|
Şu Karayip Korsanı, Piri Reis, Aydın Reis, Oruç Reis, İshak
Reis ve Barbaros Hayrettin Paşa gibi Türk denizcileriyle
karşılaşsa ne güzel bir film olurdu! Karayip Korsanı’ndan yola
çıkıp Akdeniz’de kılıç sallanan günlere bir kısa yolculuk
yaptık.
Sahne: 1
Mekan: Akdeniz açıkları
Kahramanlar: Jack Sparrow (Nam-i diğer, Karayip Korsanı) ve
Hızır Bey (Nam-ı diğer Barbaros Hayrettin Paşa)
-
Hey Jack,
görürüm ki genç bir cengaversin. Lâkin, yanlış sularda kılıç
sallarsın. Buralarda uçan kuşun hesabı dahî bana verilir iken
sen hangi akla hizmet Karayip’i bırakıp bu sularda yelken
açarsın?
-
Bağışla beni
yüce Barbaros. Bir hayalet geminin peşinde buralara geldim.
Haddim değildir senin sularında kılıç sallamak. Sen çocukluğuma
ver.
-
Bağışladım seni
genç adam, lâkin sabrımı zorlamayasın. İlk rüzgârla tez çıkıp
gidesin Cebelitarık’tan.
-
Emrin başım
üstüne Büyük Barbaros. Der-saadet’e de saygı ve bağlılıklarımı
iletiniz.
Yok yok, aramayın boşuna filmde böyle bir dialog yaşanmadı,
yaşanmayacak da. Bu benim filmim. Tamamen benim hayal gücümün
oyunu. Bu konuşmayı “Karayip Korsanları: Ölü Adamın Sandığı”
filminden çıktığım anda duymaya başladım, halâ da devam ediyor.
Bir yanda iri yapılı, kumral, saçı,
sakalı, kaşları, kirpikleri gür, belinde hançeriyle
Barbaros duruyor, karşısında da ona nazaran daha çelimsiz, bordo
renkli bandanasıyla boncuklarla süslenmiş uzun saçlarını
toparlamış, gözleri sürmeli, cin bakışlı genç bir adam, Jack
Sparrow…
Kelimeler değişse de kahramanlar değişmiyor.
Jack Sparrow, Karayipler’i kılıcının ucunda savuruyor, bütün
dünya bu yakışıklı korsanın peşine takılmış durumda şu günlerde.
Ama ben, gözü sürmeli sarhoş, kurnaz, yalancı ama çok da
sempatik Karayip Korsanı’nı seyrederken, ruhum havalanıp
Akdeniz’in Efendisi Barbaros Hayrettin Paşa’nın çektirmesine
konuyor. “Çektirme nedir?” diyecek olursanız “Osmanlı
donanmasındaki kürekli gemilerin genel adı.”derim size. Sonra da
filmimin diğer kahramanını hatırlarım: Barbaros’u…
Sinemadan çıktığımda, “Peki ya Akdeniz’de kılıç sallayalar
kimdi?”sorusu takıldı aklıma. Sonra da Karayip Korsanı ile
bizimkileri karşı karşıya getirdim zihnimde. Siz de kendi
filminizi çekin diye biraz da bilgi vermek istedim. Kahramanım
Barbaros Hayrettin idi.
Siz isterseniz Oruç Reis’i, Turgut Reis’i, Aydın Reis’i yada
Piri Reis’i koyun Jack Sparrow’un karşısına. Hayal sizin. Ama,
sakın “o dönemdeki Türk gemiciler korsan mıydı?” sorusuna
takılmayın; bu bakış açısına göre değişiyor zira. Bir kere,
İspanyol, Fransız, İtalyan yazarlar Akdeniz’de hüküm süren her
Türk denizcisini ve elbette Osmanlı Donanması için savaşan
denizcileri “Türk Korsanlar” olarak tanımlıyor.
Onlar için Barbaros Hayrettin Paşa, Turgut Reis, Oruç Reis,
Aydın Reis ve diğerleri “korsan”dılar.
