıdan uzaklaştırıp, Ataköy Marina'ya doğru
götürmeye başladı.. Bu kez bir ilk gerçekleşti ve bir tek kez
bile tramola yapmaksızın Ataköy Marina'yı bulduğumuzda akşam
bastırmıştı. Tabii bu kadar yolunda giden yolculuk bize, tekneyi
yerleştirip hazırlama fırsatını da vermişti..
Bu rallide
geçen rallideki dostlarımızın bir kısmı yok ne yazık ki;
Hocam(Heves), teknesinin altı kekamoz denilen o sevimli
canavarların işgali altında olması sebebiyle yürümediğinden,
Savaş(Manita) ise, iş denilen o sevimsiz canavara yenilmesi
sebebiyle ortalarda yoklar..
Ataköy
Marina'ya tek başımıza, biraz da mahzun bir giriş yaptık.. Bizi
karşılayacak bot bile ortalarda yok.. Kule, ricamız üzerine botu
yolladığında, biz, marina girişinde oturma eylemi yapma
planımızın son detaylarını gözden geçiriyorduk!..
Bu kez de
F'de bir yüzen bir iskelemiz oldu ve dayanılmaz bir mutluluk
sardı içimizi (sizin de bir yüzen iskeleniz olsun, neler
hissettiğimizi anlayacaksınız!..) Tekneyi neta edip hemen
hazırlanmaya başladık çünkü Ataköy Marina Yat Kulübü'nde yemek
var (yummy...)!!
Zaten biraz
gecikme de söz konusu olduğundan, kulüp binasına doğru yola
çıktığımızda Cemo, o kaf dağının arkasındaki kulüp binasına
kadar uzanan yolu yürümemekte kararlı!.. Tam yolun ne kadar uzun
olduğu konusunda fikirlerimizi değiş tokuş ederken, aniden Cemo
yola doğru uçtu! Şoktan çıkıp, ne olduğuna bakmayı akıl
ettiğimde, o çoktan arkadan gelen arabanın önüne Nemrut dağı
gibi dikilmiş, duruyordu.. Tabii sürücünün durmaktan başka bir
çaresi kalmamıştı.. Adamcağız biraz da gergin, ne istediğimizi
sordu.. Biz ise mahcup, (bu kadar arsızlıktan sonra!) kulüp
binasına kadar bizi bırakabilir mi diye sorduk. Sürücü
beyefendi "ben oraya gitmiyorum" diye savuşturmaya çalışsa da
yer mi?? "o zaman yolun başına kadar alır mıydınız mümkünse?"
şeklindeki ısrarımıza direnemedi..
Sevinçle arka
koltuğa kurulduk.. Zoraki sohbeti doğal olarak biz başlattık; ve
gidecekleri yeri tam bilmediklerini, küçük yelkencilerin bröve
törenine gitmeye çalıştıklarını öğrendik. Bingoo... Eh buna şans
denir..Biz de tam tamına aynı yere gitmeye çalıştığımızı
belirterek onları biraz hayal kırıklığına uğrattıysak da, yolu
tarif ederek durumu telafi etmeye çalıştık.. (gerçekten bizi
bulmaları şanstı.. gitmeye çalıştıkları yöne bakılırsa daha çook
dolaşacaktı oralarda..)
Ataköy Yelken
Kulübü'nün üst katında açık büfe yemek başlamıştı bile..
Kendimize oturacak bir köşe bulur bulmaz vakit kaybetmeksizin
kuyruktaki yerimizi aldık..
Ben bir
haftadır aslında rejimde olmama rağmen, tabağımda Everest
tepesinin minyatür bir eşini oluşturdum! Yemekler gerçekten
nefisti.. Ne yapalım canım, böyle güzel yemekler her zaman
bulunmuyor!!
Masamızda
sadece yaşlı ve bir örnek giyinmiş bir yabancı çift vardı.
Merhabalaşarak aperatif bir sohbet başlattık.. Konular geyikten
açılıp, sonra epeyce uzaklara, dünya denizlerine doğru uzandı..
Brenda ve Clive Cassady adlı İngiliz çift 2 yıldır denizdeler.
En son Karadeniz kıyılarını gezmişler ve bir pilot hazırlıyorlar
Türkiye kıyıları ile ilgili.. Ba ba ba ba!! Şu işi biz niye
yapmıyoruz? Haydi yaptık diyelim, dünya ağnakine neden
uzanamıyoruz acaba?!
