e-mail    
denizce@denizce.com

Konuk Defteri
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

  Boronowsky "İnsanın Yücelişi 4"

Derleyen: Sezer Ertuna    

 


Sevgili Denizce Dostları,

BBC için hazırlanan bu çalışmayı büyük bir beğeni ile sizlere sunuyoruz. Genel kültür birikimi açısından ciddi bir önem taşıyor.

                                                                      Sevgi ve saygılarımızla
                                                                                Denizce
                                                                  

1. Biyolojik Evrim - Kültür Evrimi / İnsan Ektiğini Biçer / Taşın İçindeki Tohum
2. Gizli Yapı / Evrenin Müziği / Yıldızların Habercisi
3. Yüce Yürüyüş / Güç Tutkusu / Yaşam Aşaması
4. İç  İçe  Dünya / Bilgi ve Yanılgı / Kuşaktan Kuşağa

 

İÇ  İÇE  DÜNYA

Doğada, kristallerin yedi temel biçimi ve sayısız rengi vardır. Biçimleri, gerek boşlukta yer alan şekiller, gerekse maddenin betimi olarak, insanı hep hayran bırakmıştır.  Modern çağda, doğadaki kristallerin, kendilerini oluşturan atomları bir bakıma yansıttığı bir gerçektir.  Atomların, belli gruplara ayrılmasında yardımcı olurlar. Kristaller, dünyanın içine açılan ilk penceredir.

Elementler arasındaki grup benzerlikleri nereden gelir?  1860 yıllarında herkes bunu merak ediyordu; birçok bilim adamı da birbirine benzer yanıtlar ortaya atıyorlardı.  Bu sorunu büyük bir başarı ile çözümleyen Dimitri İvanoviç Mendeleev adında bir Rus oldu.  Mendeleev'in özelliği yalnızca dehası değil, elementlere olan büyük tutkusu idi.

Her bir elementin karakteristik bir atom ağırlığı vardı.  Onları   benzer ya da ayrı yapan özellikler nasıl olur da bir tek değişmezden   veya parametreden çıkardı?  Sorun bu soruya dayanıyordu.  Mendeleev de bu konuda çalışmaya koyuldu. Bir de oyun çıkarmıştı kendine.   Elementlerin adını kartlara yazar, sonra da bu kartları karıştırırdı.

Mendeleev bu kartlara atom ağırlıklarını yazar, ağırlıklarına göre   bunları dikey olarak dizerdi.  Bu düzenlemede yatay sıralar bir anlam taşımaktadır.  Bu sıralarda gruplar bir araya getirilmiştir.  Mendeleev böylece bir matematik anahtar bulmuştu.  Elementleri atom ağırlıklarına   göre dikey olarak yedişer yedişer iki sütuna dizersek,  yatay sırada aynı gruptan gelen elementlerin sıralanmış olduklarını görürüz.

Atomların temel yapısı sayısaldı; bu artık belliydi.  Ama işin   içyüzü yalnız bu kadarla bitemezdi.  Bir şeyler eksik olmalıydı.  Tüm   elementlerin özelliklerinin bir tek sayıda, atom ağırlığında toplanmasına inanmak anlamsızdı. Üstelik bu sayılar neyi anlatıyordu? Atomun   ağırlığı, olsa olsa onun giriftliği belirleyebilirdi.  Öyle olunca da,   gizli, bir iç yapıyı saklıyor olmalıydı.  Atomun fiziksel açıdan nasıl   oluştuğunu, bu özelliklerin nereden geldiğini yansıtması gerekiyordu.  Ama, gene de, uzun süre taşınan bir inançla, atomun bölünmez olduğuna   kesinlikle inanılıyordu.

Bu konudaki dönüm noktası, 1897 yılında çıkageldi.  o yıl J.J. Thomson, elektronu buldu.  Elektron, atomun tümünün ya da ağırlığının  bir parçası idi ve tek bir elektrik yüklenimi taşıyordu.  Her bir   element, atomundaki elektronların sayısı ile tanımlanır.  Bu da,   dikkatin atom yapısına çevrildiği anlamını taşır.

