|

Mevsimi gelince açan bir motif; topraktan çıkıp sanat ve
kültüre uzanan binlerce yıllık bir simgedir o.
‘Cevahir-i hurûf’tan haberdar zamanlar için bir şiir
yazabilsem keşke. Boynu bükük, sessizce bekleyen cananımın aşkı gibi,
yüz yıllarca okunsa... Ama ne mümkün! Çiçeklerin, hüznün ve cananların
en güzeli için dizeler dizmek; bir yeni zaman evladının ne haddine…
Lale: ‘lâm’, ‘elif’ ve ‘he’nin çiçeği. Yani, varlığının
güzelliğini dünyevi âlemin her yanına damlatmış Rabbin adı ve
hilâliyle aynı şifreye haiz olmuş tek güzel. Allah, hilâl ve lale aynı
harflerledir.
Bir yanda divanlarında bu kutsal çiçeğe methiyeler dizenler,
bir taraftan sevgi ve huzurla çiçeği yetiştirenler: Lale üstâdları ve
laleseverler. Bu kişiler, ebedi olduğu söylenen bir merakı farklı
alanlarda icra edenler...
Remzi Efendi’nin dizeleriyle “Laleye pîr-i sabâdan bu nefes
şimdi değil / Ezelîdir bu hevâ vü heves şimdi değil” derler, yani
“Laleye saba rüzgârının ettiği nefes yeni değildir / Laleye duyulan bu
arzu ve heves ezelidir, şimdi doğmamıştır.”
Laleye karşı sevgilerini farklı biçimlerde gösterseler de, bu
ilginin aynı medeniyetin temellerine dayandığını görmek mümkün.
Örneğin, noktası bulunmayan ‘lâm’, ‘elif’ ve ‘he’ harfleri, lalelerin
makbul olanlarının da beneksiz olması gerektiği gibi bir güzellik
anlayışı oluşturmuştu.
“Çiçeğin Ötesinde Her
Şey”
Harflerle mühürlenmiş bu gizemin yükseldiği manevi değer o
kadar yüksekti ki, bir tarafta güzelliğin ve hüznün simgesi olan
motif, yüklendiği ilahi anlamla birlikte muharebelere de taşınmıştı.
“Gazinin niyeti savaşmaktır” sözüyle birlikte kılıca işlenmiş bir lale
motifi, bu silahın Allah’ın adına taşındığı ve Allah’ın kullananın
yanında olduğu anlamına geliyordu.
Bir süsleme unsuru olarak lale, Türk-İslam mimarisinde,
mermerlere, ahşaba, çinilere ve özenle hazırlanan kıyafetlere çokça
işlenen bir motifti. Lale tutkunu olan ve lale işlemeli şık kaftanlar
giydiği bilinen Kanuni Sultan Süleyman’ın ve eşi Hürrem Sultan’ın
türbeleri de lale motifleriyle donatılmıştır. Her ne kadar hikâyesi
pek çok farklı şekilde anlatılsa ve gerçekliği sorgulansa da, dünya
mimarlık tarihinin başyapıtlarından Selimiye Camii’ne (Edirne) gelen
her ziyaretçi ‘ters lale’yi görmek ister. Pek de gönüllü olmadan lale
bahçesini cami yapımı için veren çok aksi bir adamı simgelediği
söylenir. Hikâyenin doğruluğu bir yana, bu kadar önemli bir eserin bir
köşesinde, aksi ve sıradan bir kişinin hatırasının ters bir lale
latifesiyle yaşatılmasını meşru bulan kültürel yapıya dikkat etmek
gerekir. Bu bir tesadüf değil, hoşgörü kavramıyla açıklanabilecek bir
semboldür.
Sarayda Lale Zamanı
Denir ki, Kanuni Sultan Süleyman’ın döneminde ünlü devlet
adamı Ebüssuud Efendi’nin bahçıvanları, padişah efendilerinin zevkini
okşayan lale çiçeğinin farklı türlerini birleştirerek çeşit çeşit
güzellikler yaratmışlar. Zaman içinde sayıları kırk dokuz iken, iki
binlere kadar çıktığı söylenir olmuş. Yüzlerce laleye farklı farklı
isimler verilmiş; devrin şairleri tarafından şiirlerde kullanılarak
ölümsüzleştirilmiş. Ne yazık ki 18. yüzyılın ikinci çeyreğinden
itibaren yok olmaya başlayan ‘İstanbul Laleleri’nin bugüne kadar
resimlenmiş olan kırk dokuz çeşidinden haberdarız.
