“Gülmek insanın özüdür.” Ancak gülmek, insanın bir
özelliğini daha ortaya çıkarır: Yalan söylemek. İnsan arasına
mesafe koyduğu şeye gülebildiği gibi, kendi varlığıyla arasına
mesafe koyarak yalan da söyleyebilir.
İnsanoğlunun başkasına yalan söylemeyi öğrendiği gibi, kendi
kendine yalan söylediği de olur. İnsan, yalan filtresini günlük
ihtiyaçlarına dahil eden ve tüm “doğallığıyla” gerektiğince
yalan söyleyebilen tek canlı türüdür. Bununla birlikte, “neyse
ki” yalan vicdanda iz bırakır. Yalan söyleyen insan, hile
yapmaktadır ve bu irili ufaklı, gerekli hileler onun iki farklı
yüzünü açığa çıkarır. İnsan rahat bir vicdanla yalan söylediği,
hile yaparak veya gerçekleri dönüştürerek konuştuğu sırada,
unutulmuş, disiplinden yoksun bir parçası, yalan
söylememektedir: Bedeni, daha doğrusu bedeninin
mikro-hareketleri.
Sözler yalanı gizlerken, beden konuşur ve bize kelimelerin
saklandığını anlatır.
Derin düşünceye dalmış kişilerde sağ göz normalden büyük gibi
görünmektedir. Mantıklı olduklarında, yani mantığın sesini
dinlediklerinde, sol beyinlerine düşünebilmelerini sağlamak
amacıyla bol miktarda kan gitmektedir. Mantıklı düşünmeden
sorumlu kognitif nöronlarla hareketten sorumlu motor nöronların
etkileri, mantıklı düşünceye açık olan sağ gözde bir irileşmeye
yol açmaktadır.
Buna inanmakta güçlük çekebilirsiniz ama dışarıdan gelen her
yeni bilginin alınışı, gözün bir kere kırpılmasına yol
açmaktadır. Bu olay defalarca doğrulanmıştır ve beyinle beden
arasında, gözlerdeki mikro-hareketler tarafından mükemmel
şekilde tercüme edilen, doğrudan bir ilişkinin kurulu olduğunu
kanıtlamaktadır.
Kişilerdeki yorgunluk, sol göze kıyasla hafifçe daha az
aralık duran sağ gözden daha rahat okunabilmektedir. Bitkin
insanlarda görülen bu durum, yorgun olduklarında depresyondaki
insanlarda da tekrarlanmaktadır. Sağ gözleri, sol gözlerinden
bariz bir şekilde daha küçük görünmektedir. Fazla tahmin
yürütmeye çalışmadan, depresyondaki insanların bir biçimde,
rasyonel düşüncenin mantığına güvenmekten vazgeçtiklerini
söylemekle yetinelim.
İnsan duymak istemediği bir şeyle karşılaştığında, eli
bilinçsizce kulağına gider. Kulağını pek de farkına varmadan
kaşır. Parmağını duyma organının girişine götüren muhatabımız,
bize “duymamayı” tercih edeceği, onu rahatsız eden şeyi işaret
etmektedir aslında. Birbiriyle anlaşamayan insanlar, ellerini
kulaklarına daha sık götürürler. Anlaşamamalarının başlıca
nedeni, birbirlerini dinlemeyi istemiyor olmalarıdır. Kelimeleri
kaşınmakta olan kulaklarından elleriyle kovalarlar. Duydukları
gerçek kaşınma hissidir.
Bir de “kokusunu almadığımız”, burnumuzu kaşındıran şeyler
vardır. İnsanlık tarihindeki ilk duyu organının, daha insan
insan bile değilken, koku alma soğanı olması gerektiğini
hatırlayalım. Yüzdeki tüm mikro-hareketler arasında en zengin
hareket diline sahip davranışın burundaki hareketler olmasının
nedeni de budur belki.
Öte yandan, insan korkuya kapıldığında bacaklarına giden kan
artar. Beyin tarafından verilen emirler bilinçsizdir. Ama korkan
adamın kaşınan yeri de bacaklarıdır. Buradaki süreç açık.
Serbest bırakılan yüksek miktarda hormon, güç gerektiren bir iş
için gerekli enerjinin de açığa çıkmasını sağlıyor.
Saçlar bir baştan çıkarma aracıdır ve tıpkı yalnız olmadığı
zamanlarda tüylerini kabartıp düzelten tavus kuşunun olduğu
gibi, saçlar insanın da süs organıdır. Saçlar güçlendirdikleri
insan çekiciliğinin bir parçasıdırlar ama boyları da cinsiyeti
ayırt eder.
Askerlik yapanların saçlarının kısa kesilmesi zorunludur.
Uzun saçlı erkek bu durumla karşılaştığında, eril üniformanın
prestijinin kısa saçı gerektirdiğini, kendine rağmen öğrenir.
Kısa saç katılığı, ciddiyeti ve otoriteye boyun eğmeyi empoze
eder.
Kocalarına sadık kalmayan kadınların ve fahişelerin
saçlarının, toplum kurallarını bedenlerine kazımak amacıyla kısa
kesildiği günlerin üzerinden o kadar da çok zaman geçmedi.
Sabahları henüz toparlanmamış, “insan içine çıkmaya hazır hale
gelmemiş” olanlara “saçı başı darmadağın” demez miyiz? Saçı
gözlerin üzerinden çekerek bedeni karşıdakinin bakışlarına sunan
bir el, beğenilme arzusunu ve kişinin tensel varlığının
tanınması isteğini haykırmaktadır. Saçlarla yapılan hareketler,
bedensel bir isteği anlatır. Saçlarını gösteren insan, bedenini
göstermektedir.
İlerleyen yaşlarıyla birlikte, bedenleriyle ilgileri sadece
bedensel sorunlarla ilgilenme düzeyine inmiş olanlara bakın.
Tensel zevkleri yavaş yavaş unutmaya başladıkları için, ellerini
saçlarına giderek daha az götürürler.
Elleri saçlarının arasında gezinen insan, hep biraz düşünceli
ya da hayallere dalmış durumdadır. Elleri sık sık saçlarına
giden ve onları hafifçe çekiştiren kadınlar, genellikle hayalci
kadınlar olurlar. Saçları, onları hayallerine bağlayan ve
hayallerini izlemelerini sağlayan bir kılavuz ip gibidir.
Bir şey açıktır. En beğenilen ve sevilen insanlar, salt
fiziksel güzelliğin ötesinde “fazladan bir şeyler yayarlar”.
Hormonlar ve ideal benlik, aşkın libido amaçları uğruna, uyum
içinde çalışmaktadırlar. Bu gerçeğin atalarımız tarafından da
bilindiği, birçok örnekle sabittir.
Oyun kâğıtlarıyla yapılan ve iyi bilinen bir numarada,
birisinden desteden bir kart seçmesi ve iyice baktıktan sonra
desteye geri koyması istenir. Daha sonra iyice karıştırılan
kâğıtlar, gözlerinin önüne teker teker açılır. Sıra sihirli
kâğıda geldiğinde, gözbebekleri, oyunu yapanı çok memnun edecek
şekilde parlayacaktır. Kâğıdı tanımak gözlerinde bir ışık
yakmıştır, ancak bu numarayı seyreden seyircide “ampul
yanmayacaktır”.