Ernest Rutherford (1871-1937), 1911 yılında atom için yeni bir model önerdi. Atomun büyük kısmının ağır bir çekirdek ya da özekte bulunduğunu,  elektronların da, tıpkı güneşin çevresindeki gezegenler gibi, bu özeğin   yörüngesinde döndüklerini ileri sürmüştü.  Bu çok parlak bir düşündü.  Ama gene de bir özrü vardı.  Gezegenler yörüngelerinde devinirken sürekli olarak enerji kaybederler, böylece her yıl yörüngeleri küçülür.

Dolayısıyla zamanla güneşin içine düşeceklerdir.  Eğer elektronlar da  tıpkı gezegenler gibi ise, o zaman onların da çekirdeğe düşmeleri gerekir.  Elektronların sürekli olarak enerji yitirmesini önleyecek bir  şey olsa gerek!

İşte Niels Bohr'un görkemli düşünü.  Atomun içi gözle görülemez ama  bir penceresi vardır.  Renk renk bir penceredir bu.  Atomun tayfı.  Her  elementin kendi tayfı vardır ve bu Newton'un beyaz ışıktan sağladığı  gibi sürekli değildir, ama o elementi betimleyen belirli sayıda parlak  çizgileri bulunur.  Sözgelişi, hidrojenin görülebilir tayfında üç tane  oldukça canlı renkte çizgisi vardır: Bir kırmızı çizgi, bir mavi-yeşil  çizgi, bir de yeşil çizgi.  Bohr bunları, hidrojen atomundaki tek bir  elektronun dış yörüngelerden birinden iç yörüngelerden birine sıçradığı  vakit çıkardığı enerji olarak açıklamıştır.

 

Atomların, maddeyi oluşturan en son parçalar olmadığını bir kez  anladıktan sonra, artık elimizden gelen, yalnızca parçaların ne türlü  birleştiklerini ve devindiklerini göstermek için modeller yapmaya  çalışmaktır.  Bu modeller, benzetme yoluyla, maddenin nasıl yapıldığını gösterme amacını taşırlar.

Bu modelleri denemek için, maddeleri  parçalara bölmemiz gerekir.

 

İnsanın yücelişi, gitgide zenginleşen bir bileşimdir, ama her adım,  bir çözüm1eme çabasıdır. Dünya içindeki dünyanın gitgide derinleşen bir  çözümüdür.  Atomun bölünebilir olduğu anlaşılınca, bölünemez bir özeği,  bir çekirdeği olduğu sanılmıştı. Sonra 1930 yıllarında, bu modelin daha  da geliştirilmesi gerektiği görüldü.  Atomun özeğindeki çekirdek te,  gerçeğin son parçası değildi.      

James Chadwick, 1932 yılında çekirdeğin iki tür parçadan oluştuğunu  kanıtladı.  Çekirdek yalnızca elektrikli pozitif protondan değil,  elektriksiz bir parça olan nötrondan da oluşur.  Her iki parça da  kütleden yana hemen hemen eşittir. Böylece nötron, yepyeni bir araştırma konusu oldu.  Çünkü elektrik yüklenimi olmadığından, elektrik sorunu ortaya çıkmadan, nötron,  atomların çekirdeklerine atılabilirdi ve çekirdekleri değiştirebilirdi.  Bundan en çok yararlanan kişi, modern alşimist Romalı Enrico Fermi oldu. Fermi, sırası ile her elementi nötron ile bombardıman etmeye başladı.  Böylece değişim öyküsü ve düşü, onun elinde gerçek  oluverdi.

1939 yılında Hans Bethe, Cornell Üniversitesinde çalışırken, güneşte helyumun hidrojene dönüşmesini ilk kez kesin biçimde  açıklamıştır.  Bu işlemle kütle kaybı, bize o güzelim armağanı, enerjiyi  sunmaktadır.  Daha sonraki yıllarda açıklanan gerçek şuydu: Yıldızların her birinde, atomları daha girift yapılar biçiminde oluşturan bir süreç  vardır.  Maddenin kendi de evrişiktir.
 

