|
Yıl 1981...
Biz bin yıl içinde bozkır kökenli bir köylü toplumu olma
koşullanmasını kırabilseydik de, toplumsal bir değişimle,
üstünde yaşadığımız yarımadanın olanaklarını yeterince
kullanabilseydik, bugünkü düzeyimizle durumumuz ne olacaktı,
biliyor musunuz?
En azından yüzmesini, kürek çekmesini, yelkenli ve deniz
motoru kullanmasını bilmeyen gencimiz kalmayacaktı.
Yılda adam başına düşen iki kiloluk balık tüketimi, en
azından otuz kilo olacaktı…
Kıyılarımız, uzunlukları on kilometreyi aşan iki düzine
limanla donanacaktı.
Ve deniz ticaret filosu sıralamasında, bir karışlık kıyısı
olan Polonya’nın da gerisine düşerek otuz beşinci değil, onuncu
olacaktık…
Anadolu’yla, Trakya’nın, Karadeniz, Marmara, Ege ve Akdeniz
kıyıları, gemici yaşamlarının öyküleri, aşkları ve şarkılarıyla,
yosun ve köpük kokulu rüzgarların şenliğini estirecekti.
Edebiyatımızda binlerce deniz şiiriyle romanı, Frikya, Lidya,
Roma uygarlıklarından beslenmiş bir anlatımı, çağın
evrenselliğiyle bütünleştirecekti.
Her köşe bucakta okyanuslara ilk açılmış, kutuplara ilk
gitmiş gemilerle gemicilerin anıtları yükselecekti…
Yaşamın her parçasında sade kerpiç renginin değil, mavilerin
de ağırlığı görünecekti…
Ve Osmanlı imparatorlarından en az yarısı ünlü amiraller
arasında yer alacaktı…
Ne yazık ki hiçbiri Sultan Aziz’e kadar bir gemiye bile
binmedi.. Onaltıncı yüzyılın yürekli korsanları, bozkır kökenli
değil, kıyı kökenliydiler ve değişik bir yorumla Kartaca’nın
görünmez mirasından oldukça pay almışlardı. Ama, bozkır
koşullanması üstünde yeterli bir etki yapamadılar. Onların ad ve
anılarını yaşatan bir köy bile yoktur bizim yarımadada… Kaptan-ı
derya’lık payesi ise İstanbul’da başlayıp, İstanbul’da biten bir
paye idi. Bin yıldır bir yarımadanın kıyılarında yaşayanlar
yüzyıllar boyu bir kaptan-ı deryanın limana nasıl girdiğini bile
hemen hiç göremediler.
Kerpiç, tezek, kağnı, karasaban, at, kılıç, kalkana
harcadığımız kuşakların bir bölümünü de denizlerle
bütünleştirebilseydik, bugün Türkiye dünyanın her köşe bucağını
kendi evi gibi bilen, argosundan günlük eşyasına, türkülerinden
yemeklerine kadar, yaşamının her kromozomunda, yüzlerce yıllık
denizciliğin izlerini taşıyan çok kıvrak ve çok hızlı bir toplum
olacaktı… Kıyılara bakan tepelerde, denizlerde kaybolup gitmiş,
gemicilerin bir anı – taş’dan ibaret boş mezarlarında, içli şiir
dizeleri okunacaktı.
Bugün Türkiye’de denizlerden dönmemişler için dikilmiş bir
tek anı – taş bile yoktur. Bin yıldır bir yarımadada oturan bir
toplum için dikkati çekecek bir gariplik değil midir bu?
