e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Ben Kimim?

Richard David Precht    

 

 

 NE BİLEBİLİRİM?

Evrendeki akıllı hayvanlar-Gerçeklik nedir?

İnsan, akıllı ama aynı zamanda kendine fazla değer veren bir hayvandır. Çünkü onun aklı, büyük gerçeğe değil, sadece yaşamdaki küçük şeylere göre düzenlenir. Charles Darwin, hayvanlar alemiyle ilgili İnsanın Türeyişi adlı eserini yayımlamıştı. İnsanın ilkel ön biçimlerden gelişmiş olabileceği düşüncesi en az on iki yıl önce ortaya atılmış olsa da kitap bir heyecan dalgası yaratmıştı.

İnsanın yaratıcısı ve rehberi olan Tanrı ölmüştü. Doğa bilimleri, zafer alaylarını insanın yeni ve oldukça gerçekçi bir resmiyle kutluyordu: Maymunlara olan ilgi Tanrı’ya olandan daha büyüktü. Tanrısal bir yaratım olan insanın yüce gerçekliği ikiye ayrılmıştı: İnanırlığını yitirmiş bir üstünlük ve insanın akıllı bir hayvan olduğuna dair basit gerçeklik.

Nietzsche 1887 yılında Ahlakın Soy Kütüğü Üzerine adlı polemiği şu sözle başlıyordu: “Kendimizi tanımıyoruz, kendimizin farkında değiliz. Bunun geçerli bir nedeni var. Kendimizi hiç araştırmadık. Bir gün kendimizi bulmamız nasıl gerçekleşecek?”

Bir şahinin süper gözleri, ayıların kilometrelere erişen koku alma duyusu, balıkların dolaşım sistemi, bir yılanın sismografik yetkinliği gibi. Ama insanlar bütün bunları yapamazlar ve bu nedenle nesnelerin geniş kapsamlı objektif görüşü de yoktur.

Dünyamız artık kedi ve köpek, kuş ya da böceklerin dünyası gibi “kendi içinde” bir dünya değil. “Oğlum,” demiş baba balık akvaryumdaki yavrusuna, “dünya, su dolu büyük bir kutudur.”

Nietzsche’nin felsefeye ve dine acımasızca bakışı, insanın kendi hakkındaki tanımlamalarının çağının nasıl abartılı olduğunu göstermişti. İnsan bilinci, zorlayıcı “Gerçeklik nedir?” sorusundan oluşmuyordu. Şu soru kesinlikle daha önemliydi: “Hayatta kalabilmem ve gelişmem için en iyisi nedir?” Bunda payı bulunmayanların, insanın evriminde belirgin bir rol oynama olasılığı oldukça azdır. Nietzsche Ahlakın Soy Kütüğü’nde, “Kendimizi hiç araştırmadık- Bir gün kendimizi bulmamız nasıl gerçekleşecek?” diye sormuştu. O halde elimizden geldiğince onu bulmaya çabalayalım. Hangi yolu seçmeliyiz? Hangi yöntemi kullanmalıyız? Ve sonunda ortaya çıkacak olan şey nasıl görünecek? Bütün idrakimiz omurgalı beynimize bağlıysa ve bundan oluşuyorsa, o halde en iyisi bu beyinden başlamak. Ve ilk soru şu: Beyin neden oluşuyor? Ve neden böyledir?

 

Nereden geliyoruz?

İnsan beyninin farklı gelişimiyle ilgili mekanizmayı, 20. yüzyılın 20’li yıllarında, Fransız Emile Devaux ve Hollandalı Louis Bolk buldular. Birbirlerinden bağımsız olarak insansı maymunların gelişimlerini oldukça tamamlamış olarak dünyaya geldiğini, buna karşın insanın doğum sonrasında tamamen gelişmemiş olduğunu keşfettiler. İnsan, fetüs aşamasında çok uzun süre duraklıyor ve bu sürede elverişli bir şekilde öğrenme yeteneğini geliştiriyordu. Nörobilim bugün bu varsayımları doğrulayabiliyor. Beyin, bütün diğer memelilerde olduğu gibi doğum sonrası bedene oranla daha yavaş gelişirken, insanlarda, neredeyse daima rahimdeki tempoyla aynı gelişir. Bu şekilde insan beyni, diğer insansı maymunların beynini fazlasıyla aşan bir büyüklüğe erişir. Özellikle beyincik ve beyin korteksi bu sürekli büyümeden yararlanır. Ve beyin korteksinin içinde özellikle çevreye uyum sağlama, müziksellik ve odaklanma yetisi için önemli olan bölgeler vardır.