BİLGİ VE YANILGI

Fiziksel bilimlerin amacı, nesnel dünyayı eksiksiz yansıtmaktır.  Fiziğin 20. y.y.'da ulaştığı bir başarı da, bu amaca varmanın  olanaksızlığını kanıtlamaktır.  Salt bilgi yoktur.  var sananlar yanılgı  içindedirler.  Tüm bilgiler özürlüdür.  Kuvantum fiziği de bunu açıklar.

Elektromanyetik bilgiler demetinin görünüşüne tümden bir göz  atalım.  Sorumuz şu olsun.  Dünyadaki en iyi aygıtla baktığımız ayrıntı, ne denli ince, ne denli kesindir?

Ayrıntıyı görmek, yalnızca gözle görülür ışıkla görmek anlamına da  gelmez.  1867 yılında James Clerk Haxwell, ışığın bir elektromanyetik  dalga olduğunu öne sürmüştü; ayrıca, kurduğu denklemlerle, başka  dalgaların da bulunduğunu belirtmişti.  Gözle görülebilen ışık demeti,  kırmızıdan mora dek, görünmez ışımalar (radyasyonlar) alanında  yalnızca bir oktav kadardır.  Upuzun bir bilgi dizisi vardır.  Bu dizi,  radyo dalgalarının en uzun dalgalarından, X ışınlarının en kısa  dalgalarına ve daha öteye dek uzanır.  Bunların tümünü sırayla insan  yüzünde yansıtacağız. Görünmez dalgaların en uzunu radyo dalgalarıdır.  Bunların  varlığını 1888 yılında Heinrick Hertz kanıtladı.  Bu dalgalar, en uzun  dalgalar oldukları için en kaba saba olanlarıdır.  Birkaç metrelik bir  dalga uzunluğunda çalışan bir radar arayıcısı, yüzü hiç göremez.  Dalga  uzunluğunu kısaltırsak, bu dev yüzde ayrıntılar görmeye başlar.  Bir  metreden az bir uzaklıkta kulaklar görülür.  Radyo dalgalarının pratik  sınırında, yani birkaç santimetrede, bir adamın çizgilerini görebiliriz.

Şimdi de bu adamın yüzüne fotoğraf makinesi ile bakalım. Fotoğraf  makinesi, bundan sonraki ışıma alanına, yani bir milimetreden kısa dalga  uzunluklarına, kızılötesi ışınlarına duyarlıdır.  Bunları, 1800 yılında William Hershel bulmuştu.  Şimdi yüzün çizgilerini kabataslak görüyoruz.  Gözler, ağız, burun, burun deliklerinden çıkan buğu.  Evet, insan yüzü hakkında yeni bir şey öğrenmiş olduk.  Ama öğrendiğimizin henüz ayrıntısı yok.

200 kat büyütme uygulanınca, bildiğimiz beyaz ışıkta bir deri hücresi gözle görülebilir.  Ama daha çok ayrıntı elde etmek için, daha da kısa dalga uzunluğu gerekir.  Öyleyse, bundan sonraki evre, mor ötesi ışınıdır.  Bunun dalga uzunluğu bir milimetrenin onbinde birinden azdır. Mor ötesi mikroskop donuk bir ışıktan gözeye bakar. Göze 3.500 kat büyütülmüştür ve tek kromozom düzeyine gelinmiştir. Ama artık burası son sınırdır.  Bu kromozomun içindeki insan genini hiçbir ışık göremez.  Şimdi daha da derine gitmek istiyorsak, dalga uzunluğunu kısaltmalıyız. 


İlk röntgen filmi

  Bundan sonra x ışınları gelir.  Bu ışınlar öylesine derine dalarlar ki, herhangi bir malzeme ile ayarlanamaz; x ışını ile mikroskop yapılamaz.  Bu ışınları yüze tutarsak, derinin altındaki kafatasını görürüz.  X ışınlan, 1895 yılında Wilhelm Konrad Röntgen tarafından bulundu.

Şimdi önümüzde bir adım daha var.  Elektron mikroskobuna doğru bir adım.  Bu mikroskopta ışınlar öylesine toplanmıştır ki, bunlara dalga mı demeli, tanecik mi demeli bilemeyiz.  Bir nesne elektronlarla bombardıman edilir. Şimdiye kadar görülebilmiş en küçük nesne, tek bir toryum atomudur. Yine de görüntü yumuşaktır, bulanıktır. Bu bulanık ve titrek iz, en sert elektronların dahi, sert ve belirgin bir şekil çizemeyeceğini gösterir.

