Denizce
  e-mail    
denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe M. Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Teoman Arsay
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Ayşe M. Demetçi  / Ucundan Biraz Mayra 2006

Dost Köşesi    

 

 

İzin beklemek bir buçuk yılımızı aldı. Sonunda o gün geldi ve biz pek çok zamandır hazırlıklarımızı hep bu günü hayal ederek yapmıştık zaten. Mazot tamamlandı, yedekler alındı, markete uğrandı, İmza Pastanesinden son kurabiyeler alındı. Temmuz ayının haşin sıcak bir Cumartesi günü öğlen saatlerinde kan ter içinde tatil hazırlıklarımızın son rötuşlarını da yaparak sayısız torbalar ve bidonlar ile marina’nın yolunu tuttuk.

Ver elini, pardon, kanadını Albatross! İşte sonunda seninle uzak ufuklara uçmaya geldik.

Gelen torbaların sadece yerlerine yerleştirilmeleri saatler alırken, Cemo Albatross’u pırıl pırıl yıkamakla kalmadı, tutyayı değiştirmek üzere durmayı planladığımız Balıkadamlar Spor Kulübü sahil tesislerinin yolunu yarıladı bile! Asım ve Hüseyin kardeşlerimizin sıcak karşılama ve yardımlarıyla Kılçık’a bağlandık. Arkadaşlarımıza yeni oyuncağımızı tanıtıp, biraz havadan sudan, derken Cemo suya karışıp tutya konusunu çözdü. Tekneyi neta edip karaya çıkarak, hala eksik kalan bir iki eksiği de Caddebostan Migros’tan giderdik.

İşte tatil şimdi başladı! Kocaman bir akşam bizim artık. Yol için hazırlamış olduğum bin bir yemekten bir kaçının tadına bakmak üzere hazırladığım ordövr tabakları kısa sürede ayna gibi oldu. Yıldızlara bakıp, aslında fikir olarak çok uzağında olduğumuz sahilin sesini dinleyerek uyuduk.

Sabahın kör bir saatinde Kılçık balığa gitmeye hazırlanırken, biz de çözülüp alargada kahvaltımızı yapıp, uzaklara doğru yola koyulduk. Rüzgâr Kuzeybatı’dan orta kuvvette esiyor. İyi ya işte, açtık yelkeni, kıyıları seyrederek, zaman zaman da atıştırarak yol aldık. Vira Demir’in önerisine kulak verip, ilk hedefimiz olan Marmara Ereğlisi koyunun kuzey kıyısına demirlemek için hazırlandık. Çünkü rüzgâr giderek öğlen saatlerinden itibaren şiddetlenmeye başladı, kuzeydoğudan korunmalıyız bu gece.

 

Marmara Ereğlisi

O da ne?? Bizim demirleyeceğimiz yere STFA’nın kocaman iki metal platformu kurulmuş, oturuyor. Kıyıya iyice sokularak ve gece üzerine pul gibi yapışmaktan tedirgin olduğumuz metal platformdan uzaklaşarak demirledik ve yeterli olacağını umduğumuz kadar kaloma bıraktık. Ancak rüzgâr durmadan sertleşiyor. Demir taramaktan korkumuzdan, Cemo suya atlayıp 8 kiloluk bir ağırlık kemerini zincirin birkaç metre gerisine bağlayarak zincirin kalkmaması için önlem aldı, hatta bununla yetinmeyip, kıçtan da ikinci bir demir atarak önlemleri pekiştirdik.

Yemek yiyip geceye hazırlanırken, 30–35 knot esen rüzgâr tekneyi rüzgar üstüne çevirmeye çalışıyor ama aynı yönden gelen iyice irileşmiş dalgalar da açıktan gelip tam bulunduğumuz yeri döverek tekneyi yana çevirmeye çalışıyordu. İki demire rağmen bir oraya bir buraya deli gibi dönüp sürekli sallanıp dövülerek geceye başladık. Akşam bastırdı, dışarıda kıyamet kopuyor, gitmek olanaksız artık. Yatmak ne mümkün! Geceyi havuzlukta geçirmeye hazırlanıyoruz. Bir Temmuz gecesi 2’şer adet kalın battaniyeye rağmen üşüyerek, yarı oturup, yarı uzanarak, karanlıkta irileşmiş gözlerimizi kırpmadan güneşi doğurduk. Koyun dışı azgın, ama sallanmak da artık canımıza yetti, durmak olanaksız!

