|

İzin beklemek bir buçuk yılımızı aldı. Sonunda o gün geldi ve
biz pek çok zamandır hazırlıklarımızı hep bu günü hayal ederek
yapmıştık zaten. Mazot tamamlandı, yedekler alındı, markete
uğrandı, İmza Pastanesinden son kurabiyeler alındı. Temmuz
ayının haşin sıcak bir Cumartesi günü öğlen saatlerinde kan ter
içinde tatil hazırlıklarımızın son rötuşlarını da yaparak
sayısız torbalar ve bidonlar ile marina’nın yolunu tuttuk.
Ver elini, pardon, kanadını Albatross! İşte sonunda seninle uzak
ufuklara uçmaya geldik.
Gelen torbaların sadece yerlerine yerleştirilmeleri saatler
alırken, Cemo Albatross’u pırıl pırıl yıkamakla kalmadı, tutyayı
değiştirmek üzere durmayı planladığımız Balıkadamlar Spor Kulübü
sahil tesislerinin yolunu yarıladı bile! Asım ve Hüseyin
kardeşlerimizin sıcak karşılama ve yardımlarıyla Kılçık’a
bağlandık. Arkadaşlarımıza yeni oyuncağımızı tanıtıp, biraz
havadan sudan, derken Cemo suya karışıp tutya konusunu çözdü.
Tekneyi neta edip karaya çıkarak, hala eksik kalan bir iki
eksiği de Caddebostan Migros’tan giderdik.
İşte tatil şimdi başladı! Kocaman bir akşam bizim artık. Yol
için hazırlamış olduğum bin bir yemekten bir kaçının tadına
bakmak üzere hazırladığım ordövr tabakları kısa sürede ayna gibi
oldu. Yıldızlara bakıp, aslında fikir olarak çok uzağında
olduğumuz sahilin sesini dinleyerek uyuduk.
Sabahın kör bir saatinde Kılçık balığa gitmeye hazırlanırken,
biz de çözülüp alargada kahvaltımızı yapıp, uzaklara doğru yola
koyulduk. Rüzgâr Kuzeybatı’dan orta kuvvette esiyor. İyi ya
işte, açtık yelkeni, kıyıları seyrederek, zaman zaman da
atıştırarak yol aldık. Vira Demir’in önerisine kulak verip, ilk
hedefimiz olan Marmara Ereğlisi koyunun kuzey kıyısına
demirlemek için hazırlandık. Çünkü rüzgâr giderek öğlen
saatlerinden itibaren şiddetlenmeye başladı, kuzeydoğudan
korunmalıyız bu gece.
Marmara Ereğlisi
O da ne?? Bizim demirleyeceğimiz yere STFA’nın kocaman iki metal
platformu kurulmuş, oturuyor. Kıyıya iyice sokularak ve gece
üzerine pul gibi yapışmaktan tedirgin olduğumuz metal
platformdan uzaklaşarak demirledik ve yeterli olacağını
umduğumuz kadar kaloma bıraktık. Ancak rüzgâr durmadan
sertleşiyor. Demir taramaktan korkumuzdan, Cemo suya atlayıp 8
kiloluk bir ağırlık kemerini zincirin birkaç metre gerisine
bağlayarak zincirin kalkmaması için önlem aldı, hatta bununla
yetinmeyip, kıçtan da ikinci bir demir atarak önlemleri
pekiştirdik.
Yemek yiyip geceye hazırlanırken, 30–35 knot esen rüzgâr tekneyi
rüzgar üstüne çevirmeye çalışıyor ama aynı yönden gelen iyice
irileşmiş dalgalar da açıktan gelip tam bulunduğumuz yeri
döverek tekneyi yana çevirmeye çalışıyordu. İki demire rağmen
bir oraya bir buraya deli gibi dönüp sürekli sallanıp dövülerek
geceye başladık. Akşam bastırdı, dışarıda kıyamet kopuyor,
gitmek olanaksız artık. Yatmak ne mümkün! Geceyi havuzlukta
geçirmeye hazırlanıyoruz. Bir Temmuz gecesi 2’şer adet kalın
battaniyeye rağmen üşüyerek, yarı oturup, yarı uzanarak,
karanlıkta irileşmiş gözlerimizi kırpmadan güneşi doğurduk.
Koyun dışı azgın, ama sallanmak da artık canımıza yetti, durmak
olanaksız!

