|
Araştırmacılar, beslenme biçimindeki değişimlerin, insanın
evriminde önemli bir rol oynadığını düşünüyorlar. Başka
özelliklerimizin yanı sıra, bizi primat akrabalarımızdan farklı
kılan en önemli özelliklerimizden biri, beslenme biçimimiz. Biz
insanlar, tuhaf primatlarız. İki ayağımız üzerinde yürüyor, çok
büyük birer beyin taşıyoruz ve yeryüzünün dört bir yanına
yayılmışız. İnsan soyunun öteki primatlardan nasıl bu şekilde
farklılaştığı konusunda geçmişte çok çeşitli varsayımlar öne
sürülmüş. Bugün, bu farklılaşmanın beslenme biçimimizin evrimiyle
doğrudan ilintili olduğu düşünülüyor. Dahası, insanların tek bir
beslenme biçimiyle geçinmek üzere evrimleşmediklerini; tam tersine,
çok çeşitli besin maddelerini tüketebilen “esnek” bir yapı
geliştirdiklerini biliyoruz.
Yiyecek arama, yiyecek tüketimi ve besinlerin biyolojik
süreçlerdeki kullanımı, bir canlının bedeniyle çevresi arasındaki
ilişkinin önemli yönleridir. Alınan enerjiyle harcanan enerji
arasındaki orantının, yaşamını sürdürme ve çoğalma bakımından önemli
uyumsal sonuçları vardır. Çevre koşulları, canlının enerjisinin ne
kadarını yaşamını sürdürmeye, ne kadarını çoğalmaya harcayacağını
etkiler. Güç koşullarda yaşamda kalabilmek için daha fazla enerji
gerekir. Yine de, canlının amacı her zaman aynıdır; türünün uzun
dönemli başarısını güvenceye almak için yeterli kaynak sağlamak.
İşte, canlıların besinlerden aldığı enerjiyi nasıl elde ettiklerine
ve nasıl harcadıklarına bakarak, doğal seçilimin nasıl bir evrimsel
değişim yarattığını anlayabiliriz.
Birinci Dönüm
Noktası: İki Ayak Üzerinde Yürümek
Araştırmacılar, insanların iki ayakları üzerinde yürümeye
başlamasında birçok farklı etmenin rol oynamış olabileceğini
düşünüyorlar. Bu etmenlerden biri de, iki ayak üzerinde yürümenin,
dört ayak üzerinde yürümekten daha az enerji gerektirmesi.
Günümüzden 5 - 1,8 milyon yıl önce yaşayan hominidler için, iklim
değişikliği de bu morfolojik “devrim”i teşvik etmişti. Afrika kıtası
kuraklaştıkça, ormanlar çayırlık arazilere dönüştü ve yiyecek
kaynakları birbirinden ayrı bölgelerde dağınık kaldı. Bu açıdan
bakıldığında iki ayak üzerinde yürümek, insanların beslenme
evrimindeki ilk büyük stratejilerden biri olarak görülebilir. Bu
sayede, yiyecek toplarken harcanan enerji önemli ölçüde azalmıştı.
İkinci Dönüm
Noktası: Büyük Bir Beyin
İnsan evrimindeki ikinci dönüm noktasıysa, beyninin büyümeye
başlaması. Beslenme açısından bakıldığında beynin en ilginç
özelliği, öteki dokulara göre tükettiği enerji miktarı. Bir birim
beyin dokusu, aynı miktardaki kas dokusuna göre yaklaşık 16 kat daha
fazla enerji tüketiyor. Öteki primatlarla karşılaştırıldığında
insan, bedenlerine oranla çok daha büyük bir beyne sahip. Ancak,
insan bedeninin dinlenme sırasındaki toplam enerji gereksinimi,
kendisiyle aynı büyüklükte öteki memelilerin enerji gereksiniminden
fazla değil. Öte yandan biz insanlar, günlük enerji gereksinimimizin
% 20 – 25’ini beynimiz için harcıyoruz. (Öteki primat türlerinde bu
oran % 8-18; başka memelilerdeyse % 3-5.)

