NE
BİLEBİLİRİM?
Evrendeki akıllı hayvanlar-Gerçeklik nedir?
İnsan, akıllı ama aynı zamanda
kendine fazla değer veren bir hayvandır. Çünkü onun aklı, büyük
gerçeğe değil, sadece yaşamdaki küçük şeylere göre düzenlenir.
Charles Darwin, hayvanlar alemiyle ilgili İnsanın Türeyişi
adlı eserini yayımlamıştı. İnsanın ilkel ön biçimlerden
gelişmiş olabileceği düşüncesi en az on iki yıl önce ortaya
atılmış olsa da kitap bir heyecan dalgası yaratmıştı.
İnsanın yaratıcısı ve rehberi
olan Tanrı ölmüştü. Doğa bilimleri, zafer alaylarını insanın
yeni ve oldukça gerçekçi bir resmiyle kutluyordu: Maymunlara
olan ilgi Tanrı’ya olandan daha büyüktü. Tanrısal bir yaratım
olan insanın yüce gerçekliği ikiye ayrılmıştı: İnanırlığını
yitirmiş bir üstünlük ve insanın akıllı bir hayvan olduğuna dair
basit gerçeklik.
Nietzsche 1887 yılında
Ahlakın Soy Kütüğü Üzerine adlı polemiği şu sözle
başlıyordu: “Kendimizi tanımıyoruz, kendimizin farkında değiliz.
Bunun geçerli bir nedeni var. Kendimizi hiç araştırmadık. Bir
gün kendimizi bulmamız nasıl gerçekleşecek?”
Bir şahinin süper gözleri,
ayıların kilometrelere erişen koku alma duyusu, balıkların
dolaşım sistemi, bir yılanın sismografik yetkinliği gibi. Ama
insanlar bütün bunları yapamazlar ve bu nedenle nesnelerin geniş
kapsamlı objektif görüşü de yoktur.
Dünyamız artık kedi ve köpek,
kuş ya da böceklerin dünyası gibi “kendi içinde” bir dünya
değil. “Oğlum,” demiş baba balık akvaryumdaki yavrusuna, “dünya,
su dolu büyük bir kutudur.”
Nietzsche’nin felsefeye ve
dine acımasızca bakışı, insanın kendi hakkındaki
tanımlamalarının çağının nasıl abartılı olduğunu göstermişti.
İnsan bilinci, zorlayıcı “Gerçeklik nedir?” sorusundan
oluşmuyordu. Şu soru kesinlikle daha önemliydi: “Hayatta
kalabilmem ve gelişmem için en iyisi nedir?” Bunda payı
bulunmayanların, insanın evriminde belirgin bir rol oynama
olasılığı oldukça azdır. Nietzsche Ahlakın Soy Kütüğü’nde,
“Kendimizi hiç araştırmadık- Bir gün kendimizi bulmamız nasıl
gerçekleşecek?” diye sormuştu. O halde elimizden geldiğince onu
bulmaya çabalayalım. Hangi yolu seçmeliyiz? Hangi yöntemi
kullanmalıyız? Ve sonunda ortaya çıkacak olan şey nasıl
görünecek? Bütün idrakimiz omurgalı beynimize bağlıysa ve bundan
oluşuyorsa, o halde en iyisi bu beyinden başlamak. Ve ilk soru
şu: Beyin neden oluşuyor? Ve neden böyledir?
Nereden geliyoruz?
İnsan beyninin farklı
gelişimiyle ilgili mekanizmayı, 20. yüzyılın 20’li yıllarında,
Fransız Emile Devaux ve Hollandalı Louis Bolk buldular.
Birbirlerinden bağımsız olarak insansı maymunların gelişimlerini
oldukça tamamlamış olarak dünyaya geldiğini, buna karşın insanın
doğum sonrasında tamamen gelişmemiş olduğunu keşfettiler. İnsan,
fetüs aşamasında çok uzun süre duraklıyor ve bu sürede elverişli
bir şekilde öğrenme yeteneğini geliştiriyordu. Nörobilim bugün
bu varsayımları doğrulayabiliyor. Beyin, bütün diğer memelilerde
olduğu gibi doğum sonrası bedene oranla daha yavaş gelişirken,
insanlarda, neredeyse daima rahimdeki tempoyla aynı gelişir. Bu
şekilde insan beyni, diğer insansı maymunların beynini
fazlasıyla aşan bir büyüklüğe erişir. Özellikle beyincik ve
beyin korteksi bu sürekli büyümeden yararlanır. Ve beyin
korteksinin içinde özellikle çevreye uyum sağlama, müziksellik
ve odaklanma yetisi için önemli olan bölgeler vardır.