Puslu ve kıpkırmızı bir gün doğuşu ile demirleri toplarken ağırlık kemerinin yerinde yeller estiğini fark ettik. Ama buna rağmen gece hiç demir taramamıştık. O deli rüzgar ve denize rağmen! Ultra sayesinde tabii! O demiri aldığımızdan beri hiç demir taramadık gerçekten. Ama tabii hiç demirde bu kadar zor koşullar yaşamamıştık. Eh, ona ödediğimiz onca Lira’yı hak etti doğrusu. Önce küçük dağcıklar halindeki dalgaları iskele baş omuzluğa alıp, bata çıka koyu geride bırakmayı deniyoruz, çünkü dalgaları yandan yemek niyetinde değiliz artık, yetti bütün gece! Yeterince açılınca hemen dalgaları pupaya alıp, Cenoa’mızı yarım açarak kendimizi sağlama alıyoruz. Hedefte Tekirdağ var.

 

Tekirdağ

Ah, işte mutluluk!  Dalgaların üzerinde sörf yaparak ve zaman zaman sudan bir duvar üzerimize gelirken, bazen bir apartmandan denize bakıyormuş hissini yaşayarak ve tabii tatilimizin ilk gecesi yaşadıklarımıza bol bol gülerek, ama bazen de rüzgâr göstergesine şaşkınlıkla bakarak (35–42 knot arasında dolaşıyor) Ereğli-Tekirdağ etabımızı da geride bıraktık.

Hasretle beklediğimiz limana giriş saat 11 de gerçekleşti. Ve işte sürpriz! Mayra tekneleri orada ve Ora’dan Komodor Atilla ağabeyimiz ve Tuvana’dan Necati kardeşimiz gayet sıcak bir karşılama ile bağlanmamıza yardım ettiler ve Mayra hemen bizi kucakladı..

Tuvana’da ikram edilen kahvaltı yorgunluğumuzu aldı, uykusuz geçen geceyi unuttuk bile. 24 Saatlik devinimin teknenin içinde yarattığı kaosu giderdikten sonra, normal insanların arasına karışma vakti geldi. Mayra’nın düzenlediği otobüs turuyla, önce Tekirdağ müzesini gezdik sonra Umurbey bağ ve şaraphanesine gittik. Küçük bir kokteyl şeklinde düzenlenen şarap tatma seremonisinden hafif çakırkeyif ayrıldık. Tekirdağ Yelken Kulübü’nde hep birlikte yenen akşam yemeğinde yepyeni dostluklar filizlendi.

Gece boyunca fırtına devam etti ama biz birkaç çapraz halat ve bir gece uykusuzluğun üzerine bebekler gibi uyumuşuz. Teşekkürler Marya 2006

 

Mürefte

Pazartesi sabah erkenden Komodorumuz Mürefte’ye doğru yola çıkılacağını haber verdi, çünkü öğleden sonra hava daha da azacakmış! Kendimizi tekrar rüzgâr ve dalgaların kucağına attık. Eh artık dünü yaşadıktan sonra, rüzgar ve dalga boyu kabul limitlerimiz ciddi miktarda artmış bulunuyor... Bugünkü Mürefte yolculuğumuz boyunca ölçülen hava 8–9. Otarie teknesi, üşenmeyip göstergenin resmini bile çekmiş. Dalgaların boyunun da 5 metre civarında olduğu söyleniyordu. Önce yine burunu aşabilmek için biraz pruva biraz iskele baş omuzluktan aldık dalgaları ama bu kez bir de çapraz dalgalar vardı ki, işte onlar hayatımızı ilaveten zorlaştırdı! Yine deli gibi sallanmakla kalmadık, kimi zaman da Albatross tam dalgaya tırmanırken, dalgadan kayıp sancağa doğru düşerken dalga da üzerine kırıldı. Sprayhood’a rağmen sırılsıklam olduk. Yine cenoa’mız yarım açıktı yol boyunca ve tabii motor’daydık. Mürefte’ye girerken, hava 40 üzeri esiyordu.

