
Herkes son model arabalara, bilmem kaç beygirlik
motorlara övgüler düzerken; çelimsiz, zayıf bisiklete güzelleme
için ne yazılır? En iyisi bir dört yol ağzına gidip uzaklardan
gelecek sözcükleri orada beklemek.
Yola çıkıp beklersek göreceğiz ki, Yazar Hüseyin
Rahmi Gürpınar, bisiklet üzerinde bize doğru yaklaşacak ve
seslenecek: “Doktorlar böbrek sancılarımın iyileşmesi ve
taşlarımın düşmesi için bisiklete binmemi tavsiye ettiler!”
Konya’ya giden bir başka yoldan - ki Konya, 1950’li yıllarda
‘bisiklet kenti’ olarak ünlenmişti - gelen bir bisikletçi
yanımızda duracak ve eliyle bisikletini gösterek, “Düz ovanın
uçağıdır bu!” diyecek. Oysa Orhan Kemal, bir öyküsünde onun
için, “Bizim Adana’da ‘Cansız At’ da derlerdi, doğrudan doğruya
‘Teker’ de…” diye yazmıştı. Ve bu ilkbahar bitiminde laleler son
günlerini yaşarken, bisikletini Keukenhof Bahçeleri’ne doğru
süren Fazıl Hüsnü Dağlarca, yanımızdan hızla geçerken, yazdığı
şiirin dizelerini mırıldanacak: “Eski kiliselerin / Yeni /
Melekleridir / Bisikletler Hollanda’da”…
Ben Olsaydım...
Ben yalnızca bir gazete okuru olsaydım, 2007 yılı
başında çıkan şu haberi keser, arabamda dikiz aynasının yanına
asar ve İstanbul trafiğinde kalakaldığımda sürekli okurdum: “16
milyon nüfuslu Hollanda'da insandan çok bisiklet var. 18 milyon
bisiklet bulunan ülkede, bir Hollandalı iki tekerlek üstünde
yılda 917 km.'den fazla yol yapıyor. Amsterdam merkez
istasyonunda çok katlı bisiklet otoparkı, her köşede bisiklet
parkı alanı var. Birçok politikacı ve kraliyet üyeleri bile
bisiklete biniyor. Hollandalılar şemsiyeyle, cep telefonuyla
konuşurken ya da müzik dinlerken bisiklete binmekte usta.
Gidonlarında kayak takımı, sandalye, televizyon taşıyanlara bile
rastlanıyor.”

Ben yalnızca bir şair olsaydım ve bisiklet için
bir yazı yazsaydım; sizi İzmir’e, Karşıyaka’daki bir evin
bahçesine götürürdüm. Ev halkı bir adamın başına toplanmış,
onun, dağılmış bir bisikleti kurmasını seyrediyor. Adam bir
marangoz; bisikleti darmadağın eden de evin küçük oğlu Attila…
Çocuk, yıllar sonra büyük bir şair olacak ve şöyle diyecektir:
"Hırçın ve yaramaz bir çocuktum, hiçbir oyuncağım birkaç günden
fazla sağlam kalamazdı; nasıl işlediğini anlayabilmek için
mutlaka içini kurcalayıp bozardım."

