
Onu unutmak, aklımdan çıkartmak için uğraşırken, nasıl oldu da
unutulmaz hale getirdim? Ya da, ötekini hep aklımda tutayım, hiç
unutmayayım diye çabalarken, nasıl oldu da, bırakın adını
sanını, yüzünü bile hatırlayamaz oldum?
Unutmak isteyip de aklımızdan atamadıklarımızı da, hiç
aklımızdan çıkmasın diye belleğimize bir tür silinmez mürekkep
ile kaydettiklerimizi de, beynimizde aynı kutucuklara
yerleştirmiş olabiliriz. Her iki durum da, beynimizde aynı
mekanizmaların az çalışması ya da fazla çalışmamasına bağlı
olarak ortaya çıkar.
Bellek, hatırlamanın ve unutmanın yuvasıdır.
Karşımıza çıkan her şey, duyduğumuz, gördüğümüz, kokladığımız
her şey, beynimize, hiç olmazsa, bir süre için şöyle bir uğrar.
Bazen, uğradığı gibi çıkar gider. Bazen de, nasıl girdiğine
bağlı olarak, yerleşir.
Pencerenizden dışarı şöyle bir bakın. Pencereden dışarı
baktığımızda, gördüğümüz manzarayı anında kaydederiz. Manzaranın
aklımızda kalması ise, daha fazla işlem gerektirecektir. Bellek,
bazı özellikleri olan şeyleri kaydetmeyi “tercih edebilir”:
Heyecan vereni, değişik ya da yeni olanı, strese sokanı,
korkutanı.... “Kayıt önceliği” getiren bu kuvvetli duyguları
yaşatan her olay, özellikle stres zamanlarında artan vücut
salgılarının etkisi aracılığıyla, beyin üzerindeki uyarıcı
etkilerini güçlendirirler. Kalıcılık yolundaki mekanizmaların
ilk başında, uyarılan sinir hücrelerinin arasında bir bağlantı
oluşması gelmektedir.
Bellek, beyin hücreleri arasındaki bağlantılardır.
Bir hücrede oluşan elektriksel değişikliğin diğer hücreye
aktarımını sağlayan “sinaps” (iki hücreyi buluşturan bir tür
kavşak diye düşünebilirsiniz) iki hücrenin beraberliğinin
aracısı olabilir. Beyin hücrelerinin Aynı anda uyarıldıklarında
hücrelerin aralarında oluşan bağlantı, uyarılma tekrarladıkça
kalıcılık kazanır. İki hücre arasındaki kalıcı bağ, uyaran
(olay, görüntü, ses gibi) tekrarlandıkça kuvvetlenir. Beynimizde
her uyaranla öyle bir ya da iki hücre değil, binlerce hücrenin
hareketlendiğini biliyoruz.
Bağlantılar: ses, söz, görüntü....
Pencereden dışarı baktığımızda gördüğümüz manzaranın iz bırakma
olasılığını arttıracak neler var? Manzaranın kendi özellikleri
kadar, dışarı bakarkenki ruh halimiz, içinde olduğumuz ortam,
duyduğumuz sesler, burnumuza gelen kokular.... Ertesi sabah aynı
manzaraya baktığımızda, bir gün önceki sesler o gün orada olmasa
bile, baktığımızda gördüğümüz görüntünün çağrıştırması ile
aklımıza kolayca gelebilirler. Bir gün önce duyduğumuz sesi
(çalan müzik, o sırada yaptığımız bir konuşma vs) hatırlarız.
Bir gün önce beraber uyarılmış olan iki hücre grubu (ses ile ve
görüntü ile), uyaranlardan sadece bir tanesi ile karşılaşsalar
bile, örneğin bir vapur sesi duysalar, bir grup hücre
aktifleşince, diğeri de (manzarada vapur sesinin eşlikçisi olan
görüntü, Boğaz boyunca ilerleyen çingene vapurunun görüntülerini
barındıran hücre grupları) ona katılıverir. Bir melodi
duyduğumuzda hatırladığımız marka, bir yüzü gördüğümüzde
kişinin isminin aklımıza gelivermesi (belki sesini duyduğumuzda
ismini hatırlayamasak da...) benzer olaylardan bir kaçıdır.
Unutulmazlar.
Unutulmazlık kazanabilen uyaranlar, en çok iki sebeple kolayca
hatırlanabilirler: hatırlanacak şeyin çok önemli, çok eşsiz,
yoğun dikkat gerektiren niteliklerde olması.... Veya, sunumu
sırasında, birden çok ipucu ile (ses, müzik, söz...)
kaydedilmesi.
Bir toplantıdayız.
Sizi benimle tanıştırdılar; ben adımı söyledim; siz kendinizi
tanıttınız. Yanımdaki de adını söyledi (diyelim ki, “Bill
Clinton” ! Olamaz mı? ). İki olasılık var; Bill Clinton ile
tanışmışlığınızı unutma olasılığınıza “sıfır” diyelim; çünkü,
belki yüzünü gördüğünüz andan itibaren, dikkatiniz o anda
algılanabilecek ne varsa, kaydetmeye başlayacaktır. Bill
Clinton’ın ne giydiğinden, ne söylediğine kadar... Heyecan
veren, etkileyici her şey gibi kaydedilmekte zorlanmayacaktır.