Tabii barınakta yer ne gezer! Akdeniz’den “orkinos’tan İstanbul’a dönmekte olan bir balıkçı teknesi azmanı fırtına yüzünden barınağa bordalamış. Teknenin kaptanı, biz dahil 4 tekneyi kendisinin üzerine kıçtankara bağlanabilmemiz için mürettebatına direktifler verdi durdu ve ‘kıçtantekne’ bağlandık. Olmaz mı, olur. Ancak içimize bir kurt düşmedi değil tabii; şayet fırtına azar da balıkçı teknesinin halatları koparsa, biz dört tekne balıkçı azmanı ile birlikte karşı mendireğe nasıl da pul gibi yapışırız diye… Ama teknenin halatları kolum kadardı, ikna olduk..

Mürefte barınağında ilk işimiz yolculuk boyunca teknenin içinde uçuşan ve kaçışan malzemeyi yerlerine dönmeye ikna etmek oldu. Kendimize geldiğimizde komşularımız ile yolculuk hakkında biraz beyin jimnastiği yaptık. Saat ikide Kutman’ların minibüsleri barınağa gelerek bizi, Kutman ailesi tarafından Mürefte’ye bağışlanan Halk Kütüphanesinin açılışına götürdü. Cemo teknede kaldı. Mürefte halkı, çoluk çocuk kitaplığın önüne dizilen sandalyelere oturmuş açılışı bekliyordu. Bizi Bay ve Bayan Kutman’lar gayet sıcak bir şekilde karşıladılar. Marya 06 şapka ve tişörtlerimiz ile yaklaşık 15 kişi bir ağacın altında yerimizi alarak açılışı bekleyenlerin arasına katıldık.

Kitaplık Müreftenin meydanında köşede, diğer köşelerde ise cami ve hamam var. Evet ‘hamam’ var ve bizler de tam hamamlık durumdayız! S/Y Otarie’den Christine ve S/Y Arya’dan Canan’a sordum; ‘var mısınız?’  Herkes benim gibi hamam hevesli! Hemen  safları terk edip hamam’a yöneldim: Kapısında ‘erkeklere’ yazıyor, girsem mi:? Ama hamamcıyı da bulmam gerek! Baktım içerde kimse yok. Tabii hamamın önündeki ahali de erkekler hamamına giren bu yabancı bayanı şaşkınlıkla süzüyor! Kavşağın ortasında durup düzeni sağlamakta olan belediye zabıtasına sormaya karar verdim. ‘Ahmet!’ diye seslendi zabıta memuru. Kalabalığın arasından gençten bir delikanlı sıyrıldı. ‘Biz 3-5 bayan hamama gelmek istiyoruz, kadınlar saati ne zaman? Ahmet, ‘yarın sabah gelin abla, hamamı kapatırım size’ demez mi.. Bak hele, bu ne fors bizdeki.. Bir dakika ama, yarın biz yola çıkmayacak mıyız? Hemen komodorumuzu bulup projemi onunla paylaştım. ‘Yarın yola çıkamayacağız zaten fırtına devam ediyor’ yanıtı sorunu çözdü. Ahmet’e ‘Tamam, ama kese masaj ne varsa tam olsun, bir de hamamı iyi bir temizleyin, yanımızda turistler de olacak!’ diyerek saflara döndüm ve tüm bayanlara güzel haberi ilettim.

Halk kütüphanesinin açılışı, memleketimden insan manzaralarına uygun oldu biraz, saatler geçti, Vali gelemedi, Belediye erkânı bir oraya bir oraya koşuşturuyor. Bir ara ahşap cilalı bir kürsü göründü traktörün römorkunda, ümitlendik, işte başlıyor! Ama ne gezer,  kürsü indirildiği gibi traktöre geri bindirilip geriye giderken biz de umutsuzca arkasından bakakaldık. Sonunda vali göründü. Konuşmacılar sırayla konuşmalarını ara sıra tiz sesler çıkaran mikrofonda yapıp, biz dâhil gelenlere teşekkür ettiler veeee sonunda kurdele kesildi.

Gidip içerisini ziyaret ettik, bilgisayarlar ve çoğu bağışla toplanan kitaplar ile bu kütüphaneyi vatandaşa kazandıran Sayın Adnan Kutman ve eşi’ne özellikle ve bizzat teşekkür ettik. Açılış bitince, çocuklar gibi şen bizler, yürüyerek Müreftenin kısacık ana caddesini denizde bitirip, çay bahçesinde akşam çaylarımızı içip tekrar yola düştük.

