e-mail    
denizce@denizce.com

Konuk Defteri
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Bilim ve Futbol

Sargun A. Tont    

 

Şubat 2003

   

Geçtiğimiz yıl bir gazetenin spor sayfasında gördüğüm başlık beni epeyce düşündürmüştü: "İtalya'yı Yine Yenemedik". Düşündürdü; çünkü bizim çocukluğumuzda İngiltere ve Almanya bize B Milli Takımlarını çıkartır, üstelik maçları da dört beş gol atarak kazanırlardı. Şimdi futbol devi İtalya'yla berabere kaldık diye üzülüyoruz! Bu alanda ne kadar ilerlediğimiz, takımımızın dünya 3'üncüsü olmasıyla bütün dünya önünde kanıtlandı.

Her yıl olduğu gibi, geçen yıl da ülkeler, yayınlanan bilimsel makaleler göz önüne alınarak sıraya konuldu. Ama bu kez "Fransa'yı Yine Yenemedik" veya "İngiltere'yi Ezdik Geçtik" kabilinden bir gazete başlığı göremedik. Göremedik çünkü bu şampiyonada ancak 22'inci olabildik. Sonuç elbette genel bir sevinç yarattı. Çünkü daha 5-6 yıl öncesine kadar 40'lı sıralarda seyrediyorduk. Ama gönül bu; istiyoruz ki, daha da yukarılara tırmanalım. Peki ama neden futbolda bu kadar hızlı bir sıçrama yaparken, yüce Atatürk'ün "Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir" diye 70 yıl önce hedefin ne olacağını göstermesine rağmen bu alanda hâlâ daha ileri noktalarda değiliz?

  “Futbolla bilim arasında ne benzerlik olabilir ki?" diye sorarsanız, bir daha düşünmenizi öneririm. Bir zamanlar Galileo ve Newton gibi dahiler, başkalarının desteğine gerek görmeden büyük keşiflere imza atarlardı; ama bu günlerde gen mühendisliği gibi bilimlerde araştırmalar teknisyen, öğrenci, doçent ve profesörlerden oluşan takımlar tarafından yapılıyor.

Burada bölüm başkanlarına veya dekanlara, hatta belki de rektörlere bir antrenör olarak bakmamamız için bir neden yok.

Daha başka benzerlikler de var. Futbolda olduğu gibi, bilim takımları arasında da transfer yapılıyor; Galatasaray, İnter gibi zengin takımlar nasıl istedikleri yıldızları büyük paralar ödeyerek takımlarına katıyorsa, bazı özel üniversiteler de bizim için astronomik sayılacak maaş vererek devlet üniversitelerindeki genç yetenekleri fakültelerine katıyor, İnter veya Liverpool'da top koşturan futbolcularımız gibi, bazı genç bilim yıldızlarımız da Harvard, Yale gibi üniversitelerde bilim yapabiliyor.

Bilimde maç kazanmak, ancak buluş yapmakla gerçekleşebilir. Ama puan cetveline geçmek istiyorsanız, bu keşfin saygın bir profesyonel dergide yayınlanması gerekir. Derginin yayın yönetmeni, makaleyi 2 veya 3 'hakeme' gönderir. Hakemler bazen "Şu kısım düzeltilirse yayımlanabilir" kabilinden durumu avantaja bırakır; bazen de "Katiyyen basılamaz" kabilinden kırmızı kart gösterebilir. Tıpkı futbolda olduğu gibi, bilimsel maçlarda da hakemlerin yanıldığı olabilir. Birçok dergide reddedilen (kırmızı kart gören) bir makale, pek ünlü olmayan bir dergide kendisine bir ev bulabilir. Yani yazar süper lig değil, ikinci kümede oynamış sayılır. (Tıpkı futbolda olduğu gibi, makalesi reddedilen yazar da çoğu kez kabahati hakemlere yükler!)

Eskiden, arada sırada da olsa Milli Takımımız beklenmedik zaferler kazanırdı. Bundan 50 yıl kadar önce Kocsis ve Puşkaş gibi efsanevi futbolculardan oluşan Macar Milli Takımı o zamana kadar kendi sahasında hiç yenilmemiş İngiliz Milli Takımı’nı kraliçenin gözü önünde hezimete uğratmış (yanılmıyorsam 6-3 lük bir skorla); ama biz aynı takımı İstanbul'da 3-1 yenmiştik. Yıllar öncesi tıpkı Emre gibi, Okan'ın bugün yaptığı gibi 30-40 yıl öncesinde de Lefter ve Can gibi iki Fenerli, Avrupa takımlarınca transfer edilmişlerdi. Ama bu başarılar istisnaydı. Futbolumuzun genel anlamda uluslararası yüksek bir standardı tutturması, -bir Fenerbahçeli için bunu söylemek biraz güç oluyor- Fatih Terim'in kumandasındaki Galatasaray'ın, futbolun bir çeşit Nobel'i sayılabilecek Avrupa Kulüpler Kupası'nı kazanmasıyla mümkün olmuştur. Hepinizin de bildiği gibi Şenol Güneş'in yönettiği Milli Takımımızın son şampiyonadaki zaferleri, bu tür başarıların geçici olmadığını bütün dünyaya gösterdi. Denizlispor'un son aylarda Avrupa kulüplerine karşı kazandığı zaferler de bu başarıların sadece bir iki büyük takımla sınırlı olmadığını kanıtladı.

