| |
Boğaziçi'deki sakin hayatımızla, sonradan
anlatmak fırsatını bulacağım ağır ve tüketici şartlar
altındaki Türk arkadaşlarımızın arasındaki fark, bizi çok
etkiliyordu. Yaşayışları bana güneyden birdenbire yükselen,
ani tropik fırtınaların dehşetini ve tehlikelerini
hatırlatıyordu. Ansızın patlak veren şiddetli bir rüzgâr ve
Üsküdar tepeleri üzerindeki toz bulutları, birkaç dakika
içinde denizi karıştıran kocaman beyaz köpüklü dalgalar,
kabaracak fırtınanın ilk habercileriydi. Marmara Denizi'ne
doğru uzaklaşırken, iyicene kuvvetlenen dalgalar, bütün
güçleriyle sahilleri yalayan rıhtım duvarlarına çarparlardı.
Boğaz'ı saran bu tufanı, balkona çıkıp şaşkınlık içinde
seyretmeyi çok severdik; ama, eğer dikkatli olmazsak,
duvarlara çarptıktan sonra yükselen dalgalar, içeri
kaçamayanları baştan aşağı ıslatırdı. Akşama doğru, rüzgâr
kasırga şiddetine erişirdi.
Geceleri, şiddetlenerek çoğunlukla üç gün süren bu çılgın ve
uğursuz fırtınadan ödüm kopardı. Hava ısınıp, sıkıntılı,
rutubetli bir hal alır, gökyüzünün öfkeli parlaklığı,
özellikle çocukların kızarmış yanakları ve kolayca
heyecanlanıvermelerinde kendini açıkça belli eden aşırı
hassasiyet yaratırdı. Fırtınaların etkisi, en çok denizde
görülür, Boğaz'ın güneye doğru olan doğal akışını önleyip,
dalgaları Karadeniz'e doğru yukarı sürükleyişleri gibi,
Boğaz'ın belirli noktalarında kavisler çizen akıntının
yönünü bile değiştirirlerdi.
Vapurlar, istimbotlar, denizin yüzeyinde öylesine hafif
kalırlardı ki, çok tehlikeli bir şekilde dalgalara belverip
dururlardı. En usta denizciler bile, kendilerini deniz
tutması için, Boğaz'daki lodos fırtınasına yakalanmalarının
yeterli olduğunu bilirlerdi.
Boğaz'ın, alıştığımızın aksi yönünde akar görülmesinin
etkisini en iyi şekilde "Uyanıp da denizi yukarı akar gibi
halde görünce, kendimi başaşağı hissetim" diyen Mr. Andrew
Ryan anlatmıştır. Suyun bu olağanüstü yüzdürme yeteneği,
denize atılan hayvan leşleriyle ilgili feci bir durum
yaratır; normal olarak derin akıntılarla uzaklara
sürüklendikleri halde, lodos fırtınasında, çürümenin her
devresinde, iğrenç, şişmiş leşler, su yüzüne çıkar, sıcak
havayı bulandırıcı kokular kaplardı. Üstelik balkonun hemen
altındaki kayıkhanenin eskimiş demir parmaklıklarına sıkışıp
kalırlar, bu sürekli biriken leşleri, binbir zorlukla
bulduğumuz kayıkçılara toplattırmamız gerekirdi.
Denizde yalnız bir kez insan cesedi görmüştüm ki, kazaların
çokluğu ve ölenlerin; sayısı düşünülürse, bunun hiç de
şaşılacak bir şey olmadığı ortadadır.
Güney rüzgârları böylesine şiddetle eserler, halka
çarşılardan yiyecek getirip götüren ve Boğaz vapurlarına
alınmayan eşyaları taşıyan "Pazar Kayıkları”nın geliş
gidişine bağlı Boğaz'ın gündelik iş hayatı da dururdu. Çift
sıra oturan ve her biri kocaman kürekli yirmi kürekçinin
çektiği kayıklar, güneyden gelen yüksek dalgalar ve güçlü
akıntılar karşısında, çaresiz kalırlardı. Ağır dümeni
ustalıkla kullanan dümenci, güvertede durup, rüzgâr ve
dalgaların gürültüsünü bastıran bir sesle emirler verirken,
kayıkçılar da küreklerini bir kenara atıp, ya çengelli uzun
gönderlerle kıyıya tutunarak, ya da rıhtımlar boyunca
elleriyle iteleyerek, kayığı ilerletmek zorunda kalırlardı.
Köylerin iskelelerinden kalkan bu pazar kayıklarıyla
Karadeniz'den sebze, meyve, soğan yüklü olarak gelen büyük
mavnalar dizisi, sahili izleyerek İstanbul'a erişmek çabası
içinde, gece boyunca yalımızın önünden süzülürlerdi.
Fırtınalı günlerden birinde, zifiri karanlıkta alabora olan
bir mavnada boğulanların canhıraş çığlıklarını duymuştuk.
