| |

Başucumuzda duran
çalar saatler her sabah zamanında uyanıp işe gidebilmemizi nasıl
sağlıyorsa, beynimizin ve vücudumuzun programı da biyolojik
saatler tarafından yönetiliyor. Aylık hormon döngülerinin ve
mevsimsel duygusal çalkantıların yanında, hücresel saatler de
sürekli olarak aleyhimize işliyor.
Güneşin ilk
ışıklarıyla birlikte açıp akşamüstü kapanan çiçeklerde,
sonbaharda göç eden kuşlarda, her sene sadece bir defa çiçek
açan bir kaktüste veya kış uykusuna yatan yılanlarda olduğu
gibi, doğa asla "saatini" şaşırmıyor. İnsan vücudunun
olağan işleyişiyse, biyolojik saatler ile yönetiliyor. Biyolojik
saatlerin bir kısmı esnek kabul edilebilen sistemler, ancak bir
kısmı oldukça kesin bir kontrol içerisinde yürüyor. Bu
kontrollerden bazıları gezegenlerin döngülerine, bazıları ise
tamamen moleküler döngülere bağımlı.
Beynimizin ve
vücudumuzun en karmaşık işlevlerinde bile büyük bir düzen
içerisinde işleyen tüm bu zamanlama mekanizmaları, bilim
adamlarının yaşlanmaya ve hastalıklara yönelik araştırmalarında
da geniş ve ayrıntılı bir bakış açısı sunuyor. Parkinson
hastalığı, kanser, mevsimsel depresyon ve ilgi noksanlığı
sendromu gibi birçok hastalık, biyolojik saatlerdeki
düzensizlikler ile ilişkilendirilmiş durumda.
Bu zaman
dilimlerinin fizyolojisi ise henüz tam olarak anlaşılabilmiş
değil. Ancak nörologlar (sinir bilimciler) ve diğer
araştırıcılar, insanın "zamana yönelik" sorularının
çoğuna artık cevap verebiliyorlar. Örneğin neden zamanın akıp
gitmesini istediğimiz anda, sanki zaman sonsuza dek durmuş gibi
hissediyoruz? Veya tam tersine, eğlendiğimiz vakitlerde neden
zaman çabucak geçiveriyor? Zaman dilimlerinin saniyelerden
saatlere kadar bölünmesi, bir kronometre gibi işleyen beyindeki
iç saat tarafından düzenleniyor. Bu iç saat, belirli bir
etkinlik sırasındaki zaman aralıklarının deşifre edilmesini
sağlıyor. Bu sayede de, "bize doğru atılan bir topun ne kadar
sonra bize ulaşabileceği" gibi basit zamanlama hesaplarını
yapabiliyoruz.
Beyindeki önemli
merkezlerden olan bazal gangliyonların "Striatum" adı verilen
bölgesi, beynin diğer bölgelerinden gelen sinyalleri algılayan
ve birbirine çok iyi bağlanmış olan nöronları (sinir
hücrelerini) içeriyor. Bu bölgedeki sinir hücrelerinin
uzantıları, her biri farklı bölgede bulunan apayrı bir sinir
hücresinden bilgi alan yaklaşık 10.000-30.000 adet dal içeriyor.
Burası, beyinde binlerce nöronun tek bir nöron üzerinde
birleştiği ender yerlerden biri ve beynin tüm zamanlama
mekanizmalarından da buranın sorumlu olduğu düşünülüyor. Aslında
bu bölgedeki nöronlar, organize bir şekilde çalışmıyor; ancak,
herhangi bir durumda aniden uyarılmaları sonucu, yaklaşık 300
milisaniye içinde cevaplanacak bir elektriksel tetiklenmeye
uğruyorlar ve daha sonra yeniden düzensiz hallerine
dönüyorlar. Eski hallerine dönmelerine kadar geçmesi gereken
süre de, bazal gangliyonların bu kez "Stratia Nigra"
olarak bilinen boz tabakasından gönderilen dopamin patlaması
ile belirleniyor. Dopamin, bir nörotransmitter (sinyal iletici)
madde, yani sinir uyarılarının geçişini düzenleyen bir
biyokimyasal araç. Söz konusu nöronlar belirli bir olaya ait
süreci öğrendiklerinde, olay ile tekrar karşılaşıldığında hem
kortikal tetikleme mekanizması, hem de dopamin patlaması sürecin
en başında gerçekleşiyor. Dopamin bu kez nöronlara, korteks
tarafından gönderilen uyartıları izlemelerini söylüyor.
