| |

İkinci Etap: İş
ve Tekne Arıyoruz !
Neden mi ikisini aynı anda? Çünkü yaşamak için iş gerekiyor
ve evi sadece üç aylığına tuttuk, üç ay sonra tekneye
taşınacağız. Ayrıca da, gazetelerin ilan sayfalarında iki çeşit
ilanı da aynı anda bulmak mümkün. Program şöyle: Sabahları
kalkıp kahvaltımızı yaptıktan sonra en yakın alışveriş
merkezinden gazetemizi alıyor, hem gazetedeki ilanlardan, hem de
internetteki eleman bulma sitelerini ziyaret ederek, iş
başvuruları yapıyoruz. Burada önemle belirtmekte yarar var,
buradaki iş başvurularımıza daha hızlı geri dönüşler alıyoruz.
Bunun iki önemli nedeni var: birincisi Amerika’da daha çok iş
var, özellikle doğu kıyısında. İkincisi ve daha önemlisi ise,
Amerikalıların iş başvurularına daha uluslararası ve daha
tarafsız bakmaları. Kim olursan ol ve nerede daha önceki iş
tecrübeni edinmiş olursan ol, niteliklerin onlara hitap ediyorsa
görüşmeye çağırıyorlar. Kanada’da ise, bir İngiliz hakimiyeti
özellikle finansman alanındaki işlerde açıkça dikkat çekiyordu.
Ciddi bir ayrımcılık vardı ve bunun adına da ‘Kanada iş
tecrübesi’ adını vermişlerdi. Bu barajı aşmak, eğer
şanslıysanız, ilgisiz işlerde bir süre çalışmak şeklinde mümkün
oluyordu. Pek çok zaman, kişinin yaşamı boyunca asla kendi
alanında çalışamaması alışılmış bir durum olarak karşımıza
çıkmaktaydı. Bu durum da yeni göçmenlerin daha başlangıçta moral
kaybına yol açıyor ve zor bir yaşam savaşının sizi beklediğine
işaret ediyordu. Pek büyük bir çoğunluk, memleketinden getirdiği
ve göçmenlik için şart koşulan toplu parayı harcadıktan sonra,
dayanamayıp ülkesine geri dönüş yapıyordu. Biraz daha gayretli
olanlar ise vatandaşlığı alıncaya kadar, yani 5 sene kadar
dayanıp, vatandaşlığı aldıktan sonra dönüşe geçiyordu.
Biz burada Amerikan anlayışına güvenerek hedefi büyüttük
tabii, Cemo da ben de doğrudan kendi alanımızda iş aramaya
başladık. Yok, satış elemanı, yok şoför gibi işlere itibar etmez
olduk.
Başvuruların yapılmasından sonraki bekleme devresinde de
çevreyi gezmek ve tekne aramak ikincil amacımız olarak
zamanımızı esir almaya başladı. Maryland’ın kıyısı aynı zamanda
ünlü Chesapeeke körfezinin de bir kısmını oluşturuyor. Bu
güzelim doğal körfez, Mıssouriinin bir kolunun da okyanusa
açıldığı deltaya da ev sahipliği yapıyor, yüzlerce millik bir
girinti olan bu körfezde sayısız marina ve milyonlarca tekne yer
alıyor. Özellikle de Maryland eyaletinin başkenti ama aynı
zamanda Amerikan deniz akademisinin evi olan minik, otantik
sahil kenti Annapolis bir cennet. Dar caddeleri, sokaklara taşan
cafe, restoran ve marinaları ile bir tatil kasabasını andırıyor
başkentten çok. Ara sıra yollarda topluca koşu yapan deniz
akademisinin koyu renk donlu öğrencileri yanınızdan geçiyor. Biz
buraya aşık olduk. Burada yaşamayı çok arzuladık. Bunun ilk
adımı olarak Amerika’daki banka hesabımızı burada açtırarak,
kendimizi buralı hissetmeye başladık bile. Ama tabii her güzelin
bir kusuru olduğu gibi Annapolis’in de kusuru çok pahalı
oluşuydu.
