Denizce
  e-mail    
denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe Mutlu Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Ayşe Mutlu Demetçi  / Amerika...  Amerika... Son Mektup

Dost Köşesi    

 

 

İkinci Etap: İş ve  Tekne Arıyoruz !

Neden mi ikisini aynı anda? Çünkü yaşamak için iş gerekiyor ve evi sadece üç aylığına tuttuk, üç ay sonra tekneye taşınacağız. Ayrıca da, gazetelerin ilan sayfalarında iki çeşit ilanı da aynı anda bulmak mümkün. Program şöyle: Sabahları kalkıp kahvaltımızı yaptıktan sonra en yakın alışveriş merkezinden gazetemizi alıyor, hem gazetedeki ilanlardan, hem de internetteki eleman bulma sitelerini ziyaret ederek, iş başvuruları yapıyoruz. Burada önemle belirtmekte yarar var,  buradaki iş başvurularımıza daha hızlı geri dönüşler alıyoruz. Bunun iki önemli nedeni var: birincisi Amerika’da daha çok iş var, özellikle doğu kıyısında. İkincisi ve daha önemlisi ise, Amerikalıların iş başvurularına daha uluslararası ve daha tarafsız bakmaları. Kim olursan ol ve nerede daha önceki iş tecrübeni edinmiş olursan ol, niteliklerin onlara hitap ediyorsa görüşmeye çağırıyorlar. Kanada’da ise, bir İngiliz hakimiyeti özellikle finansman alanındaki işlerde açıkça dikkat çekiyordu. Ciddi bir ayrımcılık vardı ve bunun adına da ‘Kanada iş tecrübesi’ adını vermişlerdi. Bu barajı aşmak, eğer şanslıysanız, ilgisiz işlerde bir süre çalışmak şeklinde mümkün oluyordu.  Pek çok zaman, kişinin yaşamı boyunca asla kendi alanında çalışamaması alışılmış bir durum olarak karşımıza çıkmaktaydı. Bu durum da yeni göçmenlerin daha başlangıçta moral kaybına yol açıyor ve zor bir yaşam savaşının sizi beklediğine işaret ediyordu. Pek büyük bir çoğunluk, memleketinden getirdiği ve göçmenlik için şart koşulan toplu parayı harcadıktan sonra, dayanamayıp ülkesine geri dönüş yapıyordu. Biraz daha gayretli olanlar ise vatandaşlığı alıncaya kadar, yani 5 sene kadar dayanıp, vatandaşlığı aldıktan sonra dönüşe geçiyordu.

Biz burada Amerikan anlayışına güvenerek hedefi büyüttük tabii, Cemo da ben de doğrudan kendi alanımızda iş aramaya başladık. Yok, satış elemanı, yok şoför gibi işlere itibar etmez olduk.

Başvuruların yapılmasından sonraki bekleme devresinde de çevreyi gezmek ve tekne aramak ikincil amacımız olarak zamanımızı esir almaya başladı. Maryland’ın kıyısı aynı zamanda ünlü Chesapeeke körfezinin de bir kısmını oluşturuyor. Bu güzelim doğal körfez, Mıssouriinin bir kolunun da okyanusa açıldığı deltaya da ev sahipliği yapıyor, yüzlerce millik bir girinti olan bu körfezde sayısız marina ve milyonlarca tekne yer alıyor. Özellikle de Maryland eyaletinin başkenti ama aynı zamanda Amerikan deniz akademisinin evi olan minik, otantik sahil kenti Annapolis bir cennet. Dar caddeleri, sokaklara taşan cafe, restoran ve marinaları ile bir tatil kasabasını andırıyor başkentten çok. Ara sıra yollarda topluca koşu yapan deniz akademisinin koyu renk donlu öğrencileri yanınızdan geçiyor. Biz buraya aşık olduk. Burada yaşamayı çok arzuladık. Bunun ilk adımı olarak Amerika’daki banka hesabımızı burada açtırarak, kendimizi buralı hissetmeye başladık bile. Ama tabii her güzelin bir kusuru olduğu gibi Annapolis’in de kusuru çok pahalı oluşuydu.