İnsan beyninin büyüklük ve yapısının, modern insanın ve onun kıyaslanamaz kültürünün evrimindeki dengeleri bozduğu şüphe götürmez. Peki insan, beyni aracılığıyla mümkün kılabileceği teknik yenilik becerisini hangi nedenden ötürü böylesine korkunç biçimde geç kullandı? Yanıt akla yakın: Besbelli ki beyin, teknik ilerlemeler yerine geniş ölçüde başka fonksiyonları yerine getiriyordu. Ayrıca, alet kullanım biçimleri Australopithecinen’ki gibi ilkel olan bugünün insansı maymunları, taşların ve dallarının basit kullanımında olmaları gerekenden daha zekiler. Bütün bunların yanı sıra kapasitemizin sadece bir bölümünden yararlanıyoruz çünkü zeka, ne yapılması gerektiği bilinmediğinde devreye giren bir şeydir.

İnsan beyni hayranlık vericidir. Ama sürekli olarak en yüksek zorluk derecelerine uyarlanmış bir satranç bilgisayarı değil. Çoğunlukla bir alt seviyede yürüyor ve insan bununla atalarının zincirindeki bir halkayı oluşturuyor. Duygu ve düşüncelerimizi keşfedelim: Beynimizin derinliklerine yol alalım.

 

Zihnin evreni-Beynim nasıl çalışır?

1940’lı yıllarda ABD’li Paul Mac Lean’in insan beynini açıkça sınıflandırarak ortaya koyduğu model ünlü oldu. İnsan alt hayvan türlerinden gelişmiş olduğu için Mac Lean, insan beyninin farklı bölümlerini onun evriminin farklı aşamalarına dayandırdı.

O zamandan bu yana beyin “üç beyinden” oluşur.

İlki “filoyenik bir tarih öncesi sürüngen beyni”dir, temel olarak beyin kökü ve ara beyne karşılık gelir. Sürüngen beyni, beyinlerin en “zayıf” biçimidir. Burada doğuştan gelen içgüdüler bulunur, sosyal her şey için çok az uyumlu ve yetersizdir.

İkinci beyin “ erken memeli beyni” dir. Limbik sisteme eşleşir. Burada sadece arzular ve duygular bulunmaz, Mac Lean’in öne sürdüğü gibi, burası aynı zamanda doğanın ilk farkındalık ve hafıza geliştirme çabasıdır.

Üçüncü beyin “ gelişmiş memeli beyni”dir. Ve zekanın, aklın ve mantığın yeri olan neokortekse karşılık gelir.

 

Yalnız, MacLean’in bugün pek çok okul kitabında sözü geçen teorisi yanlıştır. Beyinde birbirinden ayrı çalışan üç bölüm yok! Ve üç beynin sürüngenden insana dek geçen süreç içinde birbiri ardınca oluştuğuna dair basit düşünce pek de doğru değildir. Çünkü, zaten sürüngenlerin de insanlarınkine benzeyen bir limbik sistemi var.

Beyin bugün; beyin kökü, ara beyin, beyincik ve ana beyin olarak sınıflanır.

Beyin kökü, kafanın ortasındaki en alt beyin bölümünü oluşturur ve orta beyin, pons arka beyinden oluşur. Arka beyin duyumsamaları düzenler; kalp atışı, nefes alıp verme ve metabolizma gibi otomatikleşmiş hareket akışımızı ve göz kırpma, yutma ve öksürme gibi reflekslerimizi kontrol eder.

Ara beyin, beyin kökünün yukarısında, oldukça küçük bir bölgedir. Talamusun üst parçası, hipotalamus, subtalamus ve epitalamustan oluşur. Onun rolü bir arabulucudan ve duygusal bir bilirkişininkinden çok daha fazladır.