Peki, bu kadar çok enerji harcayan bir beyin nasıl
evrimleşti? Araştırmacılara göre, iki ayak üzerinde yürümede olduğu
gibi, bunda da çok sayıda etmen iş başındaydı. Ancak, hominidlerin
beyinlerinin büyümeye başlaması, kalori ve besin maddeleri
bakımından zengin bir beslenme biçimini benimsemeden önce
gerçekleşmiş olamaz. Hayvan türleri arasındaki karşılaştırmalar da
bu görüşü destekliyor. Örneğin, primatlar arasında, daha büyük beyne
sahip türlerin daha zengin besinler tükettikleri gözlenmiş. Biz
insanlar da, hem bedenlerimize oranla en büyük beyne sahibiz, hem de
en zengin biçimde besleniyoruz. Araştırmacılar, günümüzde yaşayan
avcı-toplayıcıların, enerjilerinin % 40-60’ını hayvansal besinlerden
aldıklarını hesaplamışlar. Öte yandan, örneğin şempanzelerde bu oran
% 5-7.
İlk insanların, beyinleri büyümeye başladığında enerji
bakımından daha zengin yiyeceklerin peşine düştükleri söylenebilir.
Bu dönemlerden kalma fosillerden, besinlerin niteliğindeki artışın,
beynin büyümeye başlamasıyla eşzamanlı olduğu görülüyor. Daha büyük
beyinler, daha karmaşık toplumsal davranışların ortaya çıkmasını;
karmaşık toplumsal davranışlarsa, yiyecek bulma yöntemlerinin
gelişmesini ve daha iyi beslenmelerini sağladı. Daha iyi beslendikçe
de beyinleri büyüdü...
Üçüncü Dönüm
Noktası: Afrika’dan Çıkış
Günümüzden 1,8 milyon önce Afrika’da Homoerectus’un ortaya
çıkışı, insan evriminde bir başka dönüm noktası, yani insan
topluluklarının Afrika’dan başka yerlere göçüyle de ilişkiliydi.
Birçoklarına göre, bu göçlerin ardında yine yiyecek bulma
gereksinimi yatıyordu. Bir hayvanın neyle beslendiği, yaşamını
sürdürmek için ne kadar alana gereksinim duyduğunu da belirler.
Etçil hayvanlar, genellikle kendileriyle aynı büyüklükte otçul
hayvanlara göre çok daha büyük bir alana gereksinim duyarlar. Çünkü,
birim alan başına elde edebilecekleri toplam kalori miktarı daha
düşüktür. Hayvansal besinlere gittikçe daha bağımlı duruma gelen H.
erectus da, kendinden önce gelen ve daha çok bitkisel besin tüketen
akrabalarından daha fazla alana gereksinim duyuyordu.
Araştırmacılar, günümüzde yaşayan öteki primat türleri ve
avcı-toplayıcı insan toplulukları arasındaki karşılaştırmalardan
yararlanarak, H. erectus’un yaşamını sürdürmek için gereksinim
duyduğu alanın, kendisinden öncekilere göre 8-10 kat artmış olduğunu
tahmin ediyorlar. Bu durum H. erectus’un Afrika’dan başka yerlere de
yayılmasını açıklayabilir. Ancak, insanlar daha kuzey enlemlerdeki
yerlere vardıklarında, yeni güçlüklerle karşılaştılar.
Evrimsel Başarımızın
Kurbanları mıyız?
Beslenmenin niteliğinin artmasını sağlayan etmenler, ilk
insanların evrimini etkilediği gibi, daha yakın bir zamanda insan
nüfusunun çoğalmasında da önemli rol oynadı. Yemek pişirme ve tarım
gibi yenilikler, ve hatta modern besin teknolojisinin çeşitli
yönleri de beslenmenin niteliğini artırmada kullanılan yöntemler
olarak görülebilir. Örneğin pişirme, yabani bitkilerin besin
değerinin artmasını sağladı. Tarımın bulunuşuyla, insanlar yabani
bitkilerin verimini artırdılar. Çeşitli besin teknolojileriyle,
atalarımızın başlattığı bu modayı bugün de sürdürüyoruz:
yiyeceklerden, olabildiğince az çaba harcayarak, olabildiğince çok
besin maddesi ve enerji alabilmek.
Bu stratejinin genel olarak işe yaradığı söylenebilir.
İnsanlar bugün hâlâ buradalar ve sayıları rekor sayılacak kadar çok.
