| |
Sevgili Denizce Dostları,
BBC için hazırlanan bu çalışmayı büyük bir beğeni ile sizlere
sunuyoruz. Genel kültür birikimi açısından ciddi bir önem
taşıyor.
Sevgi ve saygılarımızla
Denizce

İÇ İÇE DÜNYA
Doğada, kristallerin yedi temel biçimi ve sayısız rengi
vardır. Biçimleri, gerek boşlukta yer alan şekiller, gerekse maddenin
betimi olarak, insanı hep hayran bırakmıştır. Modern çağda, doğadaki
kristallerin, kendilerini oluşturan atomları bir bakıma yansıttığı bir
gerçektir. Atomların, belli gruplara ayrılmasında yardımcı olurlar.
Kristaller, dünyanın içine açılan ilk penceredir.
Elementler arasındaki grup benzerlikleri nereden
gelir? 1860 yıllarında herkes
bunu merak ediyordu; birçok bilim adamı da birbirine benzer yanıtlar
ortaya atıyorlardı. Bu sorunu büyük bir başarı ile çözümleyen
Dimitri İvanoviç Mendeleev adında bir Rus oldu. Mendeleev'in
özelliği yalnızca dehası değil, elementlere olan büyük tutkusu idi.
Her bir elementin karakteristik bir atom ağırlığı
vardı. Onları benzer ya da ayrı yapan özellikler nasıl olur da bir
tek değişmezden veya parametreden çıkardı? Sorun bu soruya
dayanıyordu. Mendeleev de bu konuda çalışmaya koyuldu. Bir de oyun
çıkarmıştı kendine. Elementlerin adını kartlara yazar, sonra da bu
kartları karıştırırdı.
Mendeleev bu kartlara atom ağırlıklarını yazar,
ağırlıklarına göre bunları dikey olarak dizerdi. Bu düzenlemede
yatay sıralar bir anlam taşımaktadır. Bu sıralarda gruplar bir araya
getirilmiştir. Mendeleev böylece bir matematik anahtar bulmuştu.
Elementleri atom ağırlıklarına göre dikey olarak yedişer yedişer iki
sütuna dizersek, yatay sırada aynı gruptan gelen elementlerin
sıralanmış olduklarını görürüz.
Atomların temel yapısı sayısaldı; bu artık belliydi.
Ama işin içyüzü yalnız bu kadarla bitemezdi. Bir şeyler eksik
olmalıydı. Tüm elementlerin özelliklerinin bir tek sayıda, atom
ağırlığında toplanmasına inanmak anlamsızdı. Üstelik bu sayılar neyi
anlatıyordu? Atomun ağırlığı, olsa olsa onun giriftliği
belirleyebilirdi. Öyle olunca da, gizli, bir iç yapıyı saklıyor
olmalıydı. Atomun fiziksel açıdan nasıl oluştuğunu, bu özelliklerin
nereden geldiğini yansıtması gerekiyordu. Ama, gene de, uzun süre
taşınan bir inançla, atomun bölünmez olduğuna kesinlikle
inanılıyordu.
Bu konudaki dönüm noktası, 1897 yılında çıkageldi. o
yıl J.J. Thomson, elektronu buldu. Elektron, atomun tümünün ya
da ağırlığının bir parçası idi ve tek bir elektrik yüklenimi
taşıyordu. Her bir element, atomundaki elektronların sayısı ile
tanımlanır. Bu da, dikkatin atom yapısına çevrildiği anlamını
taşır.

Ernest Rutherford
(1871-1937),
1911 yılında atom için yeni bir
model önerdi. Atomun büyük kısmının ağır bir çekirdek ya da özekte
bulunduğunu, elektronların da, tıpkı güneşin çevresindeki gezegenler
gibi, bu özeğin yörüngesinde döndüklerini ileri sürmüştü. Bu çok
parlak bir düşündü. Ama gene de bir özrü vardı. Gezegenler
yörüngelerinde devinirken sürekli olarak enerji kaybederler, böylece
her yıl yörüngeleri küçülür.