İplerle yardımlarına koşup, fenerlerin ışığında aranmış; ama
hiçbir canlıya rastlayamamıştık. Sabaha kadar geride
kalanlar, yüzme havuzumuza vuran kalas parçaları oldu.
Rüzgârın ani değişikliği yüzünden yelkenlerini ayarlayıncaya
kadar akıntıyla diğerlerinin başlarına doğru sürüklenen
büyük ticaret gemilerinin çok sık olan çarpışmaları bizim en
şiddetli heyecanlarımızı oluşturur.
Tanık olduğum feci kazalardan biri, Rumelihisarı açıklarında
Rusya'dan hububat yüklü olarak gelen S.S. Rugbi şilebinin
S.S. Ethelthorpe şilebinin ortasına bindirmesiydi.
S.S.Ethelthorpe önce baş tarafından sulara gömüldü, sonra da
tümüyle kayboldu. Kıç tarafı denizin üstüne çıktığında,
pervanesi hâlâ dönüyordu ve sekiz dakika içinde Boğaz'ın
dipsiz derinliklerine gömüldü. Biraz ötede enkaz parçaları
arasında çırpınan birkaç kişi dışında, hiçbir iz kalmamıştı.
Mürettebat, hatta süvarisi bile kayıklar ve gemilerin
yardımıyla kurtarıldı. Ama geçirdiği şokun etkisinden
kurtulamayan süvari az sonra kalp krizinden öldü.
Makinistlerse, kaçacak imkân bulamadıklarından, vapurla
birlikte battılar.
Kızkardeşlerim, Clare ve Kandilli'de bize yakın oturan Dot
Hanson'la birlikte Boğaz vapurlarının birinde yolculuk
ederken, bir çarpışma olayıyla karşılaştık. O sıralarda
Paskalya için Galata'daki Kırım Abidesi Kilisesi'ni güzel
kokulu binlerce nergisle süslerdik. Tam Kandilli'ye giden
vapurun kamarasında oturmuş, limandan çıkıyorduk ki bir
gürültü koptu. Vapurun olduğu gibi denizden çıkıp parçalanan
tahta ve demir parçalarının çıkardığı sağır edici bir
gürültüyle yeniden denize düştüğünü sandık. Vapur birden kıç
tarafına kadar bir sarsıntı geçirip, çarpıştığımız tarafın
aksi yönünde eğildi. Çığlık çığlığa, dehşet içindeki Türk
kadınları ve çocuklarıyla birlikte üst güverteye doğru
koşuşmaya başladık. Merdivenlere eriştiğimizde, panik
halindeki askerler tarafından kabaca geri itildik. Biz,
İngiliz kızları, aralarından zorla geçmeyi deneyince,
kollarımızı çimdikleyip, yollarına engel olduğumuz için
küfrettiler.
Çevremizdekiler, batmak üzere olduğumuzu söylediklerinden,
tam palto ve botlarımızı çıkartıp, sahile kadar yüzmeyi
denemek üzere hazırlanıyorduk ki, şansımıza aynı vapurda
olan İngiliz Konsolos yardımcısı Philip Sarrell, karınca
gibi kaynayan kalabalığı yararak yardımımıza koştu. Onun
koruyuculuğu altında, kalabalığın arasından geçip, üst
güverteye çıkabildik ve olacakları beklemeye başladık.
Anlaşıldığına göre, garip bir kaza geçirmiştik. Bizim
vapurun davlumbazı, bir Rus vapurunun pruvasından
sarkıtılmış demirine takılmıştı. Gemiler çarpışınca da,
demir, vapurumuzun kıç tarafına bağlı olan tekneyi, ahşap
kısımları ve demir putrelleri ve vardavelaları
parçalayıncaya kadar yukarı çekmişti. Çarpışmadan sonraki
sağır edici gürültünün nedeni de buydu. Sonradan yedi yüz
yolcu, hasar gören bordadan kaçışınca, bu sefer de vapur
tehlikeli bir şekilde yan yatmıştı. Makineler hâlâ
çalıştığından, kaptan dosdoğru karaya dümen kırmış, ama güç
bela, kaptan köprüsüne çıkabilen başmakinist geminin su
altındaki bölmelerinde ciddi hiçbir hasar olmadığını ve
yolcular geminin iki bordasına eşit bir biçimde
dağılırlarsa, yola devam edebileceğimizi bildirmişti. Gerçek
bir tehlike olmadığı öğrenilince, panik dindi ve yavaş yavaş
Üsküdar'a doğru yol almaya başladık, ama bu sefer de
kaptanın kendisini kazayla ilgili her türlü suçlamadan
kurtaran bir kâğıdı imzalamadan hiç kimseyi karaya
çıkartmayacağını açıklaması üzerine, yine büyük bir telaş
başgösterdi. Hiçbirimiz çarpışmaya tanık olmadığımız halde,
kaldırımtaşı kaplı sekiz kilometrelik bir yoldan arabayla
Kandilli'ye gidebileceğimiz Üsküdar'da inebilmek için kâğıdı
imzaladık. Sonradan anlattıklarına göre, kazanın tek nedeni,
kaptanın limandan tam yolla çıkmasıydı. Genel olarak
Şirket-i Hayriye vapurlarının kaptanları, gemilerini büyük
bir ustalıkla kullanırlardı, hatta kaç kez bizim deniz
subaylarımızın onların en zor şartlar altında özellikle
hızlı akıntıda, sallantılı dubalar üzerine kurulmuş
iskelelere yanaşmalarını hayranlıkla seyrettiklerini, iş
kendilerine düşünce, çoğu kez iskeleleri yıkıp,
parçaladıklarını, Türk kaptanların ustalıklarını övdüklerini
duymuşumdur.