Enerji ve besin maddesi bakımından zengin besinlerin insan
evrimindeki öneminin belki de en iyi kanıtı, tüm dünyada toplumların
karşı karşıya olduğu sağlık sorunlarının büyük bölümünün,
atalarımızın kurduğu “enerji dengesi”nden sapılmasından
kaynaklandığı bulgusu. Örneğin, dünyanın yoksul bölgelerinde yaşayan
çocuklarda düşük nitelikli beslenme, büyümeyi olumsuz etkiliyor ve
çocuk ölümlerinin oranının artmasına neden oluyor. Endüstrileşmiş
ülkelerdeyse bunun tam karşıtı bir sorunla karşı karşıyayız. Enerji
bakımından zengin (özellikle hayvansal yağ ve şeker yüklü)
besinlerin ucuzluğu ve bol bulunması nedeniyle, hem çocuklarda hem
de yetişkinlerde aşırı şişmanlık oranı artıyor. Şişmanlık ve modern
dünyanın öteki yaygın hastalıkları, bir bakıma, milyonlarca yıl önce
başlamış bir gidişatın devamı. Bir bakıma, kendi evrimsel
başarımızın kurbanları olduğumuz söylenebilir: Bir yandan bedensel
etkinliklere harcadığımız enerjiyi en aza indirirken, bir yandan da
enerji bakımından zengin bir beslenme biçimi geliştirdiğimiz için...
Gerçekte, sağlık sorunlarımızın sorumlusu yalnızca beslenme
biçimimizdeki değişimler değil, değişen beslenme biçimiyle değişen
yaşam biçimleri arasındaki etkileşim. Bizim türümüz, tek ve “en
uygun” sayılabilecek bir beslenme biçimine bağlı kalacak biçimde
tasarlanmamış. Biz insanların en olağanüstü özelliklerinden biri,
yediğimiz şeylerin çeşitliliği. Yeryüzündeki hemen tüm
ekosistemlerde yaşayabilir; yüksek dağlardan kutuplara kadar, her
bölgede kendimize yiyecek bulup beslenebiliriz. Dahası, insan
evriminin “kalite belgesi”, gereksinimlerimizi karşılayacak beslenme
biçimleri yaratmada kullandığımız stratejilerin çeşitliliği. Bugün,
modern insan toplumlarının yenmesi gereken en büyük güçlük,
besinlerden alınan enerjiyle, harcanan enerji arasındaki dengenin
sağlanması.
Leonard, William R., “Food for thought”.
Scientific American, 13 Kasım 2002
Çeviri: Aslı Zülâl
İlk Ne Zaman
Pişirdik?
|

Harvard Üniversitesi’nden
Richard Wrangham ve arkadaşları, bitkisel besinlerin,
özellikle de yumruluların pişirilmesinin insan beyninin
büyümesinde önemli rol oynadığını ileri sürüyorlar. |
Beslenmede kalori ve besin yoğunluğunu artırmanın yollarından
biri daha fazla hayvansal besin tüketmek. Bu, insanın
evriminde önemli bir dönüm noktası olarak görülüyor. Peki,
atalarımız, beslenme biçimlerinin niteliğini başka bir
yoldan artırmış olabilirler mi?
Harvard Üniversitesi’nden Richard Wrangham ve arkadaşları,
insan evriminde pişirmenin önemini incelemişler. Pişirmenin,
yalnızca bitkisel besinlerin yumuşamalarını ve
çiğnenmelerini kolaylaştırmakla kalmayıp, özellikle patates
ve manyok (yumrularından besin olarak yararlanılan
sütleğengiller ailesinden bir bitki) gibi nişastalı
yumruluların, enerji içeriğini artırdığını da göstermişler.
Nişasta ham haldeyken, insan vücudundaki enzimler tarafından
kolaylıkla parçalanamaz. Ancak pişirildiklerinde, bu
karmaşık karbonhidratlar daha kolay sindirilir, dolayısıyla
daha fazla kalori sağlar hale gelirler.