Dolayısıyla zamanla güneşin içine düşeceklerdir. Eğer
elektronlar da tıpkı gezegenler gibi ise, o zaman onların da
çekirdeğe düşmeleri gerekir. Elektronların sürekli olarak enerji
yitirmesini önleyecek bir şey olsa gerek!
İşte Niels Bohr'un görkemli düşünü. Atomun içi
gözle görülemez ama bir penceresi vardır. Renk renk bir penceredir
bu. Atomun tayfı. Her elementin kendi tayfı vardır ve bu Newton'un
beyaz ışıktan sağladığı gibi sürekli değildir, ama o elementi
betimleyen belirli sayıda parlak çizgileri bulunur. Sözgelişi,
hidrojenin görülebilir tayfında üç tane oldukça canlı renkte çizgisi
vardır: Bir kırmızı çizgi, bir mavi-yeşil çizgi, bir de yeşil çizgi.
Bohr bunları, hidrojen atomundaki tek bir elektronun dış
yörüngelerden birinden iç yörüngelerden birine sıçradığı vakit
çıkardığı enerji olarak açıklamıştır.
 |
|
Atomların, maddeyi oluşturan en son parçalar olmadığını
bir kez anladıktan sonra, artık elimizden gelen, yalnızca
parçaların ne türlü birleştiklerini ve devindiklerini göstermek
için modeller yapmaya çalışmaktır. Bu modeller, benzetme
yoluyla, maddenin nasıl yapıldığını gösterme amacını taşırlar.
Bu modelleri denemek için, maddeleri parçalara
bölmemiz gerekir.
|
İnsanın yücelişi, gitgide zenginleşen bir bileşimdir,
ama her adım, bir çözüm1eme çabasıdır. Dünya içindeki dünyanın
gitgide derinleşen bir çözümüdür. Atomun bölünebilir olduğu
anlaşılınca, bölünemez bir özeği, bir çekirdeği olduğu sanılmıştı.
Sonra 1930 yıllarında, bu
modelin daha da geliştirilmesi gerektiği görüldü. Atomun özeğindeki
çekirdek te, gerçeğin son parçası değildi.
James Chadwick,
1932 yılında çekirdeğin iki tür
parçadan oluştuğunu kanıtladı. Çekirdek yalnızca elektrikli pozitif
protondan değil, elektriksiz bir parça olan nötrondan da oluşur. Her
iki parça da kütleden yana hemen hemen eşittir. Böylece nötron,
yepyeni bir araştırma konusu oldu. Çünkü elektrik yüklenimi
olmadığından, elektrik sorunu ortaya çıkmadan, nötron, atomların
çekirdeklerine atılabilirdi ve çekirdekleri değiştirebilirdi. Bundan
en çok yararlanan kişi, modern alşimist Romalı Enrico Fermi
oldu. Fermi, sırası ile her elementi nötron ile bombardıman etmeye
başladı. Böylece değişim öyküsü ve düşü, onun elinde gerçek
oluverdi.
1939
yılında Hans Bethe, Cornell Üniversitesinde çalışırken, güneşte
helyumun hidrojene dönüşmesini ilk kez kesin biçimde açıklamıştır.
Bu işlemle kütle kaybı, bize o güzelim armağanı, enerjiyi
sunmaktadır. Daha sonraki yıllarda açıklanan gerçek şuydu:
Yıldızların her birinde, atomları daha girift yapılar biçiminde
oluşturan bir süreç vardır. Maddenin kendi de evrişiktir.
BİLGİ VE YANILGI
Fiziksel bilimlerin amacı, nesnel dünyayı eksiksiz
yansıtmaktır. Fiziğin 20. y.y.'da ulaştığı bir başarı da, bu amaca
varmanın olanaksızlığını kanıtlamaktır. Salt bilgi yoktur. var
sananlar yanılgı içindedirler. Tüm bilgiler özürlüdür. Kuvantum
fiziği de bunu açıklar.