Biz, aslında
gelecek için kurduğumuz hayali o gece canlı olarak karşımızda
bulmuştuk.. Bir hazine bulsaydık ancak bu kadar sevinirdik.. O
gece binlerce soru sorduk ve onların anlattıkları binlerce şey
ile düşler kurduk... Bu tatlı insanlar bizi ertesi sabah
teknelerine davet ederek yemekten ayrıldıklarında, Atlas
okyanusundan başlayıp Türkiye kıyılarına yaptığımız sanal
yolculuğumuzun da sonuna gelmiştik.. Gecenin ilerleyen bir
saatinde Erdemgiller'de bir küçük mola verdikten sonra orada
ayaküstü tanıştığımız Evre teknesi ekibi ile yemekten ayrıldık..
|
 |
|
Kulüp
binasına gelmemiz gayet iyiydi de ya dönüş?? Buna da bir
formül gerek! Derkeen, bir bot! Biraz da umutsuzca, bizi
karşı iskeleye götürür mü diye seslendik.. Bot bizi ciddiye
aldı ve oldu işte.. Tanrım bugün şans hep bizden yana..
Keşke bir Piyango bileti falan alsaydık bugün.. |
Teknemize
ulaştığımızda bir komşu sahibi olduğumuzu farkettik. Ahmet bey
ve motorlu teknesi Zeynep!.. Ahmet bey'le biraz laflayıp uyumaya
çekildik..
Sabah,
alışkanlık olduğu üzere (güzel şeyler bir kez yapılınca hemen
alışkanlık oluveriyor!) Marina'daki poğaçacıya gidip,
pişmelerinin son dakikalarında neredeyse zorla fırından
çıkarttırıp, sıcak poğaçaları kaptım..
Ahmet beyin
teknesi kendi deyimi ile "keyif teknesi", gayet büyük havuzluk
ve mutfak, yüzer restoran gibi.. Kahvaltı davetini keyifle kabul
edip, malı mülkü topladık ve Zeynep teknesine kahvaltı çıkarması
yaptık.. Masada oturup kahvaltı etmenin keyfi de bir başka
oluyor canım!.. Biz yoksa yelkenli tekneden vazgeçip, bir yüzer
restoran mı alsak?! diyorum..
Start'dan
önce doğru Cassady ailesinin yatına gittik.. Sabah kahveleri
eşliğinde, bu 12 metrelik zarif okyanus kızını gezerek, dün gece
aklımıza gelmeyen bir kaç bin soruyu daha irdeleme olanağı
bulduk. Bu nazik çift, teknemizi görmeyi istediler ve birlikte
Poyraz'ı onlarla tanıştırdık.. Clive onu "very brave" sözleri
ile onurlandırınca Poyraz'ın havasını görmeliydiniz !!
Saat 9.00 ve
biz palamarları çözüp yola tam çıkmıştık ki, Kaan kardeşimiz
start'ın 9.30 a alındığını seslendi.. Önümüze gelen ilk boş
pontona yanaşıp yeniden bağlandık.. Böylece de İzzet'in
Evre'sini ziyaret etme fırsatını bulduk.. Bu sabah çingene
vapuru gibiyiz.. Tekneyi gezip, bilgi alırken Kaan koşturarak
geldi.. Meğer start verilmiş..
Biraz erken
biraz geç derken sonunda Marina'dan ayrılmayı başardık. Bazı
tekneler çoktan yola koyulmuşlar bile.. Panik yok! Yetişiriz!
(miyiz?)
Rüzgar biraz
var biraz yok... Yol uzun, 30 mil kadar, süratimiz ise gayet
mutedil..
Olmayan
rüzgar, biraz sonra tümden durdu.. Motoru çalıştırmakla
kalmayıp, bir süre sonra yelkenleri bile tümden toplamak zorunda
kaldık.. Motorla geçen bir altı saat..
Tam
Bozburun'a geldik ki, neye uğradığımızı şaşırdık.. Nasıl bir
rüzgar! Çıplak direği bile yere vuruyor.. Motor kapandı,
yelkenler açıldı, vee günün en zevkli yolculuğu Armutlu'ya kadar
yapıldı.. Öyle ki, bir ara ana yelkeni kapatıp, Genoa'yı bile
küçültmek zorunda kaldık..
Armutlu,
bitişik nizam apartmanlardan oluşan, gayet sevimsiz yapılaşmış
bir beldemiz.. Halkı oldukça kapalı.. Ama denizi temiz.. Galiba,
sahip olduğu az sayıdaki güzelliklerden biri bu!
Evre
teknesi'nin yedeğine bağlandık.. Bu gece demirde geceleyeceğiz,
bot ya da sandallarla bizi kıyıya çıkaracaklar.. Tekneyi
toparlayıp, akşam yemeği için giyindik ve gelen bota attık
kendimizi.. Minicik bot ve üzerinde 7 kişi, botun kenarları bile
suya gömülmek üzere, kıpırdamanın imkanı yok.. Kürekçiye "haydi
yallah hop hop hop" çığlıkları ile gaz vererek, ıslanmadan
kıyıya ulaşmayı başardık..