Sabahları Baltimore’un kuzeyinde Cockeysvill’de yer alan evimizden, elimizde geceden dersimizi çalışıp, internet tekne satış sitelerinden aldığımız ilanlarla yola çıkıyor, bazen otoyoldan şehrin çevresini dolaşarak, bazen de kenti ortasından keserek Annapolis’e gidiyor, o marina senin bu marina benim, o brocker’dan diğer brocker’a mekik dokuyor, her gün onlarca tekne geziyorduk. Sonunda Annapolis Yacht Sales de bulduğumuz bir Oceanis 350 ‘Maya’ adlı tekne hoşumuza gidiyor ve onu satın almak üzere atağa geçiyoruz. Brocker’ımız Tim çok iyi bir satıcı ve işini çok dürüst yapıyor, bize Amerika’da nasıl tekne alınacağını ayrıntıları ile anlatıyor. Maya için kaparomuzu veriyor, sörveyör’ümüzü bulup işe koyuluyoruz. Sörvey’in başından sonuna kadar olayın içinde yer alıyor ve iştahla her ayrıntıyı öğreniyoruz. Maya kara muayenesinden sonra denize indiriliyor ve hep beraber Cheesapeeke de seyre çıkıyoruz.  Bu arada teknenin güverte üstünde yoğun bir su almaktan kaynaklanan çürüme tespit ediliyor ve salmanın gövdeye birleştiği yerdeki ciddi çatlaklar sebebiyle tekrar tekne sahibi ile bir görüşme yapılıyor. Ancak, aslında teknenin denize inişine engel olacak olan bu arızaları tekne sahibinin gidermesi gerektiğinden, ama tekne sahibi başta yaptığı indirimi bu tamiratlara saymak istemesi sebebiyle iş bozulmak zorunda kalıyor. Biz kaparomuzu aynen hemen geri alıyoruz ama sörvey için verilen para ve yıkılan hayallerimiz bizim katlanmak zorunda kaldığımız en büyük zararımız oluyor!

Bu tekneyi alamayış maceramızın moral bozukluğu, bizim Amerika’daki sonumuzun da başlangıcı oldu. Olması gereken senaryo ise şöyleydi: Biz, tekneyi alıp, onu hazırlayacak, evden ayrılıp tekneye taşınacak ve oradan işe gidip gelecektik. Belki bir gün de teknemizi alıp, Atlantiği geçip eve dönecektik. Kısacası, hayallerimiz çoktu ve elle tutulacak kadar da yakına gelmişti bu kez.

Annapolis’in içinden günlük alışılmış geçişlerimizden birinde, yolda bir Halıcı dikkatimizi çekti: adı Anadolu! hemen önünde park edip içerde aldık soluğu. İki Türk orta-genç vatandaşımızın açtığı bu dükkan burada bayağı eski ve tanınmış bir halıcıymış ve arkadaşlar iyice buralı olmuşlar. Halılar Türkiye’den geliyor ve satışlar da iyi imiş! Biraz memleket sohbeti bize çok iyi geldi ve Amerika’daki yapayalnızlığa gömülmüş yaşamımıza renk kattı.

Ara sıra Baltimore içinden geçerek de bazı marinalara gitmek durumunda kaldığımız oldu ve bu sayede çevre gezisi yapma şansını da bulmuş olduk. İçinden geçtiğimiz, banka ve finans çevrelerinin yer aldığı şehir merkezi oldukça hareketliydi. Hatta her renkten insanı aynı anda sokaklarda görmek mümkündü. Ancak bu merkez bölge birkaç ana caddeden ibaret yaklaşık 20 kilometrekarelik bir alan. Bu alanın hemen dışında downtown’ın bir-iki katlı, birbirine bitişik eski görünümlü evleri yer alıyordu. Genellikle yangın merdiveni tarafındaki pencereleri duvar ya da demirden plakalar ile tamamen kapatılmış, harap görünümlü, grafiti ile neredeyse kirlenmiş, önlerinde gruplar halinde siyah gençlerin dağınık şekilde oturdukları evlerdi bunlar.  Kent merkezinde hiç beyaz kalmamış. Şehir merkezinden banliyölere kadar olan bölgede sadece siyahlar yaşıyor neredeyse. Çevre oldukça bakımsız ve biraz da korku verici, çünkü kenar köşede zenci bıçkın delikanlılar gelen-geçeni pek öfkeli bakışlarla süzmekteler.

