| |
Şubat 2003

Geçtiğimiz yıl bir
gazetenin spor sayfasında gördüğüm başlık beni epeyce düşündürmüştü:
"İtalya'yı Yine Yenemedik". Düşündürdü; çünkü bizim çocukluğumuzda
İngiltere ve Almanya bize B Milli Takımlarını çıkartır, üstelik
maçları da dört beş gol atarak kazanırlardı. Şimdi futbol devi
İtalya'yla berabere kaldık diye üzülüyoruz! Bu alanda ne kadar
ilerlediğimiz, takımımızın dünya 3'üncüsü olmasıyla bütün dünya önünde
kanıtlandı.
Her yıl olduğu
gibi, geçen yıl da ülkeler, yayınlanan bilimsel makaleler göz önüne
alınarak sıraya konuldu. Ama bu kez "Fransa'yı Yine Yenemedik" veya
"İngiltere'yi Ezdik Geçtik" kabilinden bir gazete başlığı göremedik.
Göremedik çünkü bu şampiyonada ancak 22'inci olabildik. Sonuç elbette
genel bir sevinç yarattı. Çünkü daha 5-6 yıl öncesine kadar 40'lı
sıralarda seyrediyorduk. Ama gönül bu; istiyoruz ki, daha da
yukarılara tırmanalım. Peki ama neden futbolda bu kadar hızlı bir
sıçrama yaparken, yüce Atatürk'ün "Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir"
diye 70 yıl önce hedefin ne olacağını göstermesine rağmen bu alanda
hâlâ daha ileri noktalarda değiliz?
|
 |
|
“Futbolla
bilim arasında ne benzerlik olabilir ki?" diye sorarsanız, bir
daha düşünmenizi öneririm. Bir zamanlar Galileo ve Newton gibi
dahiler, başkalarının desteğine gerek görmeden büyük keşiflere
imza atarlardı; ama bu günlerde gen mühendisliği gibi bilimlerde
araştırmalar teknisyen, öğrenci, doçent ve profesörlerden oluşan
takımlar tarafından yapılıyor. |
Burada bölüm
başkanlarına veya dekanlara, hatta belki de rektörlere bir antrenör
olarak bakmamamız için bir neden yok.
Daha başka
benzerlikler de var. Futbolda olduğu gibi, bilim takımları arasında da
transfer yapılıyor; Galatasaray, İnter gibi zengin takımlar nasıl
istedikleri yıldızları büyük paralar ödeyerek takımlarına katıyorsa,
bazı özel üniversiteler de bizim için astronomik sayılacak maaş
vererek devlet üniversitelerindeki genç yetenekleri fakültelerine
katıyor, İnter veya Liverpool'da top koşturan futbolcularımız gibi,
bazı genç bilim yıldızlarımız da Harvard, Yale gibi üniversitelerde
bilim yapabiliyor.
Bilimde maç
kazanmak, ancak buluş yapmakla gerçekleşebilir. Ama puan cetveline
geçmek istiyorsanız, bu keşfin saygın bir profesyonel dergide
yayınlanması gerekir. Derginin yayın yönetmeni, makaleyi 2 veya 3
'hakeme' gönderir. Hakemler bazen "Şu kısım düzeltilirse
yayımlanabilir" kabilinden durumu avantaja bırakır; bazen de "Katiyyen
basılamaz" kabilinden kırmızı kart gösterebilir. Tıpkı futbolda olduğu
gibi, bilimsel maçlarda da hakemlerin yanıldığı olabilir. Birçok
dergide reddedilen (kırmızı kart gören) bir makale, pek ünlü olmayan
bir dergide kendisine bir ev bulabilir. Yani yazar süper lig değil,
ikinci kümede oynamış sayılır. (Tıpkı futbolda olduğu gibi, makalesi
reddedilen yazar da çoğu kez kabahati hakemlere yükler!)

Eskiden, arada
sırada da olsa Milli Takımımız beklenmedik zaferler kazanırdı. Bundan
50 yıl kadar önce Kocsis ve Puşkaş gibi efsanevi futbolculardan oluşan
Macar Milli Takımı o zamana kadar kendi sahasında hiç yenilmemiş
İngiliz Milli Takımı’nı kraliçenin gözü önünde hezimete uğratmış
(yanılmıyorsam 6-3 lük bir skorla); ama biz aynı takımı İstanbul'da
3-1 yenmiştik. Yıllar öncesi tıpkı Emre gibi, Okan'ın bugün yaptığı
gibi 30-40 yıl öncesinde de Lefter ve Can gibi iki Fenerli, Avrupa
takımlarınca transfer edilmişlerdi. Ama bu başarılar istisnaydı.