Şimdi sorumuza geri dönelim: Neden futboldaki başarıyı bilimde gösteremiyoruz? Aslında bundan 10 veya 15 yıl önce 40'larda seyrederken 22'nci sıraya çıkmamız az buz bir başarı değil; ama bu tırmanış tabii ki futboldaki ilerlemeyle eşdeğer değil. Neden geri olduğumuz sorusunu bilimcilere yöneltirseniz; alacağınız Standard yanıt maaşların az olduğu ve deney yapılabilmesi için gerekli laboratuvar, alet ve edavatın yetersiz olduğudur. Maalesef bu iddialar, ancak bir dereceye kadar geçerlidir. Aslında son zamlar, projeden yapılan ödemeler, ek ders ücretleri, danışmanlık, ucuz lojman kiraları gibi etkenleri göz önüne alırsak, üst düzey öğretim üyelerinin mali durumları sanıldığı gibi fena değil. Aklı başında hiç bir biliminsanı, bu mesleğe zaten zengin olmak için girmez. Aynı şekilde, bazı üniversitelerimizde rastlayacağınız alet edavatı, sayılı Amerikan üniversitelerinde bile zor görürsünüz. (Fazla aşinalığımız olmadığı için bu yazımızda teorik bilimlere fazla girmeyeceğiz; ama bildiğimiz kadarıyla teorisyenler kalem ve kağıttan başka malzemeye zaten gerek duymazlar. Örneğin, Einstein görelilik teorilerini patent ofisinde memur olarak çalışırken geliştirdi). Bu şikayetlerde gerçek payı olduğunu kabul etsek bile, bu gerçekler 22'nci sırada olmamızı açıklayacak kadar kuvvetli değil.

Sanırım biz bilimcilerin futbolculardan öğrenip kendi sahamızda uygulayabileceğimiz çok şeyler var. Bir iki örnek vererek bu noktayı aydınlatalım: Fenerbahçe yöneticileri, neden Lorant'ı tekrar Almanya'ya geri gönderdiler? Kazanamadığı için. Takımlar neden Hakan Şükür'ü transfer etmek için yarışmıyorlar? Çünkü şu günlerde Hakan formda değil de ondan. Çok zengin bir iş adamı Şenol Güneş'i telefonda arayıp "Yahu Şenol, bizim yeğen spor akademisini yeni bitirdi şunu Milli Takım'a alıver" derse, yeğenin takımda oynama şansı sizce ne olur? Sözün gelişi, diyelim Şenol Bey böyle bir isteği yerine getirdi; o zaman gazetelerde çıkacak yaygaranın sonu gelir mi?

Bizde bilimsel araştırmalar bir iki istisna dışında, örneğin TÜBİTAK'ın Gebze'deki Marmara Araştırma Enstütüsü ve üniversitelerde yapılıyor. Ben, özellikle genç okuyucularımıza garanti ederim ki, bizim üniversitelerimizde de dünya çapında biliminsanları var; ama bunlar çoğunlukta değil. Bunun en büyük nedeni, futbol takımlarında oyuncu seçmede gördüğümüz titizliği çoğu üniversitelerimizde görmüyoruz. Yardımcı doçentlikten, doçentliğe; oradan da profesörlüğe atlayabilmek için belirli sayıda makale yayınlamak gerekiyor. Mahalle takımında oynayan bir insanın Milli Takım'a çağırılmasını düşünemezsiniz; ama doçentliği bile haketmeyen birisinin profesörlüğe atanması, bizde rastlanmayan bir olay değil. Bunun da belki de en önemli nedeni Hıncal Uluç, Erman Toroğlu gibi futbol eleştirmenlerinin, bilimsel karşıtlarının bulunmamasıdır. Ama bilimin ilerlemesi açısından asıl problem, "oyuncumuz" profesör olunca başlıyor. Ne garip değil mi? Bizim üniversitelerimizdeki profesör arkadaşlarımızın "takımda" kalabilmek için araştırma yapmaları gerekmiyor. Yani "oyuncumuz", en verimli olacağı bir zamanda sırt üstü yatmayı tercih ederse, takımdan atılmak bir yana, diğer devlet memurları gibi her yıl maaşı artmaya devam ediyor.