İnsan beyninin büyüklük ve
yapısının, modern insanın ve onun kıyaslanamaz kültürünün
evrimindeki dengeleri bozduğu şüphe götürmez. Peki insan, beyni
aracılığıyla mümkün kılabileceği teknik yenilik becerisini hangi
nedenden ötürü böylesine korkunç biçimde geç kullandı? Yanıt
akla yakın: Besbelli ki beyin, teknik ilerlemeler yerine geniş
ölçüde başka fonksiyonları yerine getiriyordu. Ayrıca, alet
kullanım biçimleri Australopithecinen’ki gibi ilkel olan
bugünün insansı maymunları, taşların ve dallarının basit
kullanımında olmaları gerekenden daha zekiler. Bütün bunların
yanı sıra kapasitemizin sadece bir bölümünden yararlanıyoruz
çünkü zeka, ne yapılması gerektiği bilinmediğinde devreye giren
bir şeydir.
İnsan beyni hayranlık
vericidir. Ama sürekli olarak en yüksek zorluk derecelerine
uyarlanmış bir satranç bilgisayarı değil. Çoğunlukla bir alt
seviyede yürüyor ve insan bununla atalarının zincirindeki bir
halkayı oluşturuyor. Duygu ve düşüncelerimizi keşfedelim:
Beynimizin derinliklerine yol alalım.
Zihnin evreni-Beynim nasıl çalışır?
1940’lı yıllarda ABD’li Paul
Mac Lean’in insan beynini açıkça sınıflandırarak ortaya koyduğu
model ünlü oldu. İnsan alt hayvan türlerinden gelişmiş olduğu
için Mac Lean, insan beyninin farklı bölümlerini onun evriminin
farklı aşamalarına dayandırdı.
O zamandan bu yana beyin
“üç
beyinden”
oluşur.
İlki
“filoyenik bir tarih öncesi
sürüngen beyni”dir, temel olarak beyin kökü ve ara
beyne karşılık gelir. Sürüngen beyni, beyinlerin en “zayıf”
biçimidir. Burada doğuştan gelen içgüdüler bulunur, sosyal her
şey için çok az uyumlu ve yetersizdir.
İkinci beyin
“ erken memeli beyni” dir.
Limbik sisteme eşleşir. Burada sadece arzular ve duygular
bulunmaz, Mac Lean’in öne sürdüğü gibi, burası aynı zamanda
doğanın ilk farkındalık ve hafıza geliştirme çabasıdır.
Üçüncü beyin
“ gelişmiş memeli beyni”dir.
Ve zekanın, aklın ve mantığın yeri olan neokortekse
karşılık gelir.
Yalnız, MacLean’in bugün pek
çok okul kitabında sözü geçen teorisi yanlıştır. Beyinde
birbirinden ayrı çalışan üç bölüm yok! Ve üç beynin sürüngenden
insana dek geçen süreç içinde birbiri ardınca oluştuğuna dair
basit düşünce pek de doğru değildir. Çünkü, zaten sürüngenlerin
de insanlarınkine benzeyen bir limbik sistemi var.
Beyin bugün; beyin kökü, ara
beyin, beyincik ve ana beyin olarak sınıflanır.
Beyin kökü,
kafanın ortasındaki en alt beyin bölümünü oluşturur ve orta
beyin, pons arka beyinden oluşur. Arka beyin duyumsamaları
düzenler; kalp atışı, nefes alıp verme ve metabolizma gibi
otomatikleşmiş hareket akışımızı ve göz kırpma, yutma ve öksürme
gibi reflekslerimizi kontrol eder.
Ara beyin,
beyin kökünün yukarısında, oldukça küçük bir bölgedir. Talamusun
üst parçası, hipotalamus, subtalamus ve epitalamustan oluşur.
Onun rolü bir arabulucudan ve duygusal bir bilirkişininkinden
çok daha fazladır.