Sabahları Baltimore’un kuzeyinde Cockeysvill’de yer alan
evimizden, elimizde geceden dersimizi çalışıp, internet tekne
satış sitelerinden aldığımız ilanlarla yola çıkıyor, bazen
otoyoldan şehrin çevresini dolaşarak, bazen de kenti ortasından
keserek Annapolis’e gidiyor, o marina senin bu marina benim, o
brocker’dan diğer brocker’a mekik dokuyor, her gün onlarca tekne
geziyorduk. Sonunda Annapolis Yacht Sales de bulduğumuz bir
Oceanis 350 ‘Maya’ adlı tekne hoşumuza gidiyor ve onu satın
almak üzere atağa geçiyoruz. Brocker’ımız Tim çok iyi bir satıcı
ve işini çok dürüst yapıyor, bize Amerika’da nasıl tekne
alınacağını ayrıntıları ile anlatıyor. Maya için kaparomuzu
veriyor, sörveyör’ümüzü bulup işe koyuluyoruz. Sörvey’in
başından sonuna kadar olayın içinde yer alıyor ve iştahla her
ayrıntıyı öğreniyoruz. Maya kara muayenesinden sonra denize
indiriliyor ve hep beraber Cheesapeeke de seyre çıkıyoruz. Bu
arada teknenin güverte üstünde yoğun bir su almaktan kaynaklanan
çürüme tespit ediliyor ve salmanın gövdeye birleştiği yerdeki
ciddi çatlaklar sebebiyle tekrar tekne sahibi ile bir görüşme
yapılıyor. Ancak, aslında teknenin denize inişine engel olacak
olan bu arızaları tekne sahibinin gidermesi gerektiğinden, ama
tekne sahibi başta yaptığı indirimi bu tamiratlara saymak
istemesi sebebiyle iş bozulmak zorunda kalıyor. Biz kaparomuzu
aynen hemen geri alıyoruz ama sörvey için verilen para ve
yıkılan hayallerimiz bizim katlanmak zorunda kaldığımız en büyük
zararımız oluyor!
Bu tekneyi alamayış maceramızın moral bozukluğu, bizim
Amerika’daki sonumuzun da başlangıcı oldu. Olması gereken
senaryo ise şöyleydi: Biz, tekneyi alıp, onu hazırlayacak, evden
ayrılıp tekneye taşınacak ve oradan işe gidip gelecektik. Belki
bir gün de teknemizi alıp, Atlantiği geçip eve dönecektik.
Kısacası, hayallerimiz çoktu ve elle tutulacak kadar da yakına
gelmişti bu kez.
Annapolis’in içinden günlük alışılmış geçişlerimizden
birinde, yolda bir Halıcı dikkatimizi çekti: adı Anadolu! hemen
önünde park edip içerde aldık soluğu. İki Türk orta-genç
vatandaşımızın açtığı bu dükkan burada bayağı eski ve tanınmış
bir halıcıymış ve arkadaşlar iyice buralı olmuşlar. Halılar
Türkiye’den geliyor ve satışlar da iyi imiş! Biraz memleket
sohbeti bize çok iyi geldi ve Amerika’daki yapayalnızlığa
gömülmüş yaşamımıza renk kattı.

Ara sıra Baltimore içinden geçerek de bazı marinalara gitmek
durumunda kaldığımız oldu ve bu sayede çevre gezisi yapma
şansını da bulmuş olduk. İçinden geçtiğimiz, banka ve finans
çevrelerinin yer aldığı şehir merkezi oldukça hareketliydi.
Hatta her renkten insanı aynı anda sokaklarda görmek mümkündü.
Ancak bu merkez bölge birkaç ana caddeden ibaret yaklaşık 20
kilometrekarelik bir alan. Bu alanın hemen dışında downtown’ın
bir-iki katlı, birbirine bitişik eski görünümlü evleri yer
alıyordu. Genellikle yangın merdiveni tarafındaki pencereleri
duvar ya da demirden plakalar ile tamamen kapatılmış, harap
görünümlü, grafiti ile neredeyse kirlenmiş, önlerinde gruplar
halinde siyah gençlerin dağınık şekilde oturdukları evlerdi
bunlar. Kent merkezinde hiç beyaz kalmamış. Şehir merkezinden
banliyölere kadar olan bölgede sadece siyahlar yaşıyor
neredeyse. Çevre oldukça bakımsız ve biraz da korku verici,
çünkü kenar köşede zenci bıçkın delikanlılar gelen-geçeni pek
öfkeli bakışlarla süzmekteler.