Şu anda, bilginin en önemli paradoksu ile karşı karşıyayız.  Doğayı daha kesin ve doğru gözleyebilmek için, her yıl daha keskin aygıtlar buluyoruz.  Ama yine de gözlemlerimize baktıkça, bunların hala bulanık olduklarını görüyor, kesinlikten çok uzak bulunduklarını anlıyoruz. Sanki her yaklaşımımızda, sonsuzluğa doğru bizden uzaklaşan bir hedefin ardındayız.

1927 yılında Werner Heisenberg, elektronun yeni bir nitelendirmesini yaptı.  Evet, elektron bir parçacıktır, dedi, ama ancak sınırlı bilgi veren bir parçacık.  Yani, şu anda nerede olduğunu belirleyebilirsiniz, ama atış noktasında belirli bir hız ya da yön veremezsiniz.

Bu, çok kabataslak bir niteleme gibi gelebilir ama değildir. Heisenberg bu kavrama kesinlik vererek, derinlik kazandırmıştır. Elektronun taşıdığı bilgi, tümüyle sınırlıdır. Örneğin, hızı- ve konumu öylesine birbirine oturtulmuştur ki, kuvantumun toleransı ile bağlanmışlardır.  İşte kavramın derinliği buradadır.  Bu yalnızca 20.y.y.'ın değil, bilim tarihinin en büyük bilimsel düşüncelerinden biridir. Heisenberg buna Bilinmezlik Prensibi adını  vermiştir. Bu prensibe göre, hiçbir olay, hatta atomik olay, kesinlikle, yani sıfır toleransla betimlenemez. Atom dünyasında bilinmezlik alanı daima kuvantumla belirlenir.

İnsanın saptığı çıkmazın iki yönü vardır. Biri, sonucun, aracın özrü olduğu inancıdır. Öbürü de, usu körleştiren bir öğretimin benimsenmesidir.

Bizler, hep bilinenin sınırındayız. Umulana doğru, ileriye yönelik atılımdayız. Bilimde her yargı, yanılgıdan kıl payı ayrılır ve kişiseldir. Bilim, yanılabilmemize karşın bilebildiklerimize bir saygınlıktır.

 

KUŞAKTAN KUŞAĞA

Genetik biliminin ve dolayısıyla tüm modern yaşam bilimlerinin  kurucusu olan Gregor Mendel, tarihin, zorbalıkla düşünce özgürlüğünün   savaştığı önemli günlerde ortaya çıktı. Yeryüzünde yaşam üç milyar yıldır süregelmektedir.  Bu sürenin üçte ikisinde organizmalar, hücre bölünmesiyle çoğaldı1ar. Eşlenme,   genellikle tam benzer bir türü üretir ve yeni türler pek ender olarak,   ancak değişim yoluyla oluşur.  Bu nedenle  bu sürede evrim çok yavaş   olmuştur.  Seksüel biçimde çoğa1an ilk organizmalar, deniz yosunu türündendir. Bu da en çok bir milyar yıl önce olmuştur. Seksüel çoğalma önce bitkilerde, sonra hayvanlarda başlamıştır.

Seks, çeşitlilik oluşturur, çeşitlilik te evrimin dümenidir.   Evrimin hızı, bugün türlerdeki biçim, renk ve davranışın şaşırtıcı   çeşitliliğini oluşturmuştur.  Aynı zamanda, türler içindeki tek tek   ayrılıkların çeşitliliğini oluşturan da bu hızdır.  Bütün bunlar iki   ayrı seksin oluşması ile olagelmiştir.  Biyoloji dünyasında seksin yayılımı da, türlerin ayıklanma yolu ile çevreye uyumlarının kanıtıdır.

Bir türün üyelerinin gerekli değişiklikleri kalıtım yoluyla edinmeleri   ve kişilerin bu yolla uyum sağlamaları için seks gereklidir.  18. yy.'ın sonunda Lamark kalıtımın bu saf ve yalın anlatımını böyle açıklamıştı.