Barınak kasabaya oldukça uzak. Bizde de bu kez bir araç yok.. Sağa sola bakındık..  İşte römorku boş bir traktör!. Hepimiz birbirimize afacan bir bakış fırlatıp, traktörü durdurduk. Traktör şoförü şaşkın! Derdimizi anlattık ama şoför, bu otostop durumuna pek sıcak bakmadı, bu traktörün belediyeye ait olduğunu, bizi götüremeyeceğini söylemeye çalıştı. Tam o sırada sivil giyinmiş bir vatandaş bize doğru geldi. Şu tesadüfe bak! Hamam aksiyonu nedeniyle uzaktan ahbap olduğum belediye zabıtası değil mi? Yanımıza gelip, bana ‘tanımadınız tebdil-i kıyafetle galiba, ben aynı zamanda Belediye Başkanının şoförüyüm’ dedi. Ben, ‘ AAA olur mu, tabii ki tanıdım’ dedim tabii. Arkadaş hemen traktör şoförüne seslendi  ‘AA tabii ki misafirlerimizi barınağa götürebilirsin!’. Eh, bakınız; ilişkiler her kapıyı açar, hatta belediyenin traktörüne torpil bile yapılır icabında! Traktörün tozlu römorkuna, yerlere oturup, kendi halimizi gırgıra alırken, Arya’dan Ertuğrul olayı fotoğrafla tespit ediyor.

Döndüğümde Cemo’yu üzerine bağlandığımız balıkçı teknesinin çay ocağında, çay eşliğinde kaptan ve mürettebat ile sohbeti koyulaştırmış buldum. Tabii bu arada balıkçı teknesinin sürekli çalıştırdığı jeneratörüne Albatross çoktan bağlanmıştı. O gece buzdolabımızı kapatmak zorunda kalmadık.

Akşam, barınak’taki restaurant’da Kutman’ların verdiği yemekte klarnet, davul ve keman’dan oluşan yerel bir müzik grubu herkesi dans pistine sürükledi, duramadık, oturamadık… İsviçreli dostumuz Christine keman, Fransız dostumuz Paul saksafon ile kulaklarımızı okşarken, klarnetçi kardeşimizin Paul ile yaptığı düetteki performansı bizi gerçekten şaşırttı ve takdirlerimizi YTL olarak topladı.  

Fırtına bütün gece hiç azalmadan devam etti. Sabahın ilk ışıklarında balıkçı teknesinden ‘Cemal abı’ çağrıları ile uyandık. Tekne fırtınaya rağmen yola çıkmaya karar vermiş ve üzerine yapışmış teknelerden kurtulmak istiyor. Tabii çözülüp onu gönderdik ama gitti elektrik! Sabah toplu branch’dan sonra Mürefte’li dostumuz Mesut Bey’in minibüsü ile hamamın yolunu tuttuk. Harika bir hamam keyfi yaptık, göbektaşından natır’a kadar her şey tamamdı, sonrasında soğuk gazoz bile vardı. Dönüşte Mürefte’den aldığımız karadut suyu da ayrıca nefisti.

Öğlenden sonra Mürefte Belediye Başkanı ve eşinin eşliğinde minibüslerle çevre gezisi ve yöresel alışverişler yaptık, tamamen bir SİT alanı olan ve güzelim eski evleri yaşatılmaya çalışılan Uçmakdere’den keçi peyniri aldık, azmak başından şifalı suyunu içtik. Deniz kıyısında yüce ağaçları ile piknik alanında çay molası verirken, yan masadaki teyzeler bize küçük parmağım büyüklüğündeki zeytinyağlı dolmalar ikram ederek kalbimizi kazandılar! İşte Trak’ların cana yakın torunları..

Akşam, bizim Mayra 2006 ile son gecemizdi. Yine aynı müzik grubu bu kez bizim çağrılımız olarak geceyi şenlendirirken Fransız dostlarımızın gösterisi de geceyi renklendirdi.  Adresler değiş tokuş edildi, sevgili komodorumuz Atilla ağabey’imize teşekkür ederek tüm ekiple vedalaştık.. Mayra ertesi gün Çanakkale’ye biz ise Marmara adasına doğru yelken açacağız.