Bizim çoğu tarihçimiz ise; “Akdeniz’de bir güç savaşı
vardı. Gözü pek Türk denizcileri de Akdeniz kıyı şeridini
kontrolde tutarak Osmanlı’ya hizmet ediyorlar, ele geçirdikleri
ganimetleri Der-Saadet ile paylaşıyorlar, Padişah için
savaşıyorlardı” diye anlatıyor, “korsan” kelimesini
kullanmaktan imtina ediyorlar ve ekliyorlar, “Türk deniz
savaşçıları güç savaşlarının yaşandığı bu denizlerde hayatta
kalabilmek için o günün koşullarında davranmak
zorundaydılar.”
Araştırmacı- gazeteci Ergun Hiçyılmaz ise noktayı koyuyor:
Korsanlık yapmak, Barbaros’u küçültmez. Osmanlı donanmasına
büyük hizmetler veren, en üst noktalara gelmiş bir deniz
paşasının korsanlık yapmasını, savaşı korsanlık sistemiyle
kazanmasını doğal bulurum ben.
Hatırlatalım, bu yazının amacı “Akdeniz’de kim korsandı, kim
değildi?”, “Barbaros kardeşler korsan mıydı?” sorularına yanıt
aramak değil; o tarih araştırmacılarının, akademisyenlerin
çalışma alanı.
Denizlerin hakimi Barbaros’lar
Şimdi biraz eskiye gidiyoruz; Fatih Sultan Mehmet dönemine.
İstanbul’un fethinin ardından Osmanlılar denizde de karada
olduğu kadar büyük kahramanlıklar kazanmak istediler. Fatih,
Eflâk seferinden dönerken Midilli’yi de fethederken ona en büyük
destek Yakup Bey’den gelmişti. Yakup Bey, İshak, Oruç, Hızır ve
İlyas kardeşlerin babasıydı. İleride “Barbaros Kardeşler” olarak
anılacak olan bu dört kardeş ise, küçük yaşta denizciliği
öğrenmiş, babalarının serveti sayesinde sahip oldukları bir
gemiyle ticaretle uğraşmaya başlamışlardı.
İngiliz Yazar Leyn Pol “Midilli adası eskiden beri
korsanlarıyla meşhur olduğundan Barbaros kardeşlerin, cesur
kalpleri cezbeden bu mesleğe girmelerine hayret etmemek
gerekir” diyerek “onlar korsandı” deyiveriyor
kolayca.
“Barbaros korsandı!”
Ve bu defa bizden biri, yazar İskender Pala, bir gazetede
yayınlanan makalesinde Barbaros için korsandı sözünü açıkça
kullanıyor ve ekliyor; “ Çünkü eski korsanlar hakikatte birer
deniz akıncısı idiler ve şimdiki anlamda deniz haydutları için o
vakitlerde "deniz haramisi, derya şakîsi, derya eşkıyası" gibi
adlar kullanılırdı. Osmanlı’ya hasım olan devletlerin ulaşımını
engellemek, ekonomik güç ve etkisini zayıflatmak, ticaret
kanallarını tehdit altında bulundurmak, yığınak yaptıkları
bölgeleri ve askerî üslerini tahrip etmek, istihbarat ağı kurup
bilgi toplamak vb. görevler hep korsanlardan beklenirdi.”
Şu bir gerçek ki, zamanın ticaret gemileri, açık denizlerde
boy gösteren korsanlardan korunabilmek için bir çeşit savaş
gemisi şeklinde olmak zorundaydılar ve Barbaros kardeşlerin
gemileri de böyleydi. Bir sefer sırasında, Saint John
Şövalyeleri ile bir çatışmaya giren İlyas ve Hızır kardeşler
gemilerini koruyamamış, İlyas hayatını kaybederken Hızır Reis de
esir alınarak Rodos Zindanı’na konulmuştu.
Belki de tarihin değiştiği an budur; zira Katip Çelebi’nin
Tuhfetül Kibar adlı eserinden öğreniyoruz ki; Hızır Reis,
zindandan kurtulur kurtulmaz Karaman Valisi Sultan Korkut’a
gitmiş, korsanlığa girmek için izin istemiş ve 18 oturaklı bir
gemi ile denize açılmıştır. Osmanlı Bahriyesi yazar
subaylarından Ali Rıza Seyfi’nin Barbaros Hayrettin Paşa adlı
kitabında da, Hızır Reis’in (Barbaros Hayrettin Paşa) o zamanlar
“perkende” denen küçük bir tekne ve seçkin yüz elli kadar
Türk deniz savaşçısıyla kendisini Akdeniz’in coşkun dalgalarına
bırakmış ve kardeşinin intikamını almak için Rodos
Şövalyeleri’ne saldırmış olduğunu öğreniyoruz.