O bölgedeki okulların çevresi, okul dağılma saatlerinde polis devriye otoları ile çevrilmiş durumdaydı biz geçerken.

Biz kentin çevre yolundan şehir merkezine kadar arabayla yaklaşık 20 dakika yol gidiyorduk, yanımızdan geçen otolardaki insanlar da dahil olmak üzere, bu süre içinde bir tek beyaz görmüyorduk!  Beyazlar kentin dışındaki banliyölerde gelişmiş site tarzı tek katlı ya da en çok iki katlı apartmanlarda yaşıyorlar. Bu suburb’ler gerçekten çok temiz ve bakımlı. Bahçeler kocaman, yemyeşil, her tarafta sincaplar cirit atıyor. Sakin, sessiz ve tabii ıssızlar.

Yalnızlık dedim, haklıyım! Çünkü koca sitede ne gündüz ne de gece bir kul ortalarda gözükmüyor. Sadece bir Cumartesi günü öğleden sonra biz eşyaları treylere bağlarken alt katımızdan bir orta yaşlı karı koca, geçerken yardım teklif etti kibarca, ve bir kez de postacıyı mektup bırakırken gördük. Bir iki Pazar günü de arkadaşımız Alpaslan uğradı.. Aylar süren apartman yaşamımızın sosyal bilânçosu budur!

Bize bu tempo içinde en cazip gelen yer mahallenin kütüphanesiydi. Hemen anında, ayak üstü üye olunuyor, üyelik için adresi vermek yeterli oluyor. Oradan ücretsiz kitap, VCD ve DVD ödünç alınabiliyor. Sadece vizyondaki filmlerin DVD’leri için  4 Dolar alıyorlardı. Biz bu işe bayıldık tabii, TV’den kalan zamanda bol bol film izleme fırsatını böylece bulduk.

 

Sonun Başı

Aylar birbirini kovalarken, sosyal yaşamımız artık sadece internet’ten ibaret hale gelmeye başladı. Tabii ki çevredeki alış veriş merkezlerini, kütüphaneyi ve gezmelerimizi saymıyorum. Alpaslan da bütün hafta çalıştığından bize haklı olarak ancak sınırlı zaman ayırabiliyordu. Biz giderek gömüldüğümüz bu iki kişilik dünyadan rahatsız ve mutsuz olmaya başladık. Hem gez-gez Amerikanın doğu kıyısını didik didik ettik ve onlar da bitti.

İşlerden yavaş yavaş olumlu geri dönüşler almaya başladık, Telefon interview’ları sıklaşmaya başladı, ama tabii bu bizi mutlu etmeye yetmiyordu henüz. O sıralarda tekne işi olumsuza dönmüş ve bizi moral olarak epeyce sarsmıştı. O yetmezmiş gibi, bende aniden çok ciddi sağlık sorunları oluşmaya başlamıştı, öyle bir böbrek ağrısı çekmeye başlamıştım ki, gözüm hiçbir şey görmez olmuştu. Bağışıklık sistemim adeta çökmüştü. Amerika tabii Kanada gibi değil, her bir medikal adım ciddi paralara mal olmakta. Bu durum beni giderek şiddetle mutsuz etmeye başlamıştı.