Fırtına biraz hafifledi, hava artık sadece 6-7. İlk kez huzurlu bir uyku çektik, sabah kalktığımızda Mürefte barınağında neredeyse tek başımızaydık. Sanki yaşananların tümü dün gece rüyadaymışçasına iz bırakmadan yok olmuştu.

 

Marmara Adası

Kahvaltıdan sonra yine iskele bordadan aldığımız iri dalgalara bıraktık kendimizi. Rotamız Marmara adasının güney kıyısı, ilk hedefimiz de Çınarlı. Rüzgâr bu kez 60–90 dan 25–30 esiyor ve yelkenle rahat yolculuk yapılıyor. Çınarlıya vardığımızda umudumuz koyun içinde biraz rüzgardan kurtulmak, ama ne mümkün, orada durmak imkansız.. Yola devam ettik, en sonunda Marmara limanının bir önceki koyu ‘Şifalı su’ da demirleyebildik. Burası daha az rüzgâr alıyordu. Biz yine de kıyıdan koltuk halatı alıp durmayı garantiledik. Tek sorun halatın üzerinden geçmeye çalışan küçük balıkçı tekneleriydi. Ama her şeye rağmen yolculuğumuzun ilk keyif denizine orada girebildik. Midye toplayıp akşama güzel bir midye tava-bira ziyafeti çektik. Gece geç saatlere kadar süren disko ile demir zincirinin çatırtısının yaptığı düete rağmen uyumayı başardık.

Sabah daha sakin rüzgâr ve nefis bir denize uyandık. İşte tatil bu !!  Deniz ve kahvaltıyı bitirip, içme suyu stoklarımızı da ‘şifalı su’dan tamamladıktan donra Paşalimanı adasına doğru yelken açtık. Yolculuğumuzun ilk sakin denizi. Hava ilk kez sadece 4.

 

Paşalimanı

Paşalimanı adasının birkaç koyu var. Adaya adını veren köyün de içinde bulunduğu koyun önünü Koyun Adası kapattığından,  içeride deniz havuz şeklini almış. Erdek’ten gelen motor’ların yanaştığı iskelenin çevresi 2.5-3.5 metre derinlikte. Biz demirleyecek, rüzgâr almayan bir yer ararken iskeleye yanaştık. Köyden bir kardeşimiz iskeleye bordalamamıza yardım ederek, Paşalimanı hakkındaki sorularımızı yanıtlamaya çalıştı.. Tekneyi kapatıp, bu küçük ve kendi halindeki köyün tek restaurant’ına doğru yola koyulduk. Köyde bir jandarma karakolu ve bir de kahve-çayhane var. Bakkal bile koyun iç tarafındaki ‘Harmanlı’ köyünde.

Restaurant’ı bir Konyalı kardeşimiz sadece yaz mevsiminde işletiyor, Pide de var balık da.. Ben balık-salata, Cemo’da pide takılıyor, böylece ilk kez ikimize aynı anda hitap eden bir menü bulma şansımız oluyor.

Yemek üzerine bir Harmanlı yürüyüşü yaptık.. Yolda bir buğday tarlasının New Holland marka gösterişli bir biçer-döver ile hasat edilmesi olayını merakla izlerken, bir doğan’ın hasat edilen bölümde ekinler kalkınca ortada kalan bir tarla faresini kapıp kaçtığına şahit olduk. Makineyi kiralayan köylü kardeşimizin Erdek’ten geldiğini ve buradaki tarlaları sırayla hasat edip geri döneceğini öğrendik (ne işimize yarayacaksa) Harmanlı’da okul, bakkal ve sağlık ocağı var. Kıyısında ulu ağaçların altında bir çay bahçesinde Mayra bayrakları görünce girip birer çay içip kahveciyle sohbet edelim dedik. Kahveci bu yıl Mayra’yı ne kadar çok beklediklerini ama fırtına nedeniyle gelmekten vazgeçtiklerini tahmin ettiklerini öğrendik. Seneye umutla bekliyorlar..    