Avuç içi
kadar Armutlu'yu dolaşıp (!) yemek yiyeceğimiz restorana
yanaştık.. Açlık başımızda duman!! Gayet şamata ile geçen
yemekte biz ağnak tekrar birer çocuk olduk o akşam!.
Tekneye dönüş
daha da eğlenceliydi (!) çünkü yükleme haddinin üzerinde
bindiğimiz tekne zaten bir karış suyla doluymuş, karanlıkta bu
durumu görmemiz mümkün olmasa da ayakkabılar yüzme havuzuna
dönüşünce fark ettik..
Gece sakin
geçti ve güzel bir uyku çektik.. Ertesi sabah kahvaltıyı yan
komşu teknenin masasında yaparak ( bu da bizde alışkanlık oldu,
yok mu yahu bizim kendi teknemiz?!) Biraz kıyıda oyalandıktan
sonra, bizi bekleyen otobüse binerek Armutlu'nun Kaplıca'sına
gittik.. Program, kaplıcaya "ce" diyip, hamamda yıkananlara bir
göz atmak olsa da, kim bizi açık havuza girmekten alıkoyabilir?
Kim ha?
Gayet ilkel
şekilde tel örgü ile çevrilerek açık kaplıca havuzuna
dönüştürülen bir kaynağa giren tek çift bizdik, su inanılmaz
sıcaktı, girince alıştık biraz ama, bir kaç dakika sonra
suratlarımız morla bordo arası bir renk aldı.. Islak ve
mutluyduk.. Ama takip eden bir kaç saat terlemeye devam ettik..

Bir süre
kıyıdaki çay bahçelerinde çay ve kahve stoklarımızı yeniledikten
sonra (bu işi de acaip severim..) teknelere binip yola çıkmak
üzere hazırlandık. Armutlu'nun minik yelken meraklılarının ilk
eğitimi de tamamlandıktan sonra, yelkenleri açıp, bir süre
topluca kıyıda bayrak gösterdikten sonra rotayı Mudanya'ya
çevirdik..
Hedefimiz,
Mudanya'da da bayrak göstererek Trilya'ya kıyıyı takiben
ulaşmaktı.. Tabii bu sadece niyetti.. Önce her şey güzeldi.. Ayı
bacaklarını açıp, iri bir konvoy halinde Mudanya açıklarına
yaklaştık.
Ancak,
Mudanya'ya yaklaştıkça hava suratını astı, deniz coştu ve rüzgar
azdı!. Sadece bir kaç dakika içinde dalgalar irileşti, şimşek ve
gök gürültüsüne ilaveten önce yavaş ama iri damlalar halinde
başlayan yağmur, bir sağanak halinde üstümüze boşalmaya
başladı.. Yelkenlerin kontrolü zorlaştı, atılan kimi tramolalar
başarısız oldu, çünkü pruvadan gelen dalgalar tekneyi
yavaşlatıyordu..
Tamamen
ıslaktık, tekne öyle sallanıyordu ki, ana yelkeni küçültmek için
direğe ulaşmak mümkün olmuyordu (bizimkinde öyle!).. Motoru
çalıştırıp Genoayı kapattık.. Ben sağa sola savrulmaktan
yoruldum ve su dolu da olsa (havuzu, teknenin içinde
olduğumuzdan vanasını açıp boşaltamadığımız için yarıya kadar
suyla dolmuştu) havuzun dibine oturdum, oradan suyu boşaltmaya
çalışırken Cemo'da Trilye'de gireceğimiz mendireği görmeye
çalışıyordu.. Ancak, mendireği geçtikten sonra fark edebildik..
Geriye dönüp içeri girmek ayrı bir maceraydı..
Dişlerimiz
birbirine vururken hızla tekneyi bağlamaya giriştik, iri
dalgalar mendireğin içine girip zaten ıslak ve kaygan olan
tekneyi sallayıp hareket etmemizi iyice zorlaştırıyor, yağmur ve
rüzgar da ara vermeden devam ediyordu..Önceden gelen tekneler
çoktan var olan yerleri kullanmış durumdaydılar.. Balıkçılar da
boş yerlere "gelecek tekne var" diyerek tekneleri
bağlatmıyorlardı.. Sonunda mendireğin diğer ucuna, kayalara
koltuk alarak tekneleri bağladık. Derdimiz kendimizi bir an önce
emniyete alıp, kurumak ve titreyen çenelerimizi huzura
kavuşturmaktı öncelikle.. Evre, yine bizi, anne şefkati ile
yanına aldı.. Ama, hala kurumak ve ısınmak bizim uzağımızdaydı..
