|

Çoğumuz banyo yaparken şarkı söylemeyi çok severiz. Çünkü normal
koşullarda pek güzel olmayabilen sesimiz banyoda bize bir opera
sanatçısınınkinden farksız gelir. Bunun nedeni, banyonun akustik bir
ortam oluşu. Genellikle çok dar olan banyolarda veya duşakabinlerde
sesin normalden çok daha hızlı kırılarak bize geri dönmesi, kendi
sesimizi daha dolgun bir hale getiriyor.
Günümüzden yüzyıllarca öncesinde yapılan ve herhangi bir mikrofon
sistemine ihtiyaç duyulmadan konserlerin verilebildiği, tiyatro
oyunlarının oynanabildiği binlerce kişilik amfitiyatrolar da, yapı
ve temel olarak bizim banyolara ve deniz minarelerine benziyor.
Deniz minareleriyle amfitiyatroların ilişkisine gelince... Deniz
minarelerini bilirsiniz. Bunlar, dalgaların etkisiyle kıyıya vurmuş
yumuşakça kabukları. İç kısımları genellikle hafif
kırmızımsı-kavuniçi renkli, üst yüzeyleri helezon şeklinde kıvrımlı
oluyor. Bu kabukların en önemli özellikleriyse sahip oldukları
akustik yapı.
Büyük boylu deniz minareleri çoğunlukla Marmaris, Bodrum gibi kıyı
şeridinde yer alan turistik merkezlerde süs eşyası olarak satılıyor.
Ancak bu kabukların süs eşyası olarak satılmalarının tek nedeni
girintili çıkıntılı yüzeyleriyle helezon şeklindeki yapıları değil.
Eğer bir deniz minaresi alıp kulağınıza doğru tutarsanız, deniz
dalgalarının o büyüleyici sesini duyabilir ve bu sesin etkisiyle
denizin serinliğini hissedebilirsiniz. İşte deniz minaresinden
duyulan bu gizemli ses, akustik yapısından kaynaklanıyor. Mitolojide
deniz tanrısı olarak bilinen Poseidon da, söylenceye göre azgın
dalgalara hükmedebilmek için deniz minaresinden yaptığı enstrümanı
kullanıyordu.
Akustik sözcüğü, Eski Yunanca’da duymak ve duyulabilir anlamına
gelen “akoustos” sözcüğünden türetilmiş. Fizik biliminin en eski
dallarından biri olan ve yaklaşık 2500 yıl önce Pisagor ile başlayan
akustik çalışmaları, bugün başlıbaşına bir bilimdalı haline gelmiş
durumda.
Akustik denilince çoğu kişinin aklına, günümüzden birkaç bin yıl
önce yapılmış ve bazıları hâlâ ayakta olan amfitiyatrolar geliyor.
Peki yüzyıllar öncesinde bu tip binalar yapılırken nasıl bir teknik
kullanılıyordu?