Araştırmacılar, Homo erectus’un bundan yaklaşık 1,8 milyon
yıl önce besinini ateşe “tutan” olası ilk hominid olduğunu
ileri sürüyorlar. |
Ayrıca bitkisel besinlerin (özellikle yumruluların)
pişirilmeye başlanmasının, bu türün daha önceki atalarından daha
küçük dişli ve daha büyük beyinli olmalarını sağladığını da
savunuyorlar. Bununla birlikte, daha fazla kalori almanın, Homo
erectus’un daha sık avlanmaya (daha çok enerji gerektiren bir
etkinlik olarak) başlamasını sağladığını da düşünüyorlar. Enerji
açısından bakıldığında, bu varsayım yeterince mantıklı görünüyor.
Ancak varsayımın kabulünü zorlaştıran, Wrangham ve arkadaşlarının
temel aldıkları arkeolojik kanıtlar. Araştırmacılar, bundan yaklaşık
1,6 milyon yıl önceye tarihlenen Koobi Fora ve 1,4 milyon yıl
öncesine tarihlenen Chesowanja gibi Doğu Afrika’daki eski yerleşim
alanlarını, Homo erectus’un ateşi kullandıklarına kanıt olarak
gösteriyorlar. Her ne kadar bu bölgelerde ateşin kanıtları olsa da,
hominidlerin doğal olarak var olan ateşi mi kullandıkları, yoksa onu
kendilerinin mi yarattığı bir tartışma konusu. Ateşin kullanımını,
kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ortaya koyan bulgular (Avrupa’daki
sitelerde bulunan taştan ocaklar ve yanmış hayvan kemikleri)
yalnızca 200.000 yaşında. Pişirmenin, insanın beslenmesinin
niteliğini önemli ölçüde artıran bir yenilik olduğu açık. Ancak ilk
ne zaman pişirmeye başladığımız hâlâ pek açık görünmüyor.
Kaynak:
www.sciam.com/
article.cfm?articleID=0008F174-694D-1DC...
Çeviri: Zuhal Özer
Afrika’daki İlk
Hominidler Et Yiyor muydu?
Besin, modern insanın tüketim tutkularından biri. Ancak belki
de bu yorum, kalori sağlamak için daha çok uğraşmaları gereken en
eski atalarımız için daha fazla geçerliydi. İlk hominidlerin damak
zevkine tam olarak hangi tatların çekici geldiği konusu uzunca bir
süredir tartışılıyor. Antropologların, eski beslenme biçimlerini
dişlerin aşınma durumu, çene ve diş biçimi gibi dolaylı kanıtlara
bakarak anlamalarının gerekmesi de bu tartışmayı hareketlendiriyor.
Araştırmacılar, 3 milyon yıl önce Afrika otlaklarındaki ilk
hominidlerin yediği besin çeşitlerini belirlemede, dişlerin kimyasal
bileşimine dayanan yeni ve akıllıca tasarlanmış bir yöntem
kullanıyorlar.
Güney Afrika’daki Cape Town Üniversitesi’nden paleoantropolog
Julia Lee-Thorp ve New Jersey’deki Rutgers Üniversitesi’nden öğrenci
Matt Sponheimer, Australopithecus africanus’un diş minesindeki
karbon izotoplarını incelemişler. A. africanus, ayakta yürüyebilen,
küçük beyinli ve olasılıkla ağaçlarda yaşayan bir hominiddi.
Araştırmacılar, bu türün ormanda yetişen meyveler ve yapraklarla
geçindiğini düşünüyordu. Ancak izotoplardan elde edilen veriler
(doğrudan inceleme yoluyla elde edilen), bu türün, bitkiler ya da
otlarla beslenen hayvanlar da dahil olmak üzere, çok çeşitli
besinler yediklerini ortaya koyuyor.
İnsanın kökenine ilişkin pek çok kuram, kendi cinsimizin
(Homo) beyin gücündeki ani artışı, et bakımından zengin bir beslenme
düzenine geçişle açıklıyor. Yeni veriler, et yemenin, yalnızca
Homo’ya özgü olmayıp daha ilkel türlerin de başvurduğu bir taktik
olma olasılığını gündeme getiriyor.

İzotopların incelenmesi, eskiden yaşamış hayvanların beslenme
biçimleri ve yaşam alanlarına ilişkin bilgi sağlıyor; çünkü farklı
bitki çeşitleri karbonu birbirinden az da olsa farklı şekilde
kullanıyor. Bitkiler karbon dioksiti şekerlere dönüştürürler.