Ben ise, ya arada gürültüye gideceğim, ve beni bir daha
gördüğünüzde, “hiç olmamış gibi” olacağım. Ya da, Bill
Clinton’ın yanındaki adam olarak (başbakan’ın yanında kenardan
olsun gözükme sevdası boşuna değilJ)
belleğinizde yer edeceğim. Heyecan veren durumla bağlantılı
olarak.. Ne zaman benden haber alsanız, beyninizdeki Clinton
kayıtlarını tutmuş hücrelerinizi de canlandıracağım için,
Clinton efektinden yararlanarak, hatırlanacağım.
Stresin her türlüsü.
Değişiklik anlamı taşıyan, mutlu ya da mutsuz her iki anlamda da
stres yaratan, tehlike ya da sevinç duygusu doğuran her durum,
ya o ana ve ilişkili nesnelere ebedi bir unutulmazlık
kazandırır; ya da, o anı (bir sebeple) unutabilmek için çok
derinlere gömersiniz. Anı kaydedilir, ama, hatırlanmaz.
Gömüldüğü yerden sinyallerini vermeye devam eder. Nereden
geldiğini bile anlamadığımız, neden öyle olduğunu bilemediğimiz
hislerimiz, davranışlarımız hayatımızı kaplayıverir.
Belleğin yeri neresi?
Bellek, beyinde tek bir bölge ve alana sınırlanamayacak derecede
çapraşık bir işlevler bütünüdür. Örneğin, hatırlamalarımızın
önemli bölümünün otomatik olmasını sağlayan sistem, gündelik
hareketlerimizi nasıl yaptığımızı bir kez başlangıçta kaydeden
ve o kayıtlara göre her gün tekrar uygulayan, fazla da “akıllı”
olmayan bir sistemdir.
Hareketler unutulmaz.
Bisiklete binmeyi her binişimizde, arada uzun süreler geçse
bile, sanki dün bisikletin tepesinden inmişizcesine bisikleti
hareket ettirebilmemiz, hareket belleğimizin mükemmeliyeti
sayesindedir. Aynı mükemmeliyet, kayıtların sıkı tutulması,
yürüyüşümüz tarzımızı bile değiştirebilmeyi, neredeyse,
imkansızlaştırır. Belleğin en silinmez yanları, yüzümüzde,
duruşumuzda, oturuş kalkışımızda, bazen şivemizde kendini belli
eder.
Söz unutulur. Bazen.
Hayatımızın bugüne kadar yaşanmış kısmının, silinmez ve
değiştirilemez yanlarını hareketlerimizde görebiliriz. Söze
dökülen kısım, geçmişi nasıl hatırladığımız, hangi yanlarını öne
çıkarttığımız, hangi yanlarını unutmaya ve unutturmaya
çalıştığımız ise, biraz daha bize bağlıdır. Daha bir kontrol
edebiliriz. Başkalarıyla paylaşılmış olanlar, örneğin
söylediğimiz bir söz, sadece bizim değil, o sözü duyanın da
belleğindedir. Biz unutsak, o unutmaz.
Belleğin
binbir çeşidi.
Belleğin binbir çeşidini oluşturabiliriz. Kısa dönemli, bir süre
için öğrendiklerimiz. Az önceki toplantıda tanışmıştık sizinle
ya, ben de adımı söylemiştim. Siz de bana adınızı söylediniz.
Siz Bill Clinton’a dalmışken, ben de sizin adınızı unutmamak
için içimden tekrarlamaya başladım. Üstüste 10 kere tekrarlasam
bile, 10 dakika içinde unutma şansım yüksektir. Hele sizden
sonra bambaşka bir çok isimi aklıma kaydetmeye çalıştıysam...
Onlardan bir tanesini sizinkinden daha da iyi hatırlayabilirim
bile; sizinkini hatırlamam için, belki üstüste değil de,
yaklaşık 10-12 dakikalık aralarla tekrarlarsam daha iyi
olabilir. Çok uzun olmayan (1 saatten kısa) aralıklarla
tekrarlamak, ardarda bombardıman etmeye göre daha etkili
olabilir.
Markalar hatırlanır ama nasıl.
Markaların hatırlanırlığına yönelik çıkarımlarda bulunan okurlar
vardır mutlaka. Unutulmaz bir marka olmak için unutulmaktansa,
rezil bile olmayı göze almak gerekebilir. Rezil olmak, mahcup
olmak... Bu duygular, bir çok diğer trajik durum gibi, sonradan
hatırlanınca, düşünüldüğü kadar olumsuz hatırlanmaz, hatta komik
ya da mutluluk verici olarak da görülebilir. Bir durumun hangi
duyguyla kaydedildiği, hatırlandığındaki duygu ile aynı
olmayabilir. Örnek mi? Erkeklerin askerlik anıları, askerde
yaşadıklarından daha tatlı olsa gerek ki, ne zaman bir söz
açılsa, herkesin anlatacak bir komikliği vardır. Dışarıdan
dinleyenler anının neresinin komik olduğunu düşünedursunlar,
anlayan anlar...
Geçmişin duygu puanı.
Geçmişin duygusunun nasıl hatırlandığını hesaplayabiliriz.
Duygunun en yoğun olduğu noktadaki “puan” ile olayın bitişinde
hissedilen duygu “puan”ını toplayıp ikiye bölerseniz, o olaydan
hatırlanan duygu puanı ortaya çıkar. Bu acı ya da tatlı için pek
farketmiyor. Yaşananlardan tatlı bir anı bırakabilmek için, en
yoğun andaki duyguyu kontrol edemesek bile, en sondakini kontrol
edebiliriz. Madem öyle, sizi daha fazla sıkıp da, tadınızı daha
fazla kaçırmadan, yazıyı tadında bitirirsem, yazının duygusal
anısı “tatlı” olabilir.