Nöronlar tarafından sürecin sonunu gösteren işaret
algılandığında da, beynin diğer bir merkezi olan "talamus"a
elektrik sinyalleri iletiliyor. Bunun karşılığında talamus,
korteks ile bağlantıya geçiyor ve karar verme gibi ileri
kavrama mekanizmaları durumu devralıyor. Kısacası, zamanlama
mekanizması korteksten striatum'a, oradan talamus'a ve en
sonunda yine kortekse dönen bir ilmik gibi ilerliyor.

Ancak bu
varsayımların doğruluğunu kabul edecek olursak, dopamin
seviyelerinde değişikliğe yol açan bazı kimyasalların, bu
döngüde de bir takım aksaklıklara yol açabileceğini düşünmemiz
gerekiyor. Örneğin Parkinson hastalığında, vücuttaki dopamin
seviyeleri düşüyor. Bu mekanizma sırasında yeterli miktarda
dopamin iş göremediği için de, tedavi görmeyen Parkinson
hastalarının "saatleri" yavaş çalışıyor, yani olaylara
karşı tepki vermeleri daha uzun bir süre alıyor. Esrar
(marijuana) da, dopamin yeterliliğini azaltan ve dolayısıyla da
zamanı göreceli olarak yavaşlatan bir etkiye sahip. Kokain ve
metamfetamin gibi diğer bitkisel kökenli uyarıcılar ise, dopamin
kullanımını arttırarak vücut saatini hızlandırıyor. Benzer
şekilde adrenalin gibi stres hormonları da vücut saatini
hızlandırıyor, bu nedenle de sıkıntı verici durumlarda zaman
"bir türlü geçmek bilmiyor".
Duygusal yoğunluk
veya yüksek miktarda dikkat gerektiren durumlarda da, zaman
neredeyse yokmuş hissine kapılıyoruz.
Tüm canlılarda,
gün boyunca belirli biyolojik parametreleri düzenleyen ve
genellikle 24 saatlik ritimler halinde işleyen, belirli iç
saatler bulunuyor. Vücut saatimizi, dünyanın kendi çevresindeki
dönme hareketi nedeniyle ortaya çıkan aydınlık-karanlık
döngüsüne göre ayarlayan biyolojik saat ise "Sirkadiyan Saat"
olarak biliniyor. Latince zaman veya yer olarak "çevresinde,
dolayında" anlamına gelen "circa" ve "gün" anlamına gelen "diem"
kelimelerinden köken alan Sirkadiyan saatin kendini en güzel
gösterdiği durum ise, günlük uyku-uyanıklık ritmimiz. Ancak tek
etkisi uyku saatlerimiz üzerinde değil. Günün 24 saati boyunca,
vücudumuzda bir sürü fizyolojik ve metabolik değişiklik
görülüyor. Örneğin gece boyunca bağırsak hareketleri ve idrar
üretimi baskılanıp sabah saatlerinde normale dönüyor. Bir stres
hormonu olan kortizol salgısı ise, gündüzleri, gece
vakitlerinden yaklaşık 10-20 kat daha yüksek oluyor.
Ancak sirkadiyan
ritimler, çevresel etkenlere tam bir bağımlılık göstermiyor.
Uzun süre güneş ışığından mahrum kalan madencilerle yapılan
deneyler sonucunda, güneş ışığı olmadığında bile sirkadiyan
ritimlerin aynı şekilde devam edebildiği ortaya çoktan konuldu.
Beynin
hipotalamus bölgesinde bulunan yaklaşık 10.000 adet sinir
hücresi, bu "saatin" merkezi sayılıyor. "Suprakiazmatik
Çekirdekler (SCN)" adı verilen bu hücreler, birçok
fizyolojik aktiviteyi kontrol ediyor. Gözdeki retinaya düşen
ışık miktarına bağlı olarak, bu merkezden, melatonin
üretiminden sorumlu olan pineal beze uyarılar gönderiliyor.
Pineal bezin melatonin salgısı gün saatlerinde baskılanırken,
geceleri faaliyete geçiyor. Benzer şekilde vücutta kış ayları
boyunca, yaz mevsiminde olduğundan çok daha fazla melatonin
salgılanıyor.
Bilim adamları
yakın zamana kadar, vücut içerisindeki tüm iç saatlerin SCN
tarafından yönetildiğini düşünüyorlardı. Ancak 1900'lü
yılların ortalarına doğru, canlılardaki sirkadiyan ritimlerin 4
temel gen tarafından kontrol edildiği ortaya çıkarıldı. İşin
ilginç yanı, bu genlerin sadece SCN'de değil, vücudun hemen
hemen tüm dokularında bulunduğu görüldü.