Elektromanyetik
bilgiler demetinin görünüşüne tümden bir göz atalım. Sorumuz şu
olsun. Dünyadaki en iyi aygıtla baktığımız ayrıntı, ne denli ince, ne
denli kesindir?
Ayrıntıyı görmek, yalnızca gözle görülür ışıkla görmek
anlamına da gelmez. 1867
yılında James Clerk Haxwell, ışığın bir elektromanyetik dalga
olduğunu öne sürmüştü; ayrıca, kurduğu denklemlerle, başka dalgaların
da bulunduğunu belirtmişti. Gözle görülebilen ışık demeti,
kırmızıdan mora dek, görünmez ışımalar (radyasyonlar) alanında
yalnızca bir oktav kadardır. Upuzun bir bilgi dizisi vardır. Bu
dizi, radyo dalgalarının en uzun dalgalarından, X ışınlarının en
kısa dalgalarına ve daha öteye dek uzanır. Bunların tümünü sırayla
insan yüzünde yansıtacağız. Görünmez dalgaların en uzunu radyo
dalgalarıdır. Bunların varlığını 1888
yılında Heinrick Hertz kanıtladı. Bu dalgalar, en uzun
dalgalar oldukları için en kaba saba olanlarıdır. Birkaç metrelik
bir dalga uzunluğunda çalışan bir radar arayıcısı, yüzü hiç göremez.
Dalga uzunluğunu kısaltırsak, bu dev yüzde ayrıntılar görmeye
başlar. Bir metreden az bir uzaklıkta kulaklar görülür. Radyo
dalgalarının pratik sınırında, yani birkaç santimetrede, bir adamın
çizgilerini görebiliriz.
Şimdi de bu adamın yüzüne fotoğraf makinesi ile
bakalım. Fotoğraf makinesi, bundan sonraki ışıma alanına, yani bir
milimetreden kısa dalga uzunluklarına, kızılötesi ışınlarına
duyarlıdır. Bunları, 1800
yılında William Hershel bulmuştu. Şimdi yüzün çizgilerini
kabataslak görüyoruz. Gözler, ağız, burun, burun deliklerinden çıkan
buğu. Evet, insan yüzü hakkında yeni bir şey öğrenmiş olduk. Ama
öğrendiğimizin henüz ayrıntısı yok.
200 kat büyütme uygulanınca, bildiğimiz beyaz ışıkta
bir deri hücresi gözle görülebilir. Ama daha çok ayrıntı elde etmek
için, daha da kısa dalga uzunluğu gerekir. Öyleyse, bundan sonraki
evre, mor ötesi ışınıdır. Bunun dalga uzunluğu bir milimetrenin
onbinde birinden azdır. Mor ötesi mikroskop donuk bir ışıktan gözeye
bakar. Göze 3.500 kat büyütülmüştür ve tek kromozom düzeyine
gelinmiştir. Ama artık burası son sınırdır. Bu kromozomun içindeki
insan genini hiçbir ışık göremez. Şimdi daha da derine gitmek
istiyorsak, dalga uzunluğunu kısaltmalıyız.
|

İlk röntgen filmi |
|
Bundan sonra x ışınları gelir. Bu ışınlar
öylesine derine dalarlar ki, herhangi bir malzeme ile ayarlanamaz;
x ışını ile mikroskop yapılamaz. Bu ışınları yüze tutarsak,
derinin altındaki kafatasını görürüz. X ışınlan,
1895 yılında Wilhelm Konrad
Röntgen tarafından bulundu.