Puslu ve kıpkırmızı bir gün doğuşu ile demirleri toplarken
ağırlık kemerinin yerinde yeller estiğini fark ettik. Ama buna
rağmen gece hiç demir taramamıştık. O deli rüzgar ve denize
rağmen! Ultra sayesinde tabii! O demiri aldığımızdan beri hiç
demir taramadık gerçekten. Ama tabii hiç demirde bu kadar zor
koşullar yaşamamıştık. Eh, ona ödediğimiz onca Lira’yı hak etti
doğrusu. Önce küçük dağcıklar halindeki dalgaları iskele baş
omuzluğa alıp, bata çıka koyu geride bırakmayı deniyoruz, çünkü
dalgaları yandan yemek niyetinde değiliz artık, yetti bütün
gece! Yeterince açılınca hemen dalgaları pupaya alıp, Cenoa’mızı
yarım açarak kendimizi sağlama alıyoruz. Hedefte Tekirdağ var.
Tekirdağ
Ah, işte mutluluk! Dalgaların üzerinde sörf yaparak ve zaman
zaman sudan bir duvar üzerimize gelirken, bazen bir apartmandan
denize bakıyormuş hissini yaşayarak ve tabii tatilimizin ilk
gecesi yaşadıklarımıza bol bol gülerek, ama bazen de rüzgâr
göstergesine şaşkınlıkla bakarak (35–42 knot arasında dolaşıyor)
Ereğli-Tekirdağ etabımızı da geride bıraktık.
Hasretle beklediğimiz limana giriş saat 11 de gerçekleşti. Ve
işte sürpriz! Mayra tekneleri orada ve Ora’dan Komodor Atilla
ağabeyimiz ve Tuvana’dan Necati kardeşimiz gayet sıcak bir
karşılama ile bağlanmamıza yardım ettiler ve Mayra hemen bizi
kucakladı..
Tuvana’da ikram edilen kahvaltı yorgunluğumuzu aldı, uykusuz
geçen geceyi unuttuk bile. 24 Saatlik devinimin teknenin içinde
yarattığı kaosu giderdikten sonra, normal insanların arasına
karışma vakti geldi. Mayra’nın düzenlediği otobüs turuyla, önce
Tekirdağ müzesini gezdik sonra Umurbey bağ ve şaraphanesine
gittik. Küçük bir kokteyl şeklinde düzenlenen şarap tatma
seremonisinden hafif çakırkeyif ayrıldık. Tekirdağ Yelken
Kulübü’nde hep birlikte yenen akşam yemeğinde yepyeni dostluklar
filizlendi.
Gece boyunca fırtına devam etti ama biz birkaç çapraz halat ve
bir gece uykusuzluğun üzerine bebekler gibi uyumuşuz.
Teşekkürler Marya 2006
Mürefte
Pazartesi sabah erkenden Komodorumuz Mürefte’ye doğru yola
çıkılacağını haber verdi, çünkü öğleden sonra hava daha da
azacakmış! Kendimizi tekrar rüzgâr ve dalgaların kucağına attık.
Eh artık dünü yaşadıktan sonra, rüzgar ve dalga boyu kabul
limitlerimiz ciddi miktarda artmış bulunuyor... Bugünkü Mürefte
yolculuğumuz boyunca ölçülen hava 8–9. Otarie teknesi, üşenmeyip
göstergenin resmini bile çekmiş. Dalgaların boyunun da 5 metre
civarında olduğu söyleniyordu. Önce yine burunu aşabilmek için
biraz pruva biraz iskele baş omuzluktan aldık dalgaları ama bu
kez bir de çapraz dalgalar vardı ki, işte onlar hayatımızı
ilaveten zorlaştırdı! Yine deli gibi sallanmakla kalmadık, kimi
zaman da Albatross tam dalgaya tırmanırken, dalgadan kayıp
sancağa doğru düşerken dalga da üzerine kırıldı. Sprayhood’a
rağmen sırılsıklam olduk. Yine cenoa’mız yarım açıktı yol
boyunca ve tabii motor’daydık. Mürefte’ye girerken, hava 40
üzeri esiyordu.
