 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
|
|
|
 |
e-mail
denizce@denizce.com |
 |
 |
 |
|
 |
 |
 |
Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
|
 |
|
|
 |
 |
 |
 |
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri
Sık
kullanım |
| |

ODTÜ'yü bitirdiği yıl Ebru
1850’li yıllarda manastırda yaşayan genç bir Avusturyalı
papaz dini görevlerinin yanı sıra ortaokulda yedek öğretmenlik
yapıyor. Okuttuğu dersler matematik ve eski Yunanca. Bir süre
sonra tam kadroya alınabilmek için sınava giriyor fakat jeoloji
ve biyoloji sorularına iyi yanıt veremediği için çakıyor. Buna
rağmen manastırın başpapazı genç Johann’ı iki yıllığına Viyana
Üniversitesi’ne gönderiyor. Manastıra döndüğünde tekrar sınava
giren Johann yine kazanamıyor. Azimli genç “Benim de torpilim
olsaydı, ben de kazanırdım” veya “Dindar olduğum için bana
takıyorlar” gibi mazeretlerin arkasına sığınıp boş boş
dolaşacağına, manastırın bahçesinde bitki yetiştiriyor. Ama
amacı karın doyurmak veya ticaret yapmak değil; hedef, bir
bitkinin çiçeğinin renk gibi özelliklerinin bir kuşaktan diğer
kuşağa nasıl ve ne oranda aktarıldığını belirlemek. Eğer hâlâ
genetik biliminin kurucusu Mendel’den bahsettiğimizi
anlamadıysanız hemen ortaokul biyoloji hocanız için soruşturma
açtırınız. Çünkü Mendel kanunları Newton’unkiler kadar ünlüdür.
Ama Newton’un aksine, Mendel’in buluşlarını aktardığı makale,
zamanında yeteri kadar ilgi görmemiş ve Mendel hakkettiği üne
ölümünden ancak 34 yıl sonra ulaşmıştır.
Ne kadar değişik zamanlarda yaşıyoruz. Geçenlerde Cell
dergisinde yayımlanan çok önemli bir makale, basıldığı gün bilim
dünyasına bir bomba gibi düştü. Başta New York Times gazetesi
olmak üzere Amerikan ve İngiliz basını, habere bala üşüşen
sinekler gibi atladılar. Keşif Mendel’in bir süre okuduğu Viyana
Üniversitesi’nde yapıldı ve yine genetikle ilgiliydi. Ama bu kez
deneyde bitki değil sinekler kullanılmıştı. Times’ın verdiği
haberde makalenin birinci (?) yazarı Dr. Barry Dickson “biz
sirke sineğinde tek bir genin, sineğin bütün cinsiyet tercihi ve
davranışını belirlediğini kanıtladık” sözleriyle keşfi bütün
dünyaya duyurdu. Tabi gen belirlenirse, son yıllarda gelişen
tekniklerle o geni modifiye etmek de mümkün. Araştırmacılar
normal bir dişi sineğin yapısında ufak bir değişiklik yapınca o
sinek erkeklere değil dişi sineklere kur yapmış. Yani cinsel
tercih genlerde yatıyor, yani kalıtsal. Yalnız gurbetteyken uzun
yıllar okuduğumuz ve takdir ettiğimiz New York Times gazetesinin
verdiği haberde çok büyük bir hata gözüme çarptı: Bilimsel
makalenin birinci yazarı Dickson değil, Ebru Demir adında Viyana
Üniversitesi’nde doktora öğrencisi olan bir Türk kızı! Evet,
Yale Üniversitesi’nden Prof. Gero Miesenboeck’in “muhteşem bir
çalışma” diyerek tanımladığı bu keşif, tarihe Demir ve Dickson
Deneyi diye geçecek.
Ebru, Adapazarı’nda doğmuş büyümüş. Yakından tanıdığımız
kızımızın eleştirilecek bir yanı varsa o da aşırı tevazusudur.
Bu yüzden özel hayatını bizlerle paylaşması için telefon ve
İnternet yoluyla epeyce ter döktük.