Nasıl ki kıçtan takma bücür motorlu, iki metrelik bir
sandalın bile hala daha ultralüks sayılması da ayrı bir
garipliktir. En azından yüz deniz okulumuz olması gerekirken,
bir tanesinin bile oldukça bakımsız ve ilgiden yoksun
bırakılmasının, kimsenin kılını bile kıpırdatmaması gibi…
Artık açık seçik iyice bilincimize kazımamız gerekir ki,
çevresi dört denizle kaplı koskoca bir yarımadada oturmak, başlı
başına bir mutluluktur. Bu mutluluk, kara bahtım, kör talihim
iniltilerini şen kahkahalara bir türlü çevirememişse, bunun
nedeni bozkır kökenli koşullanmasını bir türlü
kınatamayışımızdandır. Bunu bir yıldır neden kıramadığımız ise
çok ayrı bir inceleme konusudur. Ve ikinci bir örneği yok
gibidir.
Bol bol deniz okulları açmak ve buralara parasız yatılı
öğrenciler almak bile aklımıza hiç gelmemiştir. Gerek deniz
araçları yapımında, gerek deniz işletmeciliğinde, gerek deniz
taşımacılığında iyi yetişmişlerin, dünyanın hiçbir yerinde aç
kalmayacağını belirtmek dahi bu okulların tıklım tıklım
dolmasına yeterdi. Nerelerde çalıştıracağımızı bilmediğimiz
binlerce lise diplomalısının yerine, dünyanın tüm denizlerinde
bayrak dolaştıran binlerce denizcimiz olurdu bugün…
Tanzimat “çağdaşlaşma” deyimi yerine, “Batılılaşma”
deyimi kullanmanın yanılgısına düştü. Bu yanılgı ise hala daha
sürüp giden sonu gelmez tartışmalara yol açtı. Kimi Batı’yı şu
veya bu gerekçe ile, tümden yadsıdı, kimi Batı hayranlığının
şapşallığına yuvarlandı. Ve kimsenin aklına “bozkırcılık”tan
“denizciliğe” geçme gelmedi.
Oysa “denizcileşme” Batılaşmayı da çağdaşlaşmayı da içeren ve
bizim yarımadanın durumuna çok uygun düşen bir değişim olacaktı.
Batıyı tanıdığımızı sandığımız kadar dahi denizciliği
tanımadığımız için, toplumsal reformun böyle bir rotadan da
geçirilebileceğini hayal bile edemedik. Denizciliği genel bir
kalkınmanın dinamosu olarak değil, yan bir parçası olarak
değerlendirdik hep… Kalkınmış toplumlarda denizciliğin nasıl bir
rol oynamış olduğu üstünde de, hemen hiç durmadık. Son elli
yıllık siyasal edebiyata bir göz atın, deniz üstüne söylenmiş
elli cümle bulamazsınız… Bir yarımada üstünde bozkırlı kalmış
olmanın bu kadar koyusuna da doğrusu zor rastlanır.
“Yavuz geliyor Yavuz, denizi yara yara.
Kız ben seni alacağım başına vura vura”
türküsü bile denizci türküsü değil, bozkırlı derebeyi
türküsüdür. Çünkü hiçbir denizci, başına vura vura almaz kadını…
Ve zaten kadınlarda deniz kızlarına benzer bir yan vardır.
Kendilerinden aşık olurlar denizcilere…
Denizciliğe karşı imrenmeyi biraz daha körükleyelim mi
–gerçekten büyük gerek var buna- denizciler, bozkırlılar kadar
trafik kazası da yapmaz. Türkiye denizcilik aşamasını tamamlamış
olsaydı, trafik kazalarında ölenlerin sayısı günde hiçbir zaman
otuza kadar çıkmazdı.
Kara adamı denize:
“Deniz engin bir sudur, tuzlu, yeşil dalgalı. Kıyılarını
süsler bazen beyaz bir yalı” diye bakar.
Denizci ise:
“Mavi aynasında suların boy verip görünmek istiyorum. Denize
dönmek istiyorum, denize dönmek istiyorum” diye bakar.
Yüzyıllardır Anadolu’nun öksüz bırakılmış olmasının nedeni,
denizlerin öksüz bırakılmış olmasıdır.
Çiğdem Tepecik'e
teşekkürlerimizle
Denizce

02.05.2008 |