Tabii barınakta yer ne gezer! Akdeniz’den “orkinos’tan
İstanbul’a dönmekte olan bir balıkçı teknesi azmanı fırtına
yüzünden barınağa bordalamış. Teknenin kaptanı, biz dahil 4
tekneyi kendisinin üzerine kıçtankara bağlanabilmemiz için
mürettebatına direktifler verdi durdu ve ‘kıçtantekne’
bağlandık. Olmaz mı, olur. Ancak içimize bir kurt düşmedi değil
tabii; şayet fırtına azar da balıkçı teknesinin halatları
koparsa, biz dört tekne balıkçı azmanı ile birlikte karşı
mendireğe nasıl da pul gibi yapışırız diye… Ama teknenin
halatları kolum kadardı, ikna olduk..
Mürefte barınağında ilk işimiz yolculuk boyunca teknenin içinde
uçuşan ve kaçışan malzemeyi yerlerine dönmeye ikna etmek oldu.
Kendimize geldiğimizde komşularımız ile yolculuk hakkında biraz
beyin jimnastiği yaptık. Saat ikide Kutman’ların minibüsleri
barınağa gelerek bizi, Kutman ailesi tarafından Mürefte’ye
bağışlanan Halk Kütüphanesinin açılışına götürdü. Cemo teknede
kaldı. Mürefte halkı, çoluk çocuk kitaplığın önüne dizilen
sandalyelere oturmuş açılışı bekliyordu. Bizi Bay ve Bayan
Kutman’lar gayet sıcak bir şekilde karşıladılar. Marya 06 şapka
ve tişörtlerimiz ile yaklaşık 15 kişi bir ağacın altında
yerimizi alarak açılışı bekleyenlerin arasına katıldık.

Kitaplık Müreftenin meydanında köşede, diğer köşelerde ise cami
ve hamam var. Evet ‘hamam’ var ve bizler de tam hamamlık
durumdayız! S/Y Otarie’den Christine ve S/Y Arya’dan Canan’a
sordum; ‘var mısınız?’ Herkes benim gibi hamam hevesli! Hemen
safları terk edip hamam’a yöneldim: Kapısında ‘erkeklere’
yazıyor, girsem mi:? Ama hamamcıyı da bulmam gerek! Baktım
içerde kimse yok. Tabii hamamın önündeki ahali de erkekler
hamamına giren bu yabancı bayanı şaşkınlıkla süzüyor! Kavşağın
ortasında durup düzeni sağlamakta olan belediye zabıtasına
sormaya karar verdim. ‘Ahmet!’ diye seslendi zabıta memuru.
Kalabalığın arasından gençten bir delikanlı sıyrıldı. ‘Biz 3-5
bayan hamama gelmek istiyoruz, kadınlar saati ne zaman? Ahmet,
‘yarın sabah gelin abla, hamamı kapatırım size’ demez mi.. Bak
hele, bu ne fors bizdeki.. Bir dakika ama, yarın biz yola
çıkmayacak mıyız? Hemen komodorumuzu bulup projemi onunla
paylaştım. ‘Yarın yola çıkamayacağız zaten fırtına devam ediyor’
yanıtı sorunu çözdü. Ahmet’e ‘Tamam, ama kese masaj ne varsa tam
olsun, bir de hamamı iyi bir temizleyin, yanımızda turistler de
olacak!’ diyerek saflara döndüm ve tüm bayanlara güzel haberi
ilettim.
Halk kütüphanesinin açılışı, memleketimden insan manzaralarına
uygun oldu biraz, saatler geçti, Vali gelemedi, Belediye erkânı
bir oraya bir oraya koşuşturuyor. Bir ara ahşap cilalı bir kürsü
göründü traktörün römorkunda, ümitlendik, işte başlıyor! Ama ne
gezer, kürsü indirildiği gibi traktöre geri bindirilip geriye
giderken biz de umutsuzca arkasından bakakaldık. Sonunda vali
göründü. Konuşmacılar sırayla konuşmalarını ara sıra tiz sesler
çıkaran mikrofonda yapıp, biz dâhil gelenlere teşekkür ettiler
veeee sonunda kurdele kesildi.
Gidip içerisini ziyaret ettik, bilgisayarlar ve çoğu bağışla
toplanan kitaplar ile bu kütüphaneyi vatandaşa kazandıran Sayın
Adnan Kutman ve eşi’ne özellikle ve bizzat teşekkür ettik.