Günümüz biliminsanları bu tip yapıların inşa edilmesinin, sadece
bilimsel değil, sanatsal bakımdan da büyük önem taşıdığını ifade
ediyorlar. Belki de bu nedenle, son yıllarda ülkemizde bulunan ve
dünya çapında üne sahip Efes, Aspendos gibi antik tiyatroların
benzerleri yeniden yapılamıyor. Bu tip tiyatrolar yapılırken iki
önemli nokta göz önünde bulunduruluyordu. Bunlardan birincisi,
yapının sağlamlığı, ikincisiyse yapının akustik özelliğiydi.
Amfitiyatrolar yarımdaire şeklinde ve genellikle bir yamaca
yaslanacak şekilde yapılıyordu. Bunun nedeni, tiyatronun sağlam ve
depremlere karşı dayanıklı olmasıydı. İkinci noktaysa, tiyatronun
akustik özellikleriydi. Bu bağlamda amfitiyatroların doğada çok özel
bir akustik yapıya sahip olan deniz minarelerine benzetilmesi de bir
rastlantı değil. O dönemde insanlar günlük yaşam için gerekli
yapıların tasarlanmasında, doğayı çok kapsamlı bir biçimde
gözleyerek elde ettikleri bilgileri kullanıyorlardı. Sonuç olarak da
yapılan işler hem daha dayanıklı hem de daha başarılı oluyordu.
Amfitiyatrolara dönece olursak, bu yapılar zayıf bir sesin bile
rahat duyulabilmesi için yapılmış alanlardı. O dönemde tiyatrolar,
insanların bir araya gelerek konuşma yapmaları, tiyatro oyunları
oynamaları ve devlet meselelerini konuşmaları için inşa edilmiş
toplantı merkezleriydi. Amfitiyatroların basamak basamak
yapılmasının da iki nedeni bulunuyordu. Bunlardan ilki, birim alana
daha fazla insanın sığabilmesi; ikincisiyse, en alt kademede konuşan
kişinin sesinin en üst noktadan bile duyulabilmesini sağlamaktı. O
yıllarda elektrikli amplifikatörler ve hoparlörler olmadığı için ses
dalgalarının çok iyi biçimde yayılması gerekiyordu. Bunun için Eski
Yunanlılar bu açık hava tiyatrolarında yüzlerine deri veya tahtadan
yapılmış maskeler geçiriyor ve sesin daha küçük bir delikten çıkarak
dalgalarının daha uzak mesafelere yayılmasını sağlıyorlardı. Ses
dalgalarının yükselmesini sağlamak için de, yapılan her basamağın
boyu ve genişliğinin, sesi en iyi şekilde yansıtabilecek ve en az
düzeyde de kıracak şekilde olması gerekiyordu. Tüm bu bilgilerin
işlenebilmesi için de çok ayrıntılı hesaplar yapılıyordu. Çünkü
sesin en aşağıdan en üst düzeye ulaşabilmesi için, tiyatronun
bakışı, yüksekliği, basamaklarının yüksekliği ve genişliği,
kullanılan malzemenin çeşidi de çok önemliydi. Örneğin, bu
tiyatrolar hakim rüzgarların esiş yönüne doğru yapılırdı. Çünkü
rüzgar sahnenin arkasındaki kapıdan geçerek, sahneye ulaşır ve
buradaki sesi alarak yukarıya doğru taşırdı. O yüzden sahnenin
arkasında her zaman bir kapı bulunurdu. Sesin yansımasını sağlamak
için de tiyatronun yapımında mermer, granit gibi çok sert taşlar
kullanılıyordu. Ahşap gibi yumuşak malzemelerse sesi emdikleri için,
sesin yansımasını ve yayılmasını engelliyor, bu nedenle de bu tip
yapılarda ahşap kullanılmaktan kaçınılıyordu. Sesin daha iyi
yansıması ve ortada toplanması için yan duvarlar kalın yapılırken,
arka duvarlar da içbükey olacak şekilde inşa ediliyordu.
Böylece kaynağı sahnede olan ses, her bir basamaktan yansıyarak
yükseliyor ve herkes tarafından duyulabiliyordu. Bu tip yapılarda
tavan olmamasının nedeniyse, yükselen sesin tavana çarpıp sahneye
geri dönmesini ve sonuçta oluşacak gürültüyü engellemekti. Eğer bu
tiyatrolar günümüzdeki gibi daire şeklinde olmayıp merdiven şeklinde
ve düz bir enlemde yapılmış olsaydı, sahneden gelen ses sadece
tiyatronun belli bir kısmında iyi şekilde duyulabilecekti. Ancak
günümüzde sahip olduğumuz hoparlörler, mikrofonlar ve amfiler
aracılığıyla her türlü ortamda istenilen ses düzeyi elde
edilebiliyor. Yine de elektronik ses sistemlerini daha verimli
kullanabilmek için bu bilgilere de sahip olmamız ve bunları yapacak
olduğumuz tiyatrolara, konferans salonlarına uygulamamız gerekiyor.
Cenk Durmuşkahya
cdkahya@hotmail.com
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Eylül-2005
Cenk Durmuşkahya'ya teşekkürlerimizle
Denizce

|