İlk sorumuz bilime merakının ne zaman başladığı oldu: “ Küçüklüğümden
beri bilime meraklıydım. Bundan da en çok evdeki annemin zavallı
bitkileri nasibini aldılar. Küçücükken evde ne bulursam,
aklınıza ne gelirse, deterjanlar, şampuanlar, içkiler, şeker,
tuz, rengi ve kokusu hoşuma giden her şeyleri karıştırıp
karışımlar yapıyor ve sonra gizlice evdeki çiçeklerin dibine
döküyordum. Zavallı bitkiler sararmaya başlayınca oldukça
endişeleniyor, annemin bana içirdiği öksürük şurubunu tedavi
amacıyla bitkilerin köküne döküyordum.”
Ebru’nun babası Adapazarı’nda çok başarılı bir dişçiymiş: “ Okuldan
çıkınca muayenehanesinin yanında benim ve kardeşimin kullandığı
bir odamız vardı; oraya gidip ödevlerimi yapıyordum. Orası en
sevdiğim yerlerden birisiydi; çünkü orada ilgimi çeken bir çok
şey vardı. Babam ölçü almak için alçı karardı ve ne yaptığını,
neden yaptığını bana açıklar ve arada sırada ise bana da alçı
kardırırdı... Bir de babamın hemen üst katında diş teknisyeni
ofisi vardı. Oraya babamla gidip merakla nasıl diş dizildiğini
seyrederdim... İlkokul birinci sınıfta ön dişlerim sallanıyordu.
Muayenehaneden bir adet kerpeteni gizlice ödünç aldıktan sonra
evde babam beni kerpetenin ucunda dişimle yakalayınca çok
kızmıştı. Ben nasıl yapıldığını biliyorum diyerek kafa tuttum;
ama o bunu yapabilmek için beş yıl eğitim aldığını söyleyerek
beni ikna etti... Canım babacığım.” Ebru, daha o yıllarda bilimsel çalışmaların sadece pratik
bilgilerle olmayacağını anlamış: “İlkokulda
babamın üniversite kitaplarını okumaya çalışıyordum. Ozmotik
basınç diye bir şey okumuştum ama ne olduğunu anlamamıştım.
Sürekli babamın katındaki doktor arkadaşlarına ve ilkokul
öğretmenime bunun ne demek olduğunu soruyordum. Sonunda
babacığım bir akşam dana bağırsağı ile eve geldi. Bana ‘ozmotik
basıncı’ öğrenmek istiyorsun; gel deney yapalım, dedi; inanılmaz
sevinmiştim. Dana bağırsağı ile yaptığımız bu deney, beni
inanılmaz heyecanlandırmıştı ve sanırım ben artık ozmotik
basıncın ne anlama geldiğini görerek öğrenmiştim.”
Ebru’un ekolojik yanı da çok kuvvetlidir: “ Babamla
gezerken bulduğumuz yaralı hayvanları tedavi ediyorduk. Bir
keresinde vurulmuş bir kuşun yarasını temizleyip dikmiş,
iyileşene kadar bakımını yapmıştık... Hayvanlara çok
meraklıydım, onları çok seviyordum. Evde kardeşimle benim,
tavşandan kertenkeleye kadar bir sürü hayvanımız oldu. Ama bir
keresinde elimde kibrit kutusunda hamamböceği ile eve geldiğimde
annem kızmıştı.”

Bilim Teknik yazarı Banu Binbaşaran ve Ebru
Ebru’yu bilimsel açıdan en çok etkileyen dedesiymiş: “ Canım
dedeciğime çok sorular sorardım... Şimdiye kadar beni en çok
etkileyen deneyi dedeciğimle yapmıştık. Bu da evdeki zavallı
kanaryacığı hipnoz etmek olmuştu. Simsiyah bir karton kağıdın
üzerine beyaz tebeşirle kalın bir çizgi çizdik. Adı Ceremi olan
kanaryayı kağıdın üzerine yatırdık, tebeşirle çizdiğimiz
çizginin göz hizasına gelmesine özen gösterdikten sonra
dedeciğim eliyle bu çizgiyi takip eden bir el hareketi yaptı.