Açılış bitince, çocuklar gibi şen bizler, yürüyerek Müreftenin
kısacık ana caddesini denizde bitirip, çay bahçesinde akşam
çaylarımızı içip tekrar yola düştük.
Barınak kasabaya oldukça uzak. Bizde de bu kez bir araç yok..
Sağa sola bakındık.. İşte römorku boş bir traktör!. Hepimiz
birbirimize afacan bir bakış fırlatıp, traktörü durdurduk.
Traktör şoförü şaşkın! Derdimizi anlattık ama şoför, bu otostop
durumuna pek sıcak bakmadı, bu traktörün belediyeye ait
olduğunu, bizi götüremeyeceğini söylemeye çalıştı. Tam o sırada
sivil giyinmiş bir vatandaş bize doğru geldi. Şu tesadüfe bak!
Hamam aksiyonu nedeniyle uzaktan ahbap olduğum belediye zabıtası
değil mi? Yanımıza gelip, bana ‘tanımadınız tebdil-i kıyafetle
galiba, ben aynı zamanda Belediye Başkanının şoförüyüm’ dedi.
Ben, ‘ AAA olur mu, tabii ki tanıdım’ dedim tabii. Arkadaş hemen
traktör şoförüne seslendi ‘AA tabii ki misafirlerimizi barınağa
götürebilirsin!’. Eh, bakınız; ilişkiler her kapıyı açar, hatta
belediyenin traktörüne torpil bile yapılır icabında! Traktörün
tozlu römorkuna, yerlere oturup, kendi halimizi gırgıra alırken,
Arya’dan Ertuğrul olayı fotoğrafla tespit ediyor.
Döndüğümde Cemo’yu üzerine bağlandığımız balıkçı teknesinin çay
ocağında, çay eşliğinde kaptan ve mürettebat ile sohbeti
koyulaştırmış buldum. Tabii bu arada balıkçı teknesinin sürekli
çalıştırdığı jeneratörüne Albatross çoktan bağlanmıştı. O gece
buzdolabımızı kapatmak zorunda kalmadık.
Akşam, barınak’taki restaurant’da Kutman’ların verdiği yemekte
klarnet, davul ve keman’dan oluşan yerel bir müzik grubu herkesi
dans pistine sürükledi, duramadık, oturamadık… İsviçreli
dostumuz Christine keman, Fransız dostumuz Paul saksafon ile
kulaklarımızı okşarken, klarnetçi kardeşimizin Paul ile yaptığı
düetteki performansı bizi gerçekten şaşırttı ve takdirlerimizi
YTL olarak topladı.
Fırtına bütün gece hiç azalmadan devam etti. Sabahın ilk
ışıklarında balıkçı teknesinden ‘Cemal abı’ çağrıları ile
uyandık. Tekne fırtınaya rağmen yola çıkmaya karar vermiş ve
üzerine yapışmış teknelerden kurtulmak istiyor. Tabii çözülüp
onu gönderdik ama gitti elektrik! Sabah toplu branch’dan sonra
Mürefte’li dostumuz Mesut Bey’in minibüsü ile hamamın yolunu
tuttuk. Harika bir hamam keyfi yaptık, göbektaşından natır’a
kadar her şey tamamdı, sonrasında soğuk gazoz bile vardı.
Dönüşte Mürefte’den aldığımız karadut suyu da ayrıca nefisti.

Öğlenden sonra Mürefte Belediye Başkanı ve eşinin eşliğinde
minibüslerle çevre gezisi ve yöresel alışverişler yaptık,
tamamen bir SİT alanı olan ve güzelim eski evleri yaşatılmaya
çalışılan Uçmakdere’den keçi peyniri aldık, azmak başından
şifalı suyunu içtik. Deniz kıyısında yüce ağaçları ile piknik
alanında çay molası verirken, yan masadaki teyzeler bize küçük
parmağım büyüklüğündeki zeytinyağlı dolmalar ikram ederek
kalbimizi kazandılar! İşte Trak’ların cana yakın torunları..
Akşam, bizim Mayra 2006 ile son gecemizdi. Yine aynı müzik grubu
bu kez bizim çağrılımız olarak geceyi şenlendirirken Fransız
dostlarımızın gösterisi de geceyi renklendirdi. Adresler değiş
tokuş edildi, sevgili komodorumuz Atilla ağabey’imize teşekkür
ederek tüm ekiple vedalaştık.. Mayra ertesi gün Çanakkale’ye biz
ise Marmara adasına doğru yelken açacağız.