Beyincik, otoriter olarak hareket yeteneğimizi ve öğrenme itkimizi etkiler. Diğer omurgalılarda insanlardakinden daha da güçlü gelişmiştir, özellikle de hareket akışı bazı açılardan insanlardakinden daha karmaşık görünen balıklarda.

Ana beyin, diğer üç bölgenin üzerinde yer alır, insanlarda diğer beyin bölümlerinin toplamından üç küt daha büyüktür. “Daha basit” duyusal alanlara ve “daha yüksek” ilişkilendirme alanıyla sınıflanan sayısız bölgeye ayrılır.

Nörobilim beyin merkezlerini ve beynin işlevlerini- zihnin ürettiği mekanizmayı- çözmede iyi bir yol tutturmasına karşın, duyu ve aklın şifresi henüz pek fazla çözülemedi. Aksine, şu anda bildiklerimizden daha çok, neyi bilmediğimizi biliyoruz.

 

30 Yıl Savaşları’nda bir kış akşamı-Kim olduğumu nereden biliyorum?

Otuz Yıl Savaşları’nın başlangıcındaki erken bir kış akşamında felsefede devrim yaratan bu adam kimdi? Adı Rene Descartes’tı.

İlk olarak 1637’de dünyayı sobalı bir çiftlik evi odasında küçülttüğü ve içinde ünlü deyişi “Düşünüyorum, öyleyse varım”ın da bulunduğu, on sekiz yıllık akıl oyunlarıyla ilgili kitabını yayımladı. Kitap, herkesin yararlanabilmesi için ince bir ciltti. Aklın Doğru Kullanımının ve Bilimsel Gerçeklik Araştırmasının Yöntemi Üzerine Soruşturma.

Descartes neyi başarmıştı? Bir kere öncelikle yöntem geliştirmişti: Sadece aşamalı ve tutarlı şekilde kanıtlanmış bir tartışmayı doğru olarak kabul etmeyi. Ve “ben”i felsefenin merkezine yerleştirmişti. Filozoflar daha önce dünyanın “kendi içinde” nasıl olduğunu bulmaya çalıştılarsa da Descartes tamamen farklı bir yolu seçmişti.

Descartes’in şu soruya bir yanıtı vardı: Kim olduğumu nereden biliyorum? –Düşüncelerim yoluyla! Diğer filozoflar Descartes’ı anlayış ve akıl arasında ayrım yapmamakla eleştirdiler. O halde akla yatkın olan şey kaçınılmaz olarak mantıklı mıdır? Descartes günümüzde yaşasaydı, bedensel zeka alanında bir öncü ya da ünlü bir nörolog olabilirdi.

Tek önemli gerçeklik şu: Zihin ve beden ayrılmazlar! Çünkü beyinde birini diğerinden ayırmaya kalkan hiç kimse bir yere varamaz. Beyin, zihnin bir yazılım olarak yüklü olduğu bir donanım değil, aksine ikisi de ayrılmaz ve son derece karmaşık biçimde bir ekip çalışması içindedirler. “Düşünüyorum, öyleyse varım”, cümlesi oldukça ünlü olsa da ne yazık ki ağızda nahoş bir tat bırakıyor. Çünkü sadece düşüncelerimin ve varlığımın yardımıyla bildiğimi söylemiyor, ayrıca düşüncenin ve düşünce bilincinin varlığın tek temeli olmasını öneriyor.

Birçok nörobilimci için zihne giriş yolu tek doğrudur. Eskiden felsefe neyse, bugün de bu nörobiyoloji olmalı. İnsan kim olduğunu bilmek isterse o zaman beynini anlamayı öğrenmeli. Doğa bilimcilerinin henüz yüz yıl önce hiç şüphe etmeksizin savunmuş olduklarına bugün kafamızı sallayarak hayret ediyoruz. Peki bu, gelecek yüzyılda neden farklı olsun?

Bu nedenle dünyayı yavaş yavaş çözmek için düşüncelerini düşünen Ben’den başlatmak filozoflar için yine de hala kabul edilebilir başlangıçtır. Bu açıdan Descartes bugün neredeyse dört yüz yıldır olduğundan daha az modern değil.

 


Halit Yıldırım'a teşekkürlerimizle

Denizce

28.12.2010