Ama, olaya son noktayı, Mississipi’de Cemalin başvurduğu gayet bol ve kalın bir post olan Visa-Consultant pozisyonuna kabul edilmesindeki olumlu gelişme koydu. O gün yine alış verişten dönerken çevredeki muhteşem doğal güzelliklerin içinden, az ilerimizdeki villa tipi evlerin ormanın içinde serpiştirildiği mahalleden geçiyorduk. O rüya gibi çevreye ve ormana bakarken, içimizdeki uçsuz bucaksız yalnızlık duygusu da bizimleydi. İşte, bir adım ilerimizde durmakta olan Amerikan rüyası: Prestijli ve bol paralı bir iş, güzel bir ev-arabalar... ve biz !! Tanrım, bu ne yaman bir çelişki!! O anda bu yaşamı ikimizin de kesinlikle istemediğini fark ettik. Düşündük, taşındık, tartıştık, çeşitli kurgular yaptık, ama içimiz boş kaldı, aniden bu hayatı sevemeyeceğimizi anladık.

Bu sanki bir uykudan uyanmak gibiydi. Her şey bunu bize işaret ediyordu ama biz görmek istememiştik, hemen yenilgiyi kabul etmek gibi gelmişti bize. Ama gerçek buydu!

Hemen o an kararımızı verdik, son hedefimize dönecektik: Türkiye! Verdiğimiz karar birden bizi öyle mutlu etti ki, üzerimizden sanki ağır bir yük kalkmıştı. Hafiflemiştik.

 

Ayrılış

Derhal programı yaptık, gidecektik, hem de bu gece!  Aniden içime yaşam enerjisi dolmaya başlamış, kendimi süper hisseder olmuştum. Hemen eve geldik, daha önce yukarıya taşırken göbeğimizin çatladığı mobilyaları ve mutfak eşyalarını toparlayıp, sanki tüy kadar hafifmişçesine park yerine indirip treyler’e yükledik ve bağladık. Doğruca onları aldığımız yere,  Salvation Armee’nin mağazasına gittik. Mağazanın arkasındaki eşya boşaltma yerine hepsini boşaltıp, bu yüklerden kurtulduğumuz için kendimizi bir kez daha hafiflemiş hissederek evin yolunu tuttuk. Dolapları boşaltıp,  kalan giyeceklerimizi bavullarımıza yerleştirdik. Amerika’ya gelirken taşıdığımız eşyalar artık yarı yarıya azalmıştı. Ayaklı abajur, Türkiye’den taşıdığım çaydanlık-demlik vb. gibi son kalan birkaç parça eşyayı çöp konteyner’lerinin yanına bırakırken, uzun süredir bize hizmet eden bu eşyalarımızla vedalaşmak beni gerçi azıcık mahzun etmişti, ama bu duygu arabaya binerken ve burada yuvamız olan evimize son bir kez bakarken kaybolup gitti. Günlerden Cumartesi olduğundan,  ve kiramızı peşin ödemiş olduğumuzdan, kira ofisinin posta kutusuna ayrılış mektubumuzu ve anahtarları bırakıp, son bağlantılarımız olan gaz ve kablolu TV aboneliklerimizin iptali için en yakın alışveriş merkezindeki satış-servis noktalarına gittik. Son faturaları ödeyip, her şeyi kapattırdığımızda saat akşamın sekizi olmuştu. Yola çıktığımızda çocuklar gibi şendik! Öyle şendik ki, hiç tarif edemem!!

Sanki acelemiz vardı! Kanada’ ya kadar sadece yakıt ve ihtiyaç molası vermiştik. Kanada sınırından girdiğimizde yuvaya dönmenin sıcaklığı tüm keyfimizi geri getirdi. ‘HOME, SWEET HOME!’ Neredeyse Kanada toprağını öpecektik. Hemen kendimize bir yol oteli ayarlayıp dinlenmeye çekildik. Ne dert ne de tasa, artık sadece sevinç ve umut doluyduk.  O yoğun böbrek ağrılarından bile eser kalmamıştı! Şaka mı bu?

Amerika macerası burada sona erdi, kim bilir bir daha ne zaman geliriz! Gelir miyiz? Tabii ki, ama gezmeye!

 

Hoşçakal liman 

Hoşçakal gezdiğimiz sokaklar

 

 

Ayşe Mutlu Demetçi'ye teşekkürlerimizle


05.05.2011