Fırtına biraz hafifledi, hava artık sadece 6-7. İlk kez huzurlu
bir uyku çektik, sabah kalktığımızda Mürefte barınağında
neredeyse tek başımızaydık. Sanki yaşananların tümü dün gece
rüyadaymışçasına iz bırakmadan yok olmuştu.
Marmara Adası
Kahvaltıdan sonra yine iskele bordadan aldığımız iri dalgalara
bıraktık kendimizi. Rotamız Marmara adasının güney kıyısı, ilk
hedefimiz de Çınarlı. Rüzgâr bu kez 60–90 dan 25–30 esiyor ve
yelkenle rahat yolculuk yapılıyor. Çınarlıya vardığımızda
umudumuz koyun içinde biraz rüzgardan kurtulmak, ama ne mümkün,
orada durmak imkansız.. Yola devam ettik, en sonunda Marmara
limanının bir önceki koyu ‘Şifalı su’ da demirleyebildik. Burası
daha az rüzgâr alıyordu. Biz yine de kıyıdan koltuk halatı alıp
durmayı garantiledik. Tek sorun halatın üzerinden geçmeye
çalışan küçük balıkçı tekneleriydi. Ama her şeye rağmen
yolculuğumuzun ilk keyif denizine orada girebildik. Midye
toplayıp akşama güzel bir midye tava-bira ziyafeti çektik. Gece
geç saatlere kadar süren disko ile demir zincirinin çatırtısının
yaptığı düete rağmen uyumayı başardık.
Sabah daha sakin rüzgâr ve nefis bir denize uyandık. İşte tatil
bu !! Deniz ve kahvaltıyı bitirip, içme suyu stoklarımızı da
‘şifalı su’dan tamamladıktan donra Paşalimanı adasına doğru
yelken açtık. Yolculuğumuzun ilk sakin denizi. Hava ilk kez
sadece 4.
Paşalimanı
Paşalimanı adasının birkaç koyu var. Adaya adını veren köyün de
içinde bulunduğu koyun önünü Koyun Adası kapattığından, içeride
deniz havuz şeklini almış. Erdek’ten gelen motor’ların yanaştığı
iskelenin çevresi 2.5-3.5 metre derinlikte. Biz demirleyecek,
rüzgâr almayan bir yer ararken iskeleye yanaştık. Köyden bir
kardeşimiz iskeleye bordalamamıza yardım ederek, Paşalimanı
hakkındaki sorularımızı yanıtlamaya çalıştı.. Tekneyi kapatıp,
bu küçük ve kendi halindeki köyün tek restaurant’ına doğru yola
koyulduk. Köyde bir jandarma karakolu ve bir de kahve-çayhane
var. Bakkal bile koyun iç tarafındaki ‘Harmanlı’ köyünde.
Restaurant’ı bir Konyalı kardeşimiz sadece yaz mevsiminde
işletiyor, Pide de var balık da.. Ben balık-salata, Cemo’da pide
takılıyor, böylece ilk kez ikimize aynı anda hitap eden bir menü
bulma şansımız oluyor.

Yemek üzerine bir Harmanlı yürüyüşü yaptık.. Yolda bir buğday
tarlasının New Holland marka gösterişli bir biçer-döver ile
hasat edilmesi olayını merakla izlerken, bir doğan’ın hasat
edilen bölümde ekinler kalkınca ortada kalan bir tarla faresini
kapıp kaçtığına şahit olduk. Makineyi kiralayan köylü
kardeşimizin Erdek’ten geldiğini ve buradaki tarlaları sırayla
hasat edip geri döneceğini öğrendik (ne işimize yarayacaksa)
Harmanlı’da okul, bakkal ve sağlık ocağı var. Kıyısında ulu
ağaçların altında bir çay bahçesinde Mayra bayrakları görünce
girip birer çay içip kahveciyle sohbet edelim dedik. Kahveci bu
yıl Mayra’yı ne kadar çok beklediklerini ama fırtına nedeniyle
gelmekten vazgeçtiklerini tahmin ettiklerini öğrendik. Seneye
umutla bekliyorlar..