Gözlerime inanamadım, Ceremi taş gibi olmuş hiç kıpırdamıyordu.
Belki uyanamaz diye çok korkmuştum ama bir süre sonra uyanınca
çok sevinmiştim.”
Ebru, lisansını ODTÜ’de, yüksek lisansını Bilkent’te
yaptıktan sonra Viyana Üniversitesi’nin doktora programına kabul
ediliyor. Orada bir gün adının bilim tarihine altın harflerle
yazılacağı çalışması pek uyumlu başlamamış.
“ Başta
tam anlamı ile ümitsizdik. Laboratuarda kimse, hatta Barry
(Ebru’nun tez danışmanı) bile bu projenin çalışacağına
inanmıyordu. Ama ben gene de denemek istedim... Denemeden
bilinmez ki... Çok zahmetli bir çalışma oldu; çünkü o zamana
kadar bizim kullandığımız homolog rekombinasyon tekniği ile gen
modifikasyonu yapmak, sirke sineklerinde dünyada sadece 5 farklı
laboratuvarda 5 farklı gen için denenmişti” Deney büyük zorluklar içinde devam etmiş. Ebru’nun elinde
sadece 6 sinek kalmış. İşte o sırada aynı laboratuvarda çalışan
arkadaşı Duda kendi sineklerinin bir kısmını ona vermiş. “2004
ün Ocak ayının ikinci Pazar günü Duda ile akşam 11 civarı, bu
geni değiştirilmiş dişileri normal dişilerin yanına koyduk. Bu
dişiler diğer dişilere hemen kur yapmaya başladılar! Sevinçten
zıplıyorduk... Barry’yi telefonla aradım. Önce çok sakin
karşıladı. ‘Tamam filme kaydet yarın sabah beraber bakalım’
dedi. Telefonu kapattıktan 15 dakika sonra biz hâlâ sinekleri
seyrederken bir de baktık Barry geldi. Hepimiz ekrana
kilitlenmiştik. Seyrettik, seyrettik...” Bazı okuyucularımız belki anımsarlar, Nisan 2001 yılında bu
sayfalarda sizlere kaz davranışları üzerinde yaptığı
çalışmalarla,arkadaşlarımıza belki de duymadıkları bu sayfalarda
diğer bir Avusturyalı dahiden söz etmiştik- hani şu kazlarla
yaptığı deneylerle Nobel’i kazanan Konrad Lorenz. Şu
benzerliklere bir bakın. Lorenz 5 yaşındayken babası ona bir
ördek almış. Lorenz ilk deneyini o yavruyla yaptığını yazar: “Bir
gün yavru ‘piip, piip’ diye sesler çıkararak ağlıyordu. Ben beş
yaşında olmama rağmen anne ördeklerin yavrularını nasıl teskin
ettiklerini biliyordum ve ben de “oark puu puu puu oark oark puu
puu puu” diyerek ona seslendim. Yavru ördeğin ağlaması durdu ve
beni takip etmeye başladı”.
Ebru ise o yaşlarda kanaryayla hipnoz deneyi yapıyor.
Lorenz’in babası doktor ve daha ilkokul çağlarında bir gün
oğluna yabanarısının anatomisi hakkında anlattıkları Lorenz’in
belleğinden hiç çıkmamış. Ebru’nun dişçi olan babasının dana
bağırsağı ile yaptığı deney, onda da benzer bir etki yapmış.
Umarız Lorenz-Ebru benzerliği Nobel ödüllerine kadar uzanır.
Maalesef Ebru’nun babası 45 yaşındayken Adapazarı’nı yerle bir
eden depremde yaşamını yitirdi. Çok sevdiği annesi ve erkek
kardeşi Kaan, Ankara’da oturuyorlar. Bravo Ebru, bizleri çok
mutlu ettin.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Temmuz-2005
Sargun A. Tont'a
teşekkürlerimizle
Denizce

03.10.2006 |
|
|
|
 |
 |
 |
 |