Dönüşte Paşalimanı köyünün girişinde sohbet halindeki iki köy sakininden, taze sütün nerede bulunduğunu öğrendik. Ben, caminin arkasında yer alan Sefer’in evine gidip ertesi gün için süt randevusu alırken Cemo da tekneye gidip, iskeleye biz yokken yanaşmış olan Solata’nın sahibi Ruggerio ile ahbaplık kurmuştu bile. Gün batmadan ekibe Cemo da katılarak Solata ile balığa çıktı. Koyun adasının çevresi balık bakımından oldukça zenginmiş. Ekip,  2 kiloya yakın uskumru ve istavrit ile geri döndü.

Ruggerio teknesi Solata ile yazları burada kalıyormuş. İskelede ona da yer açabilmek için çözülüp tekrar kıçtankara bağlanıyoruz. Eh akşama ver elini balık tava! O uskumrular ne kadar tombuldu öyle, insan avucunda zorlukla tutuyor.

Sabah saat dokuzda sütçü ile randevumu iple çekiyorum, kaplarım hazır. Genç bir hanım şişemi doldurup verdi. Elimdeki şişe sıcak. ‘Kaynamış mı’ diye sordum, kız bana biraz şaşkınca, ‘yoo şimdi sağdım’ dedi. Hayatımda ilk kez ineğin vücut sıcaklığını avucumda tutuyorum! Neşe ve heyecanla tekneye koşup durumu Cemo’ya anlattım. O hiç heyecanlanmadı. Nedenini pek anlamadım!

Kahvaltıda Ruggerıo konuğumuzdu. Kahvaltıyı takiben denize de girdikten sonra yola çıkmaya hazırlandık. Dün yemek yediğimiz restaurant sahibinin bizden istediği Mayra şapkasını da Ruggerio götürdü. Sağ olsun.

Hava harika bugün, rotamız Kapıdağ yarımadası kıyılarını dolaşıp, Bandırma körfezini transit geçerek Kurşunlu’da gecelemek.  Hava sakin, rüzgâr 10 knot civarında. Kapıdağ yarımadası kıyıları son derece bakir, çoklukla ormanlık ve aralarda kumsal koylarda az sayıda yazlık ev bulunuyor. Poyrazda oldukça hareketli olan bu kıyılar, bu havada cennet. Mola adalarını geçtikten sonra hava esmeye ve deniz hareketlenmeye başladı. Ancak körfez bitince yeniden sakinleşti.

 

Kurşunlu

Kurşunlu barınağının girişi maalesef çok belirgin değil. Vira Demir batıya açık dese de, görebilmemiz için barınağın girişine kadar gelmemiz gerekti. Keşke birileri eline kırmızı ve yeşil birer kutu boya alıp, girişin sancak ve iskelesinden birer taşı boyasa ne iyi olur. Hani bir tam gün kalma şansımız olsaydı, bu işi ben yapacaktım! Kurşunlu barınağında nereye yanaşalım diye bakınırken, bizi hemen yönlendirdiler ve kıyıda bir iskeleye bordalamamıza yardım ettiler. Bizi karşılayanlardan biri  Kurşunlu Su Ürünleri Kooperatifinin Başkanı Adem Akkül’dü.. Kıyıda musluktan akan kaynak suyuna hemen hortumumuzu bağladılar ve teknemizi yolculuk boyunca ilk kez yıkayabildik. Suyumuzu takviye ettik. İşimiz bitince bizi kıyıdaki kahveye çay içmeye davet ettiler. Köy hakkında bilgi verdiler.  Balıkçılıktan, köyün ve barınağın sorunlarından bahsettiler. Henüz sadece dolgusu tamamlanmış olan barınağın inşası gerekiyor. Özellikle Mayra gibi denize yönelik etkinlikle ev sahipliği yapmayı özellikle köyün tanıtımı ve barınağın yapımına destek bulmak için çok arzu ettiklerini anlattılar. Gelecek yıl için Mayra’nın programına Kurşunlu’nun da dikkate alınması konusundaki ricalarını Ataköy Marina Yat Kulübü’ne iletmemizi istediler.  İşte biz buradan Kurşunlu sakinlerinin çağrısını iletiyoruz.