Dönüşte Paşalimanı köyünün girişinde sohbet halindeki iki köy
sakininden, taze sütün nerede bulunduğunu öğrendik. Ben, caminin
arkasında yer alan Sefer’in evine gidip ertesi gün için süt
randevusu alırken Cemo da tekneye gidip, iskeleye biz yokken
yanaşmış olan Solata’nın sahibi Ruggerio ile ahbaplık kurmuştu
bile. Gün batmadan ekibe Cemo da katılarak Solata ile balığa
çıktı. Koyun adasının çevresi balık bakımından oldukça
zenginmiş. Ekip, 2 kiloya yakın uskumru ve istavrit ile geri
döndü.
Ruggerio teknesi Solata ile yazları burada kalıyormuş. İskelede
ona da yer açabilmek için çözülüp tekrar kıçtankara
bağlanıyoruz. Eh akşama ver elini balık tava! O uskumrular ne
kadar tombuldu öyle, insan avucunda zorlukla tutuyor.
Sabah saat dokuzda sütçü ile randevumu iple çekiyorum, kaplarım
hazır. Genç bir hanım şişemi doldurup verdi. Elimdeki şişe
sıcak. ‘Kaynamış mı’ diye sordum, kız bana biraz şaşkınca, ‘yoo
şimdi sağdım’ dedi. Hayatımda ilk kez ineğin vücut sıcaklığını
avucumda tutuyorum! Neşe ve heyecanla tekneye koşup durumu
Cemo’ya anlattım. O hiç heyecanlanmadı. Nedenini pek anlamadım!
Kahvaltıda Ruggerıo konuğumuzdu. Kahvaltıyı takiben denize de
girdikten sonra yola çıkmaya hazırlandık. Dün yemek yediğimiz
restaurant sahibinin bizden istediği Mayra şapkasını da Ruggerio
götürdü. Sağ olsun.
Hava harika bugün, rotamız Kapıdağ yarımadası kıyılarını
dolaşıp, Bandırma körfezini transit geçerek Kurşunlu’da
gecelemek. Hava sakin, rüzgâr 10 knot civarında. Kapıdağ
yarımadası kıyıları son derece bakir, çoklukla ormanlık ve
aralarda kumsal koylarda az sayıda yazlık ev bulunuyor. Poyrazda
oldukça hareketli olan bu kıyılar, bu havada cennet. Mola
adalarını geçtikten sonra hava esmeye ve deniz hareketlenmeye
başladı. Ancak körfez bitince yeniden sakinleşti.
Kurşunlu
Kurşunlu barınağının girişi maalesef çok belirgin değil. Vira
Demir batıya açık dese de, görebilmemiz için barınağın girişine
kadar gelmemiz gerekti. Keşke birileri eline kırmızı ve yeşil
birer kutu boya alıp, girişin sancak ve iskelesinden birer taşı
boyasa ne iyi olur. Hani bir tam gün kalma şansımız olsaydı, bu
işi ben yapacaktım! Kurşunlu barınağında nereye yanaşalım diye
bakınırken, bizi hemen yönlendirdiler ve kıyıda bir iskeleye
bordalamamıza yardım ettiler. Bizi karşılayanlardan biri
Kurşunlu Su Ürünleri Kooperatifinin Başkanı Adem Akkül’dü..
Kıyıda musluktan akan kaynak suyuna hemen hortumumuzu bağladılar
ve teknemizi yolculuk boyunca ilk kez yıkayabildik. Suyumuzu
takviye ettik. İşimiz bitince bizi kıyıdaki kahveye çay içmeye
davet ettiler. Köy hakkında bilgi verdiler. Balıkçılıktan,
köyün ve barınağın sorunlarından bahsettiler. Henüz sadece
dolgusu tamamlanmış olan barınağın inşası gerekiyor. Özellikle
Mayra gibi denize yönelik etkinlikle ev sahipliği yapmayı
özellikle köyün tanıtımı ve barınağın yapımına destek bulmak
için çok arzu ettiklerini anlattılar. Gelecek yıl için Mayra’nın
programına Kurşunlu’nun da dikkate alınması konusundaki
ricalarını Ataköy Marina Yat Kulübü’ne iletmemizi istediler.
İşte biz buradan Kurşunlu sakinlerinin çağrısını iletiyoruz.