Şimdi önümüzde bir adım daha var. Elektron
mikroskobuna doğru bir adım. Bu mikroskopta ışınlar öylesine
toplanmıştır ki, bunlara dalga mı demeli, tanecik mi demeli
bilemeyiz. Bir nesne elektronlarla bombardıman edilir. Şimdiye kadar
görülebilmiş en küçük nesne, tek bir toryum atomudur. Yine de görüntü
yumuşaktır, bulanıktır. Bu bulanık ve titrek iz, en sert elektronların
dahi, sert ve belirgin bir şekil çizemeyeceğini gösterir.
|
Şu anda, bilginin en önemli paradoksu ile karşı
karşıyayız. Doğayı daha kesin ve doğru gözleyebilmek için, her yıl
daha keskin aygıtlar buluyoruz. Ama yine de gözlemlerimize baktıkça,
bunların hala bulanık olduklarını görüyor, kesinlikten çok uzak
bulunduklarını anlıyoruz. Sanki her yaklaşımımızda, sonsuzluğa doğru
bizden uzaklaşan bir hedefin ardındayız.
1927
yılında Werner Heisenberg, elektronun yeni bir nitelendirmesini
yaptı. Evet, elektron bir parçacıktır, dedi, ama ancak sınırlı bilgi
veren bir parçacık. Yani, şu anda nerede olduğunu
belirleyebilirsiniz, ama atış noktasında belirli bir hız ya da yön
veremezsiniz.
Bu, çok kabataslak bir niteleme gibi gelebilir ama
değildir. Heisenberg bu kavrama kesinlik vererek, derinlik
kazandırmıştır. Elektronun taşıdığı bilgi, tümüyle sınırlıdır.
Örneğin, hızı- ve konumu öylesine birbirine oturtulmuştur ki,
kuvantumun toleransı ile bağlanmışlardır. İşte kavramın derinliği
buradadır. Bu yalnızca 20.y.y.'ın değil, bilim tarihinin en büyük
bilimsel düşüncelerinden biridir. Heisenberg buna Bilinmezlik Prensibi
adını vermiştir. Bu prensibe göre, hiçbir olay, hatta atomik olay,
kesinlikle, yani sıfır toleransla betimlenemez. Atom dünyasında
bilinmezlik alanı daima kuvantumla belirlenir.
İnsanın saptığı çıkmazın iki yönü vardır. Biri,
sonucun, aracın özrü olduğu inancıdır. Öbürü de, usu körleştiren bir
öğretimin benimsenmesidir.
Bizler, hep bilinenin sınırındayız. Umulana doğru,
ileriye yönelik atılımdayız. Bilimde her yargı, yanılgıdan kıl payı
ayrılır ve kişiseldir. Bilim, yanılabilmemize karşın
bilebildiklerimize bir saygınlıktır.
KUŞAKTAN KUŞAĞA
Genetik biliminin ve dolayısıyla tüm modern yaşam
bilimlerinin kurucusu olan Gregor Mendel, tarihin, zorbalıkla
düşünce özgürlüğünün savaştığı önemli günlerde ortaya çıktı.
Yeryüzünde yaşam üç milyar yıldır süregelmektedir. Bu sürenin üçte
ikisinde organizmalar, hücre bölünmesiyle çoğaldı1ar. Eşlenme,
genellikle tam benzer bir türü üretir ve yeni türler pek ender
olarak, ancak değişim yoluyla oluşur. Bu nedenle bu sürede evrim
çok yavaş olmuştur. Seksüel biçimde çoğa1an ilk organizmalar, deniz
yosunu türündendir. Bu da en çok bir milyar yıl önce olmuştur. Seksüel
çoğalma önce bitkilerde, sonra hayvanlarda başlamıştır.
Seks, çeşitlilik oluşturur, çeşitlilik te evrimin
dümenidir. Evrimin hızı, bugün türlerdeki biçim, renk ve davranışın
şaşırtıcı çeşitliliğini oluşturmuştur. Aynı zamanda, türler
içindeki tek tek ayrılıkların çeşitliliğini oluşturan da bu hızdır.
Bütün bunlar iki ayrı seksin oluşması ile olagelmiştir. Biyoloji
dünyasında seksin yayılımı da, türlerin ayıklanma yolu ile çevreye
uyumlarının kanıtıdır.