O bölgedeki okulların çevresi, okul dağılma saatlerinde polis
devriye otoları ile çevrilmiş durumdaydı biz geçerken.
Biz kentin çevre yolundan şehir merkezine kadar arabayla
yaklaşık 20 dakika yol gidiyorduk, yanımızdan geçen otolardaki
insanlar da dahil olmak üzere, bu süre içinde bir tek beyaz
görmüyorduk! Beyazlar kentin dışındaki banliyölerde gelişmiş
site tarzı tek katlı ya da en çok iki katlı apartmanlarda
yaşıyorlar. Bu suburb’ler gerçekten çok temiz ve bakımlı.
Bahçeler kocaman, yemyeşil, her tarafta sincaplar cirit atıyor.
Sakin, sessiz ve tabii ıssızlar.
Yalnızlık dedim, haklıyım! Çünkü koca sitede ne gündüz ne de
gece bir kul ortalarda gözükmüyor. Sadece bir Cumartesi günü
öğleden sonra biz eşyaları treylere bağlarken alt katımızdan bir
orta yaşlı karı koca, geçerken yardım teklif etti kibarca, ve
bir kez de postacıyı mektup bırakırken gördük. Bir iki Pazar
günü de arkadaşımız Alpaslan uğradı.. Aylar süren apartman
yaşamımızın sosyal bilânçosu budur!
Bize bu tempo içinde en cazip gelen yer mahallenin
kütüphanesiydi. Hemen anında, ayak üstü üye olunuyor, üyelik
için adresi vermek yeterli oluyor. Oradan ücretsiz kitap, VCD ve
DVD ödünç alınabiliyor. Sadece vizyondaki filmlerin DVD’leri
için 4 Dolar alıyorlardı. Biz bu işe bayıldık tabii, TV’den
kalan zamanda bol bol film izleme fırsatını böylece bulduk.
Sonun Başı
Aylar birbirini kovalarken, sosyal yaşamımız artık sadece
internet’ten ibaret hale gelmeye başladı. Tabii ki çevredeki
alış veriş merkezlerini, kütüphaneyi ve gezmelerimizi
saymıyorum. Alpaslan da bütün hafta çalıştığından bize haklı
olarak ancak sınırlı zaman ayırabiliyordu. Biz giderek
gömüldüğümüz bu iki kişilik dünyadan rahatsız ve mutsuz olmaya
başladık. Hem gez-gez Amerikanın doğu kıyısını didik didik ettik
ve onlar da bitti.
İşlerden yavaş yavaş olumlu geri dönüşler almaya başladık,
Telefon interview’ları sıklaşmaya başladı, ama tabii bu bizi
mutlu etmeye yetmiyordu henüz. O sıralarda tekne işi olumsuza
dönmüş ve bizi moral olarak epeyce sarsmıştı. O yetmezmiş gibi,
bende aniden çok ciddi sağlık sorunları oluşmaya başlamıştı,
öyle bir böbrek ağrısı çekmeye başlamıştım ki, gözüm hiçbir şey
görmez olmuştu. Bağışıklık sistemim adeta çökmüştü. Amerika
tabii Kanada gibi değil, her bir medikal adım ciddi paralara mal
olmakta. Bu durum beni giderek şiddetle mutsuz etmeye
başlamıştı.