‘Lale zamanı’ bahar mevsimi kapıya dayandığında, her
padişahın kentin dört bir yanında ve saray bahçelerinde lale görmek
istemesi de imparatorluğun merkezi ve lale arasındaki ilişkiyi resmi
bir geleneğe dönüştürmüştü. Fetihten sonraki elli yıl içerisinde, eski
Bizans başkentinin bir bahçeler kenti haline geldiği söylenir ve fetih
öncesi dönem için ‘kasvetli’ sıfatı kitaplarda sıkça kullanılır.
Osmanlı saray zevki açısından değerlendirdiğimizde, önceki dönemlerde
lalenin olmayışı bu yakıştırmanın en temel sebebidir.
Lale İçin Şikayetnâme
Bugün belki de ‘eski İstanbul’ tanımlamamızın içinde olan
zamanları yaşamış edebiyat üstadı Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962),
kendi döneminde bile artık lale kültüründen ne kadar uzaklaşıldığını
adeta kültürel bir şikayetnâme olan makalesinde şu şekilde dile
getiriyor: “…Lalenin zevkteki yeri kayboldu. O artık hiçbir şeyin
sembolü değildir. Ne şair onun renginde sevgilisinin yanağının rengini
hatırlıyor, ne nakkaş çiniye, mermere, yahut parmaklığın iyi dövülmüş
madenden dantelâsına onun birlik işaretini, bir ‘lam elif’in bükülüşü
ile Allah’tan gayrı her mevcudun varlığını ortadan kaldıran sessiz
belagatini geçirmeye çalışıyor; ne de yazı ustası, eski lam’ların
kavsinden onun şeffaf fanusunu tutuşturuyor. Lale şimdi zevk dediğimiz
terkibin dışında, arkasından tanrısı çekilmiş herhangi bir şekil gibi
sadece bir çiçek olarak mevcuttur…”
Tanpınar, bu kültürel kırılımın bir medeniyetin artık
hatıralarda kalmasından kaynaklandığını vurguluyor devamen: “Üslup bir
kültüre ve medeniyete aittir. Lale bir üslup motifi idi…”
İstanbul Lalesine
Kavuşuyor
Bugün İstanbul günlük hayatına geri getirmeye çalışıyor,
aslında zaten kendine ait olan bu motifi. Küresel bir kentin günlük
dinamikleri içerisinde kendine yer bulamayan lale, huzurlu zamanlara
duyulan özlemin gittikçe artması sonucunda kent kimliğinin en önemli
parçalarından biri olarak tekrar kucaklanıyor toprağı tarafından.
İstanbul, yüzyıl sonra olsa da tekrar hatırlanacak bahçeleri ve ve
çiçek kokularıyla... Milyonlarca lale soğanı kent sakinlerine
dağıtılıyor ve tüm parklarda bahar zamanını müjdeleyen laleler eski
günlerin ihtişamını anımsatıyor. Köklü bir medeniyetin mütevazı
felsefesinin, dizelere ve bahçelere yayıldığı bir motifti lale,
bugünse iç geçirerek hatırladığımız tatlı bir hatıra. Yüzyıllara
yayılmış bir medeniyete duyulan özlemi simgeleyen güzel bir peyzaj
unsuru. Bugün lale, İstanbul’da yetişen çok güzel bir çiçek sadece...
Yazıdaki
bilgiler için, Beşir Ayvazoğlu’nun ‘Ateş Çiçek Lale’ adlı kitabından
yararlanılmıştır.
Yazı: Kağan Aybudak
Foto: Kurtuluş Gökalp
Kaynakça:
SkyLife - Mayıs 2006
Kağan Aybudak ve
Kurtuluş Gökalp'e
teşekkürlerimizle
Denizce

09.07.2009
|