Beyincik,
otoriter olarak hareket yeteneğimizi ve öğrenme itkimizi
etkiler. Diğer omurgalılarda insanlardakinden daha da güçlü
gelişmiştir, özellikle de hareket akışı bazı açılardan
insanlardakinden daha karmaşık görünen balıklarda.
Ana beyin,
diğer üç bölgenin üzerinde yer alır, insanlarda diğer beyin
bölümlerinin toplamından üç küt daha büyüktür. “Daha basit”
duyusal alanlara ve “daha yüksek” ilişkilendirme alanıyla
sınıflanan sayısız bölgeye ayrılır.
Nörobilim beyin merkezlerini
ve beynin işlevlerini- zihnin ürettiği mekanizmayı- çözmede iyi
bir yol tutturmasına karşın, duyu ve aklın şifresi henüz pek
fazla çözülemedi. Aksine, şu anda bildiklerimizden daha çok,
neyi bilmediğimizi biliyoruz.
30 Yıl Savaşları’nda bir kış akşamı-Kim olduğumu nereden
biliyorum?
Otuz Yıl Savaşları’nın
başlangıcındaki erken bir kış akşamında felsefede devrim yaratan
bu adam kimdi? Adı Rene Descartes’tı.
İlk olarak 1637’de dünyayı
sobalı bir çiftlik evi odasında küçülttüğü ve içinde ünlü deyişi
“Düşünüyorum, öyleyse varım”ın da bulunduğu, on sekiz yıllık
akıl oyunlarıyla ilgili kitabını yayımladı. Kitap, herkesin
yararlanabilmesi için ince bir ciltti. Aklın Doğru
Kullanımının ve Bilimsel Gerçeklik Araştırmasının Yöntemi
Üzerine Soruşturma.
Descartes neyi başarmıştı? Bir
kere öncelikle yöntem geliştirmişti: Sadece aşamalı ve tutarlı
şekilde kanıtlanmış bir tartışmayı doğru olarak kabul etmeyi. Ve
“ben”i felsefenin merkezine yerleştirmişti. Filozoflar daha önce
dünyanın “kendi içinde” nasıl olduğunu bulmaya çalıştılarsa da
Descartes tamamen farklı bir yolu seçmişti.
Descartes’in şu soruya bir
yanıtı vardı: Kim olduğumu nereden biliyorum? –Düşüncelerim
yoluyla! Diğer filozoflar Descartes’ı anlayış ve akıl arasında
ayrım yapmamakla eleştirdiler. O halde akla yatkın olan şey
kaçınılmaz olarak mantıklı mıdır? Descartes günümüzde yaşasaydı,
bedensel zeka alanında bir öncü ya da ünlü bir nörolog
olabilirdi.
Tek önemli gerçeklik şu:
Zihin ve beden ayrılmazlar! Çünkü beyinde birini diğerinden
ayırmaya kalkan hiç kimse bir yere varamaz. Beyin, zihnin bir
yazılım olarak yüklü olduğu bir donanım değil, aksine ikisi de
ayrılmaz ve son derece karmaşık biçimde bir ekip çalışması
içindedirler.
“Düşünüyorum, öyleyse varım”, cümlesi oldukça ünlü olsa da ne yazık ki ağızda
nahoş bir tat bırakıyor. Çünkü sadece düşüncelerimin ve
varlığımın yardımıyla bildiğimi söylemiyor, ayrıca düşüncenin ve
düşünce bilincinin varlığın tek temeli olmasını öneriyor.
Birçok nörobilimci için zihne
giriş yolu tek doğrudur. Eskiden felsefe neyse, bugün de bu
nörobiyoloji olmalı. İnsan kim olduğunu bilmek isterse o zaman
beynini anlamayı öğrenmeli. Doğa bilimcilerinin henüz yüz yıl
önce hiç şüphe etmeksizin savunmuş olduklarına bugün kafamızı
sallayarak hayret ediyoruz. Peki bu, gelecek yüzyılda neden
farklı olsun?
Bu nedenle dünyayı yavaş yavaş
çözmek için düşüncelerini düşünen Ben’den başlatmak filozoflar
için yine de hala kabul edilebilir başlangıçtır. Bu açıdan
Descartes bugün neredeyse dört yüz yıldır olduğundan daha az
modern değil.