Şimdi oyunun çok iyi oynandığı üniversitelerden biri olan California Üniversitesi'ne bir göz atalım. Orada da profesörlüğü garantileyen bir bilim adamı, isterse yayın yapmadan işine devam edebilir ve ahlaki ve hukuki problemlerin dışında işinden atılamaz. Ama orada profesörlüğün, tam rakam aklımda yok, 6 veya 7 derecesi var ve bizdekinin aksine bu basamaklar, ancak yayın yapılarak aşılıyor. Çok daha önemlisi, 7'ci dereceye ulaşmış bir hocanın maaşı birinci derecedekine göre neredeyse iki misli. Gel de üretme!

Başka problemlerimiz de var. Başarının olmazsa olmaz koşulu güvendir. Arif, maça çıkmadan önce "Benim bu savunmayı çalımlasam bile, böyle bir kaleciye gol atabilmem mümkün değil" veya Rüştü "Bu adam bana ne zaman isterse gol atabilir" diye düşünürse acaba o maçın sonucu ne olur dersiniz? Genç biliminsanlarımız için de güven çok önemlidir. Onlara da bu güveni aşılayacak, örnek olacak ağabey ve ablalara gerek var. Kendisi üretmeyen bir hoca, nasıl olur da genç bir yeteneğe örnek olabilir?

Çok daha önemli bir problem, üniversitelerimizde sık sık rastlanan "akraba evliliği". Futbol takımları, yerli yabancı farkı gözetmeden her yerden oyuncu alırken, özellikle devlet üniversitelerimizdeki "akraba" evliliği trajik boyutlara ulaşıyor.

  Ne kadar açık fikirli olursa olsunlar, bizler nasıl annelerimizin gözünde daima çocuk olarak kalırsak, genç doçent ve profesörler de hocalarının gözünde daima öğrenci olarak kalır.

Bu durum doğal olarak kendine özgü idari sorunlar yaratacağı gibi, genç yeteneklerin yeni fikirlere, yeni paradigmalara ısınmasını büyük ölçüde engeller (gençlere ne kadar önem verdiğimizin en acıklı göstergesi, geçen hükümetin profesör ve birinci derecedeki doçentlere oldukça yüksek zam yapıp, üretmesini beklediği genç öğretim üyelerini ıska geçmesi).

Ben uzun yıllar geçirdiğim ABD'de aynı üniversitede lisans, yüksek lisans, doktora yaptıktan sonra, yine aynı yerde hocalık yapan tek bir insana rastlamadım. Zaten okuduğum Oregon Eyalet Üniversitesi'nde iki diplomadan daha fazla alınmaz diye resmi bir kural bile vardı.

Bütün bu anlattıklarımıza rağmen, ben gelecek için gerçekten çok umutluyum. Ekoloji ve çevre çok popüler konular olduğu için, birçok okul ve üniversitede konuşma fırsatı buldum. TED Koleji, Kalecik Meslek Okulu, Boğaziçi Üniversitesi, Kara Harp Okulu, 9 Eylül Üniversitesi, Bilkent, Uludağ Üniversitesi, Mustafa Kemal Üniversitesi, İnönü Üniversitesi, Hacettepe Hemşire Okulu, ziyaret ettiğim yerler arasındaydı. Bu ziyaretler sırasında çok sayıda hoca ve öğrenciyle sohbet etmek, onları tanımak fırsatını buldum. Beni en çok şaşırtan ve gururlandıran, bana yöneltilen soruların kalitesiydi. Yetenek açısından, bizim çocuklarımızın ABD'nin en iyi okullarında okuyanlardan hiç bir eksiği yok. Şu anda dışarıda okuttuğumuz onbinlerce öğrenciyi de unutmayalım; bu fakir milletin büyük fedakarlıklarla okuttuğu bu gençler döndüğünde, bilimsel transfer ister istemez, daha adil, daha kaliteli olacak. Karamsarlığa kapılmamıza hiç gerek yok. Kimbilir, belki torunlarımız şöyle başlıklar gördüklerinde hiç şaşırmayacaklar: "Bilkent, Hakem Yüzünden Cambridge'e Bir Makaleyle Yenildi" ya da "Büyük Zafer: ODTÜ Harvard'ı Hezimete Uğrattı."

 

    

   Kaynakça:
   Bilim ve Teknik Dergisi

  S: 423      Şubat-2003

                                                                Sargun A. Tont'a teşekkürlerimizle

                                                                                    Denizce