Sonrası gelsin çarpışmalar, esirler, ganimetler, mallar, ün…
“Zaman onu gerektiriyordu!”
1478 civarında doğduğu düşünülen ve 1534’te emrine girdiği
Kanuni Sultan Süleyman’ın “Sen hayırlı bir oğulsun, bundan böyle
adın Hayrettin olsun” dediği güne kadar Akdeniz’de Hızır Reis
olarak nam salan Barbaros Hayrettin Paşa ile ilgili
araştırmacı-gazeteci Ergun Hiçyılmaz’a birkaç soru yönelttim.
Hiçyılmaz, “O dönemde Akdeniz’e ve bilhassa Kızıldeniz’e
sahip olmak askeri ve ekonomik açıdan çok önemliydi. Dönemin
bütün ilişkileri güç üzerine kuruluydu. Dünya denizcilik tarihi
her Osmanlı denizcisini ‘korsan’ olarak tanımlamıştır. O dönem
hayatta kalmak korsanlık kurallarını uygulamayı, savaş
taktikleri geliştirmeyi gerektiriyordu. Barbaros kardeşler ve
diğer Türk denizcileri de dönemin kuralı neyse onu yapmışlardır.
Korsanlık yapmak, Barbaros’un dehasını, denizcilik bilgi ve
becerisini küçültmez.” diyerek dönemin fotoğrafını çekiyor
adeta.
Osmanlı denizcilik tarihinde, Barbaros Hayrettin’in Osmanlı
donanması hizmetine girmesi, Kaptan-ı Derya (donanma komutanı)
olması bir dönüm noktası olmuş.
Daha önce de yazmıştık, bu yazı bir hatırlama/hatırlatma
yazısı. Bu nedenle burada Barbaros Hayrettin Paşa’nın deniz
savaşlarını, Preveze Zaferi’ni, Andrea Doria ile giriştiği
tarihi mücadeleyi bulmayacaksınız.
Sadece Karayip’lerde koşturan bir Hollywood korsanından yola
çıkıp bizim sularımızda yaşayan deniz efsanelerini hatırlayıp
kendi macera filminizi çekin istedik; hepsi bu.
Kutu olacak:
Bu da bizim hayalet gemimiz
Jack Sparrow “Hayalet gemi Uçan Hollandalı”nın peşine
düştüyse ne olmuş. Bizim de bu sularda efsanesiyle ün yapmış,
tarih sayfalarına “Efsunlu gemi” diye geçmiş, üstelik kalıntısı
Denizcilik Müzesi’nde sergilenen kalyonumuz var: Mahmudiye
Kalyonu… İsterseniz kendi senaryonuza onu da katabilirsiniz;
işte size biraz bilgi. Gerisi hayal gücünüze kalmış:
1829 yılında İstanbul Tersanesi’nde, dönemin en büyük gemisi
olarak inşa edilmiş.
Üç ambarlı, 201ayak uzunluğunda, 56 ayak genişliğinde. Tam 128
topu vardı.
Ama tek özelliği bu değildi. Ona insanüstü varlıkların yardım
ettiğine inanılırdı. Rivayete göre, Kırım Harbi ilan edildiği
gece, Haliç’te demirli bulunan kalyon aşka gelerek, kendi
kendine demirlerini koparıp, köprülere doğru yol almıştır. Yine
Sivastopol bombalanırken, Mahmudiye Kalyonu’nun, kendiliğinden
bir iskele bir sancağa döndüğü ve her iki taraf topları ile
kaleyi dövdüğü anlatılmıştır.Bir gece subaylar ve askerler
uyurken, gaipten gelen bir emirle kimsenin haberi olmadan
Mahmudiye savaş hattına varmış, limana girmiş, sabah
uyandıklarında kendilerini savaşın ortasında bulan mürettebat
ile Ruslar büyük şaşkınlık yaşamışlar, fırsattan istifade eden
Türkler Sivastopol’u bu şekilde fethetmişlerdir.
Fügen Ünal Şen'e
teşekkürlerimizle
Denizce

05.09.2006
|