Seksin kendi de, doğal ayıklanma sonucu en güçlünün yaşadığının bir   örneğidir.  Erkek geyikler öldürmek için değil, dişilerini seçme hakkını   korumak için döğüşürler.

İnsanlarda ve hayvan türlerinde biçim renk ve davranışların  çeşitliliği, Mendel'in tahmin ettiği gibi, genlerin eşleşmesinden  oluşur.  Mekanik tanımla genler, kromozomlar boyunca dikilidirler, ancak hücre bölünürken gözle görülebilirler.  Önemli olan soru, genlerin ne  tür düzenlendikleri değildir.  Modern soru, genlerin nasıl  devindikleridir.  Genler nükleik asitten oluşmuştur.  İşte eylem de  buradadır.

Bir kuşaktan öbürüne, kalıtım mesajlarının nasıl iletildiği 1953  yılında öğrenildi.  James Watson, Francis Crick ile birlikte  deoksiribunükleik asidin, kısaca DNA'nın bir nükleik asit olduğuna karar  verdiler.  Kalıtımın kimyasal mesajlarının bir kuşaktan öbürüne bu  nükleik asitler aracılığı ile taşınıldığı öğrenildi. İnsan evrimi, hızlı bir evrimdir. Doğal ayıklanma, hayvan  türlerinde bu kadar çabuk olmamıştır.  Biz insanlar, kendimize özgü bir ayıklanma uygulamış olmalıyız; bu da belki bir seksüel tercihtir. Artık  kesinlikle biliyoruz ki kadınlar, kendi kafa düzeyindeki erkeklerle  evlenirler. Erkekler de kendi kafa düzeyindeki kadınlarla evlenirler.  Eğer bu tercih, gerçekten çok eskilere kadar uzanıyorsa, demek ki  becerilerinden yana tercih,  her iki cins için de her zaman çok önemli olmuştur .

İlk insanların alet yapımı için elleri yatkın, bu aletleri  planlaması için de bellekleri işlek olduğu an, işlek ve yatkın olanlar  tercih üstünlüğüne kavuşmuşlardı.  Öbürlerine oranla kendilerine daha  bol eş bulabiliyor, daha çok çocuk yapıp beslenebiliyorlardı.  Eli işe  yatkın ve belleği işlek olanlar, insanın biyolojik evriminde bu nedenle başat olmuşlar, bu evrimi böylesine çabuk geliştirmişlerdir. İnsan, biyolojik evriminde bile, kültürel bir yetenekle, alet ve toplumsal plan yapma yeteneği ile ilerlemiştir. Bu eğilim her kültürde toplumların uygun çift dedikleri, uygun eş seçme titizliğinde görülür.

Eğer tek tercih unsuru bu olsaydı bizim olduğumuzdan daha homojen olmamız gerekirdi. İnsanlar arasındaki çeşitliliği sürdüren nedir. Bu kültürel bir unsurdur. Her kültürde çeşitliliği sağlayan özel tedbirler vardır. Bunların en önemlisi tüm dünyada yasaklanan akraba ile zinadır. Bunun yasaklanması daha yaşlı erkelerin bir gurup dişiye başat olmasını önlemek açısından anlam taşır.

Biz kültürel bir türüz. Seksüel tercihe verdiğimiz önem bu kültürün yoğrulup oluşturulmasını sağlamıştır.

Her insan, her uygarlık, kendi uğraşısı için kendine verdiği sözü tuttuğundan ilerlemiştir. İnsanın kendi becerisine kişisel bağlılığı, düşünlere bağlılığı ve duyum bağlılığı ele ele verirse insan yücelir. İnsanın yücelişi bu bağlardan doğmuştur.

 

1. Biyolojik Evrim - Kültür Evrimi / İnsan Ektiğini Biçer / Taşın İçindeki Tohum
2. Gizli Yapı / Evrenin Müziği / Yıldızların Habercisi
3. Yüce Yürüyüş / Güç Tutkusu / Yaşam Aşaması
4. İç  İçe  Dünya / Bilgi ve Yanılgı / Kuşaktan Kuşağa