Tenteyi taktık, havuzu boşalttık ve en sonunda içeri kuru
şeyler giymek için girdik.. Amaaa, sürpriiiz! Çatımız akıyor!
Aralık kalan kapaktan giren serpinti ve yağmur suyu
yataklarımızı bir güzel ıslatmış..
Bir kez daha
kedilere hak verdim.. Islak olmak ve çevrede her şeyin ıslak
olması ne kadar da itici!.
Yatakları
kurutma şansımız yok, ne yapalım, ıslak bir gece olacak!..
Görünüşe göre bugün de hiç bir şey bizden yana değil, en azından
şimdilik!..
Giyilen kuru
şeyler de hızla ıslanıyor, çünkü rahat olamıyoruz.. Yok karaya
çıkmak için tekneyi kıyıya yaklaştıralım, yok kıyıya çarparız,
kıyıdan uzaklaştıralım, yok havuzdan şu lazım derken, ah ıslak
bir hayat beni artık yoruyor...
Bu arada
Evre'nin hamarat aşçısı Nilgün'den sıcak çorbalar gelince, nasıl
mutlu olunmaz? Midemizle beraber kalplerimiz de sıcacık oldu..
Biz bağlanıp,
fırtınanın yaralarını sarmakla uğraşırken hava iyice kararmış,
bir ara fark ettik ki limandaki yatların çoğu kapkaranlık!?
Ortada kimseler yok! Daha sonra Trilye'de akşam yemeği yenecek
olduğunu anımsadık.. Biz debelenirken, millet çoktaan
ayaklarının ucuna basarak (!) yemeğe gitmişti.. Ne yapalım,
zaten artık çok geç, üstelik karaya çıkmak için de bir sürü
varyasyon lazım, hem yağmur da devam ediyor, hem zaten yerim de
dar!...
Plaketler
oniki saatlik bir rötarla, sabah bize ulaştı.. Eh, bu da bir
şey!..
Ertesi sabah
giden teknelerin sesiyle uyandığımızda saat 7.30 du ve limanda
sadece bizle beraber 2-3 teknenin kaldığını hayretle gördük. Ne
zaman start verildi yahu?? Biz uyuyor muyuz?!.. Galiba bu
sorunun yanıtı, evet!!
Hay bin
kunduz! Yine kaçırdık!! Bu rallide kaderimiz nal toplamakmış!!
(İstanbul'a dönünce nalları satarak bir servet edinmeyi
düşünüyorum..)
Biz de, giden
teknelerin limanda boşalttığı yerlere bağlanıp, kayalardaki
koltuğumuzdan vazgeçerek, karaya ayak basmış ve etrafa ilk kez
bakınmış olduk.. Trilye, ufacık, sevimli ve tarih kokan bir
liman köyü. Liman, konaklamaya gayet uygun..
Kahvaltıdan
sonra, kötü hava duyumunu alınca, bu minik köyde yüreğimizin bir
parçasını bırakıp, tekrar gelmeyi dileyerek açtık yelkenleri,
düştük yola.. Eh, yolumuz yine uzun, 8 saate yakın.. Rüzgar bu
sabah da hiç umut vermiyor ve biz de neredeyse nemden yosun
tutmuş haldeyiz.. Yelken- motor, ortalama 5 mil hızla yol
aldık.. Biraz yağmur atıştırdı bir ara.. Uzaktan İmralı sislere
bürünmüştü..
Sis, yolun
ortalarına doğru gerideki ve ilerideki tüm kara siluetlerini
yavaşça silerek yok ederken, denizde umutsuz bir yalnızlığa
gömüldük.. Bu iki saat kadar sürdü.. Bir ara GPS'in ekranı da
yok oldu..Garip bir his, sonsuzluk!! Sanki Marmara'da bir şeytan
üçgeni keşfetmişiz duygusuna kapıldım.. Belki de artık dünyada
değil başka bir boyuttayızdır! (ba ba ba).. Ancak, iki adet
pil bizi hızla dünyaya geri döndürdü.. Aslanım GPS, sen olmasan
ne yapardık! İnsan elektronik aletlerle bile duygusal bağlar
geliştirebiliyor..
BSK
İskelesini (yani evi) bulduğumuzda hava kararmış, rüzgarın eli
saçlarımızı sertçe okşarken, yağmur bize yeniden kavuştuğu için
mutlu görünüyordu (ya biz?)..
İkinci
ralli'mizi de geride bırakmanın tatlı yorgunluğu ile bir sonraki
rallinin düşüne dalıp, evin yolunu tuttuk..
07 Eylül 2002
Ayşe Demetçi

|