O zamanlar İstanbul'da, Rusların Türkiye'yi işgal
tehditlerini gerçekleştirecekleri kuşkusu vardı. Çünkü
1876'da Yeşilköy'e geldiklerinde, şehre girmeleri zor
önlenmişti. Biz çocuklar için, posta işlerinde kullanılan
Rus gönüllü filosunun bir gün Boğaz kıyılarını bombalayıp,
evimizi yıkma ihtimali sürekli bir kâbustu. Bu yüzden,
kendimizi subay ve erlere sevdirip, bir savaş sırasında
neresini bombalarlarsa bombalasınlar, evimizi
bağışlamalarını sağlamak amacıyla bir düzen kurduk.
Fırtınalı gecelerde Clifton Yalısı'nın önünden geçen Rus
gemilerine mutlaka el sallıyorduk. Sanki denizciler de bu
kapalı anlaşmanın havasına girmişlerdi. Çünkü kısa zamanda
Rus gönüllü filosunun gemileri Karadeniz'in korkunç
fırtınalarını göğüslemek üzere geçip giderlerken, balkona
çıkıp el sallamamız için gelişlerini üç kısa düdük sesiyle
haber vermeyi âdet edinmişlerdi.
Ne var ki, bu âdet kısa sürede her milletin bütün
gemilerinin ve en sonunda da Büyük Kuvvetlerin muhafız
gemilerinin subayları tarafından da benimsendi. Bu hal
komşularımızın başına dert oldu ve ailemiz, geçen gemilere
el sallamamızı yasaklayıncaya kadar sürdü. Kızkardeşimle
ben, korkunç düş kırıklığına uğramıştık. Feryat eden düdük
seslerini, tiz sirenleri duyup, işaretlerine cevap olarak
görünmemek çok acıklıydı. Ama selamımızı dört gözle bekleyen
ve onu yolculukları için bir uğur sayan Rus denizcileri, Rus
elçisine bir heyet yollayarak, bizim balkonda yeniden
görünmemiz için, onun aracılık etmesini istediklerinden,
ailemizin yasağı çok sürmedi. Elçi, Monsieur de Nelidoff,
Rus donanması adına ailemle bizzat görüşüp, bizim için izin
aldığı zaman çok sevindik. O günden sonra, hem Monsieur
Nelidoff, hem de Büyükelçi Monsieur de Zenovieff, yalımızın
önünden geçerlerken, subaylar selam verip, İmparatorluk
sancağını üç kez arya ederler, şapkalarını çıkarıp selama
dururlardı. Daha sonraları, muhafız gemileri istisnasız,
bayrakla selamlama âdetlerine katıldılar ve savaş
gemilerinin sivilleri böyle selamlayıp selamlayamayacakları
konusunda, hararetli bir tartışma başladı ama, Tavrus isimli
bir Avusturya muhafız gemisinden Yüzbaşı Betts ve Yüzbaşı
Burgomaster tarafından kesin olarak çözümlendi. Gemilerinde,
başına taç giydirilmiş, siyah bir kedi resmi işlenmiş uçuk
mavi renkte ipek bir bayrak yaptırıp, "Boğaziçi Kraliçesi"
olarak bana takdim ettiler. Balkondaki sancak direğine
çektikleri bayrağı, gemiler yaklaşırken arya edip, yeniden
toka etmemi öğütlediler. Onlar da denizcilik geleneklerine
uygun şekilde karşılık vereceklerini vaat ettiler. Ömrüm
boyunca, savaş gemilerinin sancakla selam vermeleri
hakkındaki tartışmaya son veren bu solmuş küçük mavi bayrağı
saklarım.
Çocukken, başlattığımız ve kızkardeşlerim İngiltere'ye
döndükten sonra 1907'de kendim de ayrılıncaya kadar
sürdürdüğüm bu geleneğin, çok dokunaklı bir sonu vardır.
Savaştan sonra, Sir Robert Paul ile evlenen Eveline Whitaker
Türkiye'ye dönüşünde, Kandilli'den geçerken, Rus vapuru
Oleg'in eskiden evimizin bulunduğu yerde düdüğünü
öttürdüğünü duyup, savaş sırasında yanan Clifton Yalısı'nın
enkazına selam olarak, sancağını üç kere arya edip yeniden
yerine çektiğini görerek çok duygulanmıştı.
Kaynak: Boğaziçi Büyüsü
Necati Güngör
İnkılâp Yayınları
|
|