Futbolumuzun genel anlamda uluslararası yüksek bir standardı
tutturması, -bir Fenerbahçeli için bunu söylemek biraz güç oluyor-
Fatih Terim'in kumandasındaki Galatasaray'ın, futbolun bir çeşit
Nobel'i sayılabilecek Avrupa Kulüpler Kupası'nı kazanmasıyla mümkün
olmuştur. Hepinizin de bildiği gibi Şenol Güneş'in yönettiği Milli
Takımımızın son şampiyonadaki zaferleri, bu tür başarıların geçici
olmadığını bütün dünyaya gösterdi. Denizlispor'un son aylarda Avrupa
kulüplerine karşı kazandığı zaferler de bu başarıların sadece bir iki
büyük takımla sınırlı olmadığını kanıtladı.
Şimdi sorumuza
geri dönelim: Neden futboldaki başarıyı bilimde gösteremiyoruz?
Aslında bundan 10 veya 15 yıl önce 40'larda seyrederken 22'nci sıraya
çıkmamız az buz bir başarı değil; ama bu tırmanış tabii ki futboldaki
ilerlemeyle eşdeğer değil. Neden geri olduğumuz sorusunu bilimcilere
yöneltirseniz; alacağınız Standard yanıt maaşların az olduğu ve deney
yapılabilmesi için gerekli laboratuvar, alet ve edavatın yetersiz
olduğudur. Maalesef bu iddialar, ancak bir dereceye kadar geçerlidir.
Aslında son zamlar, projeden yapılan ödemeler, ek ders ücretleri,
danışmanlık, ucuz lojman kiraları gibi etkenleri göz önüne alırsak,
üst düzey öğretim üyelerinin mali durumları sanıldığı gibi fena değil.
Aklı başında hiç bir biliminsanı, bu mesleğe zaten zengin olmak için
girmez. Aynı şekilde, bazı üniversitelerimizde rastlayacağınız alet
edavatı, sayılı Amerikan üniversitelerinde bile zor görürsünüz. (Fazla
aşinalığımız olmadığı için bu yazımızda teorik bilimlere fazla
girmeyeceğiz; ama bildiğimiz kadarıyla teorisyenler kalem ve kağıttan
başka malzemeye zaten gerek duymazlar. Örneğin, Einstein görelilik
teorilerini patent ofisinde memur olarak çalışırken geliştirdi). Bu
şikayetlerde gerçek payı olduğunu kabul etsek bile, bu gerçekler
22'nci sırada olmamızı açıklayacak kadar kuvvetli değil.

Sanırım biz
bilimcilerin futbolculardan öğrenip kendi sahamızda
uygulayabileceğimiz çok şeyler var. Bir iki örnek vererek bu noktayı
aydınlatalım: Fenerbahçe yöneticileri, neden Lorant'ı tekrar
Almanya'ya geri gönderdiler? Kazanamadığı için. Takımlar neden Hakan
Şükür'ü transfer etmek için yarışmıyorlar? Çünkü şu günlerde Hakan
formda değil de ondan. Çok zengin bir iş adamı Şenol Güneş'i telefonda
arayıp "Yahu Şenol, bizim yeğen spor akademisini yeni bitirdi şunu
Milli Takım'a alıver" derse, yeğenin takımda oynama şansı sizce ne
olur? Sözün gelişi, diyelim Şenol Bey böyle bir isteği yerine getirdi;
o zaman gazetelerde çıkacak yaygaranın sonu gelir mi?
Bizde bilimsel
araştırmalar bir iki istisna dışında, örneğin TÜBİTAK'ın Gebze'deki
Marmara Araştırma Enstütüsü ve üniversitelerde yapılıyor. Ben,
özellikle genç okuyucularımıza garanti ederim ki, bizim
üniversitelerimizde de dünya çapında biliminsanları var; ama bunlar
çoğunlukta değil. Bunun en büyük nedeni, futbol takımlarında oyuncu
seçmede gördüğümüz titizliği çoğu üniversitelerimizde görmüyoruz.
Yardımcı doçentlikten, doçentliğe; oradan da profesörlüğe atlayabilmek
için belirli sayıda makale yayınlamak gerekiyor. Mahalle takımında
oynayan bir insanın Milli Takım'a çağırılmasını düşünemezsiniz; ama
doçentliği bile haketmeyen birisinin profesörlüğe atanması, bizde
rastlanmayan bir olay değil. Bunun da belki de en önemli nedeni Hıncal
Uluç, Erman Toroğlu gibi futbol eleştirmenlerinin, bilimsel
karşıtlarının bulunmamasıdır. Ama bilimin ilerlemesi açısından asıl
problem, "oyuncumuz" profesör olunca başlıyor. Ne garip değil mi?