Karbon-dört (C4) bitkileri adı verilen (tropikal otlar ve eğir
otları gibi) bitkiler, karbon-üç (C3) bitkileri adı verilen ağaçlar,
çalılar ve fundalara göre, karbon-13’ü daha kolay kullanırlar ve
dokularında bundan daha çok bulundururlar. Otçullar, bu bitkilerdeki
izotopları yapılarına daha çok alırlar; buna bağlı olarak etçiller
de yedikleri otçullardan bunu alırlar. Sponheimer ve Lee-Thorp, A.
africanus’un ne yediğini saptamak için, Johannesburg’un 325 km
kuzeyinde kemiklerle dolu bir mağarada bulunan dört hominid
örneğinin izotop oranlarını, yine aynı yerde bulunan 19 başka
canlınınkiyle karşılaştırmışlar. Elde ettikleri veriler üç grupta
toplanmış. Üç parmaklı bir at ve Afrika yabandomuzunun da dahil
olduğu bir grup hayvanda, karbon-13’ün karbon-12’ye oranı daha
yüksek çıkmış. Bu bulgular, bu hayvanların otlaklarda
beslendiklerini gösteriyor. Gergedan ve impalayı da içeren bir başka
hayvan grubunda bu oranlar daha düşükmüş. Olasılıkla bunlar,
yiyeceklerinin çoğunu ormandan elde ediyorlardı. Bu iki grubun
ortasına da leş yiyici sırtlanlar ve hominidler düşüyor. Böylece A.
africanus, besinlerinin en azından bir kısmını otları, otların
tohumlarını ya da ot yiyen hayvanların etlerini yiyerek karşılıyor
olmalıydı. Sponheimer, bu türün evlerinin ağaçlar, beslenme
alanlarınınsa açık alanlar olabileceğini belirtiyor. Bu tür, bilinen
ilk et yiyen insandan yarım milyon yıl önce yaşamış olsa da, et
yiyor olabilirdi. A. africanus’un dişlerinin aşınma biçimleri, ot
yiyenlerinkine benzemiyordu. California Üniversitesi’nden izotop
jeoloğu Paul Koch, izotoplardan elde edilen verilerin, bu türün ot
yiyen bazı hayvanlarla beslendiğini gösterdiğini söylüyor. Koch, bu
türün sırtlanlar gibi beslenmediklerini, ancak küçük hayvanları
avlayarak ya da yeni ölmüş hayvanları yiyerek besleniyor
olabileceklerini de düşünüyor.
Wisconsin Üniversitesi’nden paleoantropolog Margaret
Schoeninger’a gelince o, izotop verilerini kabul etse de A.
africanus,’un et yediğinden kuşku duyuyor. Et yedikleri düşünülen
ilk hominidlerin (Doğu Afrika’da bulunan 1,8 milyon yıllık
örneklerin) daha küçük dişleri ve çiğneme kasları var. Schoeninger’a
göre, A. africanus’un büyük dişleri ve güçlü çenesi, onun temel
olarak dişleriyle kırarak fındıksı meyveler yediğini gösteriyor.
Karbon-13’ün fazlasınınsa, bitkilerin tohumlarından ya da bitkileri
yiyen böceklerden geldiğini düşünüyor. Oksijen, stronsiyum ve
kalsiyum gibi başka elementlerin izotop oranlarınınsa, etçilleri
otçullardan ayırdetmeye yarayacağını belirtiyor.
A. africanus ne yerse yesin, araştırmalar bu türün, her ne
kadar tırmanmaya uyum göstermiş olsa da zamanının çoğunu sık
ormanlardansa açık alanlarda geçirdiğini gösteriyor. Hominidler,
geniş bir besin grubunu deneme eğilimindeydi. Çünkü izotop
değerleri, diğer hayvanlara göre daha geniş bir dağılım
gösteriyordu. Columbus Üniversitesi’nden Jeffrey McKee, bu
hominidlerin doğrudan atalarımız olmayabileceğini, ancak bizim
soyumuzun anahtar özelliklerinden birine sahip olduklarını, yani
“özelleşmiş değil, uyum sağlamış hayvanlar” olduklarını belirtiyor.
www.sciencemag.org/cgi/conten/full/283/5400/303
Çeviri: Zuhal Özer
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi Eki - Kasım 2004
Aslı Zülâl ve
Zuhal Özer'e teşekkürlerimizle
Denizce

30.04.2008
|
|