Şair’in Tahta Bisikleti
Öner Ciravoğlu, şairin hayatını anlattığı "Büyük
Yolların Haydutu" adlı kitabında bu bisikleti simgeleştirir: "Bu
oyuncağı 'kırma' uğraşı, sanırım onun peşini yıllar boyunca
bırakmayacak ve 'analiz' gücüne dönüşecektir. Attila İlhan,
ileriki yıllarda önüne çıkan olanakları değerlendirirken, onları
tıpkı çocukluk oyuncakları gibi inceleyecek, sorgulayacak ve en
çağdaş yöntemle çözümleyecektir. Attila İlhan'ın yaşamı boyunca
yazdıklarına, 'fırtınalı' yolculuklarına baktığımızda, o tahta
bisikleti hep görür gibiyiz."
Evet, ben yalnızca bir fotoğrafçı olsaydım, bu
yazının açılışında gördüğünüz fotoğrafın altına şöyle yazardım:
“Orta Anadolu’da, Sultanhanı’nda her sabah binlerce adam, kapı
arkalarındaki ya da bodrumlardaki bisikletlerini dışarı çıkarır
ve yollara düşer. Çevrilen pedallar, on on beş dakika sonra halı
onarım atölyelerinin önlerinde durur. Bisikletlerinden inen
ustalar, bir gün önce kaldıkları yerden halıların “yara”larını
iyileştirmeye başlarlar. Bakışlarını renkli iplere yeniden
indirirler Yarısı yanmış halılardan, üzerine konan saksıdan
süzülen suyla çürüyenlere; ayakaltında kullanıla kullanıla
aşınmışlardan, bir köşesi yırtılmışlara kadar binlerce halının
onarımı için her gün böyle işbaşı yapılır Sultanhanı’nda.”
Bahara Yolculuk
Ben yalnızca bir gezgin olsaydım, ağaçların
çiçeklendiği bir gün bisikletine bindirdiği torunuyla bana doğru
gelen dede için şöyle yazardım: “Dedesi dedi ki küçük çocuğa:
‘Haydi giyin de, seni bahara götüreyim evlat!’ Çocuk da sordu:
‘Bahar yakında mı, uzakta mı dede?’’ Dedesi dalgın, yanıtladı:
‘Senin için çok yakında, benim için biraz uzakta!’ ‘Nasıl yani?
Anlamadım dede…’ ‘Anlatmam biraz zor evlat! Ama sen yanımda
olursan, bahar bana da yakınlaşıyor.’ ‘Yine anlamadım dede! Yine
anlamadım!’ ‘Bunu şimdilik boş ver evlat. Haydi, seni bahara
götüreyim.’
Kastamonu Pınarbaşı’nda bir sabah, torununu
bahara götürmek için evden çıkan dedenin, onunla birlikte
bisikletine bindiğini haber alan ağaçlar, hemen çiçeğe durdular.
Çiçeğe durdular ki, dedesi torununa mahçup olmasın.”
Sinemanın Favorisi
Ben yalnızca bir sinema tutkunu olsaydım, size
film üstüne film sayardım. Vittorio De Sica’nın yoksul Roma’da
geçen “Bisiklet Hırsızları”nı, “ET”deki, bisikletle uçarken
Ay’ın önünden geçiş sahnesini, “Cennetin Müziği”’nde koskoca
orkestra şefinin bisiklete binmeyi öğrenirkenki acemiliğini,
“Hayat Güzeldir”deki bisikletleri ve daha nicelerini… Ama bir
tanesi var ki, nasıl unuturum… “Amelie” filminde Cam Adam’ın
seyrettiği video kasetin bir bölümünde, Fransa Bisiklet Turu’nda
yarışan bisikletçiler görülür konvoy halinde. Aniden, geçtikleri
yolun kıyısından kopup gelen bir at onlara katılır ve uzun süre
yanlarında dörtnala koşar! Gerçek mi, düş müdür sahne,
anlayamazsınız…
Çocuk Düşleri
Bütün çocuklar bisiklete deli olurlar. Haydar
Ergülen bu çocuk delilerden biridir ama ne yazık ki, hiç
bisikleti olmayacaktır. Yıllar sonra İstanbul’dan çok uzaklarda
bir yerde, şunları hissedecektir: “Amsterdam’ı ilk gördüğümde,
hala bisiklet duygusunun yürüdüğüne çok sevinmiştim ya,
çocukluğumun şehrini bisikletsiz geçtiğime de çok üzülmüştüm.
Sonra geç oldu, akşam gibi oldu, o yavaşlığa bir daha
yetişemeyeceğimi hissettim, yürüdüm, bir bisikleti geçtim,
yürüdüm, bir bisiklet beni geçti.”

Ergülen gibi, benim de hiç bisikletim olmadı. Ama
bisiklete ilk binişimde ki yedi sekiz yaşlarında olmalıydım ve
bisiklet kiralıktı, bayır aşağı giderken hızlanıp frenle durmayı
başaramamış, yol kenarındaki pis su kanalına uçmuştum! Acaba
bundan mı sonrasında bisikletle bir türlü sarmaş dolaş olamamam?
Yukarıda saydığım işlerinin hepsini yapan biri olmasaydım da,
yalnızca bir ruhbilimci olsaydım, kendimi analiz etmeye buradan
başlardım… Bisikletten ilk düştüğüm andan… Ve yanıma da, Çetin
Altan’ın bir tümcesini alırdım: “Tek öksüzlüğüm, bir
bisikletimin olmayışıydı.”
Kaynakça:
SkyLife - Mayıs 2009
Yazı - Fotograf: Akgün Akova