Harvard
Üniversitesi'nden bir grup araştırıcının içinde bulunduğumuz
seneye ait bulgularıysa, karaciğer ve kalp dokusunda bulunan
1000'den fazla genin ifadesinin, 24 saatlik süreç boyunca farklı
seviyeler verdiği yönünde. Organ ve dokularda görülen sirkadiyan
saatlerin ritminin stres, hareketlilik, beslenme ve sıcaklık
değişimi gibi birçok parametreden etkilendiği de, bu
araştırmacıların açıklamaları arasında yer alıyor.
Kış
Depresyonları
Mevsimlik
duygusal düzensizlik (SAD), mevsimsel gün uzunluğu ve uyku
süresi arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanan bir psikolojik
sendrom. Genellikle Ekim-Mart ayları arasında sıklıkla görülen
bu sendrom halsizlik, keyifsizlik ve kilo alma gibi depresyon
belirtileriyle kendini gösteriyor. Kuzey ülkelerinde görülme
oranı çok daha yüksek olan bu sendroma yenik düşmemek için de,
uyku saatlerinin mevsimlere göre ayarlanması öneriliyor.
Mevsimsel güneş
ışığı miktarı ve sıcaklık değişimi, diğer hayvanlarda ise çok
daha ciddi metabolik değişikliklere yol açıyor. Hibernasyon (kış
uykusu), estivasyon (yaz uykusu), deri ve tüy değişimi, göç
hareketleri ve özellikle de mevsimsel üreme periyotları,
bunların arasında sayabileceğimiz en önemli örnekler. Tropik
hayvanlarda ise, yaşadıkları bölgelerde yıl boyunca çok fazla
mevsimsel değişiklik olmadığı için, bu tip fizyolojik değişimler
de görülmüyor. Tropik kuşaklarda yaşayan çoğu hayvanın, belirli
bir üreme dönemi yok. İnsanlarda da bir üreme sezonunun
olmayışı, insanın evrim sürecinde ilkin olarak tropik bölgelerde
ortaya çıktığı yönündeki görüşleri destekliyor. Ancak insanın
üreme sisteminde de bir nokta, döngüsel özellik gösteriyor:
Tüm diğer
primatlarda olduğu gibi insanlarda da, dişiler ayda sadece bir
defa yumurta üretiyorlar. "Menstrual döngü" olarak bilinen bu
döngünün hormonal kimyası tamamen açıklanmış durumda. Ancak
olayın özgül zamanlaması hakkında fazla bir bilgi sahibi
değiliz. Bu döngünün ay döngüsü ile eşit zamanlara denk gelmesi
ise, çoğu bilim adamı tarafından sadece bir "tesadüf" olarak
değerlendiriliyor.
Hücrelerin
Saati..
Vücudumuzda
gerçekleşen hücre bölünmeleri, "mitotik saat" adı verilen
diğer bir biyolojik saat tarafından programlanıyor. Genel olarak
her hücre, türe özgü olarak belirli bir yüzey-hacim oranına
eriştiğinde, mitoz bölünme başlıyor. Hücrelerin belirli bir
sayıda bölünme sonrasında, durgunluk evresine geçtiği uzun
zamandır biliniyordu. Ancak yakın zamanda, bu durgunluk
evresinin nedeni de ortaya çıkarıldı. Kromozomların uç kısmında
bulunan "telomer" bölgeleri, her hücre bölünmesinde biraz daha
kısalıyor ve belirli bir sayıda bölünme sonunda telomer uzunluğu
kritik bir noktaya ulaşarak, hücrenin "artık bölünmemesi
gerektiği" anlamında bir sinyal oluşturuyor. Embriyodaki genç
hücrelerin telomerlerinde yaklaşık 18,000-20,000 arası baz
bulunurken, ergin bir insandaki telomer uzunluğu 6,000-8,000
baza kadar düşüyor. Telomer bölgesinin en başında bulunan
100-200 bazlık kısım, telomerin diğer kısımlarındaki gibi çift
sarmal yapısı göstermiyor ve bu nedenle de "kritik noktanın"
bu bölge olduğu düşünülüyor. Yaşlanma olarak bilinen süreç de
aslında, telomer bölgelerinin uzunluğundaki azalmaya bağlı.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
S: 418
Eylül-2002
Deniz
Candaş'a teşekkürlerimizle
Denizce

|
|