Kurşunlu, Karacabey’e bağlı ve şahane bir ormanın denize indiği yerde küçük bir balıkçı köyü. Arkasında ulu Karadağ var. Osmanlı döneminde Fransızlar bu dağdan kurşun çıkarırlarmış. Evler yeşilin içine serpiştirilmiş çoklukla. Binaların işgaline uğramamış henüz köy. İmralı’ya bakıyor. Halkı çoğunlukla Karadenizli. Çok eski bir Rum köyü olan Kurşunlu’nun antik adı Platia(düzlük) imiş. Kurtuluş savaşında Rumlar işgalcilere yardım ettiklerinden, savaştan sonra köyü terk etmişler. Yerlerine yerleştirilen muhacirler de yolu olmadığından bırakıp gitmişler.. Daha sonra İmralı açık cezaevinde yatıp cezasını çekmekte olan bir mahkûm hapishaneye odun kesmek için geldikleri bu yeri çok beğenmiş ve cezası bitince Rize’den ailesini alıp buraya yerleşmiş. Daha sonra akrabalar, yakınlar gelmişler köye.

Adem kardeşimiz bir şeye ihtiyacımız olup olmadığını sordu, ‘mazot’ dedik tabii.. Hemen kendi kamyonetini kapıp geldi ve bizi Bayramdere’ye benzinciye götürüp, dönüşte de çevrenin dondurması en meşhur yeri olan Yeniköy’de itirazlarımıza rağmen dondurma ısmarladı. Teknemize kadar yakıtımızı taşıdı. Adem kardeşimize tekrar teşekkürler. Gerçekten Kurşunlu halkının misafirperverliği takdire değer.. Bizi ayrıca baharda çağırdılar özellikle, çünkü burası baharda bir ıhlamur cennetine dönüşüyormuş.

Sabah kahvaltıdan sonra Kurşunlu’ya da veda ederek rotamızı İmralı’nın güneyinden Bozburun’a çevirdik. Burun’a kadar yelken ile çok güzel geldik. Hatta rüzgâr frişkaya dönüştü burunu dönünce. Aslında rotayı Esen köy’e çevirmek isterken havayı böyle güzel görünce, hadi Çam limanı’na kadar gidelim keyifle dedik ve yola devam ettik. Rüzgar artık iğnecikten 10 knots gelmeye başladı. Motoru bastık,  Cemo uyumaya çekildi, ben de dümen başında huzurlu, hava sakin, uyukluyorum.. Bir ara nerden çıktığı belli olmayan minik dalgacıklar açıktan gelip tekneye çarpmaya başladılar. Önce onları pek ciddiye almadım doğrusu. Takip eden yarım saat içinde tam kafadan gelen dalgalar kabalaşmaya ve rüzgâr 25 knot esmeye başladı. Dalgalar o kadar büyüdü ki, Albatross her dalgaya binip, sonra dalga boşluğuna büyük bir gürültü ile düşmeye başladı. Henüz Heybeliada’ya 10 mil yolumuz var, ama bu motorla gidiş çok yavaş zorlu olmaya başladı.. Yelkeni açıp Tuzla’ya doğru gitmeye başladık. Bir süre gittik, tramola attık, ama yükselemiyoruz, rüzgâr tam iğnecikten arttıkça artarak eserken biz geri gitmeye başlamıştık. Bir an ne yapacağımızı düşünürken Kaptan Cemo yelken kapat komutunu verip, rotayı Heybeli’ye çevirerek motora tam yol verdi. Albatros dalgaların üzerinden ileri doğru kaymaya başladı. Artık kafadan dalgayı alsak da daha az araya düşmeye başladık. Artık eve gidebilecektik.

Heybeli açığına geldiğimizde aniden karar değiştirip rotayı Fenerbahçe’ye çevirdik ve rüzgârı sancak baş omuzluğa alıp yelkeni açabildik. Artık yine 6 mille yol almaya başladık. Şeytan’ın bacağı yine kırılmıştı. Güneşi batırdık, gökyüzü kızıla boyandı. Neşemiz yerinde.. Karaya yaklaştıkça dalgalar küçülmeye başladı yeniden ve akşam 7 gibi marina’ya girdik.

Albatross bir sürü anıyla yüklenip ağırlaşmıştı yine..
‘Sakin ve huzurlu bir tatildi bütün istediğim !’

Ayşe Demetçi       
S/Y Albatross        

 

Ayşe Demetçi


15.11.2006