Bizim üniversitelerimizdeki profesör arkadaşlarımızın "takımda"
kalabilmek için araştırma yapmaları gerekmiyor. Yani "oyuncumuz", en
verimli olacağı bir zamanda sırt üstü yatmayı tercih ederse, takımdan
atılmak bir yana, diğer devlet memurları gibi her yıl maaşı artmaya
devam ediyor.
Şimdi oyunun çok
iyi oynandığı üniversitelerden biri olan California Üniversitesi'ne
bir göz atalım. Orada da profesörlüğü garantileyen bir bilim adamı,
isterse yayın yapmadan işine devam edebilir ve ahlaki ve hukuki
problemlerin dışında işinden atılamaz. Ama orada profesörlüğün, tam
rakam aklımda yok, 6 veya 7 derecesi var ve bizdekinin aksine bu
basamaklar, ancak yayın yapılarak aşılıyor. Çok daha önemlisi, 7'ci
dereceye ulaşmış bir hocanın maaşı birinci derecedekine göre neredeyse
iki misli. Gel de üretme!
Başka
problemlerimiz de var. Başarının olmazsa olmaz koşulu güvendir. Arif,
maça çıkmadan önce "Benim bu savunmayı çalımlasam bile, böyle bir
kaleciye gol atabilmem mümkün değil" veya Rüştü "Bu adam bana ne zaman
isterse gol atabilir" diye düşünürse acaba o maçın sonucu ne olur
dersiniz? Genç biliminsanlarımız için de güven çok önemlidir. Onlara
da bu güveni aşılayacak, örnek olacak ağabey ve ablalara gerek var.
Kendisi üretmeyen bir hoca, nasıl olur da genç bir yeteneğe örnek
olabilir?
Çok daha önemli bir
problem, üniversitelerimizde sık sık rastlanan "akraba evliliği".
Futbol takımları, yerli yabancı farkı gözetmeden her yerden oyuncu
alırken, özellikle devlet üniversitelerimizdeki "akraba" evliliği
trajik boyutlara ulaşıyor.
|
 |
|
Ne kadar açık
fikirli olursa olsunlar, bizler nasıl annelerimizin gözünde daima
çocuk olarak kalırsak, genç doçent ve profesörler de hocalarının
gözünde daima öğrenci olarak kalır.
Bu durum doğal
olarak kendine özgü idari sorunlar yaratacağı gibi, genç
yeteneklerin yeni fikirlere, yeni paradigmalara ısınmasını büyük
ölçüde engeller (gençlere ne kadar önem verdiğimizin en acıklı
göstergesi, geçen hükümetin profesör ve birinci derecedeki
doçentlere oldukça yüksek zam yapıp, üretmesini beklediği genç
öğretim üyelerini ıska geçmesi). |
Ben uzun yıllar
geçirdiğim ABD'de aynı üniversitede lisans, yüksek lisans, doktora
yaptıktan sonra, yine aynı yerde hocalık yapan tek bir insana
rastlamadım. Zaten okuduğum Oregon Eyalet Üniversitesi'nde iki
diplomadan daha fazla alınmaz diye resmi bir kural bile vardı.
Bütün bu
anlattıklarımıza rağmen, ben gelecek için gerçekten çok umutluyum.
Ekoloji ve çevre çok popüler konular olduğu için, birçok okul ve
üniversitede konuşma fırsatı buldum. TED Koleji, Kalecik Meslek Okulu,
Boğaziçi Üniversitesi, Kara Harp Okulu, 9 Eylül Üniversitesi, Bilkent,
Uludağ Üniversitesi, Mustafa Kemal Üniversitesi, İnönü Üniversitesi,
Hacettepe Hemşire Okulu, ziyaret ettiğim yerler arasındaydı. Bu
ziyaretler sırasında çok sayıda hoca ve öğrenciyle sohbet etmek,
onları tanımak fırsatını buldum. Beni en çok şaşırtan ve
gururlandıran, bana yöneltilen soruların kalitesiydi. Yetenek
açısından, bizim çocuklarımızın ABD'nin en iyi okullarında
okuyanlardan hiç bir eksiği yok. Şu anda dışarıda okuttuğumuz
onbinlerce öğrenciyi de unutmayalım; bu fakir milletin büyük
fedakarlıklarla okuttuğu bu gençler döndüğünde, bilimsel transfer
ister istemez, daha adil, daha kaliteli olacak. Karamsarlığa
kapılmamıza hiç gerek yok. Kimbilir, belki torunlarımız şöyle
başlıklar gördüklerinde hiç şaşırmayacaklar: "Bilkent, Hakem Yüzünden
Cambridge'e Bir Makaleyle Yenildi" ya da "Büyük Zafer: ODTÜ Harvard'ı
Hezimete Uğrattı."
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
S: 423 Şubat-2003
Sargun A. Tont'a
teşekkürlerimizle
Denizce
 |
|