Kurşunlu, Karacabey’e bağlı ve şahane bir ormanın denize indiği
yerde küçük bir balıkçı köyü. Arkasında ulu Karadağ var. Osmanlı
döneminde Fransızlar bu dağdan kurşun çıkarırlarmış. Evler
yeşilin içine serpiştirilmiş çoklukla. Binaların işgaline
uğramamış henüz köy. İmralı’ya bakıyor. Halkı çoğunlukla
Karadenizli. Çok eski bir Rum köyü olan Kurşunlu’nun antik adı
Platia(düzlük) imiş. Kurtuluş savaşında Rumlar işgalcilere
yardım ettiklerinden, savaştan sonra köyü terk etmişler.
Yerlerine yerleştirilen muhacirler de yolu olmadığından bırakıp
gitmişler.. Daha sonra İmralı açık cezaevinde yatıp cezasını
çekmekte olan bir mahkûm hapishaneye odun kesmek için geldikleri
bu yeri çok beğenmiş ve cezası bitince Rize’den ailesini alıp
buraya yerleşmiş. Daha sonra akrabalar, yakınlar gelmişler köye.
Adem kardeşimiz bir şeye ihtiyacımız olup olmadığını sordu,
‘mazot’ dedik tabii.. Hemen kendi kamyonetini kapıp geldi ve
bizi Bayramdere’ye benzinciye götürüp, dönüşte de çevrenin
dondurması en meşhur yeri olan Yeniköy’de itirazlarımıza rağmen
dondurma ısmarladı. Teknemize kadar yakıtımızı taşıdı. Adem
kardeşimize tekrar teşekkürler. Gerçekten Kurşunlu halkının
misafirperverliği takdire değer.. Bizi ayrıca baharda çağırdılar
özellikle, çünkü burası baharda bir ıhlamur cennetine
dönüşüyormuş.
Sabah kahvaltıdan sonra Kurşunlu’ya da veda ederek rotamızı
İmralı’nın güneyinden Bozburun’a çevirdik. Burun’a kadar yelken
ile çok güzel geldik. Hatta rüzgâr frişkaya dönüştü burunu
dönünce. Aslında rotayı Esen köy’e çevirmek isterken havayı
böyle güzel görünce, hadi Çam limanı’na kadar gidelim keyifle
dedik ve yola devam ettik. Rüzgar artık iğnecikten 10 knots
gelmeye başladı. Motoru bastık, Cemo uyumaya çekildi, ben de
dümen başında huzurlu, hava sakin, uyukluyorum.. Bir ara nerden
çıktığı belli olmayan minik dalgacıklar açıktan gelip tekneye
çarpmaya başladılar. Önce onları pek ciddiye almadım doğrusu.
Takip eden yarım saat içinde tam kafadan gelen dalgalar
kabalaşmaya ve rüzgâr 25 knot esmeye başladı. Dalgalar o kadar
büyüdü ki, Albatross her dalgaya binip, sonra dalga boşluğuna
büyük bir gürültü ile düşmeye başladı. Henüz Heybeliada’ya 10
mil yolumuz var, ama bu motorla gidiş çok yavaş zorlu olmaya
başladı.. Yelkeni açıp Tuzla’ya doğru gitmeye başladık. Bir süre
gittik, tramola attık, ama yükselemiyoruz, rüzgâr tam iğnecikten
arttıkça artarak eserken biz geri gitmeye başlamıştık. Bir an ne
yapacağımızı düşünürken Kaptan Cemo yelken kapat komutunu verip,
rotayı Heybeli’ye çevirerek motora tam yol verdi. Albatros
dalgaların üzerinden ileri doğru kaymaya başladı. Artık kafadan
dalgayı alsak da daha az araya düşmeye başladık. Artık eve
gidebilecektik.
Heybeli açığına geldiğimizde aniden karar değiştirip rotayı
Fenerbahçe’ye çevirdik ve rüzgârı sancak baş omuzluğa alıp
yelkeni açabildik. Artık yine 6 mille yol almaya başladık.
Şeytan’ın bacağı yine kırılmıştı. Güneşi batırdık, gökyüzü
kızıla boyandı. Neşemiz yerinde.. Karaya yaklaştıkça dalgalar
küçülmeye başladı yeniden ve akşam 7 gibi marina’ya girdik.
Albatross bir sürü anıyla yüklenip ağırlaşmıştı yine..
‘Sakin ve huzurlu bir tatildi bütün istediğim !’
Ayşe Demetçi
S/Y Albatross
Ayşe Demetçi

15.11.2006
|