Bir türün üyelerinin gerekli değişiklikleri kalıtım
yoluyla edinmeleri ve kişilerin bu yolla uyum sağlamaları için seks
gereklidir. 18. yy.'ın sonunda Lamark kalıtımın bu saf ve
yalın anlatımını böyle açıklamıştı.
Seksin kendi de, doğal ayıklanma sonucu en güçlünün
yaşadığının bir örneğidir. Erkek geyikler öldürmek için değil,
dişilerini seçme hakkını korumak için döğüşürler.
İnsanlarda ve hayvan türlerinde biçim renk ve
davranışların çeşitliliği, Mendel'in tahmin ettiği gibi, genlerin
eşleşmesinden oluşur. Mekanik tanımla genler, kromozomlar boyunca
dikilidirler, ancak hücre bölünürken gözle görülebilirler. Önemli
olan soru, genlerin ne tür düzenlendikleri değildir. Modern soru,
genlerin nasıl devindikleridir. Genler nükleik asitten oluşmuştur.
İşte eylem de buradadır.
Bir kuşaktan öbürüne, kalıtım mesajlarının nasıl
iletildiği 1953 yılında
öğrenildi. James Watson, Francis Crick ile birlikte
deoksiribunükleik asidin, kısaca DNA'nın bir nükleik asit olduğuna
karar verdiler. Kalıtımın kimyasal mesajlarının bir kuşaktan öbürüne
bu nükleik asitler aracılığı ile taşınıldığı öğrenildi. İnsan evrimi,
hızlı bir evrimdir. Doğal ayıklanma, hayvan türlerinde bu kadar çabuk
olmamıştır. Biz insanlar, kendimize özgü bir ayıklanma uygulamış
olmalıyız; bu da belki bir seksüel tercihtir. Artık kesinlikle
biliyoruz ki kadınlar, kendi kafa düzeyindeki erkeklerle evlenirler.
Erkekler de kendi kafa düzeyindeki kadınlarla evlenirler. Eğer bu
tercih, gerçekten çok eskilere kadar uzanıyorsa, demek ki
becerilerinden yana tercih, her iki cins için de her zaman çok önemli
olmuştur .
İlk insanların alet yapımı için elleri yatkın, bu
aletleri planlaması için de bellekleri işlek olduğu an, işlek ve
yatkın olanlar tercih üstünlüğüne kavuşmuşlardı. Öbürlerine oranla
kendilerine daha bol eş bulabiliyor, daha çok çocuk yapıp
beslenebiliyorlardı. Eli işe yatkın ve belleği işlek olanlar,
insanın biyolojik evriminde bu nedenle başat olmuşlar, bu evrimi
böylesine çabuk geliştirmişlerdir. İnsan, biyolojik evriminde bile,
kültürel bir yetenekle, alet ve toplumsal plan yapma yeteneği ile
ilerlemiştir. Bu eğilim her kültürde toplumların uygun çift dedikleri,
uygun eş seçme titizliğinde görülür.
Eğer tek tercih unsuru bu olsaydı bizim olduğumuzdan
daha homojen olmamız gerekirdi. İnsanlar arasındaki çeşitliliği
sürdüren nedir. Bu kültürel bir unsurdur. Her kültürde çeşitliliği
sağlayan özel tedbirler vardır. Bunların en önemlisi tüm dünyada
yasaklanan akraba ile zinadır. Bunun yasaklanması daha yaşlı erkelerin
bir gurup dişiye başat olmasını önlemek açısından anlam taşır.
Biz kültürel bir türüz. Seksüel tercihe verdiğimiz önem
bu kültürün yoğrulup oluşturulmasını sağlamıştır.
Her insan, her uygarlık, kendi uğraşısı için kendine
verdiği sözü tuttuğundan ilerlemiştir. İnsanın kendi becerisine
kişisel bağlılığı, düşünlere bağlılığı ve duyum bağlılığı ele ele
verirse insan yücelir. İnsanın yücelişi bu bağlardan doğmuştur.
|
|