Ama, olaya son noktayı, Mississipi’de Cemalin başvurduğu
gayet bol ve kalın bir post olan Visa-Consultant pozisyonuna
kabul edilmesindeki olumlu gelişme koydu. O gün yine alış
verişten dönerken çevredeki muhteşem doğal güzelliklerin
içinden, az ilerimizdeki villa tipi evlerin ormanın içinde
serpiştirildiği mahalleden geçiyorduk. O rüya gibi çevreye ve
ormana bakarken, içimizdeki uçsuz bucaksız yalnızlık duygusu da
bizimleydi. İşte, bir adım ilerimizde durmakta olan Amerikan
rüyası: Prestijli ve bol paralı bir iş, güzel bir ev-arabalar...
ve biz !! Tanrım, bu ne yaman bir çelişki!! O anda bu yaşamı
ikimizin de kesinlikle istemediğini fark ettik. Düşündük,
taşındık, tartıştık, çeşitli kurgular yaptık, ama içimiz boş
kaldı, aniden bu hayatı sevemeyeceğimizi anladık.
Bu sanki bir uykudan uyanmak gibiydi. Her şey bunu bize
işaret ediyordu ama biz görmek istememiştik, hemen yenilgiyi
kabul etmek gibi gelmişti bize. Ama gerçek buydu!
Hemen o an kararımızı verdik, son hedefimize dönecektik:
Türkiye! Verdiğimiz karar birden bizi öyle mutlu etti ki,
üzerimizden sanki ağır bir yük kalkmıştı. Hafiflemiştik.
Ayrılış
Derhal programı yaptık, gidecektik, hem de bu gece! Aniden
içime yaşam enerjisi dolmaya başlamış, kendimi süper hisseder
olmuştum. Hemen eve geldik, daha önce yukarıya taşırken
göbeğimizin çatladığı mobilyaları ve mutfak eşyalarını
toparlayıp, sanki tüy kadar hafifmişçesine park yerine indirip
treyler’e yükledik ve bağladık. Doğruca onları aldığımız yere,
Salvation Armee’nin mağazasına gittik. Mağazanın arkasındaki
eşya boşaltma yerine hepsini boşaltıp, bu yüklerden
kurtulduğumuz için kendimizi bir kez daha hafiflemiş hissederek
evin yolunu tuttuk. Dolapları boşaltıp, kalan giyeceklerimizi
bavullarımıza yerleştirdik. Amerika’ya gelirken taşıdığımız
eşyalar artık yarı yarıya azalmıştı. Ayaklı abajur, Türkiye’den
taşıdığım çaydanlık-demlik vb. gibi son kalan birkaç parça
eşyayı çöp konteyner’lerinin yanına bırakırken, uzun süredir
bize hizmet eden bu eşyalarımızla vedalaşmak beni gerçi azıcık
mahzun etmişti, ama bu duygu arabaya binerken ve burada yuvamız
olan evimize son bir kez bakarken kaybolup gitti. Günlerden
Cumartesi olduğundan, ve kiramızı peşin ödemiş olduğumuzdan,
kira ofisinin posta kutusuna ayrılış mektubumuzu ve anahtarları
bırakıp, son bağlantılarımız olan gaz ve kablolu TV
aboneliklerimizin iptali için en yakın alışveriş merkezindeki
satış-servis noktalarına gittik. Son faturaları ödeyip, her şeyi
kapattırdığımızda saat akşamın sekizi olmuştu. Yola çıktığımızda
çocuklar gibi şendik! Öyle şendik ki, hiç tarif edemem!!
Sanki acelemiz vardı! Kanada’ ya kadar sadece yakıt ve
ihtiyaç molası vermiştik. Kanada sınırından girdiğimizde yuvaya
dönmenin sıcaklığı tüm keyfimizi geri getirdi. ‘HOME, SWEET HOME!’
Neredeyse Kanada toprağını öpecektik. Hemen kendimize bir yol
oteli ayarlayıp dinlenmeye çekildik. Ne dert ne de tasa, artık
sadece sevinç ve umut doluyduk. O yoğun böbrek ağrılarından
bile eser kalmamıştı! Şaka mı bu?
Amerika macerası burada sona erdi, kim bilir bir daha ne
zaman geliriz! Gelir miyiz? Tabii ki, ama gezmeye!
Hoşçakal liman
Hoşçakal gezdiğimiz sokaklar
Ayşe Mutlu Demetçi'ye
teşekkürlerimizle

05.05.2011
|
|