|
Her yıl çiçekler geldikten bir gün
sonra kasabamızın çiçekçisine gider, beyaz gardenyaları kimin
gönderdiğini öğrenmeye çalışırdım. Fakat bu kişinin kim olduğunu
hiçbir zaman bulamadım. Çünkü çiçekleri gönderen kişi, bedelini
kredi kartıyla değil, peşin parayla ödüyordu.
Birkaç yıl sonra bu merakımdan
vazgeçtim. Kadife yumuşaklığında bir kağıdın üzerinde
yuvalanmışcasına duran bu kocaman bembeyaz çiçeğin güzelliği ve
baş döndürücü kokusu bana fazlasıyla yetiyordu artık.
Fakat buna karşın yine de çiçekleri
gönderen kişiyi zaman zaman düşünmekten kendimi alamıyordum.
İçtenlikle söyleyeyim: O kişinin kimbilir ne denli olağanüstü
bir insan olduğunu düşündüğüm anlar, yaşamımda en çok mutluluk
duyduğum anlarım oluyordu. İster erkek, ister kadın olsun,
kimliğini belirtmekten çekinen bu kişiyi, arada sırada da olsa,
öylesine merak ediyordum ki...
Bu konuda düş kurmama annem de
yardımcı oluyordu. Bana, kendisine çok özel bir iyilik yaptığım
için beni takdir eden birinin olup olmadığını soruyordu. Belki
de bir alışveriş dönüşünde paketlerini arabasından boşaltmasına
yardımcı olduğum bir komşumuzdu bu armağanı yollayan. Ya da kış
boyunca gelen mektupları kendisine verdiğim yaşlı adam mıydı
acaba? Yerler buz tuttuğu için her an düşüp bir yerini
inciteceğinden korkardı. O nedenle mektuplarını bahçedeki posta
kutusundan alıp ben verirdim ona. Yine de, ergenlik çağındaki
her genç kız gibi beni en çok mutlu kılan düşünce bütün
bunların, bana aşık olan bir delikanlının ya da tanımadığım
halde dikkatini çekmiş olabiliceğim bir kişinin işi olmasıydı.
İlk gardenyayı alışımın üzerinden
oldukça uzun bir süre geçmişti. 17 yaşındaydım ve flört ettiğim
çocuk bir gün benden ayrılmak istediğini söyledi. Son kez
aradığı gece, uyuyana kadar ağladığımı hatırlıyorum. Sabah
uyandığımda aynamda, kırmızı dudak boyasıyla yazılmış şu mesajı
buldum: “Yarım iyiler gittiğinde, tam iyilerin geleceğine
yürekten inan...” Emerson'un bu özdeyişini uzun süre düşündüm ve
kalbim huzur bulana dek annemin yazdığı bu sözleri aynamdan
silmedim. Sonunda cam temizleyicisini elime aldığımda, annem
herşeyin yoluna girdiğini anlamıştı.
Aslında beni hep anlardı annem.
Öfkeli bir anımda bile, “Beni hiç anlamıyorsun!” dediğimi ve
yüzüne kapıyı çarpıp odama kapandığımı hiç ama hiç
anımsamıyorum.
Liseden mezun olmama bir ay kala,
babam kalp krizinden öldü. Duygularım terk edilmişlik, korku ve
karşı konulamaz bir kızgınlık arasında gidip geliyordu. Babam,
yaşamımın benim için çok önemli olaylarından kimilerini
kaçıracaktı çünkü... Yaklaşan mezuniyet töreni, mezuniyet balosu
ve sınıf geçme sevincime çok öncelerden duymaya başladığım ilgim
bir anda yok olmuştu. Ancak annem, acı dolu olmasına karşın,
ilgisizliğimin sözünü bile duymak istemiyordu.
Babamın ölümünden bir gün önce,
annemle birlikte mezuniyet balosu için bir elbise almaya
gitmiştik. Çok gösterişli, kırmızı, mavi ve beyaz noktalı bir
giysi almıştık. Kendimi bir film yıldızına benzetmiştim. Giysim
çok güzeldi, fakat, bedeni bana biraz büyük geliyordu. Ertesi
gün babam ölünce, o güzel giysimi bile unutmuştum. Ama annem
unutmadı. Balodan bir gün önce, elbiseyi uygun beden ölçülerine
getirilmiş biçimde, oturmaodasındaki kanapenin üzerinde buldum.
Giysim öyle güzeldi ki gören bunun
bir prenses giysisi olduğunu sanırdı. Bana son derece zarif bir
biçimde, sevgiyle armağan edilmişti. Yine de yeni bir elbisemin
olması ya da olmaması hiç umurumda değildi. Ama annem için
herşey farklıydı.
O, çocuklarının, sevildiklerinin
ayırdında olmalarını, yaratıcılıklarını geliştirmelerini, düş
güçlerini her zaman geniş tutmalarını, en kötü koşullarda bile
dünyada iyilik ve güzellik kavramlarının bulunabileceğini
içlerinde duymalarını isterdi hep. Annem çocuklarının bir
gardenya gibi güzel ve güçlü olmalarını, onun büyülü havasını ve
gizemini ruhlarının bir parçası olarak taşıdıklarını görmek
isterdi.
Ben evlendikten on gün sonra öldü.
Yirmiiki yaşımdaydım. O yıl gardenyalar gelmedi. O yıldan sonra
ise, bir daha hiç gelmedi.
Seda
Fırat'a teşekkürlerimizle
Denizce

|